1 Ağustos 2013 Perşembe

Bu defa yargı “kral çıplak” diyendi! (2)

Bu yazı, dünden devam eden bir yazı olduğundan, lütfen önce dünkü yazımı okuyun, biz hikâyemize devam edelim…
Kral genç terzinin “şartım var” sözünden etkilenmiş ve devam etmesini söylemiş; “Giysiyi bitirene kadar işimize hiç kimse karışmayacak.”
Kral için zaten zor bir şey yoktu, bundan kolayı ise hiç yoktu. Öyle de olmuş. (sıkıysa olmasın..) Ama kralın canı biraz sıkılmış. Çünkü “hiç kimse”nin içinde kral da varmış. Koskoca kralı, aynı grupta değerlendirmek tam bir küstahlıktır ya neyse…
Genç terzi hemencecik işe koyulmuş. Her gün keselerce altın istemeyi de unutmamış tabi…
Aradan günler geçmiş, kral, verdiği söze karşın merakını yenemeyerek gizlice terzinin odasına dalmış. İlginç, terzi çalışıyor ama ortada görünen hiçbir şey yok. Kral kükremiş tabii. Bunu bekleyen genç terzi istifini dahi bozmamış; “Majesteleri, bu kumaşı sadece akıllı insanlar görebilir, dur göstereyim, bakın nasıl da güzel, öyle değil mi?”
İşte kralın aptalları oynamasının tam sırası; “Eee.. ee.. vet” diye kekeleyerek onaylamış.
O zamanlar twitter âlemi yokmuş ama yine de yurdun dört bir yanında kralın muhteşem elbisesi konuşulur olmuş.
Ve nihayet beklenen gün gelmiş...
Terzi elbisesini krala giydirip, karşısına geçerek bir aşağıya, bir yukarıya bakmış, bir geriye çekilmiş, bir ileriye fırlamış. Hayranlığını nasıl ifade edeceğini şaşırmış birisi gibi dönüp duruyor, kıpır kıpır oynuyormuş.
Kral tam şokta, aşağıya bakıyor, takım taklavat orada. Yukarıya bakıyor üzerine hiç bir şey yok. İnanmıyor, aynaya bakıyor yine yok. Çırılçıplak, hatta cıscıbıldak kral, uluorta öylece duruyor, anadan üryan bir şekilde…
Vardır bir hikmet, kendimi aptal diye dünya âleme gösteremem ya deyip, terziye teşekkür ederek, konuğunu karşılamaya doğru gidiyor. Sadece konuk değil, hem kral ve konuğunu merak eden ahali, hem de dillere destan olan sadece akıllıların görebileceği şekilde tasarlanan kralın elbisesini görmeye gelenler…
İlk şaşkınlık, konuk kralda yaşanmış…
Ama o da “Sadece akıllıların görebileceği” bir elbiseyle kendisini karşılayacağı haberlerini aldığı için “akıllı olduğunu” gösterme çabasındaymış, susmuş…
Hiç kimse ima yoluyla dahi krala “çıplak olduğunu” söyleme niyetinde değilmiş. Korkularının birazı kraldansa, çoğu ise kendi korkularındanmış. Yani aptal olmak, deli diye anılmak, akıllı olmadığının her yerde söylenmesi gibi…
Zaten hepsi akıllıymış, akıllarından yana sorunları yokmuş. Bir başkasının “aptal” demesi, onları incitebilirmiş. Kaymak tabakadanmış hepsi, üst seviyelerdeymiş. Saray soytarısı da varmış içlerinde, makam ve mevkii sahipleri de. Âlimleri de varmış, bilginleri de. İşçisi de, memuru da, getir götür işi yapan da. Şairi de oradaymış, yazarı da, sanatçısı da…
Hal böyle olunca “kaymak” tabakanın adab-ı muaşeret kurallarına uymasından ve susmasından daha doğalı olamazdı, öyle oldu…
Hep o çocukla karşılaşana kadar…
Allah’ım bu ne görgüsüzlüktü, bu nasıl bir yetişme biçimiydi kimse bilmiyordu…
Kalabalığın tam ortasında, bir anne, elini çekiştiren çocuğuna sahip olmak için nasıl da kaba saba hareketler yapıyor, Aman Allah’ım…
Ve çocuk, kral dinlemiyor, yüksek yüksek bürokratları umursamıyor, hatta saray soytarılarını bile önemsemiyor, bağırdıkça bağırıyor…
-Anne, kız anne, anne diyorum sana…
-Bak, aaa bak anne kral çıplak, hem de cıscıbıldak…
O ana kadar kralın çıplak olduğunu hiç ama hiç umursamayan bütün ahali, önce kralın çıplaklığını fısıldamaya, sonra yüksek sesle söylemeye başladı. Kralın yanında bulunanlar da, çocuğun sözleriyle pürdikkat krala bakıyor ama akıl perdesinin kapatacağı bir elbise göremiyorlardı.
Şimdi bu hikâyenin devamı yarına desem bana kızarsınız, o nedenle demiyor, hemen toparlıyorum. (Çabuk herkes yerine..)
***
Kralı, sizin tabularınız olarak alın. Bu bazen lider olur, bazen siyasi bir parti, bazen de makam, mevki veya güç, para, kadın, hatta bazı yerlerde aşiret, ağa, bey, paşa…
Gerçeği görmenizi engelleyen her şey, “akıllıların göreceği elbise” aldatmasından başka bir şey değildir.
Doğrusu, “Bana bir masal anlat” diyen yoktu ama bazı konuları masal dışında hiçbir şeyle anlatamayan ilginç bir ülkeydik. Zira herkesin anlattığınız konuya karşı ya hassasiyeti ya karşı çıkışı vardı ve sizi yaftalamak için hazır kıta bekliyorlardı…
Onlar hazır kıta beklerken, hiç kimsenin özgür düşüncesini ortaya koyması mümkün olamıyordu. Bu nedenle mahalle baskısı, sadece muhafazakâr veya radikal kanatta değil, toplumun kaymak tabakalarında da kendini gösterebiliyordu. Bunun en taze örneği, Gezi eylemlerinde kendini gösterdi. Neredeyse eyleme destek vermeyen herkes hain, destek veren herkes de darbeciydi…
Aslında, hiç birimiz çocuk değildik, sadece çocuk cesaretine sahip değildik hepsi o. Oysa her şey gözümüzün önünde yaşanıyordu, üstelik de ülke olarak çok ama çok tecrübeliydik…
Konumuz ise Gezi eylemleri değil, zorunlu askerlik…
Çok taze bir örnek ama çok cesur, çok kararlı, çok doğru, çok yerinde bir karar. Milyonların haykıramadığını haykıran bir karar. Profesyonel askerliğe nasıl da ihtiyaç olduğunu gösteren bir karar;
“Aptal sayılırız” diyenler, “hain biliniriz” diye düşünenler ve “şuna bak, şuna” diye küçümsemelere karşı susanlar, çok iyi biliyor ki İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi ‘sahte çürük raporu’ davasındaki gerekçeli kararı, Kral Çıplak demekten çok daha cesur bir çıkıştır. Ne demişti; “Köyünden ve kasabasından çıkarak izin dönemi dışında, ailesinden uzak kalan pek çok erbaş ve erin fiziksel tecrit edilmişliği üst düzeydedir”
Bunu hepimiz biliyoruz ama “cilalayıp” anlattıklarımız, yaşadıklarımızla tastamam tezattır…
Oysa dünyanın her tarafında, hayatının baharında, gençlerin “zorunlu” askerliği, geçmişte kalması gereken, modern zamanlarda asla bir karşılığı olmayan ilkel ve çağdışı bir uygulamadır.
İşte bas bas bağırarak ‘kral çıplak’ dedim.
Tıpkı İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi gibi…
Askerlik, bir ülke için olmazsa olmaz da değildir, kolay vazgeçilecek bir görev de değildir. Ancak bu, bir görev gibi, bedeli karşılığında yapılır. Diğeri angarya olarak bakılacak ama kutsal görev diye cilalanacak, zorunlu alıkoymadan başka bir şey olmayacaktır.
Zorla güzellik, sadece masallarda oluyor, gerçekte öyle bir şey yok.
Belki de kendi kendini kandıran ve aptal görünmekten korkanlar var, hepsi o…

Tweetimden seçmeler
Varlık Barışında ilk dönem bitmiş. Kusura bakma Sayın Maliye Bakanım, bu dönem, barışacağım bir varlığım olmadı. Bir dahakine görüşelim :))
www.naifkarabatak.net

31 Temmuz 2013 Çarşamba

Bu defa yargı “kral çıplak” diyendi! (1)

Ramazan tadında bir yazı olsun istedim. Bazen güldürsün, bazen düşündürsün ama haykıracağı kadar, “Kral Çıplak” diye haykırabilsin. Gülerken de, güldürürken de, hatta üzerken bile gerçekleri haykıran olsun istedim…
Biraz hikâye serpiştirelim, biraz masal dünyasında gezinelim, biraz oradan, biraz buradan…
Ama sonuçta bugüne dek söylemediğimizi haykıralım; Kral Çıplak diyelim…
Ancak başta bir uyarı yapmam gerek.
İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi’ni çocuk yerine koymaya niyetim yok. Bunu baştan söyleyeyim de sonra Adliye koridorlarında tur atanlardan olmayayım.
Ama ortada bir çocukluk var…
Bu, gerçeği haykıran bir çocukluk…
Hepimiz, bulunduğumuz çevreye göre “bize ne derler”, ya da “nasıl karşılarlar”, belki de “hain damgası yer miyim?” gibi kaygılarla sus pus olduğumuz bir zamanda, İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi, “Aaaa Kral Çıplak” deyiverdi…
Mahkeme ne dedi de bir masalı hatırladım, onu sona bırakalım…
Biz masalımıza geçelim…
Efendim, meşhur hikâyeyi bilirsiniz.
Dilden dile anlatılan bir masal vardır.
Merak etmeyin, bilmiyorsanız birazdan okuyacaksınız
***
Bir varmış, bir yokmuş diye başlardı bütün hikâyeler.
Develeri tellal ederdik, pirelere berber önlüğü giydirirdik.
Sonra annemizi uyutmak için beşiğinin başına geçer, tıngır, mıngır sallamaya başlardık…
Ve bir hayal aleminde başlayan, dilden dile anlatılan öyküyü merakla, sabırla, heyecanla, kahkahayla dinlerdik/anlatırdık…
Çok eski zamanlarda, bilinmeyen bir ülkede, adı bilinmeyen bir kral yaşarmış.
Kral olmakla, bütün aklın kendinde toplandığına inanmak gibi bir de ukalalığa sahipmiş.
Sadece bu değil tabii, bir de o zamanın en iyi giyineninin de kendisi olduğuna inanırmış.
Zaten bir kendisi varmış, bir de diğerleri…
Dünyanın en akıllısı oymuş.
Ondan yakışıklı, ondan güzeli yokmuş…
Akıllı o, güzel o, yakışıklı o, boy onda, pos onda, endam onda, cilve onda, çalım ondaydı…
Hani demokrasiyle yönetilen bir ülke olmadığı için, seçimle gelen bir kral da değildi. Yani burada hemen ‘Gezi’ sponsorlarının Krala darbe planlamasının âlemi yoktu…
Gel zaman, git zaman komşu ülkenin kralı müstesna kralı ziyarete gelecekmiş. Daha önce aralarında “en iyi” tartışması yaşandığından olmalı ki, kral, farklı şekilde konuğunu karşılamaya niyetlenmiş.
Bunun için hiçbir ülkede görülmesi mümkün olmayan bir elbise diktirilmesini istemiş. Çağırmışlar ülkenin en iyi terzilerini…
Hani o zaman modacı denmediği için Cemil İpekçi’nin burada alınganlık göstermesine gerek yok.
Tellaklar meydanlara inmiş, “duyduk duymadık demeyin” diye peşinen suçlanacakları için halkı uyarmak zorunda kalmışlar. Bu arada o ülkenin MİT’i de harı harıl ünlü terzileri bulup, evlerine gece yarısı operasyonları düzenliyorlarmış.
Tabii bu arada herkes maharetini sergiliyor, Kral da beğenmeyip, bir kenara atıyormuş.
İşte ne olduysa orada olmuş…
Genç bir terzi, elinde hiçbir şey yok, tir tir titriyor…
Kral bundan da bir şey beklememiş, doğrusu biraz da acımış. (Aaaa merhameti varmış diyen çıkmamış!)
Ne yaptığını sormuş tabii.
Genç, hayatının kumarını oynamaya niyetlenmiş.
Nasılsa bedeninin üzerinde duran kellesi tehlikede…
Beğenmezse kelleden olacak ama ya beğendirirse…
Kralın aklıyla dalga geçmek gibi büyük bir risk almış.
-Majesteleri, size öyle bir kumaş dokudum, öyle bir elbise dikeceğim ki, bunu sizden önce hiç kimse giyinmemiş olacak.
Kral umutlanıp umutlanmama konusunda henüz karar verememiş.
Terzi devam etmiş; “Ancak bir şartım var..”
Bak şu ukalaya…
Zaten kral ukala, bir de terzi ukala…
Belki de deli deliyi görünce değneğini saklarmış…
Öyle olmuş…

Devamı Yarına…

Tweetimden seçmeler
İnanıyorum, bir gün direklere monteli hoparlörlerden gelen bir ses duymayacağım. Bu kent de bir gün gelişecek ve kasaba olmaktan kurtulacak!
www.naifkarabatak.net

30 Temmuz 2013 Salı

Birand’ın itirafında iki ibret!

Bir kitap yayınlandı ama kitaptan çok, içeriğinde bulunan bir itiraf gündemimize girdi. Bir süre önce aramızdan ayrılan Gazeteci Yazar Mehmet Ali Birand’ın, vefatından dört gün önce yaptığı bir itiraf, bütün medya kuruluşlarında önemli yer tuttu ama aslında başka mesajlar vardı, o atlandı…
TESEV Başkanı Can Paker’in hayatının anlatıldığı Fatih Vural’ın kaleme aldığı “Geriye Bakmak Yok” kitabında, Mehmet Ali Birand’ın Paker’in evinde son yediği yemekle ilgili detaylar ve sonrasındaki görüşler yer alıyor.
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun katıldığı yemekte Birand, Davutoğlu’nu dinledikten sonra sarf ettiği “AK Parti ile ilgili ne çok şeyi yanlış biliyor muşum?” sözü, haberlerde ve yorumlarda öne çıkmasına sebep oldu.
Kimi bu sözü eleştirmek için öne çıkardı, kimi AK Parti’yi övmek için.
Ama ben olaya başka açıdan baktım.
72 yaşında aramızdan ayrılan duayen meslektaşımız, “yeni yetme” meslektaşlarımızın aksine “öğrenmeye susamış” birisiydi.
Halen öğrenecek çok şeyi vardı.
Ununu eleyip, eleğini asmamıştı.
“Çok okudum, çok gezdim, çok gördüm” diye düşünerek, “her şeyi ben bilirim” tafrasında değildi.
Ve halen “yanlış bildiği” konuyu açıkça söyleyebiliyordu.
Henüz kitabı okuma şansım olmadı ama haberlerde alıntılandığı kadarıyla kitapta o gece şöyle anlatılıyor;
Mehmet Ali Birand, o gece Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu, pür dikkat tam 3.5 saat dinlemiş; “Son defa, cumartesi günü evimde Ahmet Davutoğlu'na verdiğim yemekte bir aradaydık. Davutoğlu'nun yanına oturdu, diğer gazeteci arkadaşlarımız entelektüel yorumlar yapıp Davutoğlu'na akıl verme yarışına girerken, o tamamen bilgi edinme, haber alma, işin perde arkasını öğrenmeye çalıştı.”
***
72 yaşında, halen aktif halde mesleğini yaparken aramızdan ayrılan Mehmet Ali Birand’ın “öğrenme sevgisi”, öncelikle tüm meslektaşlarımıza ve herkese örnek olmalı diye düşünüyorum.
Ama şunla birlikte; Yanlışı gördüğünde, bunu itiraf ederek…
Bu, bizim en sevmediğimiz görüş de olsa,
Hiç tasvip etmediğimiz bir siyasi parti de olsa,
Veya karşı çıktığımız bir ideoloji de olsa, yanlıştan dönmenin erdemini gösterebilmek gerekiyor.
Kuşkusuz, sonra pişman olmaktansa önce anlamak daha iyidir.
Buna rağmen de yanlıştan dönmek ve özür dilemenin bir erdem olduğu da unutulmamalı.
Yarın pişman olmamak için,
Haberimize veya yorumumuza konu olan bir olay veya konuşmayı, kendi penceremizden bakarken,
Durduğumuz yerin yanlış olabileceğini,
Baktığımız yerde sorun olduğunu,
Pencerenin diğer tarafında olmamızın neleri değiştireceğini iyi düşünmemiz gerekiyor.
Bu sadece bizim meslek için değil, televizyonlarının başında haber ve yorumları izleyip, tartışanlar için, hatta bu yazıyı ve başka yazıları okuyup olumlu olumsuz eleştiride bulunanlar için de bir geçerli bir bakış açısıdır diye düşünüyorum.
Yoksa Mehmet Ali Birand’ın AK Parti’yi yanlış algılayıp, algılamaması, taraf olup, olmaması çok da önemli değil.
Bir siyasi partiyi “yanlış” tanıdığını itiraf edebiliyor olmasıdır önemli olan.
Bunu yeni yetme bir gazeteci veya yazar söylemiyor.
Hayatını bu mesleğe adamış bir isim söylüyor.
Tecrübeyse tecrübe var, şöhretse şöhreti var, ünü var, parası var, makamı var…
Ama o “her şeyi ben bilirim” havasında değil.
Doğru olduğuna inandığında arkasında durabiliyor, yanlış olduğunu gördüğündeyse hemen düzeltebiliyor, inat edip, ısrarcı olmuyor.
***
Gezi olayları, bu açıdan bizlere farklı bakış açıları kazandırdı.
Kimin nasıl şartlandığını da öğrendik, aradan cımbızla hataları seçebileni de…
Sadece Gezi olayları değil, tüm toplumsal veya münferit olaylarda bile bazen iktidar suçlu olur, bazen eylemci, bazen polistir ortamı gerek, bazen provokatör…
Bazen masum eylemi kışkırtan vardır, bazen kışkırtılmayı gördüğünde kafasına dank eden…
Bazen piyonlar sahaya sürülür, bazen kuklalar meydana çıkar…
Bütün bu karmaşa içinde, neyi nasıl algılayacağını veya yorumlayacağını bilmek, “önyargısız” olmayla mümkün olabilir.
Yoksa bir taraf eylemcileri suçlar, bir taraf devleti…
Çomağı sokanı, finanse edeni, kışkırtanı veya yanlış idare edeni, yönetmeyeni ise kimse tartışmaz…
Mehmet Ali Birand’ın itirafından kendi adıma iki ders edindim; sürekli öğrenme ve hatadan dönmedir…
Bunu açınca o kadar geniş bir alana giriyorsunuz ki, sadece ana başlığı bile yetiyor.
İçeriğini herkes kendince doldurabilmeli ama önyargısız!

Tweetimden seçmeler
Bir daha sipariş kitap yazdığımda, film senaryosu kaleme aldığımda önceden sözleşme yapıp, yarısını peşin alacağım. Bana kapak olsun!
www.naifkarabatak.net

28 Temmuz 2013 Pazar

Saray Soytarıları Tahrir’de!

Önceki gece Mısır’da asker ve sayar soytarılarının sebep olduğu olan katliam, Taksim’de planlanan katliamın, hayata geçmiş haliydi; İğrençti, korkakçaydı…
Bütün darbecilerin aynı fabrikanın ürünü olduğu, asla insanlıktan nasiplenmedikleri, vicdan ve merhamet taşımadıklarını Sisi, Mısır’da bir kez daha gösterdi.
Bir şeyi daha gösterdi; bütün darbecilerin, zalimlikleri, vicdansızlıklarının yanı sıra ödlek olduklarını…
Çünkü silah kullanmak, cesaret değildir. İnsanların, son başvuracağı bir savunma veya karşı koyuş biçimidir. Silah kullanan, eğer nefsi müdafaa yapmıyorsa, korkusundandır.
Sisi, uzun süren bir planın parçasını darbe yaparak tamamladığını sandı.
Tahrir meydanına, eline para tutuşturulan kiralık demokratlar ve baltacılarla Mursi’nin yönetemediğini ispatladığını sandı…
Yüz bine yakın insanı, ücretini ödeyerek Tahrir’e çıkartabiliyordu…
Halkın zarar görmemesi adına darbe yapıldı.
Çünkü sokaklar kötüydü, kardeşkanı akabilirdi.
Sisi, bunu önlemeye gelmişti.
Ama kan durmuyordu…
Planı tutmamış, taşlar yerine oturmamıştı.
Adeviyye meydanını dolduranlar, eline para tutuşturanlar gibi değildi.
Bunları gerçekten özgürlük talebi vardı, demokrasi istiyorlardı.
Darbeye karşı çıkıyor, askeri yönetime lanetler okuyorlardı.
Sisi’nin “tek başına” atadığı “iradeyi” tanımıyor, kendi iradelerinin yeniden göreve gelmesi gerektiğini söylüyorlardı.
Bir yıl önce elde ettikleri özgürlüğü, bir yıl sonra darbecilere kaptırmaya niyetleri yoktu.
Tahrir’de kazandıkları özgürlüğü, Tahrir’de kaybetmişlerdi. O zaman Rabiatul Adeviyye Meydanı, yeniden özgürlüğün meydanı olabilirdi.
Tahrir’deki gibi on binlerce değil, milyonlarca insan meydanı doldurdu; onursuz yaşamaktansa, onurlu olmayı seçiyorlardı.
Sisi’nin tankına, topuna, silahlarına ve gözü dönmüş katillerine karşı, ellerinde hiçbir şey olmaksınız, demokrasiye sahip çıkıyor, kendi seçtikleri iktidara görevin devrini istiyorlardı.
Bir ömür esir hayatı yaşayacaklarına, meydandan çıkıp, kalan ömürlerini özgür olarak nihayetlendirmek istiyorlardı.
Bu, Sisi ve onun gibi darbe zihniyetlilerin hesap kitap yapamadığı bir durumdu.
Onlar, para için öldürürdü ama özgürlük için ölemezlerdi.
Onlar makam için her şeylerini feda edebilirlerdi ama onurları için her şeyini feda edenleri anlayamazlardı.
Anlamadılar…
Güç yetiremediler…
Namaz kılarken vurdular, oruçluyken vurdular, sahurda uyurken vurdular…
Askerleri de vardı, kiralık katil baltacıları da...
Dünyanın gözü önünde sadece demokratik hakkını arayan, sadece demokrasi mücadelesi veren ve sadece özgürlüklerini talep edenlere ateş açıldı.
Her yere demokrasi ihraç eden Amerika bile aptallaştı veya aptal rolünü oynamayı sevmeye başlamıştı.
ABD’den yapılan her açıklama bir birinden anlamsızdı. Mısır’da olana darbe deyip, dememe konusunda ne dediği anlaşılmayacak bozuk, boğuk ve mahcup cevaplar verildi.
Tam da bu sırada Obama, Amerika’daki Müslümanlara iftar verdi. Burada yaptığı konuşmada Kur’an’dan ayet okumayı bile ihmal etmedi.
Hem zaten “Hüseyin” değil miydi?
Seçildiği günden bu yana İslam dünyasında “belki şimdi” diye onun bir öze dönüş yaşayacağı umudu yok muydu?
Öyleyse bu umut yeşermeliydi…
Obama, Zilzal süresinin 7. ayetini okudu; “Kim zerre kadar hayır işlemişse onun karşılığını görecektir”
Ama ortada hayır işleyen yoktu; zulüm vardı, kan vardı, nefret vardı, baskı vardı, zorbalık vardı ve darbe vardı…
Hepsinin altında da dolaylı veya direkt olarak Amerika’nın imzası vardı; beslemesi İsrail’le birlikte…
Türkiye’de denenen ama henüz başarılmayan, Mısır’da başarılan darbe girişimi, akan kan, dinmeyen gözyaşının müsebbibi, öyle veya böyle değil, tamamen İsrail’dir…
Gezi Parkına verilen destekle, Mısır’daki darbeye verilen destek de hep aynı kötü niyetin ürünü.
Birileri bu oyunun bilmeden piyonu olur, birileri de bilerek kuklası.
200 kişinin katledildiği, 4 binden fazla insanın yaralandığı katliamı, Tahrir’de sevinç çığlıklarıyla kutlayanlara, ancak “gönüllü saray soytarısı” denir, başka hiçbir şey değil.
Hem de en ufak vicdana sahip olamayanından…

Tweetimden seçmeler
Markar Esayan, olaylara laik-Hristiyan çevrenin durduğu yerden bakmayınca mahalle baskısı görmüş. Hep öyleydi, sadece onların durduğu yer vardı!
www.naifkarabatak.net