5 Ağustos 2013 Pazartesi

Koğuş kalk ve bak!

Aslında ülkemiz darbe veya darbe teşebbüsüne çok alışkın olan bir ülkeydi. Sadece darbe veya teşebbüsü değil, seçimle işbaşına gelmiş hükümetleri hizaya getirme adına verilen muhtıralara da alışkın bir ülkeydi. Bir başka deyişle, devlet içinde derin yapılanmanın olduğu sır değildi. Buna rağmen de 2007 yılında, bir ihbarla ortaya çıkan ve çorap söküğü gibi bir biri ardına yapılan tutuklamalarla gündeme oturan oluşumun adının Ergenekon olduğunu sonradan öğrenecektik.
Ve bunun Terör Örgütü olduğu da, dün açıklanan kararla tescil edilecekti.
Bütün bu yaşananlara rağmen, halen Ergenekon diye bir örgüt olmadığını, yerden çıkan silahların “boru” olduğunu söyleyenler hiç eksilmedi.
AK Parti hükümetini devirmeye dönük bir operasyon öncesi yakayı ele veren örgütün yargılanması, bu nedenle “siyasi” bulundu.
Oysa iktidarda CHP’de olabilirdi, MHP’de veya bir başka parti de…
Sorun, iktidarda kimin olmasından çok, kimin yetki alanının daraltıldığıyla doğrudan ilintiliydi.
Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana “bu ülkenin esas sahibi biziz” diyenler, hem halka, hem de seçilmiş hükümetlere karşı korku unsuru olmaktan geri durmadılar.
Hükümetleri seçen halktı, hizaya dizen asker veya derin ilişki ve bağlantıları olan güç odaklarıydı.
En kötüsüyse demokrasiye olan inancını her platformda dillendirenler, antidemokratik bu uygulamayı içlerine sindirebiliyorlardı.
AK Parti sindirememişti, sorun buradaydı…
Bu ülke elbette Cumhuriyetle yönetiliyor, demokrasiyle de idare ediliyordu. Lafta olduğunu söyleyen de yoktu, göstermelik seçimlerle irademizi belirlediğimizi söyleyen de…
Seçilen her hükümet, yasaların dışında uyması gerekli olduğu dikte edilen kuralların dışına çıkamıyor, yasa yapmakla yükümlü meclis bile neyi değiştirirse değiştirsin, yazılı olmayan kuralları değiştirmeye gücü yetmediği gibi, lafını etmeye de korkuyordu.
Bunu dillendiren veya direnen ya suikasta kurban gidiyor ya ne olduğunu bilmediği bir şekilde alaşağı ediliyordu. Partisi kapatılıyordu, ortam karışıyordu, nereden bittiği belli olmayan acayip insanlar türüyor, sanal korkularsa her zaman yedekte tutuluyordu. Aslında gerilen bir ortam yoktu, tehlikede olan bir ülke söz konusu değildi. En büyük tehlike gücü elinde bulunduranların gücü kaybetme korkusuydu.
2007 yılında bu korku tavan yaptı.
Bir ihbarla başlayan süreç, bir darbe hazırlığının ipuçlarını veriyordu.
Bir anda yerden fışkıran silahlar bulundu, bir anda her şeyi tastamam darbe planları ortaya döküldü.
Halkın vergileriyle maaş alan, seçilen hükümetçe görevlendirilen kamu görevlileri, devleti ele geçirme planları yapıyor, bütün bir millete hayatı zehir etme üzerine çabalıyorlardı.
Öyle gözü dönmüşler vardı ki, çoluk çocuğu havaya uçurmayı, cami bombalamayı, Yunan Jetlerini düşürmeyi ve ülkeyi bilinmedik bir savaşa sokmayı bile göze almışlardı.
Onlar için esas olan, kendi güçlerinin devamıydı, millete ne olacağı değildi.
Ergenekon Terör Örgütü üyelerine verilen cezaları çok bulanlar, darbe gerçekleşseydi, koca bir millete ne olacağını iyi tahlil etmeleri gerekiyor.
Zira darbe, sadece AK Partililere vurulmayacaktı. Balyoz, herkesin kafasına inecek, insanlar özgür bir ülkede yaşamayı sadece hayallerine bırakacaklardı, o da korkuyla…
Sanıkları masum gösterenler, “kudretli” olduklarında neler yaptığını iyi hesap etmeli, o günlere dönüp, hafızayı yoklamalılar.
Demokrasiyle yönetilen bir ülkede “Yüzde 95’le gelseniz de iktidar etmeyiz” diyenlerin, bu gücü nereden aldığı, böyle bir hakka nasıl sahip olabildikleri, 70 milyondan fazla insanın iradesini nasıl yok sayacaklarını da düşünmeleri gerekiyor.
Savaş Gemisine çıkıp, “Burada, bu toplantıyı neden yaptığımı herkes iyi bilir” diyerek, savaş üniformasıyla verdiği pozun, koca bir milleti sindirme amacı güttüğü de hesaplanmalıdır.
28 Şubat’ta ortaya çıkan oyuncuların benzerlerinin sahne alması, internette yalan haberler yayılması, gazetelerin satın alınması, bürokrasinin elde tutulması, alttan alta işlenmesi, insanların fişlenmesi, korku toplumu oluşturulması ve insanların gölgesinden korkacak hale gelmesi “hoş görülecek” bir girişim değildir.
Bugün, “PKK’yla muhabbet, paşalara muhabbet” diyenler de çok iyi biliyor ki, bu örgüt, PKK’yı da, Hizbullah’ı da “dilediğince kullanan” ve aslında doğumunu sağlayanlardı.
Yani PKK’ya karşı çıkanlar, PKK’yı doğurana karşı çıkamıyor, onu ayrı bir yere koyarak “demokrat” tafralarına bürünüyorlardı.
Oysa esas olan terör örgütü, Ergenekon’du…
Gerisi, ona hizmet eden taşeron örgütlerdi.
Ve o gidince, ülkede barış havası esti, çözümsüzlüğe direnenlerin borusu ötmemeye başladı. Sırf kendi güçleri devam etsin diye toprağa düşen Mehmetçikler olmadı…
Bütün bunları düşündüğünüzde, ülkede idam cezası olsaydı, hepsinin darağacını çoktan hak ettiğini anlayabilirdiniz.
Menderes ve arkadaşları, bu gücü kırdıkları için darağacına gittiler, bu millete ihanet ettikleri için değil…
Başından beri Ergenekon’un avukatı olan CHP’ye ve onun Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, işte savunduğunuz örgüt ve iğrenç emelleri. İşte üye olmak için can attığınız silahlı terör örgütü…
Ve Silivri’de ceza alanlara…
“Koğuş kalk!” talimatını alanlar kalkmalı, uyanmalı ve bu ülkenin, hatta bu dünyanın kendi idare ettikleri dünyadan çok uzak olduğunu artık görmeli ve anlamalılar.
Mısır’a baksınlar, darbe yapanlar, henüz koltuklarında rahat oturamadılar ve oturamayacaklar da…
Bu dünya, darbecilerin dünyası değil, özgür ve demokrat insanların dünyasıdır.

Tweetimden seçmeler
Koğuş kalk! Ülkeme demokrasi geldi, kalk ve milletin vergisiyle millete kafa tutulamayacağını öğren. Şimdi yatabilirsiniz, mışıl mışıl!
www.naifkarabatak.net

4 Ağustos 2013 Pazar

Ben korkmuyorum, sen kork!

İran’ın yeni Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, parlamentoda yemin ederken, Suriye’de eli kanlı terörist Beşşar Esed rejimine de destek vermeyi ihmal etmedi. Hatta “arkandayız” diyerek, korkmaması gerektiğini söyledi.
Suriye ile İran halkları arasındaki derin, stratejik ve tarihi bağları dünyadaki hiçbir gücün koparamayacağını söyleyen Ruhani, İran İslam Cumhuriyeti’nin, Suriye ile ilişkileri güçlendirmeyi amaçladığı ve bunu, bütün engellere göğüs gererek yapacaklarını söyledi.
İran, “İslam Cumhuriyeti” olduğunu söyleyen bir ülke…
Halkının özgürlüğünü “İslam” adına elinden alan, yine eli kanlı teröriste “İslam” adına destek veren ucube bir anlayışa sahip bir ülkedir İran…
Zalim İran Şahı Rıza Pehlevi’den ülkesini teslim alan, halkın kurduğu bir yönetim.
Zulümlerle dolu uzun bir zaman diliminden sonra, halk ayaklanmasıyla İmam Humeyni’yi Kum kentinden Tahran’a taşıyan bir ülke…
Böyle bir tarihi dönüşümü olan bir ülkenin, Suriye’yle nasıl bir benzerlik kurduklarını anlamakta zorlanıyorum.
Bu hangi tarihsel bağmış, doğrusu anlayamadım.
Kadınları öldürmek mi?
Çocukları katletmek mi?
Kendi halkının üzerine top, tank, tüfekle saldırmak mı?
Tarihi bir kenti, ibadethaneleriyle birlikte yerle bir etmek mi?
Kürtleri insan yerine koymamak mı?
Mezhepsel çatışma çıkarmak için yalan yanlış bilgileri yaymak mı?
Kendi öldürdüğü minicik bebekleri, “Allah” diyen insanların üzerine atmak mı?
İran’la Suriye arasında nasıl bir stratejik bağ var?
Hangi tarihi bağları koparmaya güç yetirilmeyecek?
Esed, neyden korkmayacak?
Bu soruları çoğaltmak mümkün ama benim zoruma giden, Müslüman olduğunu söyleyenlerin, katliama arka çıkması.
İnandığınız dinde cinayet işlemek yok.
Minicik bedenlere kuşun sıkmak yok.
Hatta bu savaş da olsa, barış da olsa kadın ve çocuklara karşı girişilecek böylesine aşağılıkça bir eylem, İslam dininde de yok, başka dinlerde de…
Şu da bir gerçek ki, insan öldüren Müslüman olamaz.
Ya o başka bir dindendir ya dinsizdir ya da çok aşağılıkça bir maskeyle iğrenç yüzünü gizlemeye çalışmaktadır.
Adının ne olması, neye inandığı, nasıl yaşadığı, neleri kutsadığı, hangi değerlere sahip çıktığının hiçbir önemi yok.
Eğer bir insan, zulmediyorsa,
İnsanları öldürüyorsa,
Kadın ve çocuklara kıymadan hedef tahtasına koyabiliyorsa bu insan, asla ama asla Müslüman olamaz.
“Müslümanım” demek veya “İslam Cumhuriyeti” adını kullanmak, birilerini Müslüman yapmak için yeterli değildir.
Amerika’nın uşağı, İsrail’in oyuncağı haline gelen Ortadoğu’nun bütün ülkelerinde yöneticilerin “Müslüman” tavırları, onların Müslüman olarak tanıtılmayacağını özgürlük isteyen halkına gösterdikleri zulümle biliyoruz.
Mısır’da, halkın seçtiği iktidarı alaşağı eden Sisi, beş vakit değil, bin vakit namaz kılsa da, onun küffarın hizmetinde birisi olduğunu değiştirecek hiçbir fıkhı bilgi bulmak mümkün değildir.
Suriye’de insanları katleden Esed’in hangi dinden olması hiç önemli değildir.
Irak’ta Saddam Hüseyin’in, Libya’da Muammer Kaddafi’nin tekbir getirip namaza durması, onların yaptığı zulmü haklı gösteremez.
Sadece bu değil elbet, bir Müslüman, yaşam şekliyle Müslüman olabilir, lafın gelişi olarak değil.
Bir Müslüman hırsızlık yapamaz, haram yiyemez, milletin hakkını gasp edemez, işkence yapamaz, zulümle adı anılamaz…
Helali haram diye gösteremez, içki içemez, faiz yiyemez…
Bütün bunları yapanları “günahkâr” olarak göstermek, bu eylemleri İslam’a mal ettirmeye neden olamaz.
Hele hele katliamı aşarcasına, aşağılıkça, korkakça, sapıkça insanların üzerine ateş açamaz…
Bunu yapanın Müslüman olup, olmaması, İslam dinine bir helal getirmez, sadece o kişinin ne kadar alçalabildiğini gösterir hepsi o…
Peki ya destek verenler?
Bütün bu iğrençliklere destek verip, “arkandayız, korkma” diyenler, en az bu cinayeti işleyenler kadar alçaktır, adidir…
İran’ın yeni Cumhurbaşkanı, Esed’in neyden korkmaması gerektiğini öğütlediğini bilmiyorum.
Öte dünyada hesabı görülürken, şefaat edecek yüzünün olacağını sanıyorsa yanılıyor.
Kanımca, Esed’i boş versin…
Katliama arka çıktığı için korkması gereken birisi varsa, tam da o kürsüde, bu iğrenç lafları söyleyendir, başkaca da bir şey bilmem gerekmiyor…

Tweetimden Seçmeler
Her karanlık gecenin bir nurlu sabahı vardır. Önemli olan sabaha değil, nura ulaşmaktır.
www.naifkarabatak.net