15 Ağustos 2013 Perşembe

Ben sizin yüreğinizi taşıyamıyorum!

Eskiden komşusunun derdiyle dertlenmek vardı, şimdi komşusunun kimliğini sorgulayarak acısını değerlendirenler var. Eskiden komşusu açken tok yatılmazdı, şimdi komşusundan artanla servete konma derdinde olan var.
Eskiden, yeniden, dünden, yarından…
Bütün bunlar zaman ve mekânla ilgili…
İnsanlıkta ise ne zaman var, ne mekân, ne sınırlar, ne kimlikler, ne kişilikler…
Sadece acı var, mazlum var, zalim var.
Bu, yüreğinde insanlıktan eser kalanlar için…
Mısır’da binlerce insan öldürüldü, binlerce kişi ise yaşam mücadelesi veriyor.
Buna rağmen yüreğinde en ufak bir acıma hissi duymayanlar var.
Önemsenmiyor Mısır’ın acısı.
Önemsenmiyor toprağa düşen her beden.
Oluk oluk akan kan, dökülen gözyaşı, tutulan yas, dağlanan yürekler…
Çünkü Mısır, kendilerine çok uzak…
Ya o dinden değiller…
Ya renkleri aynı değil.
Belki kıyafetlerini beğenmiyorlar, belki dillerinden etkilenmiyorlar…
Oradaki çocuğu, kendi çocuklarının yerine koyamıyorlar.
Oradaki kadın, kendi kadınları değil nasılsa…
Ne gençleri kendi gençleri, ne yaşlıları…
Hiçbir bağ kuramıyorlar…
İnsanlığı bir kenara bırakınca, “ortak bir bağ” bulmakta zorlanıyorlar.
Onların demokrasi özlemi de onları etkilemiyor.
Canı pahasına darbecilere karşı dik duruşlarının onurunu takdir edemiyorlar.
Tankların, topların, ağır makinalı silahların karşısında kitapla, Kur’an’la ve nasihatle yürüyen inanların şerefini ölçmeye hiçbir ölçü aletleri yetmiyor.
Aynı ülkede kan dökülmesine alkış tutan kan emicilerin “demokratlığına” gölge düşürmemeyi, hiçbir anlayışa sığdıramasalar da, direnmeye devam ediyorlar.
Çünkü onların direnmesi, demokrasiye karşı direnmedir…
Kendilerinden olmayan herkese karşı bir dirençtir…
Demokratlıkları sahtedir, insan kılığında olmaları hiçbir anlam ifade etmemektedir.
Ölenin ırkı daha çok önem taşıyordur belki…
Belki ölenin inancı önde gelmektedir.
Ya din kardeşidir, ya din düşmanı…
Acıya renk verir onlar…
Kurşunun adres sorması gerektiğine inanırlar…
Demokratik tepkileri, kendi oylarıyla gelmeyenedir…
Halen Taksim’de halka hayatı zehir eden, insanların dükkânlarını ateşe veren, yağmalayan, talan eden, kaldırım taşlarını söken, yakan, yıkan, tahrip edenleri demokrat görenler, Mısır’da darbeye karşı duranları demokrat göremiyor.
Çünkü onlar göremiyor…
Kalp gözleri kör olmuş.
Yürekleri taşlaşmış.
İnsanlıklarını gardıroba koyup saklamışlar.
Darbeye alkış tutmayı, demokratik bir eylem gibi yutturmaya çalışmışlar.
Tıpkı batı gibi…
Bütün dünyaya demokrasi dersi veren, fikir ve düşünce özgürlüğünde sınır tanımayanların, kendinden olmayanların nasıl da yok hükmünde saydıklarının en iğrenç örneği Suriye’dir, Mısır’dır, Arakan’dır, Doğu Türkistan’dır, Afrika’nın herhangi küçük bir ülkesidir…
Hâsılı, dünyanın neresinde olursa olsun…
Derisinin rengi, dili, dini, ırkı, yaşam şekli ne olursa olsun, bütün mazlumlara acıyacak bir yürek taşımıyorsanız, sizde yürek olduğunu söyleyenlere sakın inanmayın.
Ne iş yaptığınıza da bakmayın…
İster şair olun, ister yazar.
İster gazeteci, ister hak savunucusu…
İster siyasi, ister memur, ister işçi, ister asker, polis…
Siz gidin, önce insan olup olmadığınıza baktırın.
Tahlil yaptırın, film çektirin, en gelişmiş hastanelerin tüm imkânlarını kullanın.
Bunu yapın!
Çünkü sizin gibilerin insan sayıldığı bir dünyada, bizim gibilerin yüreği patlayacak hale geliyor.
Binlerce insanın öldürülmesini sadece seyreden yaratıklar, insan olarak aramızda yer ediyor.
Siz insan olamazsınız!
Siz, ancak tüm darbeciler gibi, Mısır’daki Sisi gibi, Türkiye’deki Ergenekon gibi, dünyadaki İsrail gibi, Amerika gibi, kan emici yöneticiler ayarında olabilirsiniz.
Boşuna alıcılarınızın ayarıyla oynamayın!
Ayarsız olan bizzat insanlığınızdır.

Tweetimden seçmeler
İnsanlıktan nasibini alan herkes, zulümlerin sona ermesi için dua ediyor ama zulüm sürüyor. Kendimize bakalım, duamız bile kabul olmuyor!
www.naifkarabatak.net

14 Ağustos 2013 Çarşamba

Şerefsizliğin adını Sisi koydum!

Acılar insanı olgunlaştırırsa eğer, darbecilerin yaşattığı her acı, insanları daha çok demokrat yapar. Belki de yaşanan acıların en iyi tarafı, acı yaşatanların iğrenç yüzüne tanıklık etmektir.
Medeni olduğunu söyleyen ülkelerin,
Demokratlıkta mangalda kül bırakmayanların,
İnsan hak ve özgürlüğü diye ortalığı kasıp kavuranların,
Barış ödülü alanların,
Dünyaya demokrasi ihraç edenlerin,
Bütün herkese örnek kriterleri bünyesinde barındıranların insanlığının nerede öldüğünü görebiliyoruz.
Mesela Mısır’da…
Dün, önceki gün ve daha önceki günler…
Binlerce insan; çoluk, çocuk, kadın, genç, yaşlı…
Mısır’ı görmemeye yemin edenler, acıları da yüreğinde hissedemiyor.
Bu kurum, kuruluş ve kişilerin aslında sesi gür çıkıyor.
Mesela Mısır’da Tahrir Meydanında Mursi’ye karşı çıkanların nasıl da bir hak talebi olduğunu ballandıra ballandıra anlatıyorlardı.
Çünkü Mursi kendilerinden değildi…
Onlar gibi düşünmüyor, onlar gibi inanmıyor ve onlar gibi yaşamıyordu.
İsrailli bir çocuğun burnunun kanaması, onlar için büyük bir insanlık ayıbı olarak algılanıyor ve nefsi müdafaa yaparken bir çocuğun burnunu kanatan Filistinliler terörist olabiliyordu.
Gezi Parkında polisin ortalığı savaş alanına çevirenlere karşı attığı gaz bombası, “ibretle izlenecek” bir olay olarak günlerce gündemlerinden düşmeyebiliyor.
Mısır’da seçilmiş hükümete karşı, darbe çağrısı yapanlar demokrat oluyordu ama diğer meydanda, yani Adevviye Meydanında darbeye karşı çıkanlar için “laf söyleme” gereği bile duymuyorlardı.
Üstelik, gözü dönmüş katiller ellerindeki silahlarla rastgele ateş açıp, binlerce kişiyi yere düşürürken…
Tarihin en büyük katliamı Mısır’da yaşanıyor…
Avrupa ülkeleri, kendi kriterlerini çiğniyor, onurlarını ayaklar altına alıyor, insanlıklarını yok sayıyor, başlarını kuma gömerek, Kopenhag Kriterleriyle insanlığı nasıl yücelttiklerine inanmamızı istiyorlar.
Nato ve BM ise tamamen yok hükmünde.
Amerika, demokrasi ihraç edeceği bir ülke olarak Mısır’ın eli kanlı darbecisini gündemine bile almıyor. Sindiği köşesinde “darbe” bile diyemediği bir el koymayı nasıl isimlendireceğinin şaşkınlığını yaşıyor.
Türkiye farklı değil elbet…
Tıpkı Tahrir meydanında, seçilmiş bir iktidarı alaşağı etmenin kalkışmasını yapanlar gibi,
Taksim’de Gezi Parkını bahane ederek, seçilmiş iktidarı alaşağı etmenin yollarını arayanlar, Mısır katliamını, Gezi eylemlerine benzetebiliyor.
Oysa ortada ne armut var, ne elma…
Ama kafası karışık, ne yaptığını bilmeyen, ağzından çıkanı kulağı duymayan acayip bir kesim var.
Oysa burada her şey çok kolay...
Öylesine kolay ki, bir zamanlar el üstünde tutulan partiler, şimdi siyasi tarihin unutulanları arasında kendine yer edinebiliyor.
Bu dönem birinci parti çıkan, bir sonraki dönem sonuncu parti olabiliyor veya tam tersi.
12’inci kuruluş yıldönümünü kutlayan AK Parti, 11 yıldır bu ülkede iktidar.
Yaptıkları güzel şeyler de var, yanlışlar da…
Zaman zaman çok demokrat çıkışları da var, ırkçı yaklaşımda bulunduğu zamanlar da…
Özgürlüklerin önündeki engelleri kaldırma çabaları takdire değer; zaman zaman özgürlüğü önleyen girişimleriyse şaşkınlık yaratıyor.
Genelleme yaptığınızda, Türkiye’de bugüne dek iktidar olan siyasi partilerden artısı daha fazla, eksisi daha eksik diyebiliriz.
En azından, bir sonraki seçimde halkın desteği veya tokadı vurma şansı olan tüm iktidarlar gibi bir iktidar…
Diktatörlük söz konusu değil, belki haddini bildirilecek girişimler var.
Baskı yok ama özgürlük alanı, genişletilmeyi bekliyor.
Darbecilere karşı duruşu dik, “mesai arkadaşım” gibi acayip sahiplenmeler gereksiz.
Ama sonuçta bir siyasi parti işte, politika yapan, seçimle belirlenen, seçimle de geri gidecek olan bir parti.
Bu nedenle Taksim, asla Tahrir olamaz…
O zihniyet, dün ölen insanlığı bile sahiplenecek kadar alçaldı.
Masum Gezi eylemlerini, darbe eylemine dönüştürmeye çalışanlar bilmeli ki, artık bu dünya, eski dünya değil, bu ülke eski ülke değil.
Şimdi darbecilerin borusunun öteceği zaman hiç değil.
Millet, daha çok özgürlük, daha çok demokrasi istiyor; hem de canı pahasına, kanı pahasına.
Bu acı bize bir şeyi daha öğretti; Ortadoğu ve özellikle de kutsal topraklarda çok aşağılık yöneticilerin var olduğunu…
İşte bütün bu yöneticileri, darbe destekçilerini, darbecileri ve onun postal yalayıcılarını, maddi destekçilerini düşünerek diyorum ki, “Şerefsizliğin adını Sisi koydum. Tüm darbecilere ve onların destekçilerine ibret olsun” diye.

Tweetimden seçmeler
Eskiden “bir lokma, bir hırka”yla yetinen Yunus vardı, tarihe adını yazdıran. Şimdi makam ve ihale kapan müritler var. Biz Neye inanacağız?
www.naifkarabatak.net

Cemaat tasfiyesi yazarlara mı kaldı?

Yazının başlığına bakıp, “için için” gülmeyin. Kabul ediyorum, bu ülkede birçok şeyin tasfiyesi -ne yazık ki- “gazeteci” ve “yazar” diye geçinenlere kalmıştı veya zaten öyleydi, ihale hep onlardaydı…
Her dönem, kimi aldığı emirle bunu yapıyordu, kimi düşmanlıkla, kimi boşalacak yere konma adına. Hangi amaçla yapılırsa yapılsın ahlaki olmadığı gün gibi açık.
Aynı kesimin bir yerleri tasfiye etmeye çabalarının sonucunda, tasfiye edildiğini görmek de kaderin garip cilvesi olarak karşımızda duruyor. Özellikle Gezi olaylarında hükümeti tasfiye etmek, hatta darbeyle düşürmek için canını dişine takan bazı yazarların, teskerelerini almalarını ibretle izledik.
Elbette ne onlar işinden olmalıydı, ne seçimle işbaşına gelen hükümetler, darbeyle alaşağı edilmeliydi.
Belki burada “haddini bilmeli” diyebiliriz ama had bilmek, kimi medya kuruluşlarında çok eğreti duruyor.
10 yıldır AK Partiyi devirmeye çalışan güç odaklarının aklına nedense bir türlü sandık gelmedi.
Belki de alışmış kudurmuştan beterdir.
Belki de sandıkla asla başaramayacaklarını biliyorlardır.
Sonuç itibariyle seçimle işbaşına gelmiş bir hükümeti, seçim dışı yollarla alaşağı etmek için akla hayale gelmedik senaryoları hayata geçirdiler.
Sağa sola atılan bombalar, yanlış yerleri hedefleyen silahlar ve son olarak Gezi eylemleri…
Artık hiç kimse Gezi eylemlerinin “masum başlayıp, masum biten bir eylem” olmadığını çok iyi biliyor.
Eylem sürecinde “Hükümet gitti/gidiyor, pastadan pay alalım” hülyası görenlerin ciddi pay kavgası bile vardı.
Bunlardan birisi de medyaydı elbet…
***
İşte o medya şimdi farklı bir kavganın fitilini ateşlemeye niyetli. (Hoş buna koz verenler de yok değil…)
Belki de her kurgudan önce eşeğin aklına karpuz kabuğunu sokan eksik olmuyordur.
Bu defa da öyle olmaması için hiçbir sebep yok.
Fetullah Gülen’in başını çektiği “hizmet” diye lanse edilen cemaatle AK Partiyi güreştirmeye kesinlikle niyetli bir kesimin olduğu gün gibi açık. Cemaatle AK Parti’yi kavgaya tutuşturmak, “kim daha güçlü” diye sınamak, bilek güreşinden kazançlı çıkacağını ummak, birileri için çok kazançlı bir “deneme” olabilir.
Elbette bu, “cemaat eleştirilmez, AK Parti eleştirilmez” gibi bir taassupla söylemiyorum.
Zira eleştirmek, doğruyu bulmak adına mutlaka gereklidir. Kaldı ki, eleştirmek, karşı çıkma adına da olsa “yön gösterici”dir…
“Bakın, bizi böyle görüyorlarmış”, değerlendirmesini yapmaya fırsat verir. O taraftan nasıl göründüğünüze bakıp, kendinize çekidüzen vermenizi sağlar.
Kaldı ki, cemaat, 10 yıldır AK Partiye destek veriyor.
Hatta sadece destek vermekle kalmıyor, yayın organlarıyla da önünü açıyor.
Özellikle Ergenekon gibi kritik ve çok zor bir davada cemaatin aldığı risk, gözden ırak tutulamaz.
Ama esas olan bunlar değil…
Esas olan, cemaatle partiyi “aynı” gibi gösterip, “farklı kulvarda” hizmet edenler olarak görülmemesidir.
Cemaatin hizmet alanı bellidir, “siyaseti dizayn etmeye” kalkışmamalıdır.
Partinin hizmet alanı bellidir, “cemaatleri zapturapt altına” alma çabasında olmamalıdır.
Olması gereken ve olanları sıralarsam köşemin yetmeyeceği muhakkak…
Sadece Fetullah Gülen cemaati değil, diğer cemaatler için de bu geçerlidir.
Cemaatler, dini hassasiyetleri olan “hizmet” kuruluşlarıdır.
Buralarda öğrenci yetiştirilir, Kur’an-ı Kerim öğretilir, İslami kural ve kaidelerle ilgili geniş bilgiler aktarılır ve elbette sağlıklı dini bilgi edinilmesi için gayret sarf edilir.
Ülkede olanları doğru aktarma adına da kendi tabanına yönelik yayın organları ve kitaplar neşrederler.
Hepsi “doğru” ve “mutlak” değildir elbet.
Zaten cemaat, “aynı düşünen ve aynı idealleri olan insanlar”ın birleşmesiyle meydana gelen oluşumlardır.
Hem sana göre doğruyla, bana göre doğrunun “hayatın bütün alanında” olması kabullenilemez. Hele hele söz konusu inançsa bu, çok daha farklı, çok daha hassastır.
Cemaatler, bu tür çalışmalarını “iyi niyetle” yaparken, ülkenin de “emin ellerde” olması için herkes gibi “siyasi tercihi” taşırlar ama sandıkta…
Cemaat güçlüyse sayısal olarak da hatırı sayılır bir orana sahipse o zaman birilerinin iştahı kabarır.
Zira “kayacak oy”un, siyasi dengeleri altüst edeceğini iyi bilirler.
Ergenekon, Gezi gibi girişimlerle alt edemedikleri AK Parti hükümetini, “çatırdatarak” yenmeyi amaçlayabilirler.
Kullanılmaya her zaman hazır olanlar ile “zaten karşı” olanların birleşmesiyle çakmağı çakmaya hazır hale getirilir.
Bu iki oluşumu, kavgaya tutuşturmayı ve bundan cemaati tasfiye ederek, AK Parti’yi dışlamayı hedefleyen yazarlar, bunda başarılı olur mu bilemem…
Ne yazık ki, bugüne kadar yapılan tasfiyelerin çoğuna imza atmayı becerdiler…
Ama bu oyunlar şimdi pek revaçta değil.
Belki de oyun kuranların başarısızlığı, oyuna dâhil edilmek istenenlerin ferasetiyle önlenir, kim bilir…

Tweetimden seçmeler
Parti değiştiren vekiller, orada nasıl rahat eder düşündünüz mü? Mesela eski partisinden “falanca yere gidiyorum” deyip destek ister mi? :)
www.naifkarabatak.net

11 Ağustos 2013 Pazar

Tanırım, mesai arkadaşımdır!

Darbe yapma konumunda olan veya hazırlanan darbe planlarının her hangi bir yerinde görev alan kişilerin “tanırım, iyi çocuktur” sahiplenmesini anlayışla karşılamak gerekiyor. Zira ya görevi veren bizzat kendisidir ya mesai arkadaşıdır.
Hem biz, insanların mesai arkadaşını kurtarma adına birçok kirli hesapları örtbas etmeye çalıştıklarını biliyoruz…
Bilmediğimizse darbeye karşı dik duranların “Tanırım, mesai arkadaşımdır” sahiplenmesidir.
Ergenekon Terör Örgütü yönetici ve üyelerine bir biri ardına cezalar yağdı ama bunların içinde sadece birisi çok ses getirdi; Eski Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ…
Hani yerden çıkan silahlar için “boru bunlar, boru” diyen…
Hani darbe planlarını buruşturup, “kâğıt parçası” diyen…
Hani savaş gemisine, savaş elbisesiyle çıkıp, “darbe” mesajı veren…
Hani komutanları arkasına alarak, hükümete kükreyip, “bulun bunları” diye emir yağdıran…
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbuğ’un aldığı müebbet cezaya üzülmüştü…
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın da üzüntüsü vardı, üstüne de kızgınlığı…
Hatta yargı sürecinin henüz bitmediğini söylüyor, tıpkı darbe yanlılarının “Bu işi AHİM’e götürürüz” tavırlarını destekler şekilde AHİM’e gidilebileceğini işaret ediyordu.
Başbakana göre AHİM’den çıkan karar, Başbuğ’un suçsuzluğunu gösterebilirdi…
Çünkü Başbuğ, mesai arkadaşıydı…
Bu işte bir “bit yeniği” yoksa “bir yiğit”lik olduğuna kuşku duymuyorum.
Hakkını yemeyelim, Yiğit Bulut, henüz Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı hararetli savunmaya geçmemişti ama Başbakan, İlker Başbuğ’un “Terör Örgütü Yöneticiliği” suçlamasıyla yargılanmasını içine sindirememişti.
Tutuklu olarak davanın sürmesini de hoş karşılamamıştı.
TSK’nın başı olmakla, terör örgütünün başı olmanın farklı olabileceğini bilerek bunu söylemişti.
Her genelkurmay başkanının terör örgütü yöneticisi olmadığını da üstelik iyi biliyordu.
Gerekçesi çok geçerliydi, kendince; Mesai arkadaşıydı…
Geçmişe dönüp baktığında, neler görebileceğini de biliyordu…
Mesela 27 Mayısta, 37 düşük rütbeli subay ve yüksek rütbeli subaylar da, Adnan Menderes’in mesai arkadaşıydı…
Mesela Kenan Evren de birilerinin mesai arkadaşıydı…
Başta Süleyman Demirel’in…
Sonra Bülent Ecevit’in…
Sonra Alparslan Türkeş’in…
Ve tabii ki Necmettin Erbakan’ın…
Hatta Erbakan’ın başka mesai arkadaşları da oldu; 28 Şubat’ta…
Hüseyin Kıvrıkoğlu bunlardan birisiydi…
Sincan’da tankları yürüten Çevik Bir de Erbakan’ın mesai arkadaşıydı…
Sonra 27 Nisan’da bir gece yarısı bildirisi yayınlayan da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın mesai arkadaşıydı…
Başbakanın başörtülü eşini GATA’ya almayan da, bizzat başbakanın mesai arkadaşıydı…
“Aaaa bunlar benim mesai arkadaşım. O zaman darbe yapmayalım. Zulmetmeyelim. İşkencede bulunmayalım. Asmayalım..” denmedi…
Çünkü bütün bu kanunsuzluğu yapan veya girişenlerin “mesai arkadaşı” birlikte yol yürüdükleridir, birlikte olmak zorunda oldukları değil.
Başbakanın bunu idrak edememesi, cumhurbaşkanının bunu anlayamaması mümkün değil.
Zira ülkemizin uzun bir darbe tecrübesi var ve bunun çoğunluğu da inançlı insanlara karşı yapılmasıyla meşhurdur.
Ancak, yapılan her darbe; hedeflenen kesimi değil, toplumun tüm kesimini derinden etkiler.
Ülke uçuruma doğru gider, ekonomi allak bullak olur, insanların özgürlüğü tümden elinden alınır ve hukuksuzluk, yurdun dört bir yanını kısa sürede etkisi altına alır.
Burada sadece postal yalayıcılar kazanır; o da işi bitip, bir kenara atılana kadar.
Eski Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ’un “Terör Örgütü Yöneticisi” olup olmadığını bilmemiz kesin olarak elbette mümkün değil. Ancak, mahkeme, delilleri yeterli görerek “müebbet” gibi ağır bir cezaya çarptırdı.
Sonunda aklanabilir mi bilemem…
Bildiğimse eğer o planlanan darbelerden sadece birisi gerçekleşseydi, biz şimdi bunlar yerine çok daha farklı şeyler konuşurduk.
Belki de onuncu yıl marşını ezbere ve en gür sesimizle okuma cezasına çarptırılır, aksinde prangalara vurulurduk.
Doğrusu İlker Başbuğ’u terör örgütü yöneticisi görmek, yüreğinizi acıtabilir.
Onun tahsili, kariyeri ve son kertedeki makamı, sizi insan olarak derinden etkileyebilir.
Ama bu, suçsuzluk karinesi sayılamaz.
Yoksa tersinden de bakabilirsiniz; eğer İlker Başbuğ suçluysa, cumhurbaşkanı, başbakan ve ilgili bakanlar da o kadar suçlu dersiniz…
Eğer bu düşünce saçmaysa, “mesai arkadaşımdır” diye aklamaya çalışmak da en az o kadar saçmadır.
Zira, hükümete karşı yapılan darbe girişimi, “mesai arkadaşı” hedef alınarak yapılır, asıl “mesai arkadaşları” olanlarla birlikte…
Siz, boş yere “Tanırım, mesai arkadaşımdır” deme yanlışlığına düşmeyin.
En azından bu sizin demokratlığınıza gölge düşürür.
Yandaşıyla, candaşıyla ve muhalefetiyle “Af” lafını da asla ağzınıza almayın…
Unutmayın ki, millete karşı girişilen veya girişilecek bir kalkışmanın muhatabı, milletin ta kendisidir.
Bu millet darbeciler asla unutmaz, milleti hor ve hakir görenleri unutmaz.
Bir de onları affedenleri asla unutmaz…
Demokratlık böyle bir şey, boru değil ya…

Tweetimden seçmeler
Cemaat-parti kavgası yok diyen Zaman gazetesinde, nedense her gün bir yazar bu konuyu gündemine alıyor. Partiyle cemaat karıştırılmamalı.
www.naifkarabatak.net