16 Ocak 2014 Perşembe

Hortlayan İstiklal Mahkemesi mi?

17 Aralıktan bu yana ülkede bir yargı sultası var. Açık açık bir darbe teşebbüsünde bulunan ve bunu da “bütün hukuksuz yolları” deneyerek yapan bir kesim var…
İlk dalga yolsuzluk(!) operasyonunda “delil koyma” dâhil birçok kanunsuz işlem yapan, “iki dakika süreniz var” diye gözaltına alınanların diyeceklerini de unutturan, “Efendileriniz gelsin sizi kurtarsın” diye de esas niyetini belli edenlere ek olarak “Siz belgesiz gözaltına alın, sonra işlem yaparız” diyen savcılar çıktı.
Yolsuzluk ve rüşvet kılıfıyla yapılan bir kalkışma, bir hukuksuz girişim ve hukuku katleden belli bir kesimin hegemonya isteği veya “Efendilerinin emrini yerine getirme” var.
Aslında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Haşhaşiler” benzetmesi burada tam yerine oturuyor.
Haşhaşla uyuşturulmuş beyinler, sadece aldığı emri uygulamaya çabalıyor.
Bunun için bağırıyor, meydan okuyor, yasayı tanımıyor, işlemleri usulüne uygun yapmak bile aklına gelmiyor.
Minareyi çalıyor, kılıfını ayarlamak aklına gelmiyor.
Çünkü o kadar gelişmiş bir beyne henüz sahip değil.
Bu ucuz hırsız, kiralık hırsız, efendilerinin emrini sorgusuz sualsiz yerine getiren hırsız…
O kadar işi çığırından çıkarmışlar ki, soruşturma evraklarını incelemiyor, kapağını açmıyor, mühürleri kırmıyorlar…
İHH’ya yapılan baskındaki gibi “El Kaideci” aramak için giriyor ama kimseyi kontrol etmiyor, kimliklere bakma gereği duymuyor, sadece bilgisayarı alıp gidiyor.
Çünkü “o bilgisayar gelecek” denmiş, götürüldü…
Devletin “gizli ilişkileri” ve “gizli yardımları” olabileceğini bile bile yardım tırını durdurup, “aranmasına izin verilmediği” halde içinde “mühimmat” var diye basına bilgi sızdırabiliyor.
Yahu sen bakmadın ki, içinde ne olduğunu nereden biliyorsun?
25 Aralık operasyonunda “suçlamaları bile belli olmayan” işadamlarını gözaltına alınması isteniyor.
Polis suçun ne olduğunu bilmiyor.
Başsavcının bilgisi yok, emniyetin bilgisi yok.
İşadamları neyle suçlandığını bilmiyor.
Birileri bir dosya indirmiş, “bunlar alınacak” demiş, alıyorlar…
İddialar incelenmemiş, soru sorma yok, savunma hakkı yok.
Polisler “belgesiz olmaz” deyince tepesi atıp, mahkeme önünde bildiri dağıtmaya kalkışıyor; eylemci gibi, militan gibi…
Üçüncü dalga operasyonu ise dün başlayacaktı.
Belgesizdi yine gözaltına alma isteği…
Polis “yok” dedi, savcı diretti.
Sonra akıllara zarar emir geldi; “Siz belgesiz gözaltına alın, sonra işlem yaparız.”'
Sonra ne yapacaksınız, eroin mi yerleştireceksiniz, belge mi üreteceksiniz, suç mu oluşturacaksınız?
Ne yapacaksınız, nasıl bir suç bulacak, neyle yargılayacaksınız?
Polis ne diye gözaltına alacak?
Emniyet, sizin uşağınız mı?
Herkes yasaların kendisine verdiği yetki çerçevesinde görev yapmıyor mu?
Elinde belge olur…
Delillerin bulunur…
Suçlama gerçek olur veya iftira…
Ama soruşturacak, yargılayacak ve sonunda da suçlu veya suçsuz olduğuna kanaat getirecek bir sürecin işletilmesi gerekir.
Savcı olmak, sokaktan insanları toplayıp, keyfince “esir” almak değildir.
Savcı olmak, devlete meydan okumak, siyasi iradeyi küçümsemek değildir.
Şimdi yeni görev yerinize tıpış tıpış gidin…
Bu ülkenin özlemini duyduğunuz, hasretini çektiğiniz İstiklal Mahkemelerinin yurdu sardığı zamanlar olmadığını anlarsınız belki…
Siz iyi bilirsiniz, hani ülkenin dört bir yanına kurulan seyyar mahkemelerde, seyyar darağaçları vardı…
İnsanları toplarlardı, önce asarlardı, sonra suç bulup, imzalarlardı.
Hiç birisinde utanma yoktu, arlanma yoktu, meslek haysiyeti yoktu, onura sahip değillerdi ve birazcık vicdan sahibi de olmamışlardı.
Masum insanları asıyorlardı.
Hiçbir suçu olmayan insanların canına kıyıyorlardı.
Katiller ordusu gibiydiler…
Asıyorlardı, sonra işkembe-i kübradan bir suç çekip çıkartıyorlardı.
Karınları hasutlukla doluydu, kinle ve garezle doluydu.
Kurtuluş mücadelesi vermiş, bu ülke için savaşmış, kanını, canını gözünü kırpmadan harcamış insanları eften püften ve aslı astarı olmayan gerekçelerle asıyorlardı.
Gariban insanlar darağaçlarına giderken, birileri de büyütülüyordu.
Yolsuzluklar almış başını gitmişti, devletin malı peşkeş çekiliyor, bazı kesimler “büyük işadamı” oluyordu…
Cephede savaşan, sevdiklerini kaybeden, düşmanlara canını ve kanını verenlerse yargılanmadan, suçu belli olmadan, ifadesi alınmadan ipte sallandırılıyordu…
Şimdi İstiklal Mahkemesi özleyen ve bunu da milletten aldığı vergilerle yerine getiren belli bir kesim, milletin geleceğini karartacak adım atmaya çalışıyor.
Hükümet, buna karşı tedbirini alıyor; suç odağı haline gelen yeri şimdilik tayinle dağıtıyor ama sonra hepsi yargının karşısına çıkacak ve yaptıklarının hesabını verecekler…
Merak edilense Hasan Sabbah kim, bunları uyuşturacak haşhaşı zehirli kadehte sunan kim?
Bu işin arkasında gerçekten kim var; “biz yokuz” diyenleri daha inandırıcı olmaya davet etmek, hepimizin hakkıdır!

Tweetimden Seçmeler
Partiler, millete hizmet dışında bir yer ararsa er ya da geç hesabı görülür. Millete hizmet eden siyasileri devirmeye kalkanlarsa yok olur.
www.naifkarabatak.net