Kayıtlar

Aralık, 2017 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Vapura binip deniz görmemek

Resim
Çocukluğumda aile büyüklerimizden Fatma teyzenin İstanbul maceralarını dinler, gülerdik. Oğlu İstanbul’da konfeksiyon atölyesi işletiyordu. Yaşlı annesini bir süre yanında bulundurmaya zar zor ikna etmiş, uçak biletini de almış, yetmemiş üstüne kendisi de gelmiş, birlikte Adıyaman’dan İstanbul’a uçmuşlardı…
Bundan sonrasını Fatma teyze bilmiyor.
İstanbul’a bir girmiş, bir de çıkmış.
O tarihlerde Adıyaman’da havaalanı yok, en yakın Gaziantep’te var. Adıyaman’da Gaziantep’e kadar şehirlerarası yolcu otobüsüyle gidilebiliyor. Gaziantep’ten havalimanına da dolmuş veya uçak firmalarının servisiyle…
Mehmet de annesini aynı yolla İstanbul’a götürmüş. O tarihlerde Yeşilköy olan Atatürk Havalimanında inerek, Eyiüp’te bulunan evlerine gitmişler.
Fatma teyzenin bütün bildiği bu, gerisi muamma…
Annem sorardı, “Fatma teyze, uçağa binmişsin, gemiye binmişsin, oğlun sana İstanbul’un her yerini gezdirmiş, hele anlat” derdi, Fatma teyze de başlardı anlatmaya;
“Kızım, uçağa bindim, havayı göremedim, v…

Aman Allah’ım akıllanıyorum galiba!

Resim
Bu yazıyı okuyan herkes, tıpkı benim gibi akıllı olduğunu iddia edenler veya en azından “aklı başında” olduğuna kanaat getirilenlerdir. Zira en azından okuma yazma biliyor, mürekkep neyim yalamıştır deyip, akıllı sınıfına konulanlardandır.
Deli olarak bildiğimiz ise;
Bizim gibi düşünmeyen,
Bizim gibi gülmeyen,
Bizim gibi giyinmeyen,
Bizim gibi ağlamayan
Ya da ne bileyim gözü kulağı oynayan,
Acayip acayip hareketler yapanlardır.
Zır deli veya zincirli deli değilse zararsız delidir, kimseyi öldürmez, kimseye darbe yapmaz.
Biliyorsunuz ya da bilmiyorsunuz ama ben delilik konusunda uzman sayılacak kadar akıllıyım ya da o alanda uzman sayılacak kadar deliyim. Netekim “Bir Delinin Not Defteri” serisinde Cenk Gülen mahlasıyla yazdığım“Emmi Hortumu Taksana” adlı bir mizah kitabım bile var.
O nedenle delileri çok iyi bilirim, onları gözünden tanırım.
Ta ufukta bir karaltı görsem, yürüyüşünden midir, salınmasından mıdır, endamından mıdır yoksa bana benzemesinden midir bilmem, deli olup olm…

R’lerle imtihanım

Resim
Buradan açık ve seçik olarak ilan ediyorum ki, iktidarı elime geçirirsem, kesinlikle ilk yapacağım iş, alfabeye bir ayar vermek olacak. Ne o 29 harf, biraz kısalım. Hem alfabe dediğin 28 harften oluşmalı ve içinde asla R diye bir harf olmamalı.

Şimdi bazı muhalifler “R harfini söyleyemiyor, öcünü alfabeden alacak” diye aleyhime konuşabilirler, asla onlara inanmayın. Yok öyle bir şey. Hani R’leri söyleyemediğim doğrudur. Gıcık olduğum bazı bilim insanları var, o da doğrudur. R’leri söyleyemeyenlere, yani küçücük de olsa, mini minnacık da olsa konuşma bozukluğuna “Rotasizm” demelerini nasıl iyi niyetle bağdaştıracağız ki…

Kardeşim dalga mı geçiyorsunuz, adam mı seçiyorsunuz. Şuna “Yotasizm” deseniz olmaz mı, ne o denizde yol mu buluyorsunuz…

O değil de, çocukluğumda akranlarım da dâhil olmak üzere, bana R’yi söyletmeyi kendisine en kutsal vazife bilmiş kızlar vardı, erkekler vardı, ağabeyler vardı, amcalar vardı, hatta dedeler vardı, nineler vardı, ama hepsinin cümlesi ortaktı; R de ba…

“Geriye dönsem, gurbeti tatmazdım”

Resim
Naif Karabatak
Yolumuz Gurbete Düştü-2

13 yaşında gurbete çıkan Ömer Seçkin:
“Geriye dönsem, gurbeti tatmazdım”


Karaköy’de, Ada Han’ın kasvetli girişinde sizi mis gibi çay ve kahve kokusuyla birlikte Ömer’in güler yüzü karşılar. Dar bir koridorda, nostaljik şekilde döşenmiş, çok hoş bir çay ocağına girersiniz. Arada bir “çaylarrrr” diye yankı yapan handa Ömer’in sesi duyulur ve hemen önünüze mis kokulu çayla birlikte sohbet gelir, muhabbet gelir, dostluk gelir.
13 yaşında gurbete çıkan Ömer, her gün gurbetin acısını çekenlere ilaç olarak bir bardak çay verir. Onlar da her bardakta farklı özlemleri, farklı hasretlikleri, farklı acıları akıtırlar çay bardağından ta yüreğinin derinliklerine…
Karaköy’le Eminönü arasında Galata Köprüsü var. Anadolu’nun neresinden gelirse gelsin, herkesin ilk uğrak yeri veya mutlak uğrak yeri Eminönü’dür, Galata köprüsüdür, Karaköy’dür, balıktır, ekmektir, denizdir, martıdır ve çekeceği acılardır, süreceği sefalardır…
***
Bazı yerlerde gurbete çıkmak, aynı …

Hikaye bitti, ya sonra

Resim
Bütün hikâyeler nasıl başlardı hatırlıyor musunuz, anlattığımız veya dinlediğimiz bütün masalların başında nasıl bir süsleme yapılırdı. Bir varmış, bir yokmuş diye başlardı. Allah’ın kulunun çok olduğunu söylerdik, çok demenin günah olduğunu da eklerdik. Evvel zaman içinde, kalbur da saman içindeydi…
Develer tellallık, pireler de berberlik yapıyordu. Ben daha o yaşımda annemin beşiğini tıngır da mıngır sallıyordum.
Ve sonra o heyecanlı hikâye başlıyordu…
Sonra anlatıcının marifetine göre heyecan katsayısı artarak devam edip gidiyordu.
Sonra hikâye bitiyordu, diğer bütün hikâyeler gibi…
Ama sonunu da süslüyorduk, gökten üç elma düşüyordu, birisi onların başına, birisi dinleyenlerin, birisi de benim…
Ya sonra…
İşte sonrası yok…

Bir haber dinliyorsunuz, aklınızın almadığı bir olay, belki de hemen yanı başınızda, yaşadığınız semtte meydana gelmiş. Olay sonrası ölü veya yaralı sayısına bakıp üzülüyorsunuz, fail veya faillerin yakalanıp yakalanmadığını da merak ediyor ve öğreniyorsunuz.
H…