Kayıtlar

Öne Çıkan Yayın

Osman amcanın eşeği ve ilham!

Resim
Cüneyt Arkın beni görse kesinlikle kıskanırdı, belki de hasedinden çatır çatır çatlardı. Zira öyle bir ata.. pardon eşeğe binişim vardı ki, dörtnala dıgıdık dıgıdık gidiyordum.
Henüz 9-10 yaşlarındaydım. Okulun tatil olduğu bir gün olmalı ki, sokakta haylazlık ediyorduk. Nereden aklıma geldiyse geldi, aile dostumuz olan Osman amcanın eşeğine binmek aklıma geldi. Osman amcalar evimize yakın bir yerde otururlardı. Evlerinin hemen önündeki tarlada bostan yaparak geçinirlerdi.
Osman amcanın eşeğiyle gezme fikri güzeldi ama bunun için Osman amcayı ikna etmek gerekiyordu, bu da çok kolay değildi. Kolay tarafı Osman amcanın beni sevdiğiydi. Ee sevgiyi sömüren ilk kişi ben değilim ya…
Osman amcanın evine gittim. Bahçede kasalara domates, salatalık, patlıcan gibi sebzeleri diziyor, eşi Halide abla da kendisine yardım ediyordu. “Osman amca…” dedim. Başındaki kasketi hafifçe kaldırarak bana baktı ve “Buyur Naif’im” dedi en babacan haliyle. Allah rahmet eylesin kendisi de eşi de çok iyi insanlard…

Bir Güneş Motel Olayı Öykünmesi

Resim
Güneş Motel olayı olduğunda henüz 13 yaşındaydım. Dolayısıyla o yaşta ve o zamanda siyasetle ilgileniyor olmam düşünülemezdi, Güneş Motel olayıyla ilgili bir analizim de söz konusu olmazdı. Tabii ki, olayın şahidi olmasaydım…
1977 yılında merhum Şevket amcanın yanında terzi çıraklığı yapıyor, aynı zamanda da okula gidiyordum.
Komşumuz Hüseyin (soyadı bende kalsın) amca takım elbisesi, pardösüsü ve elinde bont çantasıyla geldi. Şevket amcayla konuştu, sonra karşıda bir kasap vardı onunla, sonra bir çaycıyla ve sonra da bizim terzide biraz soluklanıp, otobüs saatinin gelmesini bekledi. Bir çay söyledik, içti ve sonra Ankara’ya doğru yola çıktı…
Hüseyin amca bizim memleketin bir ilçesinde doğmuş, orada da uzun süre “sol cenahta” siyaset yapmıştı. Hatırı sayılır birisiydi, sözü dinlenirdi.
O zaman insanlar bir ilden bir ile “gezmeye” gitmezdi, hele hele başkente hiç kimse “gezmeye” gitmezdi. Çok önemli bir işi olmalı, bir tayin, bir terfi ya da başka şey…
Tabii benim aklıma “milletvekili…

Hayata ‘bu pencereden’ bakın

Resim
Olaylarla hangi pencereden baktığımız, olayları nasıl algılayacağımızın da bir göstergesidir. Belki de “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” öğretisinden sonra, “bana hangi pencerede durduğunu söyle, sana hangi bakış açısına sahip olduğunu söyleyeyim” öğretisine sıra gelmiştir. Ama önce olaylara bir de bu pencereden bakın…
Kabul ediyorum, bu pek de kolay değil. Zorluğu, bu pencerenin, hiçbir siyasi partiye açılmıyor olmasındandır. Ee hepimiz de bir siyasi partiye gönülden bağlıyız, belki fanatiğiyiz, belki onsuz olamıyoruz, belki o ne derse o oluyor ve biz sadece onaylıyoruz…
Yine de evet diyorsanız, buyurun bu pencereye…
***
Öncelikle her birimiz, bir pencereyi “bize ait” biliyoruz. Diğer bütün pencerelerin camı kirlidir, pistir, buğuludur, yamuktur, eziktir, erimiştir, iç içe geçmiştir, hatta buzlu camla kaplıdır, belki de naylon geçirilmiştir. Ya da ne bileyim, aslında o pencere, pencere olmaktan çok ötedir; tiz günde yıkılmalıdır, paramparça edilmeli, un ufak olmal…

Çiftliğinde boğ beni!

Resim
Eskiden Ali babanın bir çiftliği vardı. Çiftliğinde inekler mööö.. mööö.. diye möölerdi. Sonra atları vardı, tavukları vardı, eşekleri vardı, öküzleri bile vardı. Sonra Çiftlik Bank kuruldu, bir CEO’su var, Aman Allah’ım bir CEO’su var, ceo’layıp, ceo’layıp duruyor. Binlerce, on binlerce kişi de “Çiftliğinde boğ beni” diye tepinip duruyor…
Peki neden?
Bir bakalım nedenmiş…
Zamanın birinde bankerler hayli revaçtaydı.
Özel televizyonlar yeni çıkmış, parayı basan reklamı da yayınlatıyordu.
Duştan yeni çıkmış, bornozlu kadın eşine/sevgilisine işve yapıyor, bornozun açık yerlerinden damlayan sular halıyı ıslatıyor. Kadının sadece bornozunun ucu ve ayakları gözüküyor. Yani erotik reklamın görünen yüzü, ayaklar. Ayak çok önemli, ne varsa ayakta var. “Bana ayak yapma” diye boşuna demiyoruz. Paraları alınca ayakla koşacaksın, zengin olduğunda da ayakla koçacak, ayakla zıplayacaksın. Ayak önemli…
Reklamdaki işveli kadın eşinden bir şeyler istiyor, eşinin yok deme şansı yok. Ama zaten para da yo…

İK açısından kadın ayrımcılığı

Resim
Bugüne kadar kadınların çalışma hayatında yer alıp almamasıyla veya alanların çalışma hayatında karşılaştığı zorluklarla ilgili çok çalışma oldu, çok açıklama yapıldı, çok hikâyeler yazıldı, farklı farklı öyküler anlatıldı ama İnsan Kaynakları yönüyle konuya bakma azınlıkta kaldı. Hâlbuki çalışma hayatına adım atma İK’yla mümkün ya da çalışma hayatının ilk kapısı İK’yla açılır.
Peki, bu kapıyı adaylara açan İK’cıların kadın-erkek ayrımcılığı veya kadınların çalışma hayatında yer almasıyla ilgili bakış açıları nasıl?
İK’cılar kadın-erkek ayrımına şöyle bakıyor, böyle bakıyor diye bir genelleme yapılmaz. Belki de toplumun tümü gibi, İK’cıların da tümünün bakış açısı benzerlik gösteriyor diye işin içinden çıkmak mümkün.
Bu da bana çok kolaycı geliyor.
Yapılan araştırmalara göre ülkemizde erkeklerin yüzde 25’inin kadınların çalışmasına karşı olduğu belirtiliyor. Bence bu rakam daha fazla. Çünkü insanlara bir soru sorulduğunda vermek istediği cevabı değil, duyulmak istenen cevabı dile get…

Simitçinin pazarlama taktiği

Resim
Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu, kahvaltı için ekmek almış, yağmurdan kaçarak eve gidiyordum. Bir simitçi gördüm, simit arabasını naylonla korumaya almış, kendi başını korumak için de naylondan yağmurluk yapmış. Simit alma planım yoktu ama haline acıdım, iki simit istedim.
-Daha yeni düşünüyordum, karşıma ilk çıkana dört simit satacağım.
-Yok sağ ol, iki simit bile çok, sen iki simit ver.
-Bak sıcak sıcak, dört simit vereyim.
Kıramadım, zaten bu yağmurda simitçiyle ağız dalaşı yaparak, daha az simit almak gibi bir kazancın peşinde de değildim.
-Tamam, dört simit ver deyip, beş lira ücretini ödedim.
Eve geldim, saçımı kurulamak için lavabodan havlu aldım, eşimin sesi duyuldu.
-Ben iki ekmek dedim, üç almışsın, simit demedim, dört simit almışsın.
Kendimi kalkan ettim, simitçiyi korumaya aldım. Havanın yağmurlu olduğunu, bu kötü havada simit sattığını, iki simit aldığımı, onun da karşıma ilk çıkan kişiye dört simit satacağım dediğini söyledim.
-Sürekli bizim sokaktan geçen simi…

Sonunda korku kanseri oldum!

Resim
Sürekli başı yerde geziyor. Sürekli düşünceli. Rengi soluk, gözleri mahmur, sanki yataktan yeni kalkmış, henüz uyanmamış, üzüntülü, kırgın, küskün ya da belki de acı çekiyor, derinlerde bir yerde…
Belki de daha kahvaltı etmemiş, güzel bir kahveyle güne başlamamış ya da ne bileyim, belki de çay içmemiş, kazınan midesine bir parça ekmek, bir dilim peynir, birkaç zeytin gibi şeyler girmemiş.
Güzel bir haber almamış, günaydın diyeni bulunmamış. Her gün bize bahşedilen iki mucizeden birisiyle bile karşılaşmamış gibi. (Hani bilirsiniz, her gün bize iki mucize verilir. Bunun birisi yeni bir güne uyanmamızdır, ikincisi ise o yeni güne sevdiğimizle birlikte uyanmamızdır.)
Uzun yıllar önce Ferdi’yle birlikte çalışıyorduk. İşe ilk başladığımda Ferdi’nin hastalık hastası olduğu söylediler ama ben “abartıyorlar” diye düşünmüştüm.
Bir gün geldi “hastaneye gideceğim” diyerek izin istedi. Ama izin isterken, “Bu son iznim müdürüm, ha öldüm ha öleceğim” der gibiydi. Yolun sonunu görmüş, bütün ümitleri…