25 Temmuz 2013 Perşembe

Yavuz yerine Yunus Emre ne âlâ!

İstanbul boğazına yapılacak üçüncü köprünün ne getirip, ne götüreceğinden çok daha fazla ona verilecek isim tartışılmaya başlandı. Hatta sadece tartışılmadı, ayrışılmalar konuşulmaya başlandı.
Birinci köprü Boğaziçi Köprüsüydü.
İkincisi Fatih Sultan Mehmed Köprüsü oldu.
Aslında birincisinde Osmanlı Padişahlarından herhangi birisinin ismi verilmemişti ama ikincisinde, İstanbul’u fetheden bir padişahın adını vermekten daha doğalı da olamazdı.
Hiç tepki gelmedi, bu isim çok yerindeydi.
Ama üçüncü köprünün adının Yavuz Sultan Selim olacağı açıklandığı andan itibaren tepkiler gelmeye başladı ve halen dinmiyor.
Aleviler, tarihte olan bir kavgadan dolayı “Yavuz Sultan Selim” isminden açıkça alerji duyuyorlar.
Bu doğru mudur, değil midir tartışmasında, “doğru değil” çıksa bile bu durumun değişmeyeceğini, var olan inancın korunacağını ve üçüncü köprüye adının verilmesinin kendilerini inciteceğini söylüyorlar.
Kimi ısrar ediyor; Yavuz Sultan Selim olsun diye…
Kimi Hacı Bektaşi Veli adının verilmesini istiyor.
Ama en uygun isim Alevi Kanaat önderlerinden Derviş Tur’dan geldi; Yunus Emre olsun…
İlk bakışta da, son bakışta da yerinde bir isim gibi gözüküyor.
Hatta Mevlana Celaleddin Rumi deselerdi de yerinde bir isim olarak gözükecekti.
İsimlere çok takan birisi değilim ama açıkça ülkede yaşayanların önemli bir kesiminin “bize karşı yapılmış” diyeceği isim üzerinde ısrar etmenin de, inat etmenin de bir manası yok.
Tarihi değiştiremeyiz.
Tarihte olan kavgaları, tozlu rafları karıştırarak “işte öyle değil, böyle” diye ikna etmemiz de kolay değil.
Bugüne dek hiçbir tarihi yanılgıyı düzeltemediğimiz gibi, tarihi doğrularda da ısrar edemememiz, yaşandığı dönemde olan ve bugüne aktarılmasında yanlış algıdan kaynaklanıyor.
Tıpkı Ermeni soykırımını bir türlü kabullenemediğimiz gibi.
Tıpkı böyle bir soykırım olduğunu veya olmadığını söyleyemediğimiz gibi…
“Bizim atalarımız böyle bir şey yapmaz” demekle bu iş olmuyor.
Yapmadığını belgelerle ispat etmek de işe yaramıyor.
İnsanların kafasında yerleşmiş bir şablon var.
Bu şablonu kırmak, bugüne dek inandıkları her şeyin tersyüz olmasını istemek gibi bir şey…
Yavuz Sultan Selim için söylenen “Alevileri katletti” suçlaması, bütün tarihi gerçekliğiyle ortaya dökülse yine bu algının değişmeyeceğine inananlardanım.
O nedenle de bu isimde ısrar, “bizim dediğimiz doğru, o zaman isim uygun ve ısrarcıyız” demekten öte bir şey; “biz sizi dikkate almıyoruz”, algısını güçlendirecek bir meydan okumaya dönüşecektir.
Oysa Yunus Emre öyle değil…
***
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de davetli olduğu Alevi-Bektaşi derneklerinin düzenlediği iftar yemeğinde, Cumhurbaşkanından iki talepleri oldu.
Birisi Cem Evlerinin yasal statüye kavuşturulmasıydı.
Bir diğeriyse İstanbul’a yapılacak üçüncü köprü isminin Yavuz Sultan Selim olmamasıydı.
Bir de önerileri vardı; hem Alevilerin, hem de Sünnilerin “yok” diyemeyeceği bir isim; Yunus Emre…
Doğruluk ve dürüstlük sembolü…
Sadakat ve vefa timsali…
Bir lokma, bir hırkayla ömür geçiren bir derviş…
Edebiyatta başvuru kaynağı…
Şiirde bir üstat…
Harfler, kelimeler ve cümleleri ete kemiğe büründüren bir söz ustası.
Yunus Emre, Anadolu’nun yetiştirdiği ve tarihte eşine ender rastlanan çok önemli ve çok kıymetli bir şahsiyettir.
Ve üçüncü köprüye verilecek ismiyle de, barışın, kardeşliğin ve bir arada yaşamanın en güzel ezgisini hep birlikte yazmamızı sağlayacak olandır da…
Gelin bu talebe kayıtsız kalmayın ve bir kez daha Alevi-Sünni kışkırtması için el ovuşturanların bütün oyunlarını bozun, gitsin…

Tweetimden seçmeler
Ömer Tuğrul İnançer hoca! Artık kabullenin, eğer söylediğiniz sözü anlamaktan çok uzak bir zaman dilimindeysek, söylememek daha hayırlıdır.
www.naifkarabatak.net

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Şafak Sezer evliya değil ama…

Mahalle baskısının hep muhafazakâr kesimde olduğuna bizi inandırmaya çalışanların, kötü yakalandığı bir olaya hep birlikte şahitlik ediyoruz. Bu defaki, sanat camiasından.
Aslında varlığını hep bildiğimiz ama pek dillendirilmeyen bir baskı.
Bugüne dek, Şafak Sezer adı bende hiç sıcak çağrışımlar yapan bir isim olmadı.
Ne oyunculuğunu sevdim, ne ağzının bozukluğunu…
Benim için Şafak Sezer’in gezi eylemlerinden duyduğu pişmanlık veya Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a olan hayranlığını, onu sevmemi gerektirecek bir adım değil.
Zira ben onun sanatıyla ve kişiliğiyle daha çok ilgiliyim…
Doğrusu bu olay benim ilgimi hiç ama çekmezdi, çekmeyecekti de…
Ta ki, Şafak Sezer’e linç girişimi yapılana dek.
Daha önce başkalarına da denenen bu linç girişimin Şafak’ta tekrarlanması şok edici bir olay değildi, beklenen bir tepki şekliydi. Alışık olduğumuz tavırlardı.
“Sanatın kendi tekelinde olduğunu sananların nasıl bir mahalle baskısı kurduğunu öğrenmemiz açısından dikkate değer bir olay” olduğuna kuşku yok.
***
Aynı zamanda mizah yazarı olduğumdan dolayı komedi film ve dizilerine de önem veririm. Mizahı, belden aşağı yapmayanlardan olduğumdan da, bu tür mizah yapanları “kolay para kazananlar” olarak görürüm. (Ben hiç kazanamıyorum ya o ayrı!) Zira asıl mizah veya zekâ fışkıran mizah, belden aşağı olmayandır. Çünkü, belden aşağı yapılanlarda bir sanat aramanız gerekmez, gülebileceğiniz, hatta kahkaha atacağınız küfürleri saymakla bitiremezsiniz.
“Edepli” denecek mizahta ise sadece zekâ vardır, sadece güldürürken aynı zamanda düşündürme vardı.
Şafak Sezer de diğer meslektaşları gibi belden aşağı ve iğrenç esprilerle ayakta kalmayı başaran komedyenlerden sadece birisi…
Bu açıdan benim için “sanatçı” kimliği, dikkate alınacak bir seviyede değil.
Ama bazıları için çok dikkate değer olduğu kesinlikle belli…
Nasıl olsa Şafak Sezer, kendi mahallesinde, beklenen bir yaşam çizgisine sahip.
Gezi eyleminde “sanatçıyım” diye ortaya çıkanlara çok uygun.
Yapılan eylemlere katılıyor, AK Parti’ye karşı çıkıyor, hatta Gezi eylemlerinde onları yalnız bırakmadığı gibi ateşli bir taraftar olarak da aynı safta darbecilere “gel gel” ediyorlar…
Bir anda her şey tersyüz oldu tabii…
Meğer aynı zamanda Şafak Sezer, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın sıkı bir hayranıymış…
Bunu neredeyse uzanıp, elini öpmeye kadar vardırdı ama öpülen bir kare resim olmadı.
Geçerken 5 dakikalık muhabbette, sandalye çekmediğinden çömelerek başbakan ve eşiyle sohbet etti.
Bu diz çökme olarak algılandı…
Bir sanatçı diz çökmemeliydi…
Ama başbakana…
Darbecilerin önünde diz çökebilirdi…
Postal yalayabilirdi…
Ülkeyi ateşe atabilirdi…
Bütün insanların özgürlüğünü elinden alacak eylemlerle kaos oluşturabilirdi.
Sıkı bir şekilde din düşmanı da olabilirdi.
Hatta kendi yazıp, kendi çektikleri komedi filmlerine taş çıkartan gün yüzü görmemiş küfürleri iktidar için sıralayabilirdi.
Bundan tek muaf kesim, Kemalistler ve CHP’ydi…
Bir de ulusalcılar…
Onlara küfür etmedikten sonra kime ederse etsin bir sorun yoktu…
Kendileri için iyi bir aktör olan Şafak Sezer’in başbakan Erdoğan’dan özür dilediği haberi medyaya yansıyana kadar her şey iyiydi…
Çok güzel adamdı Şafak Sezer…
Sanatçıydı ve üstelik halkın sorunlarına karşı duyarlı, yeşili koruyan, geziyi destekleyendi…
Bir anda aforoz edildi.
Hem geziden dolayı özür dileyeceksin, hem başbakanın önünde diz çökeceksin, olacak şey değildi.
Sosyal medyada linç edilen Şafak Sezer, çıldırma noktasına geldi.
Ona verip veriştirdiler, bu da onlara verip veriştirdi.
Çünkü Şafak Sezer, onların istediği gibi davranmamıştı.
Mahallede kurdukları baskıdan sıyrılmıştı.
Belki de ilk kez kendi hür düşüncesini ifade etmişti.
Gezi olaylarında ve öncesinde başbakana olan gizli bir hayranlığı varmış.
Ama sanat camiasından tepki göreceğini bildiğinden içine atmış.
Orada yer edinmenin yolları böyleymiş demek ki…
Önce halka tepeden bakacaksın, halkın değerlerini alaşağı etmek için uğraşacaksın ve eğer iktidar sizin görüşünüzden değilse sıkı bir muhalefet sergileyeceksin.
Şafak Sezer bu oyunu bozdu…
Ya da mahalle baskısını deşifre eden oldu.
AK Parti cenahında ise bir anda Şafak Sezer’e sahiplenme yarışı başladı.
Daha düne kadar “sevmedikleri” Şafak, “eli öpülesi” hale büründürüldü.
Aynı yanlışı yaptıklarının farkında değiller elbet…
Şafak Sezer’in gezi eyleminden duyduğu pişmanlık, onun kişiliğini değiştirmedi, sanatını eksiltip, arttırmadı.
Sadece ama sadece sanat camiasında varlığı gizlenmeye çalışılan mahalle baskısını gün yüzüne çıkardı, hepsi o…
Bir de şunu unutmayın, Şafak Sezer, başbakanın önünde diz çökünce evliya mertebesine yükselmedi.
Sadece sanatı kendi tekellerinde görenlerin çirkin yüzünü deşifre etti.
Bu da az şey değil yani…

Tweetimden seçmeler
Şu zihniyete bakın; Cihan Aktaş'ı başörtülü olduğu için okul yemeğine kabul etmeyen mimarlar grubu TMMOB için imza istemiş. Oy da isterler!
www.naifkarabatak.net

23 Temmuz 2013 Salı

Yuh olsun hepinize, yuh olsun!

Yaklaşık 17 saat boyunca aç ve susuz kalarak oruç tutmak, görünüşte pek kolay bir ibadet şekli değil. Ancak, işin içinde “Allah rızası” olunca zorlukların kolaya çevrilmesi de zor değil.
Peki gerçekten böyle mi?
Orucun faydaları sayılırken, toplumsal yönleri de ihmal edilmez.
Bunlardan birisi, hiç kuşkusuz açların halinden anlamaktır.
Ama sadece anlamak değil, anlamlandırmaktır da…
Genellikle ikincisini dikkate almayıp, birincisiyle yetinen bir millet olduğumuz anlaşılıyor.
Oruç tutuyoruz, akşama kadar aç kalıyoruz.
Üstelik hava çok sıcak…
40 dereceyi aşan sıcaklıkta suya hasret kalıyoruz.
Adeta insanın içi bir alev haline geliyor. İftarda içtiğin su ise kor haline gelen ateşin üzerine serpilen su gibi “cos” diye ses çıkarmadığı kalıyor.
Ve böylelikle biz de açların halini anlıyoruz.
Susuzluk çeken, bir damla suya hasret kalanların neler çektiğini yaşayarak öğreniyoruz.
Ama hepsi o…
Buna bir anlam kazandırmak da gerekir.
Asıl mesele de zaten o anlamı kavramak ve uygulamaktır.
Hiç yok demiyorum elbet, gördüklerim, duyduklarım, şahit olduklarım, yaşadıklarım var.
Nedense bu azınlıkta kalıyor.
İftar sofralarımız, açlık çekenlerin hayallerini süslemekten bile çok uzak.
Beş yıldızlı iftar sofralarında konuklarımızı ağırlıyoruz. (Bu gidişle beş yıldıza yeni yıldızlar da ekleyeceğiz.)
Adeta bu sofralar güç gösterisine dönüşüyor.
Ne kadar lüks, o kadar zengin.
Ne kadar kalabalık, o kadar güçlü…
Üstelik iftara davet edenlerle katılımcılar hep aynı.
Katılımcıların neredeyse tamamı da, iftar verenin siyasi malzemesi olmaktan hiç gocunmuyor.
Bugün bir siyasinin iftarına katılanlar, yarın iftar verenler arasındandır.
Yarın iftar veren, diğer günkü iftara katılandır.
Siyasiler ve siyasete soyunanlardır.
Halen siyasi arenada boy gösteren ve bir daha seçilme kaygısı taşıyandır.
Belediye başkanıdır, parti başkanıdır, adaydır, aday adayıdır.
Yüksek yüksek bürokratlardır, bürokraside rol kapma telaşında olandır.
Sivil toplum örgütleridir bunlar; “toplumu” olmadan sivil iftarlar düzenlerler.
Çok kalabalık olmalı, sayı binlerle ifade edilmeli, “muhteşem geçti” diye herkes bir diğerine söylemeli.
Menü sayılmalı, lezzeti konuşulmalı ve iftarı verenin itibarı dilden dile dolaşmalı…
Öyle sanıyorlar…
Ama benim gözümde beş kuruşluk bir değer ifade etmiyor bu tür iftarlar.
Yoksulun sofrada olmadığı ve şatafatından girmeye bile ürktüğü sofraların kime ne faydası var?
Üstelik iftar verenlerin neredeyse tamamına yakınının dini hassasiyetleri var.
Veya bir kısmı öyle göstermek istiyor.
Hazır seçim dönemine de girildi.
Adam hem güçlü, hem zengin, hem konukları çok, hem de “dini bütün” birisi…
Bütün her tarafı dökülürken, neyi bütün doğrusu anlamlandıramıyorum.
Yaşadığım yerde yoksula bir tabak yemek vermekten acizler var.
Sahip olduğu veya elde ettiği makamı, siyasi amaç uğruna saçıp savuranlar var.
Bu iftar yemeklerinin parası kimlerden gidiyor?
İftar sonrası yapılan etkinliklerin ücretini kimler ödüyor?
Siz böyle mi dini bütün oluyorsunuz?
Hani sofranızda aç ve açıkta kalanlar?
Hani sofrada milletin kendisi?
Bütün olduğunuza inandığınız dininiz, böyle iftarları mı tavsiye ediyordu?
Bir hurmayla sahur edip, bir hurmayla iftar edenler kimlerdi?
Sofrasında yoksul olmadan ağzına bir damla su almayanlar kimlerdi?
İftar saati yoldan geçeni bekleyip, iftar ettirmeden göndermeyenler kimlerdi?
Yoksa siz yeni bir din mi icat ettiniz?
Sizin dininizde Allah için oruç tutup, zenginleri ağırlamak mı var?
Yoksa Allah için oruç tutup, siyasi gelecek için iftar edenler mi var?
Belki de size siyasi rant sağlayacak olanların gözünü boyamak var.
Yuh olsun hepinize…
Koca bir kentte, bir tek yoksul sofrası açamayacak kadar acizsiniz ama halkın parasıyla bir birinizi ağırlamaktan en ufak bir utanç bile duymuyorsunuz…
Ramazan ayını yarıladık ve bugüne dek, açların durumunu anlayıp, ona göre davranan göremedim.
Gizli saklı yapılanlar var…
Halen evinde iftar etmeyen, yoksul sofrasını donatarak birlikte iftar edenler de var.
Olabiliyorsanız, onların tırnağı olun!
Yoksa da hepinize yuh olsun!

Tweetimden seçmeler
Sadece Nihat Hatipoğlu hocaya sorulan sorular bile bu milletin dinine ne kadar yabancı olduğunu ve lüzumsuz konularla ilgilendiğine delildir.
www.naifkarabatak.net

22 Temmuz 2013 Pazartesi

Yağcılık, yalakalık ve soytarılık!

Her dönemde, yazının başlığına aldığım bu üç kavram tartışma konusu olmuştur. Sürekli birileri, bir diğerini dışlama adına “yağcı-yalaka veya soytarı” olduğunu söyler ama bunu söyleyenin de yağ yaktığı bir tarafın olması, işin ciddiyetini kaçırır. Hatta bazıları da “kendisine yağ yaktırma” telaşındadır, derdindedir.
Öyleyse nedir bu kavramlar, suçlu sadece yağ yakanlar mıdır, yaktıranlar mıdır, hem yak yaktıranlar, günü geldiğinden soytarıdan daha fazla yağ yakma becerisine sahip midir?
Doğal olarak ortada bir yağ yakma varsa bu kendisinden üstün görülenler içindir. Daha çok da bu sahip olunan/olunacak bir makam veya elde edilen/edilecek bir güce karşı yapılır.
Yağcılık veya yalakalık yapan her devirde bolca bulunacağı gibi “kendisine soytarı arayan” padişah bozmaları da hiç eksik olmaz.
İnsanlar sıkça suçlanır; daha düne kadar falancanın yanındaydın, şimdi ne oldu da buna bu kadar yağ yakıyorsun, el insaf!
İşte anlatmak istediğim asıl sorun da burada başlıyor.
Siyasiler, yöneticiler veya gücü elinde bulunduranlar, yaptıklarının doğru olduğunu söyleyecek insanları etrafında ararlar.
Akşam başını yastığa koyduğunda, “helal be, yine neler becerdim” diyebilmelidir.
Çalsa da bu değişmez, çırpsa da, hak yese de, zulmetse de…
O kendi içini rahatlatma derdindedir.
Çoğunun bedeli bile yok, gönüllü yalakalık yapanlar vardır, bir umut diye bekleyenler vardır, bir gün işine yarayacağından çok emindir.
Veya sadece “onun yanında olmak” başkalarına hava basmak için yeterlidir.
Yağ yakılmayı bekleyense yaptıkları iyi veya kötü işin onaylanmasını istiyordur hepsi o.
Eğer “aykırı” ses çıkmaya başlarsa “yok, bu konuda hata yaptın” derse yeni bir yağcı bulmanın şimdi tam sırasıdır.
Öyleyse saf değiştiren yağcılar değildir.
Dün attığım tweet gibi, yağ yakılmayı bekleyen farklı bir limana demir almak zorunda kalmıştır.
Yağ teknesi boş kalmamalı, farklı teknelerle bir süre daha bu işi götürmelidir.
Masraf çok önemli değil.
Zaten bir kısmı masrafsız yağcıdır.
Arada çıkan masraflar da nasılsa yaptığı kötü işlerden elde edilen kârla kapatılacak kadar basit, bahse konu bile edilmeyecek bir miktardır.
Öyleyse falan gitmiş, filan gelmiş çok önemli değil.
Giden yeni yağlayacak bir limanı bulmakta zorlanmayacak, gelen yeni görevine adapte olmakta bir sıkıntı çekmeyecektir.
Bu anlattıklarım elbette “kötü” olarak tarif edilecek makam ve güç sahipleri içindir.
Yoksa iyi diye bildiklerimizin yıkama ve yağlamaya asla ihtiyaç duymayacakları kesindir.
Ne yazık ki iyilerin yanında da bu tiplere çokça rastlanıyor.
Kimisi yağlı bela olmuş, kimisinin yaktığı yağı fark etmeyecek kadar basiretten yoksundur.
Liderlik, tam da burada başlar.
Etrafınızdaki insanlara iyi bakın.
Size olan sadakatleri, sizin iyi bir şeyler yaptığınızdan mıdır, yoksa iyi kötü fark etmez ne yaparsanız yapın başını emme basma tulumba gibi sallamanın dışında bir de “siz var ya siz” diye başlayıp, övgüler dizen midir?
Yanınızdakiler, hatanızı düzelten midir, yoksa sizi hata üstüne hata yapmanızı sağlayanlar mıdır?
Kendi çıkarını mı düşünmektedir, yoksa milletin refahı önce mi gelmektedir?
Bu ayrımı yapabilmek, liderliğin vasıflarından birisidir.
Peki nedir bu yağcılık, yalakalık ve soytarılık…
Sondan başlayalım…
Soytarı, kişilik sahibi olmayan, sırf sizi güldürme amacı güden, genellikle akıl sağlığı yerinde olmayan tiplerdir. Bunların zararı sadece kendilerine bilinir ama değil, siz de zarar verebilmektedir. Soytarılığı, kendisinin hiç önemsenmemesini sağlar ama bu arada yanınızda bulunması nedeniyle de sizi itibarsızlaştırır.
Yağcı ve yalakalar ise çok zor anlaşılır.
Bunların çoğu zekidir.
Ne yaptığını iyi bilir, nerede ve nasıl etkilerini kullanacağını kimse kestiremez.
Sürekli sizi onaylarlar ama…
Asla hatanızı görmez, sizden daha fazla hatanızı örtmek için akıl almaz çareler üretirler…
Ve siz, bulunduğunuz güç durumdan kurtulduğunuzu sanırken, o yükünü tutmuş olarak başka sağılacak inek ararlar…
Çünkü yağcı ve yalakaların esas amacı, sağılacak birisinin peşi sıra gözünü karartarak gitmesidir.
Sizin kim olduğunuzun önemi yok, ürün veren makamınız ve gücünüz olsun yeterlidir…
Hem yağcı ve yalakalar, umut veren yerlerde bulunur, umutsuz yerlerde değil…

Tweetimden seçmeler
“Adam, adam ama pehlivan başka adam” derdi eskiler. Ne güzel adamlık tarifi!
www.naifkarabatak.net