23 Mayıs 2017 Salı

Kıtlık Öncesi Hazırlık

Doğrusu hiç sorun ettiğinizi sanmıyorum, zaten her gün, her saat, her dakika, her saniye çeşitli iletişim kanallarında Ramazanda nasıl besleneceğiniz, neler yiyeceğiniz, nelerden kaçınacağınız açıklanıyor.
Ama yine de merak ediyorsunuz biliyorum.
Sırf sizin bu merakınızdan dolayıdır ki, bu kadar diyetisyen, bu kadar beslenme uzmanı sizin için can siperane, o kanaldan bu kanala, oradan şu kanala, sonra da diğer kanala koşturup duruyorlar.
Yetmiyor tabii…
Özel hastaneler “reklam fırsatını” asla kaçırmayacaklarından, hastanelerinde görev yapan diyetisyenlerin büyük bir emek sarf ederek hazırladığı “kopyala yapıştır” bilgilerini kamuoyuyla paylaşmaktan geri kalmıyorlar.
Böylece her ilde, her ilçede adı duyulmamış hastanelerinin reklamı yapılıyor, bir ramazan ayı boyunca…
Bütün bu uzmanların ana görevi sizin sağlıklı yaşamanızı sağlamaktır, başkaca bir amaçları da yoktur.
Uzmanlığın hakkını verenler, sizin için her şeyin en ince detayını hesaplamaktan asla imtina etmezler.
Yediğiniz her şeyin kalorisini hesaplayan bu uzmanlar, iftarda ve sahurda kalorileri alt alta toplayıp, bir şeylerle çarpıp, bir şeylere bölmeyi de ihmal etmiyorlar.
Yazının girişine bakıp, size beslenme veya sağlık tüyoları vereceğimi sanmayın. Zira ben ne doktorum ne de beslenme uzmanı ama beslenemeyenlerin neden beslenemediğini, tıka basa beslenenlerinde nasıl beslendiğini, kimlerin beslediğini çok iyi bilirim.
***
Ramazan ayı bu hafta sonu başlıyor.
Oruç tutmak isteyenleri haliyle tatlı bir telaş da aldı. Hurma alınacak, mutfağın eksiklikleri giderilecek, yağ, salça, tuz..
Sonra yeteri kadar ve çeşitli yemekler için hazırlanan et, tavuk.. sebze, meyve.. gibi mutfakta ev hanımının ihtiyaç duyacağı her şeyi tastamam temin etmek için marketlere koşulur.
Dışarıdan bakan birisinin muhtemelen “kıtlık öncesi hazırlık” diyeceği bir koşuşturmaya şahit olabilirsiniz.
Boru değil ya 16-17 saat aç biilaç kalınacak…
Çölde kalmış Mecnun gibi “Leyla.. Leyla” demeyecek ama “Su.. su” diyecek…
Mevla’yı bulmaya götüren ‘Leyla’ arayışıyla, İftarı bulmaya götüren ‘su’ arayışı, hiçbir zaman aynı aşk kazanında kaynamayacaktır.
Ama derdi Mevla’yı bulmak olanların arayışı, Leyla’nın aşkıyla yanmaktır, iftarı olsa da olur, olmasa da…
Ramazan öncesi Ramazan ayına hazırlananların telaşı, iftarı bulmaya dönük.
Ne yazık ki uzun zamandır “gelenekselleşen” Ramazanlara aşina olduk. Eğlencesi bol, tıkınması çok ama maneviyatı az Ramazanlar…
Beslenme uzmanları da bunu iyi keşfetmiş olmalı ki, bütün iletişim kanallarını kullanarak bizlere ulaşmaya çalışıyor.
Hatta bazı beslenme uzmanları hızını alamayıp, iftar öncesine de atıştırmalık koyabiliyor. Bazıları da “şaraplı” iftar sofrası tavsiyesinde bulunabiliyor. (Ne yazık ki editörlük yaptığım zaman bu iki tavsiyeye de denk gelmiştim.)
Ama hiç kimse sahur etmeden, iftarı beklemeyenleri düşünmüyor.
Az yiyin, mideyi yormayın. Önce bir dilim ekmek ve bir çorbayla iftara başlayın. 15-20 dakika dinlenin, sonra gelsin ızgaralar, gitsin pilavlar…
Ardından yine bekleyin tatlılar, yine bekleyin meyveler yine bekleyin dondurmalar…
Uyanık kaldığınızda yiyin, uykudayken oruç tutun…
Sahuru da ihmal etmeyin…
Sahurda sofranızda karpuz olsun, kavun olsun, domates olsun, salatalık olsun, peynir olsun, zeytin olsun.. olsun da olsun…
Ve sizin sadece iftarda, çorbayla atıştıracağınız bir dilim ekmeği, günün tamamında bulamayanları hiç düşünmeyin…
Olsun, siz doyun, siz iyi beslenin, aman aç kalmayın, susuz durmayın, vücudunuz sıvı kaybetmesin.
Gün boyu almanız gereken kalorileri aman ihmal etmeyin, gece iki katını alın, hırsınız dinsin…
Bir dilim ekmek bulamayanı umursamayın, el uzatmayın, sofranıza konuk etmeyin…
Ensar durumda olduğunuzu hiç düşünmeyin, muhacirleri ülkeden kovmanın hesabını yapın ama bir bardak su içiyor mu diye dert etmeyin.
Aman sakın ha moralinizi de bozmayın, stres yapmayın yoksa şekeriniz çıkar, tansiyonunuz fırlar, topladığınız kaloriler buhar olup uçar, gider…
Siz iyisi mi kıtlık öncesi hazırlığınızı hakkıyla ve tastamam yapın, Mevla’ya ulaşma derdiniz olduğunda, “biz ne yapmışız” demeye başlarsınız…
Geç olur ama…

Tweetimden Seçmeler
Keşke hep çocuk kalsaydık ve keşke tek derdimiz, elimizden alınan şeker olsaydı...



Bu yazı Naif Karabatak tarafından kaleme alınmıştır.

19 Ocak 2014 Pazar

Manidar nihayet bulundu!

Uzun süredir aranıyordu ama en sonunda “Manidar” bulundu. Nereye saklandığı, kimlerden gizlendiği, bugüne kadar sır olmayı nasıl başardığı hep merak konusu olmuştu ama işte en sonunda “Manidar” bulundu. Ne kadar sevinsek azdır.
Manidar, ne kimsenin sevgilisi, ne kimsenin annesi, ne kızı ne de bir kurumun başındaki en tepe isim…
Manidar, “anlamlı” demek…
Ayak oyunlarının çok döndüğü bir olayda, karşı atak olarak ortaya çıkmasına rağmen, “olağan” görüntüsü verilen her şey “manidar” bulunur…
Tıpkı Mustafa Sarıgül’ün mal varlığına el koyulmasının manidar bulunduğu gibi…
Ancak bu kelime veya bu isim veya bu anlam, 17 Aralık’tan bu yana AK Parti tarafından da dillendiriliyor ama hiç kimse “Manidar” bulmuyor, bulamıyor, aramıyorlar da…
Demek ki, “Manidar”, Mustafa Sarıgül’ün 3.5 milyon dolarlık ödemediği ve ödememekte ısrar ettiği kredisi istenince ortaya çıkıyormuş…
Birden bir ortaya çıkıyor, “ciiiii” ediyor, “bakın ben buradayım” diye nanik bile yapıyor.
Çok şakacı bu manidar ama Mustafa Sarıgül de…
Yani AK Parti dışındaki herkeste…
Sadece Mustafa Sarıgül de bu manidarlık “cuk” diye oturuyor…
Alıyorsun 3.5 milyon dolar kredi ve sonra ödemeye hiç ama hiç yanaşmıyorsun.
Tam 16 ay boyunca.
Biz bir taksit aksattığımızda evimize icra yollayanların davranışını bile “manidar” bulmaktan çok uzağız.
Üstelik biz 20 bin lira kredi çekemiyoruz ama Mustafa Sarıgül, bir çırpıda 3.5 milyon dolar, yani şimdiki Türk Lirasıyla tam tamına 7 milyon 812 bin 691 lira 85 kuruş çekebiliyor.
Hesaplayamayanlar için eski parayla tam tamına 7 trilyon 812 milyon 691 bin 85 kuruş…
Borcun hepsi bu kadar değil tabi…
Sarıgül, 9 kişiyle birlikte çektiği (ağır ya ondandır, tek başına taşıyamamış!) 3.5 milyon dolarlık kredi, bugün 8 milyon dolara, yani 16 milyon liraya çıkmış.
TMSF’nin elinde bulunan Bank Ekspres’e olan borcun tahsili gündeme gelmiş.
Bir belediye başkanı bu kadar parayı ne yapar?
Nasıl ödemeyi düşünür?
Eğer böyle bir kredi çekiyorsanız, ödeme garantinizin de olması gerekir.
Varmış elbet…
TMSF Sarıgül’ün mal varlığına el koydu dedik diye benim mal varlığıma el koymuş gibi birkaç satırlık liste olmasını bekleyemeyiz.
Tam tamına 35 gayrimenkulü varmış.
Ayın her günü birisinde ikamet ediyor, 5’i ise diğer aya devrediyor olmalı!
Sonra bankadaki paracıkları, miktarı bile belli olmayan kocaman meblağ…
Sahi CHP, Mustafa Sarıgül’ü “yolsuzlukla” suçladığı için kapının önüne koymuştu değil mi?
Hatta Deniz Baykal’ın anlatımıyla, “Sarıgül’ün yolsuzlukları 10 tane İSKİ yolsuzluk skandalına denk büyüklüktedir.”
Buna rağmen Kemal Kılıçdaroğlu ise “hırsızlıkla kapı önüne konulanı” alıp, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı yapmıştı.
Muhtemelen de kendi yerine geleceğini biliyor.
Çünkü okyanus ötesinden gelen emir, kesindir…
Belki de TMSF’ye olan borcunu yeni yolsuzlukla kapatmayı planlamışlardır, birlikte…
Ama buna rağmen de TMSF’nin Mustafa Sarıgül’ün mal varlığına el koyması, zamanlama açısından “manidar bulundu” bu kesin…
Çünkü CHP, Ulusalcı ve cemaat medyası böyle diyor…
Demek ki manidar, sadece Mustafa Sarıgül de var…
TMSF’nin tabiriyle “halkımızın sırtına yüklenen maliyetleri azaltmak” için borç tahsil etmeye kalkışmak “manidar” bulunuyor, banka batırmak ise olağan!
***
Tabii bu arada “manidar olmayanlar” da var…
Savcıların delilsiz, mesnetsiz, “siz yakalayın, sonra belge düzenleriz” gibi dünya hukukuyla da tam uyumlu(!) bir operasyonun seçimlerden hemen önce, dershane tartışmasından ise hemen önce yapılması “manidar” değil.
Hatta alakası yokken bakan oğullarını almak, hiç ilgisi yokken başbakanın oğlunu dâhil etmek, “suçu onlara atın, kurtulun” demek, “efendileriniz gelsin sizi kurtarsın” diye hava basmak da manidar değil…
“Yolsuzluk var” diye avazı çıktığı kadar bağıranların telaffuz ettiği rakamı yüze katlayan oranda ülkenin zarar ettirilmesi de “manidar” değil.
Hatta devlet sırrı sayılacak konuları açığa verip, devleti, “terör örgütüne arka çıkan ülke” konumuna düşürmek de ihanet açısından manidar değil.
İsrail’in hiç sevmediği ve “yok etmek” istediği Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve İHH’nın bu operasyonla yok edilmek istenmesi de manidar değil.
Gezi olaylarında üç ağaç için sokağa çıkanların Üçüncü Köprü, Havalimanı, Kanal İstanbul ve Hes’lerin durdurulmasını istemelerine karşın, operasyonla bu işi üstlenen müteahhitlerinin yakalanmak istenmesi de manidar değil.
Hatta bir savcının başbakanı tehdit etmesi, meydan okuması, bildiri dağıtması, işadamlarından rüşvet alarak Dubai’de tatile gitmesi, hatta operasyonu orada tasarlamaları da manidar değil.
Manidar olmayan çok şey var.
Mesela Gezi’de sponsor olan Koç’un, operasyonda da sponsor olması, Uganda’dan ananas, şuradan rafine, buradan elmas işini kapması da manidar değil.
Başbakanı makamında; “Dershaneyi kapatmayı askıya al, yoksa dosyalar ortaya çıkar” diye tehditlerden sonra “Ocağınıza ateşler düşe” diye beddua edecek kadar bu iş çığırından çıktığı halde hiçbir zaman ve hiçbir adımı manidar bulunmadı…
Çünkü manidarlık, insanların kendisinden beklemediği bir adımı attığında söylenir…
Ama hukuksuzluğu yaşam biçimi haline getirenlerin, atacağı bütün çirkin adımlar manidar bulunmaz, ‘yakışır’ bulunur.
Ve bu da gerçekten bütün vesayetçilere çok yakışıyor.
Hani sizi şık gösterdiğini söyleyemem ama siz kendinize yakıştırdıktan sonra bize laf söylemek düşmez…

Tweetimden seçmeler
Hükümetin “hırsızları koruduğu”nu söyleyenlerin, Mustafa Sarıgül'ün 8 milyon dolarlık kredisini ödememesine arka çıkmaları manidardır!
www.naifkarabatak.net

16 Ocak 2014 Perşembe

Hortlayan İstiklal Mahkemesi mi?

17 Aralıktan bu yana ülkede bir yargı sultası var. Açık açık bir darbe teşebbüsünde bulunan ve bunu da “bütün hukuksuz yolları” deneyerek yapan bir kesim var…
İlk dalga yolsuzluk(!) operasyonunda “delil koyma” dâhil birçok kanunsuz işlem yapan, “iki dakika süreniz var” diye gözaltına alınanların diyeceklerini de unutturan, “Efendileriniz gelsin sizi kurtarsın” diye de esas niyetini belli edenlere ek olarak “Siz belgesiz gözaltına alın, sonra işlem yaparız” diyen savcılar çıktı.
Yolsuzluk ve rüşvet kılıfıyla yapılan bir kalkışma, bir hukuksuz girişim ve hukuku katleden belli bir kesimin hegemonya isteği veya “Efendilerinin emrini yerine getirme” var.
Aslında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Haşhaşiler” benzetmesi burada tam yerine oturuyor.
Haşhaşla uyuşturulmuş beyinler, sadece aldığı emri uygulamaya çabalıyor.
Bunun için bağırıyor, meydan okuyor, yasayı tanımıyor, işlemleri usulüne uygun yapmak bile aklına gelmiyor.
Minareyi çalıyor, kılıfını ayarlamak aklına gelmiyor.
Çünkü o kadar gelişmiş bir beyne henüz sahip değil.
Bu ucuz hırsız, kiralık hırsız, efendilerinin emrini sorgusuz sualsiz yerine getiren hırsız…
O kadar işi çığırından çıkarmışlar ki, soruşturma evraklarını incelemiyor, kapağını açmıyor, mühürleri kırmıyorlar…
İHH’ya yapılan baskındaki gibi “El Kaideci” aramak için giriyor ama kimseyi kontrol etmiyor, kimliklere bakma gereği duymuyor, sadece bilgisayarı alıp gidiyor.
Çünkü “o bilgisayar gelecek” denmiş, götürüldü…
Devletin “gizli ilişkileri” ve “gizli yardımları” olabileceğini bile bile yardım tırını durdurup, “aranmasına izin verilmediği” halde içinde “mühimmat” var diye basına bilgi sızdırabiliyor.
Yahu sen bakmadın ki, içinde ne olduğunu nereden biliyorsun?
25 Aralık operasyonunda “suçlamaları bile belli olmayan” işadamlarını gözaltına alınması isteniyor.
Polis suçun ne olduğunu bilmiyor.
Başsavcının bilgisi yok, emniyetin bilgisi yok.
İşadamları neyle suçlandığını bilmiyor.
Birileri bir dosya indirmiş, “bunlar alınacak” demiş, alıyorlar…
İddialar incelenmemiş, soru sorma yok, savunma hakkı yok.
Polisler “belgesiz olmaz” deyince tepesi atıp, mahkeme önünde bildiri dağıtmaya kalkışıyor; eylemci gibi, militan gibi…
Üçüncü dalga operasyonu ise dün başlayacaktı.
Belgesizdi yine gözaltına alma isteği…
Polis “yok” dedi, savcı diretti.
Sonra akıllara zarar emir geldi; “Siz belgesiz gözaltına alın, sonra işlem yaparız.”'
Sonra ne yapacaksınız, eroin mi yerleştireceksiniz, belge mi üreteceksiniz, suç mu oluşturacaksınız?
Ne yapacaksınız, nasıl bir suç bulacak, neyle yargılayacaksınız?
Polis ne diye gözaltına alacak?
Emniyet, sizin uşağınız mı?
Herkes yasaların kendisine verdiği yetki çerçevesinde görev yapmıyor mu?
Elinde belge olur…
Delillerin bulunur…
Suçlama gerçek olur veya iftira…
Ama soruşturacak, yargılayacak ve sonunda da suçlu veya suçsuz olduğuna kanaat getirecek bir sürecin işletilmesi gerekir.
Savcı olmak, sokaktan insanları toplayıp, keyfince “esir” almak değildir.
Savcı olmak, devlete meydan okumak, siyasi iradeyi küçümsemek değildir.
Şimdi yeni görev yerinize tıpış tıpış gidin…
Bu ülkenin özlemini duyduğunuz, hasretini çektiğiniz İstiklal Mahkemelerinin yurdu sardığı zamanlar olmadığını anlarsınız belki…
Siz iyi bilirsiniz, hani ülkenin dört bir yanına kurulan seyyar mahkemelerde, seyyar darağaçları vardı…
İnsanları toplarlardı, önce asarlardı, sonra suç bulup, imzalarlardı.
Hiç birisinde utanma yoktu, arlanma yoktu, meslek haysiyeti yoktu, onura sahip değillerdi ve birazcık vicdan sahibi de olmamışlardı.
Masum insanları asıyorlardı.
Hiçbir suçu olmayan insanların canına kıyıyorlardı.
Katiller ordusu gibiydiler…
Asıyorlardı, sonra işkembe-i kübradan bir suç çekip çıkartıyorlardı.
Karınları hasutlukla doluydu, kinle ve garezle doluydu.
Kurtuluş mücadelesi vermiş, bu ülke için savaşmış, kanını, canını gözünü kırpmadan harcamış insanları eften püften ve aslı astarı olmayan gerekçelerle asıyorlardı.
Gariban insanlar darağaçlarına giderken, birileri de büyütülüyordu.
Yolsuzluklar almış başını gitmişti, devletin malı peşkeş çekiliyor, bazı kesimler “büyük işadamı” oluyordu…
Cephede savaşan, sevdiklerini kaybeden, düşmanlara canını ve kanını verenlerse yargılanmadan, suçu belli olmadan, ifadesi alınmadan ipte sallandırılıyordu…
Şimdi İstiklal Mahkemesi özleyen ve bunu da milletten aldığı vergilerle yerine getiren belli bir kesim, milletin geleceğini karartacak adım atmaya çalışıyor.
Hükümet, buna karşı tedbirini alıyor; suç odağı haline gelen yeri şimdilik tayinle dağıtıyor ama sonra hepsi yargının karşısına çıkacak ve yaptıklarının hesabını verecekler…
Merak edilense Hasan Sabbah kim, bunları uyuşturacak haşhaşı zehirli kadehte sunan kim?
Bu işin arkasında gerçekten kim var; “biz yokuz” diyenleri daha inandırıcı olmaya davet etmek, hepimizin hakkıdır!

Tweetimden Seçmeler
Partiler, millete hizmet dışında bir yer ararsa er ya da geç hesabı görülür. Millete hizmet eden siyasileri devirmeye kalkanlarsa yok olur.
www.naifkarabatak.net

21 Ağustos 2013 Çarşamba

Hayvan katliamına insani tepki!

Danışman pürtelaş içeriye girdi, nefes nefese kalmış, sırtından akan terler, pantolonunu bile ıslatmıştı. Başkan, garip garip danışmanına baktı ama vereceği ürkütücü haberden de çekiniyordu. Danışmanın hali de hiç iç açıcı değildi. Nedenini öğrenmek için sorması gerektiğini düşündü ama başkanlığı da ucuzlatmak istemiyordu, sadece baktı.
Bereket danışman konuşmaya başladı ama ne dediği anlaşılmıyordu. İşte şimdi başkanlık yapabilirdi; “otur hele, bir soluklan” diye kalkıp, yer gösterdi.
Oturacak zaman mı vardı, nefes almaya takati mi kalmıştı?
Mecburen oturdu danışman…
Başkan, masanın üstünde duran zile fiyakalı şekilde bastı.
Biraz sonra çok alımlı sekreter içeriye girdi, “buyurunuz efendim” dedi ama bunu şiir gibi söyledi, başkanın içi geçti.
Çabuk toparlandı, “kızım acele bir su ve çay” dedi. Sekreter hanım kızımız çıktı, biraz sonra da elinde bir bardak su, bir bardak da tavşan kanı çayla geri döndü.
Danışman bir dikişte bardağın dibini gördü, çaya tek çeker atıp karıştırdı. Bir yudum aldı ve söze başladı…
-Durum çok kötü başkanım, acilen bir açıklama yapmamız lazım, hemen yönetim kurulunu toplayın.
-Ne oldu, neden toplanacakmışız?
-Ben hepsini çağırdım zaten, toplantı odasında hazır bekliyorlar, zaman geçmesin, orada konuşalım…
Başkan, merak etmişti ya neyse danışmanına güveni tamdı, çok zeki bir çocuktu. Hatta kendisinden bile zekiydi.
***
Yönetim Kurulu üyeleri yuvarlak masanın etrafına yerlerini almış, gelen kahveleriyle birlikte purolarını tüttürüyor, bir yandan da sohbet ediyorlardı.
Sohbetin konusunun borsa, spekülasyon, cari açık, girdi maliyetleri ve işçilik gibi ödemeler olduğu anlaşılıyordu.
Başkan içeriye girince hepsi ayağa kalktı, başkan yerine geçti…
İlk sözü alan başkan, danışmanına doğru yönelerek; “Anlat bakalım, nedir bu acil durum?”
-Sevgili başkanım, değerli üyeler…
-Seremoniyi geç de konuya gel.
-Efendim Monamali’de darbe olmuş, halk tepki göstermiş, ordunun emriyle halka ateş açılmış, tam tamına beş bin kişi katledilmiş, olaylar sürüyor.
-Vah vah, yazık, dedi üyelerden birisi.
Başkan, “Peki ne yapacağız?” diye katliamdaki rollerinin ne olacağını sordu danışmanına…
-Acilen bir kınama yayınlamalıyız, hem de sert bir dille…
Üyenin birisi merakını gidermek için sordu; “Yahu bu Monamali nerede?”
-Çok uzakta efendim, Afrika’nın balta girmemiş ormanlarından daha da ileride.
-O zaman bizim alanımıza girmez.
-Ama orada da insan var.
-Bak bu doğru, insan, her yerde insandır ve hakları korunmalıdır.
-Aynen öyle efendim, zaten ben bu derneği de bu nedenle seviyorum.
-Teşekkür ederim.
Başkan konuşmalardan rahatsız olmuştu. Kendisi orada bostan korkuluğu değildi ya. Sinirlenerek; “Peki katliamı yapanın görüşü ne, sağcı mı, solcu mu, laik mi, Kemalist mi?”
-Sayın başkanım, orada Kemalistlik falan yok, sağcılık, solculuk da yok.
-Eee ne ya bunlar?
-İnsan!
-O zaman hemen bir açıklama yapalım, arkadaşlar metni birlikte hazırlayalım.
Deminden beri suskun olan kısa boylu şişman üye yerinden doğruldu, yönünü danışmana dönerek; “Monamalililer hangi ırktan, Türk mü, Kürt mü, Arap mı, Çerkez mi?”
-Yok efendim, bunların ırkı çok farklı, dünyada başka yok bunlardan Tamatatiler bunlar.
-O zaman açıklama yapmamıza gerek yok. Hani Türk olsalardı yapardık. Hem bunlar “Ne mutlu Türküm diyene” lafını duymamışlar mı?
-Üzgünüm efendim, duymamışlar!
-Arkadaşlar o zaman ne yapalım?
Danışman araya girer; “Arkadaşlar beş bin insandan bahsediyorum, çoluk, çocuk, genç, yaşlı ve hepsi de masum…”
-Peki, o zaman…
-Sayın başkan lütfen ama, daha bunların ırkları “kabul edilebilir ırklar” içerisinde bile değil. Bize ne Tamatatiler’den? Hem iktidar bu işe nasıl bakar, muhalefet ne der, Amerika’nın tavrını, İsrail’in nasıl baktığını, Rusya’nın tepkisini, İran’ın ne diyeceğini bilmiyoruz.
-Bak haklısın. Bu detaylar önemli. Sevgili danışmanım işini tam yap, herkesin olaya bakışını not al, sonra bize gel. Bizim de işimiz gücümüz var ama değil mi?
-Efendim, ilk açıklamayı biz yapacağız, bu ses getirir!
-Diyelim açıklama yaptık, bizim kanat bu işe ne der, ya bizden farklı bir açıklama yaparsa?
-Biz ırkına, inancına bakmadan demokratik tavrımızı ortaya koyacağız…
-Geç onu sevgili danışmanım, kendini çok kaptırmışsın. Ya bunların ülkesinde gerici bir yapılanma varsa, bak ordu gelip, aydınlatmış diye düşünecek durum ortaya çıkarsa…
-Beş bin insanı öldürerek, bayağı aydınlatılmış oldu sayın başkanım.
-Olmaz deme, biz kaç defa aydınlattık bu ülkeyi biliyor musun?
-Hatta başbakan bile astık sayın başkanım, haklısın.
-Elbette, o günden sonra ülkemiz modernleşti, laikleştik, Kemalist rejim daha fazla kök saldı.
Danışman içinden “Anamızı ağlatan da o kök salmaydı ya” diye geçirdi ya, söyleyemedi…
Başkan her şeye rağmen açıklama yapılmasından tarafmış gibi kendinden emin sesiyle konuşmaya başladı;
-Arkadaşlar, başkasının tavrını beklemeye çok da lüzum görmüyorum. Sonuçta bir insanlık dramı var. Zaten bizim açıklamamız, gidenleri geri getirmez..
-Diğer üye ayağa kalktı; “Arkadaşlar, öyle her katliamda zırt pırt açıklama yapamayız, bunların dini inancını da bilmiyoruz…”
-Efendim, onlar Müslüman!
Başkan elini sallayarak, “bu iş bitti” der gibi bir tavırla devam etti; “Bak olmadı şimdi, hani Hristiyan olsaydı, Yahudi olsaydı açıklamamız ses getirirdi ama Müslümanlarmış, olmadı ki…”
Olmadı zaten, kuru kuruya bir kınama bile yapmayı çok gördüler…
***
Müslüman’ın yerine başka bir din koyabilirdim…
Tamatilerin yerine başka ırk, kimlik…
Farklı mezhepleri de sayabilirdim…
Ama neyi sayarsam sayayayım “insan” kısmını atlayamam…
Hatta insan değil, hayvanlarsa bile “hayvan katliamına” insani tepki göstermek gerekip, gerekmediğini düşünecek insani bir yönün bulunması gerektiğini düşünürüm…
Ben düşünüyorum ama.. ama “ama” diye katliamları haklı, masum veya susma gerekçesi gören/gösterenlere de tahammül pek kolay olmuyor!

Tweetimden seçmeler
R4bia işaretiyle Mısır'da veya dünyanın her hangi köşesinde olan zulmü önleyemeyeceğimi biliyorum. Benimki zulme karşı çıkmak, hepsi bu!
www.naifkarabatak.net

15 Ağustos 2013 Perşembe

Ben sizin yüreğinizi taşıyamıyorum!

Eskiden komşusunun derdiyle dertlenmek vardı, şimdi komşusunun kimliğini sorgulayarak acısını değerlendirenler var. Eskiden komşusu açken tok yatılmazdı, şimdi komşusundan artanla servete konma derdinde olan var.
Eskiden, yeniden, dünden, yarından…
Bütün bunlar zaman ve mekânla ilgili…
İnsanlıkta ise ne zaman var, ne mekân, ne sınırlar, ne kimlikler, ne kişilikler…
Sadece acı var, mazlum var, zalim var.
Bu, yüreğinde insanlıktan eser kalanlar için…
Mısır’da binlerce insan öldürüldü, binlerce kişi ise yaşam mücadelesi veriyor.
Buna rağmen yüreğinde en ufak bir acıma hissi duymayanlar var.
Önemsenmiyor Mısır’ın acısı.
Önemsenmiyor toprağa düşen her beden.
Oluk oluk akan kan, dökülen gözyaşı, tutulan yas, dağlanan yürekler…
Çünkü Mısır, kendilerine çok uzak…
Ya o dinden değiller…
Ya renkleri aynı değil.
Belki kıyafetlerini beğenmiyorlar, belki dillerinden etkilenmiyorlar…
Oradaki çocuğu, kendi çocuklarının yerine koyamıyorlar.
Oradaki kadın, kendi kadınları değil nasılsa…
Ne gençleri kendi gençleri, ne yaşlıları…
Hiçbir bağ kuramıyorlar…
İnsanlığı bir kenara bırakınca, “ortak bir bağ” bulmakta zorlanıyorlar.
Onların demokrasi özlemi de onları etkilemiyor.
Canı pahasına darbecilere karşı dik duruşlarının onurunu takdir edemiyorlar.
Tankların, topların, ağır makinalı silahların karşısında kitapla, Kur’an’la ve nasihatle yürüyen inanların şerefini ölçmeye hiçbir ölçü aletleri yetmiyor.
Aynı ülkede kan dökülmesine alkış tutan kan emicilerin “demokratlığına” gölge düşürmemeyi, hiçbir anlayışa sığdıramasalar da, direnmeye devam ediyorlar.
Çünkü onların direnmesi, demokrasiye karşı direnmedir…
Kendilerinden olmayan herkese karşı bir dirençtir…
Demokratlıkları sahtedir, insan kılığında olmaları hiçbir anlam ifade etmemektedir.
Ölenin ırkı daha çok önem taşıyordur belki…
Belki ölenin inancı önde gelmektedir.
Ya din kardeşidir, ya din düşmanı…
Acıya renk verir onlar…
Kurşunun adres sorması gerektiğine inanırlar…
Demokratik tepkileri, kendi oylarıyla gelmeyenedir…
Halen Taksim’de halka hayatı zehir eden, insanların dükkânlarını ateşe veren, yağmalayan, talan eden, kaldırım taşlarını söken, yakan, yıkan, tahrip edenleri demokrat görenler, Mısır’da darbeye karşı duranları demokrat göremiyor.
Çünkü onlar göremiyor…
Kalp gözleri kör olmuş.
Yürekleri taşlaşmış.
İnsanlıklarını gardıroba koyup saklamışlar.
Darbeye alkış tutmayı, demokratik bir eylem gibi yutturmaya çalışmışlar.
Tıpkı batı gibi…
Bütün dünyaya demokrasi dersi veren, fikir ve düşünce özgürlüğünde sınır tanımayanların, kendinden olmayanların nasıl da yok hükmünde saydıklarının en iğrenç örneği Suriye’dir, Mısır’dır, Arakan’dır, Doğu Türkistan’dır, Afrika’nın herhangi küçük bir ülkesidir…
Hâsılı, dünyanın neresinde olursa olsun…
Derisinin rengi, dili, dini, ırkı, yaşam şekli ne olursa olsun, bütün mazlumlara acıyacak bir yürek taşımıyorsanız, sizde yürek olduğunu söyleyenlere sakın inanmayın.
Ne iş yaptığınıza da bakmayın…
İster şair olun, ister yazar.
İster gazeteci, ister hak savunucusu…
İster siyasi, ister memur, ister işçi, ister asker, polis…
Siz gidin, önce insan olup olmadığınıza baktırın.
Tahlil yaptırın, film çektirin, en gelişmiş hastanelerin tüm imkânlarını kullanın.
Bunu yapın!
Çünkü sizin gibilerin insan sayıldığı bir dünyada, bizim gibilerin yüreği patlayacak hale geliyor.
Binlerce insanın öldürülmesini sadece seyreden yaratıklar, insan olarak aramızda yer ediyor.
Siz insan olamazsınız!
Siz, ancak tüm darbeciler gibi, Mısır’daki Sisi gibi, Türkiye’deki Ergenekon gibi, dünyadaki İsrail gibi, Amerika gibi, kan emici yöneticiler ayarında olabilirsiniz.
Boşuna alıcılarınızın ayarıyla oynamayın!
Ayarsız olan bizzat insanlığınızdır.

Tweetimden seçmeler
İnsanlıktan nasibini alan herkes, zulümlerin sona ermesi için dua ediyor ama zulüm sürüyor. Kendimize bakalım, duamız bile kabul olmuyor!
www.naifkarabatak.net

14 Ağustos 2013 Çarşamba

Şerefsizliğin adını Sisi koydum!

Acılar insanı olgunlaştırırsa eğer, darbecilerin yaşattığı her acı, insanları daha çok demokrat yapar. Belki de yaşanan acıların en iyi tarafı, acı yaşatanların iğrenç yüzüne tanıklık etmektir.
Medeni olduğunu söyleyen ülkelerin,
Demokratlıkta mangalda kül bırakmayanların,
İnsan hak ve özgürlüğü diye ortalığı kasıp kavuranların,
Barış ödülü alanların,
Dünyaya demokrasi ihraç edenlerin,
Bütün herkese örnek kriterleri bünyesinde barındıranların insanlığının nerede öldüğünü görebiliyoruz.
Mesela Mısır’da…
Dün, önceki gün ve daha önceki günler…
Binlerce insan; çoluk, çocuk, kadın, genç, yaşlı…
Mısır’ı görmemeye yemin edenler, acıları da yüreğinde hissedemiyor.
Bu kurum, kuruluş ve kişilerin aslında sesi gür çıkıyor.
Mesela Mısır’da Tahrir Meydanında Mursi’ye karşı çıkanların nasıl da bir hak talebi olduğunu ballandıra ballandıra anlatıyorlardı.
Çünkü Mursi kendilerinden değildi…
Onlar gibi düşünmüyor, onlar gibi inanmıyor ve onlar gibi yaşamıyordu.
İsrailli bir çocuğun burnunun kanaması, onlar için büyük bir insanlık ayıbı olarak algılanıyor ve nefsi müdafaa yaparken bir çocuğun burnunu kanatan Filistinliler terörist olabiliyordu.
Gezi Parkında polisin ortalığı savaş alanına çevirenlere karşı attığı gaz bombası, “ibretle izlenecek” bir olay olarak günlerce gündemlerinden düşmeyebiliyor.
Mısır’da seçilmiş hükümete karşı, darbe çağrısı yapanlar demokrat oluyordu ama diğer meydanda, yani Adevviye Meydanında darbeye karşı çıkanlar için “laf söyleme” gereği bile duymuyorlardı.
Üstelik, gözü dönmüş katiller ellerindeki silahlarla rastgele ateş açıp, binlerce kişiyi yere düşürürken…
Tarihin en büyük katliamı Mısır’da yaşanıyor…
Avrupa ülkeleri, kendi kriterlerini çiğniyor, onurlarını ayaklar altına alıyor, insanlıklarını yok sayıyor, başlarını kuma gömerek, Kopenhag Kriterleriyle insanlığı nasıl yücelttiklerine inanmamızı istiyorlar.
Nato ve BM ise tamamen yok hükmünde.
Amerika, demokrasi ihraç edeceği bir ülke olarak Mısır’ın eli kanlı darbecisini gündemine bile almıyor. Sindiği köşesinde “darbe” bile diyemediği bir el koymayı nasıl isimlendireceğinin şaşkınlığını yaşıyor.
Türkiye farklı değil elbet…
Tıpkı Tahrir meydanında, seçilmiş bir iktidarı alaşağı etmenin kalkışmasını yapanlar gibi,
Taksim’de Gezi Parkını bahane ederek, seçilmiş iktidarı alaşağı etmenin yollarını arayanlar, Mısır katliamını, Gezi eylemlerine benzetebiliyor.
Oysa ortada ne armut var, ne elma…
Ama kafası karışık, ne yaptığını bilmeyen, ağzından çıkanı kulağı duymayan acayip bir kesim var.
Oysa burada her şey çok kolay...
Öylesine kolay ki, bir zamanlar el üstünde tutulan partiler, şimdi siyasi tarihin unutulanları arasında kendine yer edinebiliyor.
Bu dönem birinci parti çıkan, bir sonraki dönem sonuncu parti olabiliyor veya tam tersi.
12’inci kuruluş yıldönümünü kutlayan AK Parti, 11 yıldır bu ülkede iktidar.
Yaptıkları güzel şeyler de var, yanlışlar da…
Zaman zaman çok demokrat çıkışları da var, ırkçı yaklaşımda bulunduğu zamanlar da…
Özgürlüklerin önündeki engelleri kaldırma çabaları takdire değer; zaman zaman özgürlüğü önleyen girişimleriyse şaşkınlık yaratıyor.
Genelleme yaptığınızda, Türkiye’de bugüne dek iktidar olan siyasi partilerden artısı daha fazla, eksisi daha eksik diyebiliriz.
En azından, bir sonraki seçimde halkın desteği veya tokadı vurma şansı olan tüm iktidarlar gibi bir iktidar…
Diktatörlük söz konusu değil, belki haddini bildirilecek girişimler var.
Baskı yok ama özgürlük alanı, genişletilmeyi bekliyor.
Darbecilere karşı duruşu dik, “mesai arkadaşım” gibi acayip sahiplenmeler gereksiz.
Ama sonuçta bir siyasi parti işte, politika yapan, seçimle belirlenen, seçimle de geri gidecek olan bir parti.
Bu nedenle Taksim, asla Tahrir olamaz…
O zihniyet, dün ölen insanlığı bile sahiplenecek kadar alçaldı.
Masum Gezi eylemlerini, darbe eylemine dönüştürmeye çalışanlar bilmeli ki, artık bu dünya, eski dünya değil, bu ülke eski ülke değil.
Şimdi darbecilerin borusunun öteceği zaman hiç değil.
Millet, daha çok özgürlük, daha çok demokrasi istiyor; hem de canı pahasına, kanı pahasına.
Bu acı bize bir şeyi daha öğretti; Ortadoğu ve özellikle de kutsal topraklarda çok aşağılık yöneticilerin var olduğunu…
İşte bütün bu yöneticileri, darbe destekçilerini, darbecileri ve onun postal yalayıcılarını, maddi destekçilerini düşünerek diyorum ki, “Şerefsizliğin adını Sisi koydum. Tüm darbecilere ve onların destekçilerine ibret olsun” diye.

Tweetimden seçmeler
Eskiden “bir lokma, bir hırka”yla yetinen Yunus vardı, tarihe adını yazdıran. Şimdi makam ve ihale kapan müritler var. Biz Neye inanacağız?
www.naifkarabatak.net

Cemaat tasfiyesi yazarlara mı kaldı?

Yazının başlığına bakıp, “için için” gülmeyin. Kabul ediyorum, bu ülkede birçok şeyin tasfiyesi -ne yazık ki- “gazeteci” ve “yazar” diye geçinenlere kalmıştı veya zaten öyleydi, ihale hep onlardaydı…
Her dönem, kimi aldığı emirle bunu yapıyordu, kimi düşmanlıkla, kimi boşalacak yere konma adına. Hangi amaçla yapılırsa yapılsın ahlaki olmadığı gün gibi açık.
Aynı kesimin bir yerleri tasfiye etmeye çabalarının sonucunda, tasfiye edildiğini görmek de kaderin garip cilvesi olarak karşımızda duruyor. Özellikle Gezi olaylarında hükümeti tasfiye etmek, hatta darbeyle düşürmek için canını dişine takan bazı yazarların, teskerelerini almalarını ibretle izledik.
Elbette ne onlar işinden olmalıydı, ne seçimle işbaşına gelen hükümetler, darbeyle alaşağı edilmeliydi.
Belki burada “haddini bilmeli” diyebiliriz ama had bilmek, kimi medya kuruluşlarında çok eğreti duruyor.
10 yıldır AK Partiyi devirmeye çalışan güç odaklarının aklına nedense bir türlü sandık gelmedi.
Belki de alışmış kudurmuştan beterdir.
Belki de sandıkla asla başaramayacaklarını biliyorlardır.
Sonuç itibariyle seçimle işbaşına gelmiş bir hükümeti, seçim dışı yollarla alaşağı etmek için akla hayale gelmedik senaryoları hayata geçirdiler.
Sağa sola atılan bombalar, yanlış yerleri hedefleyen silahlar ve son olarak Gezi eylemleri…
Artık hiç kimse Gezi eylemlerinin “masum başlayıp, masum biten bir eylem” olmadığını çok iyi biliyor.
Eylem sürecinde “Hükümet gitti/gidiyor, pastadan pay alalım” hülyası görenlerin ciddi pay kavgası bile vardı.
Bunlardan birisi de medyaydı elbet…
***
İşte o medya şimdi farklı bir kavganın fitilini ateşlemeye niyetli. (Hoş buna koz verenler de yok değil…)
Belki de her kurgudan önce eşeğin aklına karpuz kabuğunu sokan eksik olmuyordur.
Bu defa da öyle olmaması için hiçbir sebep yok.
Fetullah Gülen’in başını çektiği “hizmet” diye lanse edilen cemaatle AK Partiyi güreştirmeye kesinlikle niyetli bir kesimin olduğu gün gibi açık. Cemaatle AK Parti’yi kavgaya tutuşturmak, “kim daha güçlü” diye sınamak, bilek güreşinden kazançlı çıkacağını ummak, birileri için çok kazançlı bir “deneme” olabilir.
Elbette bu, “cemaat eleştirilmez, AK Parti eleştirilmez” gibi bir taassupla söylemiyorum.
Zira eleştirmek, doğruyu bulmak adına mutlaka gereklidir. Kaldı ki, eleştirmek, karşı çıkma adına da olsa “yön gösterici”dir…
“Bakın, bizi böyle görüyorlarmış”, değerlendirmesini yapmaya fırsat verir. O taraftan nasıl göründüğünüze bakıp, kendinize çekidüzen vermenizi sağlar.
Kaldı ki, cemaat, 10 yıldır AK Partiye destek veriyor.
Hatta sadece destek vermekle kalmıyor, yayın organlarıyla da önünü açıyor.
Özellikle Ergenekon gibi kritik ve çok zor bir davada cemaatin aldığı risk, gözden ırak tutulamaz.
Ama esas olan bunlar değil…
Esas olan, cemaatle partiyi “aynı” gibi gösterip, “farklı kulvarda” hizmet edenler olarak görülmemesidir.
Cemaatin hizmet alanı bellidir, “siyaseti dizayn etmeye” kalkışmamalıdır.
Partinin hizmet alanı bellidir, “cemaatleri zapturapt altına” alma çabasında olmamalıdır.
Olması gereken ve olanları sıralarsam köşemin yetmeyeceği muhakkak…
Sadece Fetullah Gülen cemaati değil, diğer cemaatler için de bu geçerlidir.
Cemaatler, dini hassasiyetleri olan “hizmet” kuruluşlarıdır.
Buralarda öğrenci yetiştirilir, Kur’an-ı Kerim öğretilir, İslami kural ve kaidelerle ilgili geniş bilgiler aktarılır ve elbette sağlıklı dini bilgi edinilmesi için gayret sarf edilir.
Ülkede olanları doğru aktarma adına da kendi tabanına yönelik yayın organları ve kitaplar neşrederler.
Hepsi “doğru” ve “mutlak” değildir elbet.
Zaten cemaat, “aynı düşünen ve aynı idealleri olan insanlar”ın birleşmesiyle meydana gelen oluşumlardır.
Hem sana göre doğruyla, bana göre doğrunun “hayatın bütün alanında” olması kabullenilemez. Hele hele söz konusu inançsa bu, çok daha farklı, çok daha hassastır.
Cemaatler, bu tür çalışmalarını “iyi niyetle” yaparken, ülkenin de “emin ellerde” olması için herkes gibi “siyasi tercihi” taşırlar ama sandıkta…
Cemaat güçlüyse sayısal olarak da hatırı sayılır bir orana sahipse o zaman birilerinin iştahı kabarır.
Zira “kayacak oy”un, siyasi dengeleri altüst edeceğini iyi bilirler.
Ergenekon, Gezi gibi girişimlerle alt edemedikleri AK Parti hükümetini, “çatırdatarak” yenmeyi amaçlayabilirler.
Kullanılmaya her zaman hazır olanlar ile “zaten karşı” olanların birleşmesiyle çakmağı çakmaya hazır hale getirilir.
Bu iki oluşumu, kavgaya tutuşturmayı ve bundan cemaati tasfiye ederek, AK Parti’yi dışlamayı hedefleyen yazarlar, bunda başarılı olur mu bilemem…
Ne yazık ki, bugüne kadar yapılan tasfiyelerin çoğuna imza atmayı becerdiler…
Ama bu oyunlar şimdi pek revaçta değil.
Belki de oyun kuranların başarısızlığı, oyuna dâhil edilmek istenenlerin ferasetiyle önlenir, kim bilir…

Tweetimden seçmeler
Parti değiştiren vekiller, orada nasıl rahat eder düşündünüz mü? Mesela eski partisinden “falanca yere gidiyorum” deyip destek ister mi? :)
www.naifkarabatak.net