Kayıtlar

2018 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Osman amcanın eşeği ve ilham!

Resim
Cüneyt Arkın beni görse kesinlikle kıskanırdı, belki de hasedinden çatır çatır çatlardı. Zira öyle bir ata.. pardon eşeğe binişim vardı ki, dörtnala dıgıdık dıgıdık gidiyordum.
Henüz 9-10 yaşlarındaydım. Okulun tatil olduğu bir gün olmalı ki, sokakta haylazlık ediyorduk. Nereden aklıma geldiyse geldi, aile dostumuz olan Osman amcanın eşeğine binmek aklıma geldi. Osman amcalar evimize yakın bir yerde otururlardı. Evlerinin hemen önündeki tarlada bostan yaparak geçinirlerdi.
Osman amcanın eşeğiyle gezme fikri güzeldi ama bunun için Osman amcayı ikna etmek gerekiyordu, bu da çok kolay değildi. Kolay tarafı Osman amcanın beni sevdiğiydi. Ee sevgiyi sömüren ilk kişi ben değilim ya…
Osman amcanın evine gittim. Bahçede kasalara domates, salatalık, patlıcan gibi sebzeleri diziyor, eşi Halide abla da kendisine yardım ediyordu. “Osman amca…” dedim. Başındaki kasketi hafifçe kaldırarak bana baktı ve “Buyur Naif’im” dedi en babacan haliyle. Allah rahmet eylesin kendisi de eşi de çok iyi insanlard…

Bir Güneş Motel Olayı Öykünmesi

Resim
Güneş Motel olayı olduğunda henüz 13 yaşındaydım. Dolayısıyla o yaşta ve o zamanda siyasetle ilgileniyor olmam düşünülemezdi, Güneş Motel olayıyla ilgili bir analizim de söz konusu olmazdı. Tabii ki, olayın şahidi olmasaydım…
1977 yılında merhum Şevket amcanın yanında terzi çıraklığı yapıyor, aynı zamanda da okula gidiyordum.
Komşumuz Hüseyin (soyadı bende kalsın) amca takım elbisesi, pardösüsü ve elinde bont çantasıyla geldi. Şevket amcayla konuştu, sonra karşıda bir kasap vardı onunla, sonra bir çaycıyla ve sonra da bizim terzide biraz soluklanıp, otobüs saatinin gelmesini bekledi. Bir çay söyledik, içti ve sonra Ankara’ya doğru yola çıktı…
Hüseyin amca bizim memleketin bir ilçesinde doğmuş, orada da uzun süre “sol cenahta” siyaset yapmıştı. Hatırı sayılır birisiydi, sözü dinlenirdi.
O zaman insanlar bir ilden bir ile “gezmeye” gitmezdi, hele hele başkente hiç kimse “gezmeye” gitmezdi. Çok önemli bir işi olmalı, bir tayin, bir terfi ya da başka şey…
Tabii benim aklıma “milletvekili…

Hayata ‘bu pencereden’ bakın

Resim
Olaylarla hangi pencereden baktığımız, olayları nasıl algılayacağımızın da bir göstergesidir. Belki de “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” öğretisinden sonra, “bana hangi pencerede durduğunu söyle, sana hangi bakış açısına sahip olduğunu söyleyeyim” öğretisine sıra gelmiştir. Ama önce olaylara bir de bu pencereden bakın…
Kabul ediyorum, bu pek de kolay değil. Zorluğu, bu pencerenin, hiçbir siyasi partiye açılmıyor olmasındandır. Ee hepimiz de bir siyasi partiye gönülden bağlıyız, belki fanatiğiyiz, belki onsuz olamıyoruz, belki o ne derse o oluyor ve biz sadece onaylıyoruz…
Yine de evet diyorsanız, buyurun bu pencereye…
***
Öncelikle her birimiz, bir pencereyi “bize ait” biliyoruz. Diğer bütün pencerelerin camı kirlidir, pistir, buğuludur, yamuktur, eziktir, erimiştir, iç içe geçmiştir, hatta buzlu camla kaplıdır, belki de naylon geçirilmiştir. Ya da ne bileyim, aslında o pencere, pencere olmaktan çok ötedir; tiz günde yıkılmalıdır, paramparça edilmeli, un ufak olmal…

Çiftliğinde boğ beni!

Resim
Eskiden Ali babanın bir çiftliği vardı. Çiftliğinde inekler mööö.. mööö.. diye möölerdi. Sonra atları vardı, tavukları vardı, eşekleri vardı, öküzleri bile vardı. Sonra Çiftlik Bank kuruldu, bir CEO’su var, Aman Allah’ım bir CEO’su var, ceo’layıp, ceo’layıp duruyor. Binlerce, on binlerce kişi de “Çiftliğinde boğ beni” diye tepinip duruyor…
Peki neden?
Bir bakalım nedenmiş…
Zamanın birinde bankerler hayli revaçtaydı.
Özel televizyonlar yeni çıkmış, parayı basan reklamı da yayınlatıyordu.
Duştan yeni çıkmış, bornozlu kadın eşine/sevgilisine işve yapıyor, bornozun açık yerlerinden damlayan sular halıyı ıslatıyor. Kadının sadece bornozunun ucu ve ayakları gözüküyor. Yani erotik reklamın görünen yüzü, ayaklar. Ayak çok önemli, ne varsa ayakta var. “Bana ayak yapma” diye boşuna demiyoruz. Paraları alınca ayakla koşacaksın, zengin olduğunda da ayakla koçacak, ayakla zıplayacaksın. Ayak önemli…
Reklamdaki işveli kadın eşinden bir şeyler istiyor, eşinin yok deme şansı yok. Ama zaten para da yo…

İK açısından kadın ayrımcılığı

Resim
Bugüne kadar kadınların çalışma hayatında yer alıp almamasıyla veya alanların çalışma hayatında karşılaştığı zorluklarla ilgili çok çalışma oldu, çok açıklama yapıldı, çok hikâyeler yazıldı, farklı farklı öyküler anlatıldı ama İnsan Kaynakları yönüyle konuya bakma azınlıkta kaldı. Hâlbuki çalışma hayatına adım atma İK’yla mümkün ya da çalışma hayatının ilk kapısı İK’yla açılır.
Peki, bu kapıyı adaylara açan İK’cıların kadın-erkek ayrımcılığı veya kadınların çalışma hayatında yer almasıyla ilgili bakış açıları nasıl?
İK’cılar kadın-erkek ayrımına şöyle bakıyor, böyle bakıyor diye bir genelleme yapılmaz. Belki de toplumun tümü gibi, İK’cıların da tümünün bakış açısı benzerlik gösteriyor diye işin içinden çıkmak mümkün.
Bu da bana çok kolaycı geliyor.
Yapılan araştırmalara göre ülkemizde erkeklerin yüzde 25’inin kadınların çalışmasına karşı olduğu belirtiliyor. Bence bu rakam daha fazla. Çünkü insanlara bir soru sorulduğunda vermek istediği cevabı değil, duyulmak istenen cevabı dile get…

Simitçinin pazarlama taktiği

Resim
Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu, kahvaltı için ekmek almış, yağmurdan kaçarak eve gidiyordum. Bir simitçi gördüm, simit arabasını naylonla korumaya almış, kendi başını korumak için de naylondan yağmurluk yapmış. Simit alma planım yoktu ama haline acıdım, iki simit istedim.
-Daha yeni düşünüyordum, karşıma ilk çıkana dört simit satacağım.
-Yok sağ ol, iki simit bile çok, sen iki simit ver.
-Bak sıcak sıcak, dört simit vereyim.
Kıramadım, zaten bu yağmurda simitçiyle ağız dalaşı yaparak, daha az simit almak gibi bir kazancın peşinde de değildim.
-Tamam, dört simit ver deyip, beş lira ücretini ödedim.
Eve geldim, saçımı kurulamak için lavabodan havlu aldım, eşimin sesi duyuldu.
-Ben iki ekmek dedim, üç almışsın, simit demedim, dört simit almışsın.
Kendimi kalkan ettim, simitçiyi korumaya aldım. Havanın yağmurlu olduğunu, bu kötü havada simit sattığını, iki simit aldığımı, onun da karşıma ilk çıkan kişiye dört simit satacağım dediğini söyledim.
-Sürekli bizim sokaktan geçen simi…

Sonunda korku kanseri oldum!

Resim
Sürekli başı yerde geziyor. Sürekli düşünceli. Rengi soluk, gözleri mahmur, sanki yataktan yeni kalkmış, henüz uyanmamış, üzüntülü, kırgın, küskün ya da belki de acı çekiyor, derinlerde bir yerde…
Belki de daha kahvaltı etmemiş, güzel bir kahveyle güne başlamamış ya da ne bileyim, belki de çay içmemiş, kazınan midesine bir parça ekmek, bir dilim peynir, birkaç zeytin gibi şeyler girmemiş.
Güzel bir haber almamış, günaydın diyeni bulunmamış. Her gün bize bahşedilen iki mucizeden birisiyle bile karşılaşmamış gibi. (Hani bilirsiniz, her gün bize iki mucize verilir. Bunun birisi yeni bir güne uyanmamızdır, ikincisi ise o yeni güne sevdiğimizle birlikte uyanmamızdır.)
Uzun yıllar önce Ferdi’yle birlikte çalışıyorduk. İşe ilk başladığımda Ferdi’nin hastalık hastası olduğu söylediler ama ben “abartıyorlar” diye düşünmüştüm.
Bir gün geldi “hastaneye gideceğim” diyerek izin istedi. Ama izin isterken, “Bu son iznim müdürüm, ha öldüm ha öleceğim” der gibiydi. Yolun sonunu görmüş, bütün ümitleri…

Bir şehri niye severiz?

Resim
Gurbette sıla özlemi çeken herhangi birisine doğduğu memleketi anlatmasını isteseniz, abartısız saatlerce anlatır. Hem de öyle iştahlı anlatır, öyle güzel şeyleri bulur, buluşturur ve bir biri ardına dizer ki, görmediğiniz o şehri seversiniz.
Belki de o sevgi, sizi alır götürür o şehre doğru…
Bir gün bakasınız hayalini kurduğunuz şehirdesiniz ama size anlatıldığı gibi değildir, en azından anlatılanlarla alakası yoktur.
Aslında alakasız olan sizin dinlediğinizle gördüğünüz şehrin farklılığı değil, sizin o şehre ait olmamanızdır…
Aynı soruyu size sorduklarında da, dinleyen için “ütopik” bir şehir görüntüsü ortaya çıkarabilirsiniz…
Buna çeşit çeşit yemeğini eklersiniz, insanlarının güzelliğini koyasınız, tarihi eserlerinin kaç bin yıllık olduğundan ve “ilk” olarak sizin orada bulunduğundan da bahsedersiniz. İlk olması önemli, onun altını birkaç kez çizersiniz…
Doğduğunuz şehirde, sorunlarla boğuşurken, şehrin gürültüsünü çekerken, kirli havasını solurken, düzensizliğiyle boğuşurken hali…

Bir zamanlar utanıyorduk…

Resim
İlkokula giderken, Türkçe ve sosyal bilgiler kitabında, saçı örgülü, yüzü al al olmuş “çizgi” kıza karşı bir yakınlık duyardım. Benim gibi çoğunuzun da aynı sıcaklığı hissettiğinden eminim.
Bilmem, belki de o kız bize utanmayı öğretendi. Hani, insanın yüzü al al olurdu utanınca, alık sürmüş gibi kızarırdı. Hatırlıyor muyuz?
Erkek çocuk da olsa, kız çocuk da olsa yanında evlilik lafı edince kızarırdı yanaklarımız.
Ayıp bir şey söylemezdik, söylememizi ısrar eden büyüklere kızan büyüklerimiz de vardı.
Çocukluğumuzda televizyon yoktu, televizyon eve girdiğinde ise bazı haberler sansürlenirdi.
Bir sapığın yaptığı, tüm topluma veya tüm hemcinslerine mal edilmezdi.
Her suçlu, kendi suçunun cezasını çekmeli ve asla toplumun geri kalanı için “örnek” oluşturacak ya da “cazip” görülecek bir tarafı olmamalıydı.
Çocukları herkes çok severdi, yanaklarımızı ısırırlardı, canımızı acıtarak.
Saçlarımızla oynarlardı, kucağına alır havalara fırlatır, nefesimizi keserlerdi.
Ama hiç kimsenin aklına “şeyt…

Donacak halim kalmadı

Resim
Üüüü..şşşş…üüüü..yyyy..ooo..rrr..uu..mmm… Üşüyorum kardeşim üşüyorum! Donuyorum yani. Tir tir titreme var ya ondan diyorum, üşüyorum. Bak, daha fazla dayanamayacağım, donacak halim kalmadı, anlıyor musun.. anlamıyor musun, buz gibi havada ısıtma sisteminiz yok mu, yok mu.. yani yok diyorsun. Çalışanlar olarak bu soğukta nasıl ısınırız, umurunda değil yani. Peki ben burada nasıl çalışacağım, ddıııı.. ddddıııı… ddddııııı ederek kalan üç dişimi de bu mevsimde feda mı edeceğim. Çok da tın diyorsun yani, eee çok da vicdansızsın ama bunu deyip istifayı basamıyoruz, çünkü işe ihtiyacımız var. Hem üşürüm hem de çalışırım, aha da sana inat, bu da sana kapak olsun. Sen bizi dondurdun ama biz basmadık istifayı. Git kendi derdine yan…
Şaka bir yana değil, çünkü bu bir şaka değil.
Hayatımın neredeyse tamamında üşüdüm, ısınmayı ne zamana bırakacağım, şimdi onun hesabını yapıyorum.
Orta halli bir ailede büyümedim, orta halin de birazcık altında bir ailede büyüdüm. Belki de ben büyümedim de zorla bü…

Gittikçe babama benziyorum

Resim
-54’üncü yaşıma nazire…-
Çoğunlukla “ayıplamak” için belli bir yaştan sonra insanlara “Gittikçe babana benziyorsun” veya “gittikçe annene benzemeye başladın” derler. Aksini söyleseler de bunu “pek de iyi niyetle” söylemezler. Bunun birçok nedeni var. İnsanlar sürekli gördüklerini “normal” kabul etmeye başlarmış. Bu, iyi de olsa, kötü de olsa değişmez. Kötü bir iş yapılan yerde büyüyen bir çocuğun, kötülüğü “normal” görmesi kadar doğal bir şey yoktur. Ama sadece kötüde değil, iyide de bu böyledir…
Gittikçe babaya benzemek veya gittikçe anneye benzemek her zaman kötü veya her zaman iyi olmayabilir. Ya da ne bileyim, “aynen dayısı”, “tıpkı amcası”, “gittin, geldin teyzene çektin”, “hık demiş, halasının burnundan düşmüş”..
Bunların bazısı övmek için söylenir, bazısı yermek için…
Doğaldır ki, başarılı ve zengin birisine benziyorsa övmek içindir.
Kaderin sillesini yemiş dahi olsa başarısız ve fakir birine benzetiliyorsa yermek içindir.
Belki de sırf bu yüzden nev-i şahsına münhasır çocuklar…

Herkes doktor olursa…

Resim
Bu yazının doktorlukla bir ilgisi olmadığı gibi, tıbbın herhangi bir alanıyla da ilgisi yok. Çünkü bu yazı, sağlıkla alakalı değil, siyasetle ve siyaset yapmayla dolaylı molaylı değil, direkt alakalıdır.
Buna rağmen de yazının başlığı, sanki bu yazının doktorlukla bir ilgisi varmışcasına yazılmış, eee sonuçta yazıyı yazan ben olunca, ister başlığa yazarım, ister yazının herhangi bir yerine. Önemli olan nereye yazdığım değil, neden yazdığımdır ve müsaade ederseniz o bölüme geçeyim.
Düşünebiliyor musunuz, bir toplumda herkes doktor…
Bence tam anlamıyla düşünemiyorsunuz…
Şöyle anlatayım, toplumun tamamı, yani eksiksiz 76 milyon insan doktor…
Hiç çiftçi yok mesela, hiç fırıncı yok, hiç bakkal yok, hiç tekstilci yok, hiç çöp toplayan yok, hiç belediye başkanı yok, hiç şoför yok, hiç vatman yok, hiç batman bile yok!
Bakın, şimdi daha iyi anlamaya başladınız…
Toplumun tamamı doktor olursa hastalıktan kırılırız ama ondan önce açlıktan ölürüz hem de çırılçıplak bir şekilde…
Doktorun çok olması…

Yani delirmiş diyorsun!

Resim
Kargalar henüz kahvaltıya başlamamıştı ama ben işyerine gitmek için önce bir tramvay yaptım, sonra metro…
Kolay olmadı tabi. Bu devirde alet edevat olmadan koca bir tramvayı yapmak ancak bana yakışır. Neyse tramvaydan sonra hadi bir de metro yapayım dedim. Birkaç dolmuş, birkaç otobüs de yapıp İstanbul Büyükşehir Belediyesinin araç filosunu genişletecektim ama şimdilik İstanbul Kart basarak da gelirlerini arttırabilirim diye düşündüm. Bu arada ben çok iyi düşünürüm!
Tıkış tıkış olduğumuz metroda üç hanım kızımız geniş geniş muhabbet ediyordu. Hani muhabbet deyince siz de dedikodu yaptıklarını, sevgililerini çekiştirdiklerini falan sanmayın. Bu hanım kızlarımız dersten bahsediyordu.
Gece saat bir de yatmıştı birisi, sabah beşte kalkmış, arkadaşıyla ders çalışmışlardı.
4 saatlik uyku sonrası çalışmayı anladım da, o vakitte çalışacak arkadaşı nereden buldu onu anlamadım.
Neyse ne canım, bize ne…
Bugün sınav varmış, “ben çalışamadım” dedi. Çantasından bir deste küçücük not kâğıtları çıkar…