Kayıtlar

Öne Çıkan Yayın

Donacak halim kalmadı

Resim
Üüüü..şşşş…üüüü..yyyy..ooo..rrr..uu..mmm… Üşüyorum kardeşim üşüyorum! Donuyorum yani. Tir tir titreme var ya ondan diyorum, üşüyorum. Bak, daha fazla dayanamayacağım, donacak halim kalmadı, anlıyor musun.. anlamıyor musun, buz gibi havada ısıtma sisteminiz yok mu, yok mu.. yani yok diyorsun. Çalışanlar olarak bu soğukta nasıl ısınırız, umurunda değil yani. Peki ben burada nasıl çalışacağım, ddıııı.. ddddıııı… ddddııııı ederek kalan üç dişimi de bu mevsimde feda mı edeceğim. Çok da tın diyorsun yani, eee çok da vicdansızsın ama bunu deyip istifayı basamıyoruz, çünkü işe ihtiyacımız var. Hem üşürüm hem de çalışırım, aha da sana inat, bu da sana kapak olsun. Sen bizi dondurdun ama biz basmadık istifayı. Git kendi derdine yan…
Şaka bir yana değil, çünkü bu bir şaka değil.
Hayatımın neredeyse tamamında üşüdüm, ısınmayı ne zamana bırakacağım, şimdi onun hesabını yapıyorum.
Orta halli bir ailede büyümedim, orta halin de birazcık altında bir ailede büyüdüm. Belki de ben büyümedim de zorla bü…

Gittikçe babama benziyorum

Resim
-54’üncü yaşıma nazire…-
Çoğunlukla “ayıplamak” için belli bir yaştan sonra insanlara “Gittikçe babana benziyorsun” veya “gittikçe annene benzemeye başladın” derler. Aksini söyleseler de bunu “pek de iyi niyetle” söylemezler. Bunun birçok nedeni var. İnsanlar sürekli gördüklerini “normal” kabul etmeye başlarmış. Bu, iyi de olsa, kötü de olsa değişmez. Kötü bir iş yapılan yerde büyüyen bir çocuğun, kötülüğü “normal” görmesi kadar doğal bir şey yoktur. Ama sadece kötüde değil, iyide de bu böyledir…
Gittikçe babaya benzemek veya gittikçe anneye benzemek her zaman kötü veya her zaman iyi olmayabilir. Ya da ne bileyim, “aynen dayısı”, “tıpkı amcası”, “gittin, geldin teyzene çektin”, “hık demiş, halasının burnundan düşmüş”..
Bunların bazısı övmek için söylenir, bazısı yermek için…
Doğaldır ki, başarılı ve zengin birisine benziyorsa övmek içindir.
Kaderin sillesini yemiş dahi olsa başarısız ve fakir birine benzetiliyorsa yermek içindir.
Belki de sırf bu yüzden nev-i şahsına münhasır çocuklar…

Herkes doktor olursa…

Resim
Bu yazının doktorlukla bir ilgisi olmadığı gibi, tıbbın herhangi bir alanıyla da ilgisi yok. Çünkü bu yazı, sağlıkla alakalı değil, siyasetle ve siyaset yapmayla dolaylı molaylı değil, direkt alakalıdır.
Buna rağmen de yazının başlığı, sanki bu yazının doktorlukla bir ilgisi varmışcasına yazılmış, eee sonuçta yazıyı yazan ben olunca, ister başlığa yazarım, ister yazının herhangi bir yerine. Önemli olan nereye yazdığım değil, neden yazdığımdır ve müsaade ederseniz o bölüme geçeyim.
Düşünebiliyor musunuz, bir toplumda herkes doktor…
Bence tam anlamıyla düşünemiyorsunuz…
Şöyle anlatayım, toplumun tamamı, yani eksiksiz 76 milyon insan doktor…
Hiç çiftçi yok mesela, hiç fırıncı yok, hiç bakkal yok, hiç tekstilci yok, hiç çöp toplayan yok, hiç belediye başkanı yok, hiç şoför yok, hiç vatman yok, hiç batman bile yok!
Bakın, şimdi daha iyi anlamaya başladınız…
Toplumun tamamı doktor olursa hastalıktan kırılırız ama ondan önce açlıktan ölürüz hem de çırılçıplak bir şekilde…
Doktorun çok olması…

Yani delirmiş diyorsun!

Resim
Kargalar henüz kahvaltıya başlamamıştı ama ben işyerine gitmek için önce bir tramvay yaptım, sonra metro…
Kolay olmadı tabi. Bu devirde alet edevat olmadan koca bir tramvayı yapmak ancak bana yakışır. Neyse tramvaydan sonra hadi bir de metro yapayım dedim. Birkaç dolmuş, birkaç otobüs de yapıp İstanbul Büyükşehir Belediyesinin araç filosunu genişletecektim ama şimdilik İstanbul Kart basarak da gelirlerini arttırabilirim diye düşündüm. Bu arada ben çok iyi düşünürüm!
Tıkış tıkış olduğumuz metroda üç hanım kızımız geniş geniş muhabbet ediyordu. Hani muhabbet deyince siz de dedikodu yaptıklarını, sevgililerini çekiştirdiklerini falan sanmayın. Bu hanım kızlarımız dersten bahsediyordu.
Gece saat bir de yatmıştı birisi, sabah beşte kalkmış, arkadaşıyla ders çalışmışlardı.
4 saatlik uyku sonrası çalışmayı anladım da, o vakitte çalışacak arkadaşı nereden buldu onu anlamadım.
Neyse ne canım, bize ne…
Bugün sınav varmış, “ben çalışamadım” dedi. Çantasından bir deste küçücük not kâğıtları çıkar…

Vapura binip deniz görmemek

Resim
Çocukluğumda aile büyüklerimizden Fatma teyzenin İstanbul maceralarını dinler, gülerdik. Oğlu İstanbul’da konfeksiyon atölyesi işletiyordu. Yaşlı annesini bir süre yanında bulundurmaya zar zor ikna etmiş, uçak biletini de almış, yetmemiş üstüne kendisi de gelmiş, birlikte Adıyaman’dan İstanbul’a uçmuşlardı…
Bundan sonrasını Fatma teyze bilmiyor.
İstanbul’a bir girmiş, bir de çıkmış.
O tarihlerde Adıyaman’da havaalanı yok, en yakın Gaziantep’te var. Adıyaman’da Gaziantep’e kadar şehirlerarası yolcu otobüsüyle gidilebiliyor. Gaziantep’ten havalimanına da dolmuş veya uçak firmalarının servisiyle…
Mehmet de annesini aynı yolla İstanbul’a götürmüş. O tarihlerde Yeşilköy olan Atatürk Havalimanında inerek, Eyiüp’te bulunan evlerine gitmişler.
Fatma teyzenin bütün bildiği bu, gerisi muamma…
Annem sorardı, “Fatma teyze, uçağa binmişsin, gemiye binmişsin, oğlun sana İstanbul’un her yerini gezdirmiş, hele anlat” derdi, Fatma teyze de başlardı anlatmaya;
“Kızım, uçağa bindim, havayı göremedim, v…

Aman Allah’ım akıllanıyorum galiba!

Resim
Bu yazıyı okuyan herkes, tıpkı benim gibi akıllı olduğunu iddia edenler veya en azından “aklı başında” olduğuna kanaat getirilenlerdir. Zira en azından okuma yazma biliyor, mürekkep neyim yalamıştır deyip, akıllı sınıfına konulanlardandır.
Deli olarak bildiğimiz ise;
Bizim gibi düşünmeyen,
Bizim gibi gülmeyen,
Bizim gibi giyinmeyen,
Bizim gibi ağlamayan
Ya da ne bileyim gözü kulağı oynayan,
Acayip acayip hareketler yapanlardır.
Zır deli veya zincirli deli değilse zararsız delidir, kimseyi öldürmez, kimseye darbe yapmaz.
Biliyorsunuz ya da bilmiyorsunuz ama ben delilik konusunda uzman sayılacak kadar akıllıyım ya da o alanda uzman sayılacak kadar deliyim. Netekim “Bir Delinin Not Defteri” serisinde Cenk Gülen mahlasıyla yazdığım“Emmi Hortumu Taksana” adlı bir mizah kitabım bile var.
O nedenle delileri çok iyi bilirim, onları gözünden tanırım.
Ta ufukta bir karaltı görsem, yürüyüşünden midir, salınmasından mıdır, endamından mıdır yoksa bana benzemesinden midir bilmem, deli olup olm…

R’lerle imtihanım

Resim
Buradan açık ve seçik olarak ilan ediyorum ki, iktidarı elime geçirirsem, kesinlikle ilk yapacağım iş, alfabeye bir ayar vermek olacak. Ne o 29 harf, biraz kısalım. Hem alfabe dediğin 28 harften oluşmalı ve içinde asla R diye bir harf olmamalı.

Şimdi bazı muhalifler “R harfini söyleyemiyor, öcünü alfabeden alacak” diye aleyhime konuşabilirler, asla onlara inanmayın. Yok öyle bir şey. Hani R’leri söyleyemediğim doğrudur. Gıcık olduğum bazı bilim insanları var, o da doğrudur. R’leri söyleyemeyenlere, yani küçücük de olsa, mini minnacık da olsa konuşma bozukluğuna “Rotasizm” demelerini nasıl iyi niyetle bağdaştıracağız ki…

Kardeşim dalga mı geçiyorsunuz, adam mı seçiyorsunuz. Şuna “Yotasizm” deseniz olmaz mı, ne o denizde yol mu buluyorsunuz…

O değil de, çocukluğumda akranlarım da dâhil olmak üzere, bana R’yi söyletmeyi kendisine en kutsal vazife bilmiş kızlar vardı, erkekler vardı, ağabeyler vardı, amcalar vardı, hatta dedeler vardı, nineler vardı, ama hepsinin cümlesi ortaktı; R de ba…