20 Temmuz 2013 Cumartesi

Bu gidişle daha çok zırlarsınız…

Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç, hafta sonunu Şanlıurfa ve Adıyaman’da geçirdi. Bizler de bir kez daha yatırımların nasıl isteneceğini ve yatırıma hasret illerin nasıl yatırım alabileceğini öğrendiğimiz gibi ağlamayan çocuğa bakanların bile meme vermediğini öğrendik.
Nasıl mı, bakalım nasılmış?
Gerçekten de gençlerin “Suat abisi” olacak kadar gençlik hizmetlerine önem veren Bakan Kılıç, gençliğinin verdiği enerjiyle güzel hizmetler yapıyor, umarım çok daha güzel hizmetlere imza atan “genç bakan” olarak ileride anılır.
Benim bu beklentim, hizmet bekleyen kentlerin de doğal bir beklentisi olduğunu düşünüyorum. Çünkü çalışan bakan, kentleri ayağa kaldıran bakandır aynı zamanda.
Biz gelelim iki ili ziyaretine…
Bakan Kılıç, önce Şanlıurfa’ya gitti.
Sebeb-i ziyareti her iki ilde de “açılışlar ve bir dizi temas” gibi klasik bir bahaneydi.
Bu bahane, iki ilin farklılığını da ortaya koyması adına dikkat çekiciydi.
Şanlıurfa, neredeyse her dönem bir bakanı kabinede olan bir il ama Adıyaman, bugüne dek hiç bakan çıkarmayan birkaç ilden birisiydi.
Şanlıurfa yatırıma doyan bir il, Adıyaman yatırıma hasret bir köy kent görünümünde.
Şehircilik açısından “yok” denecek kadar hiçbir yatırım yapılmamış Adıyaman, beş büyükşehir arasına sıkışıp kalan “büyük köy” görünümünde.
Sosyal yönü sıfır denecek seviyede.
Kültüre hiç ama hiç destek vermeyen bir kent...
Ne büyük bir alışveriş merkezine sahip, ne beş yıldızlı oteli var, ne kültür merkezi.
Hatta şehrin otogarı bile 50 yıllık derme çatma, kasaba otogarlarından bile kötü.
Halen ikili eğitim yapılan nadir illerden birisi.
Taşımayla eğitim seviyesini yükselteceğini, birleştirilmiş sınıflarla eğitimde zirve yapacağını sanıyor.
Zaten taşıyacak yolu da pek yok. AK Partinin onuncu yılında duble yolu uzaktan gören ama bir türlü şehirle birleşmeyen bir uzun yol!
Bakanın alanına giren konular da tam bir fecaat.
50 yıllık bir stadyumu ve yine aynı süreye sahip kapalı bir spor salonu var.
Gençlerin spor yapacağı alan da yok, atletizmin hiçbir dalının yapılacağı alan da…
Gençlik ve Spor Hizmetleri, yerel yöneticilerin kabiliyetine göre ağır aksak bir şekilde ve Sodes projeleriyle yürütülmeye çalışılıyor.
Şanlıurfa ise bütün bunları unutalı uzun zaman oldu.
Buna bakan Kılıç da şahit.
O kadar şahit ki, “iftar-teravih arası” hizmete açamayacağı kadar büyük tesislere kavuşabiliyor.
Şanlıurfa’da GAP Arena Stadının arkasında yapılan 5 bin kişilik spor salonunun açılışı vardı ev bütün hazırlıklar tamamlanmıştı. Ancak bakan bu tesisi açmadı.
Ajanslara ilk yansıması sanki bakan tesisi beğenmemiş de açmamış gibi geldi ama içeriğine bakınca, bakanın “bu tesisi başbakanın açması” gerektiği görüşünde olduğu görüldü.
Tesis çok büyüktü ve Şanlıurfa’da bulunan diğer büyük tesislere ek bir başka büyük tesisti…
***
Daha sonra Bakan Kılıç, Adıyaman’ı ziyaret etti.
Klasik ziyaret bahanesinde “açılış” vardı ama açılacak bir hizmetin olduğu da söylenemezdi.
Hazır gelmişken yeni yapılan Gençlik merkezinin kurdelesini kesti.
Ve Adıyaman’a hizmet, böylece gelmiş oldu.
Adıyaman Atatürk Stadyumu, 50 yıl önceki haliyle hizmete devam etti. Hemen yanındaki Kapalı Spor Salonu da…
İl Özel İdaresine ait arazi üzerine yapılan 2 bin 500 kişilik kapalı spor salonu ise urum oğlunun türküsüne döndüğünden açılacak bir şey yoktu, hediye edilen resmiyle yetinmek zorunda kaldı. O resim gençlere verilmeli, bakıp bakıp spor yapmalılar.
Ama bakan, Adıyaman’a çok şey yapıldığını söyledi.
Çünkü “Hükümet olarak Adıyaman'a gerek yatırımlar gerekse gençlik ve spor projeleri konusunda öncelik ve değer verdiklerini” söylüyordu.
Koskoca bakan, yalan söyleyecek değil ya…
Belki Adıyamanlılar görmüyordur, hepsi o.
Tıpkı belediye hizmetlerini görmedikleri gibi, tıpkı diğer kurumların devasa yatırımlarını görmedikleri gibi, tıpkı kültür merkezini, otogarı, parkları görmedikleri gibi…
Çünkü bakan “Türkiye genelinde yapmaya çalıştığımız bütün proje bazlı hizmetlerimizi, Adıyaman'da da aynı şekilde önemli ve öncelikli şekilde gençlerimize kazandırma çabası içerisindeyiz.” diyordu…
Demek ki bir umut vardı ve can henüz çıkmamıştı…
Hem “Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın Adıyaman'a, gerçekten samimi bir ilgisi var.”dı…
Sonra “Adıyaman, hep huzur ve sükunet merkezi gibi oldu. Bizim siyasetimizde de öyle oldu. Milletvekillerimiz hep güler yüzlü ve kendi aralarında dayanışması iyi insanlardı. Dolayısıyla ortaya bir sinerji çıktı. Adıyaman bizim gündemimize hiç problemli bir şehir olarak gelmedi. Adıyaman'da, hiç kronik problemli bir şehir görüntüsü oluşmadı. Bu çok büyük bir şanstır. Adıyamanlılar, bu şansı fırsata dönüştürmeye devam etmek lazım.”
Adıyamanlılar sevindi elbet, bakanın peşini bırakmadı. Halay bile çektiler. Hatta horon tepeceklerdi ama bilmiyorlardı.
Bakan iyi ağırlandı, izzet-i ikramda asla kusur edilmedi.
Gençler “Suat abi” diye çılgına döndü, siyasiler asla peşini bırakmadı, onu kurda kuşa yem etmeye niyetleri yoktu.
Ve bakan gitti…
Hem de Adıyamanlılara “ya sabır!” çektirip, gitti. (Sürücülerin ramazanda el freni değil, ya sabır çekmesi kampanyasına destek de)Tıpkı yıllardır çektikleri gibi…
Şanlıurfa’da “başbakan açmalı” denen devasa projeye karşı, Adıyaman’da “hiç kronik problemi bir şehir görüntüsü oluşturmaması” kaldı…
Çünkü Şanlıurfa, aldığı bütün yatırımlara karşı “ağlamayı” biliyor ve onlara meme verecek hep bir bakanları da oluyordu.
Adıyaman ise “huzur kenti” olduğundan, huzuru bozacak bir zırıltıya pabuç bırakmıyordu…
Ve memeyi de bir türlü alamıyor, içten içe zırlayıp duruyordu…
Bu gidişle daha çok zırlarsınız…

Twitimden seçmeler
Bakan Kılıç Adıyaman'da yöneticilere “Kardeşim bu kadar çalışmayın, ayıptır, günahtır, dinlenin” demiş. Başka illere kötü örnek oluyormuşuz. :)

16 Temmuz 2013 Salı

Bir taşın üzerinde öylece oturmak…

Bugün kentimi yazmak istiyorum; Adıyaman’ı. Taa çocukluğuma gidip, buraya kadar hızlı bir bakış atmayı düşünüyorum. Anlayacağınız ben bir taşın üzerine oturacağım ve oradan bugüne bakacağım.
6-7 yaşlarındaydım ve tabii sonrasında da.
Adıyaman’ın tek ama tek piknik yeri, şehir merkezine 5 kilometre uzaklıkta bulunan Ziyaret Çayının olduğu, “Beşpınar” denilen yerdi.
Aileler piknik için burayı seçerdi.
Kadınlar evlenecek çocukları için yapacakları yatağın pamuğunu, yününü burada temizlerdi.
Çocuk ve gençlerin “yüzebileceği” tek çay da burasıydı. Hani irili ufaklı sulama kanalları vardı ya, çay olarak daha çok burası kullanılırdı.
Araç sayısı fazla olmadığından pikniğe gidenler erzaklarıyla birlikte yola düşerdi.
Bazen kamyon kasası, bazen traktörün römorku daha hızlı bir servis sağlardı.
Çocukluğumda ben de ailece burayı ziyaret edenler arasındaydım.
Deniz bize uzak olduğundan, çayın minicik suyu bize deniz gibi görünürdü.
Boğulmamak için büyüklerimiz etrafımızda döner dururdu.
Biraz yüzünce resimde gördüğünüz taşın üzerine çıkar oturur, kurulanırdım.
Biraz sonra bir daha, sonra bir daha...
Bazen uzaklara dalıp gitmek için, bazen sudaki canlıları izlemek için, bazen de suyun akışına kendimi kaptırmak için çıkardım o kocaman taşın üzerine…
Suyun içinde öylece duran bir taş işte; hiçbir önemi yok, hiçbir ayrıcalığı yok, hiçbir farklı yönü yok. İlgi çekici özelliğe kendisinde barındıran bir şey de değil.
Alt tarafı da taş, üst tarafı da taş.
Suyun akışını değiştiren, çıkardığı sesle farklı bir ahenk katan, karşıya geçerken sana yol olan bir taş.
Ama o taşın çok fazla özelliğinin olduğunu dün öğrendim…
Eşim ve çocuklarım iftarı dışarıda yapmamızı istedi.
Küçük oğlumsa illa su olan bir yere gitmemizde ısrarcı oldu.
Beşpınar iyi seçimdi.
Nostalji yapardık belki.
Gittik. Yukarıda piknik yerine gitmektense, suyun başına inmeyi tercih ettik.
Spor kıyafetlerimle hemen suyun içine girdim ve o taşın üzerine oturarak ayağımı serin sulara bıraktım.
Çocukluğum aklıma geldi…
Ama o da ne?
Ben çocukken de bu taşın üzerine otururdum, tam karşıda bir taş daha vardı.
Neredeyse 42 yıl geçmiş ama o taş, orada öylece kalmıştı.
Hiç kıpırdamamışlardı, hiçbir düzenleme yapmamışlardı.
Kafası azıcık çalışanların bile boşu boşuna akan o suyun yatağına düşüneceği en az yüzlerce proje olabilirdi.
Ama o taş, bütün projelere engel olmuştu.
Bütün bunlara rağmen proje hazırlayanlarsa bunu bir türlü uygulamaya geçirememişlerdi. Çünkü ortada o taş vardı.
Taş işte, kime ne faydası olacak?
Makam olarak seçtiği çayın yatağında kurulup duracak.
Ne kimseye bir faydası olacak, ne gelip geçenin elini tutacak. Belki üstüne basıp geçeceksiniz, hepsi o.
42 yıldır orada duran taşı yerinden oynatamayan binlerce yönetici geldi geçti.
Kimi vali oldu, kimi belediye başkanı, kimi müdür, kimi mühendis.
Bazısı seçildi, bazısı atandı.
Ama hiç kimse o taşı oradan kaldıracak ne güce erişti, ne kudrete sahip oldu.
Sanki o taşın yerine kendileri geçti, sanki o taş kımıldamasın diye çabaladı durdular.
Tıpkı hiçbir şeyi yerinden oynatmadıkları gibi…
Eksiklikleri söylediğinde “muhalif” oldun, “karşı cepheye çalışan” sayıldın.
Bu kentin eksikliğini söylemek suçtu çünkü.
Yapılan eften püften işleri büyütüp “bir şeymiş gibi” sunmaksa memleket severlikti…
Bu kentin 50 yıllık otogarının olduğunu söylemek belediyeye karşı gelmekti.
Bu kentin kültür merkezinin olmaması da bütün yöneticileri karşına almaktı.
Halen ikili öğretim yapan okulların olmasını gündeme getirmek, bütün milli eğitim camiasına hakaretti.
“O kadar parayı Adliye Sarayına harcayacağınıza..” diye bir cümle kurup, alternatifleri sıralamak da bu kente yapılacak en büyük kötülük olarak algılanırdı.
En iyi yerler resmi kurumların olurdu ve oralarda o taşı yerinden kaldıracak kadar iş yapan bulunmazdı.
Huzur kenti olan Adıyaman’da, huzurun kaynağı koyun olmaktan geçerdi.
Seçerdiniz, atanırlardı ve siz “padişahım çok yaşa” derdiniz.
Aksinde o taş yerinden kımıldar ve huzur bozulurdu.
Bu kentin huzurunu bozmaya ise hiç kimsenin hakkı yoktu.
Öyleyse o taş, 42 yıldır yerinden kıpırdamadığı gibi, bir 42 yıl daha kımıldamamalıydı ve bizi yönetenlerin morali bozulmamalıydı.
Aslında o taş, tam da yöneticilerimize benziyor, onları çok güzel anlatıyordu.
Ha o taş, ha bu taş, ha diğer taş, ne fark eder ki…

Tweetimden Seçmeler
Kendi derneğinin “onurunu” koruyamayan hiç bir STK, üyelerinin, vatandaşların veya tüm mağdurların onurunu korumaya asla güç yetiremez!
www.naifkarabatak.net

15 Temmuz 2013 Pazartesi

Belden aşağı ama tam yerinde!

Prensip olarak tartışmalarda belden aşağı vurulmasını sevmem. Tartışma konunuz neyse, bütün konuşmalar ve örneklemeler o kapsamda sürüp gitmeli. Bu çok ağır da olsa, eskiye dönüp, kirli çamaşırlar ortaya dökülmemeli.
Ama bu defaki biraz farklı…
CHP Antalya Milletvekili Yıldıray Sapan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın kızıyla ilgili çirkin bir tweet attı.
Taksim’de palalı dehşet saçan esnafa gereken ceza verilmediğini veya duyarsız kalındığını belirterek, işin içine hiç alakası yokken, Sümeyye Erdoğan’ı katarak çirkinlik yaptı.
Tepkiler üzerine tweeti kaldırdı.
Sonra CHP’den özür geldi.
Diğer partilerde bu çirkinliğe tepkisiz kalmadı, milletvekilini kınadı.
Ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, Yıldıray Sapan’la ilgili eski bir davayı ortaya atı.
Çok da eski değildi aslında. Henüz 2 yıllık bir olaydı.
Ama konuyla alakası yoktu diye şık bulmadım.
Buna rağmen de “hele şu mahkeme tutanağını okuyayım” diye bir merak sardı.
Ve o mahkemeden sonra mecliste verdiği önerge veya tepkilere göz atmak yerinde olurdu.
Yoksa CHP’nin Antalya Milletvekilini kim tanıyacaktı?
Tanımamız için kendisi ortaya çıktı.
Çirkin bir paylaşım yaptı ama çok daha çirkinliklerinin olduğu ortaya döküldü.
Düşünebiliyor musunuz hamile eşini döverek, yavrusunun düşürmesine neden olmuş.
Hem de alkolik bir şekilde.
Kafası ayık değil, ne yaptığını bilecek kadar sağlıklı düşünecek bir durumu yok.
Bir sevginin ürünü yavrularının doğmasını, onu besleyip büyütmelerinin hayalini bile kurmuş olabilirler.
Evlerine neşe saçacak bir çocukları olacak.
Yıllarca onun verdiği mutlulukla sevgileri artacak.
Sonra çocuk büyüyecek, evlenecek, belki bir makam sahibi olacak, önemli yerlere gelecek.
Ama bütün bunlar, Yıldıray Sapan’ın bir anlık zevkine kurban edilecek.
Hem aynı yastığa baş koyduğu eşini öldüresiye dövecek, hem hayalini kurduğu evladının da katili olacak.
Hepsi birkaç kadeh alkol için…
Allah korusun, birisinin başına böyle bir şey gelse ömür boyu bir daha o alkolü eline alacağını düşünemem.
Ama Yıldıray Sapan, düşünmekle kalmamış, hem uygulamayı sürdürmüş, hem de mecliste en çok tepki gösterdiği alkollü içeceklerle ilgili düzenleme olmuş.
Hatta “milletvekili kariyerinde” bir dönüm noktası olacak “ilk soru önergesi” de içki üzerine…
Sadece içki olsa iyi…
Hamile eşi Sedef Sapan’ı alkollü halde, hem de aracın içinde öldüresiye dövmüştü. Bu, 5 ay ceza aldığı mahkeme tutanağına şöyle yansımıştı; “Müşteki ile sanığın karı koca olup olay günü yemek yemek üzere dışarıya çıktıkları, alkol aldıkları, eve dönerken aralarında tartışma çıktığı ve tartışma sırasında sanığın mağdureyi araç içinde darp ederek…”
Sapan’ın sicili, sadece içki ve dayakla sınırlı da değil, oldukça kabarık.
Rüşvet, haksız kazanç ve sahtecilikten mahkemeye de verilmişti.
Sapan’ın adı gizli kameralı rüşvet operasyonu ve sahteciliği de karışmıştı.
“Resmi belgede sahtecilik, resmi makamlara karşı yalan beyanda bulunma ve haksız kazanç sağlama” kapsamında suç duyurusunda bulunulmuş, emniyetçe operasyon düzenlenmiş. Bu olayda iki CHP’li partiden ihraç da edilmişti.
***
Öncelikle hiçbir olayın bir diğeriyle ilintisi yok ama bir anlayışın ortaya dökülmesi adına kimin nasıl birisi olduğunu bilmeye gerek var.
Öncelikle Taksim’de eline pala alacak kadar çıldırma noktasına gelen esnaf, bunu bir gece yarısı gördüğü rüya üzerine yapmamış. İki aya yakın bir zamandır, birilerinin piyonu olan eylemcilerin bölgeye, işyerine ve ekmeğine verdiği zarar nedeniyle yapmış. Sadece o değil, o bölgedeki esnafın tepkileri de aynı gerekçeyle artarak devam ediyor.
Ama şu bir gerçek ki, ne esnafın eline pala alma hakkı var, ne göstericilere saldırma hakları. Ama aynı zamanda göstericilerin de esnafa saldırma hakları yok, onun işyerini dağıtma, dükkânını yağmalama veya ateşe verme hakları yok. Yine esnafın ekmeğiyle oynama, müşterilerini kaçırma hakları da yok.
CHP’li vekil, eğer çok dürüstse, palalı esnafa tepki gösterdiği gibi, göstericilerin esnafa yaptıklarına da tepki gösterir. Orada masum bir eylem yok. Tamamen terörist saldırılar var ve bu bir türlü bitmedi. Çünkü vekil de destek verdiğinden dolayı bu işi iyi biliyor olmalı; belki de olayların ödenen bir bedeli vardır, kim bilir!
Palalı esnafa tepki gösteren milletvekilinin,
Taksim’in yaşanmaz hale gelmesine ses etmemesi,
Hatta darbeye çanak tutulmasına kayıtsız kalması,
Mısır’daki darbeyi, ülkemizdeki iktidara gözdağı olarak gösterilmesine sessiz kalması veya destek vermesi bir şeyi anlamamıza yardımcı oluyor.
Bazıları sırf kendi istedikleri olsun, sırf kendi keyifleri gelsin diye birkaç kadeh içip, öz çocuğunu öldürecek bir kimliğe bürünebiliyorlar.
Tıpkı gezi eylemcilerinin bir anda terör estirecek hale gelmeleri gibi…

Tweetimden seçmeler
Hiç kimse sizin sevdiğinizi sevmeye, nefret ettiğinizden köşe bucak kaçmaya mecbur değil. Buna siyaset veya ideoloji de dâhildir!
www.naifkarabatak.net

14 Temmuz 2013 Pazar

Halkı kendinizden nefret ettirmeyin!

Gezi eylemcileri, işin suyunu da çıkardı, cılkını da. Gezi Parkı’nda üç beş ağacın yer değiştirmesiyle başlayan olaylar, koca Taksim’i yaşanmaz hale getirdi. İstanbul’un en cazibeli semti ve özellikle çekim merkez olan İstiklal Caddesi yaşanmayacak yer haline getirildi. Orada hayatını kazanmak için bin bir zorluğa katlanan esnaf, çıldırma noktasında.
Bir eylemi nerede başlatacağını bilmek maharettir.
Bir eylemi nerede noktalayacağını bilmek de maharettir.
Taksim Dayanışma Platformu, nerede başlayacağını bilmediği gibi, bütün bir ülkenin nefretini çekecek kadar işin tadını tuzunu kaçırdığının da farkında değil.
Anlayın, siz halkı temsil etmekten çok uzaksınız, çünkü halkı tanımıyorsunuz.
Anlayın, siz halka huzursuzluk vererek, hak savunuculuğu yaptığınızı külahıma bile anlatamıyorsunuz!
Ama anlamazlar…
Çünkü uzaktan kumanda edilen piyonlar yığını haline gelen birkaç yüz kişi, Türkiye’yi dünya âleme rezil etmekten öte bir şey yaptıkları yok.
Gezi Parkı halka açılıyor, açtırmamak için eylem yapıyorlar.
Düzenleme iptal ediliyor, iptal edilmesin diye uğraş veriyorlar.
Gezi parkı bahane olarak kalıyor, havalimanı, Kanal İstanbul ve üçüncü köprüye karşı çıkıyorlar.
Ne istediğini de bilmiyor, neye karşı çıktıklarını da.
Mızmız çocuklar gibi ellerine her fırsat geçtiğinde, avucuna tutuşturdukları birkaç yüz lirayla adam toplayıp, ortalığı savaş alanına çeviriyorlar.
Cumartesi günü yapılan eylemde, göstericilerle esnaf arasında gergin anlar yaşandı.
Bazı esnafların ellerinde sopalarla dükkânlarının önüne çıkıp göstericilere müdahale etti, göstericiler de bu kişilere tepki göstererek karşılık verdi.
Hani hak savunuyordunuz?
Esnafın tepesini attırıp, onlarla kavgaya tutuşarak mı bunu sağlayacaksınız?
Bununla kalmadı tabii.
Sözlü tartışmalar, darp etmeye döndü.
Eylemciler esnafın sokakta duran masa ve sandalyelerini dükkânlarına doğru fırlatarak tahrip etti.
Bazı eylemcilerin ise kepengi yarıya kadar açık olan dükkândan içeri yanıcı maddeler attı.
Bir yeri yaşanmaz hale getirerek, yaşamaya çalışmak, akıl yoksunu kişilerin başvuracağı bir yöntemdir ve asla taraftar bulmaz.
Bu arada, Gezi Parkı olayları başladığında destek veren anlı şanlı medya kuruluşlarıyla sanatçı diye geçinenler nerede çok merak ediyorum.
Halkı kışkırtmak için ellerinden geleni yaptılar.
Yalan tweetlerle insanları sokağa dökmeyi başardılar.
Hayran kitlesini kullanarak “burada iyi bir şey var” dedirttiler.
Karanlık odakların sokağa çıkmasına zemin hazırladılar.
Şimdi hepsi çekildi.
Toz olup uçtular.
Tatil beldelerinde keyfediyorlar.
Bir tek Taksim Platformu denen kesim var ki, bunlarında kimi temsil ettiği, kimin sözcülüğüne soyunduğu, kimin platformu olduğu belli değil.
Sadece tepki alıyorlar.
Koca bir halkın nefretini kazanıyor, koca bir halkın öfkesini biriktiriyor, dışa vurdurmaya çabalıyorlar.
Yazık…
Bu ülkeye daha fazla zarar vermeyin.
Mısır’daki darbeyi savunacak ve ülkeye gözdağı verecek kadar iğrençleşmeyin.
Varsa demokratik bir talebiniz, bunu adam gibi isteyin.
Eylemleriniz adam gibi olsun, duruşunuz adam gibi, talebiniz de haklı bulunsun.
Ne kimseyi kumanda edin, ne kumanda edilenlerden olun.
İnsan gibi yaşamak için, insan gibi bir taleplerle ortaya çıkın.
Öyle şeyler söyleyin ki, herkes “bakın, bunlar gerçekten haklı” desin.
Allah aşkına, ortalığı savaş alnına çeviren, çevreye zarar veren, güzelim Taksim’i yaşanmaz yer haline getirenlere kim destek verecek?
Ancak karanlık güç odakları verebilir.
Vatan hainleri verebilir.
Bu eylemden siyasi rant elde etmek isteyenler ellerini ovuşturabilir.
Başka, yok!
Beni dinlemezsiniz biliyorum, çünkü dinlediğiniz hesabı kabarıklar var.
Sürekli banka hesabınızı kabartanlar var.
Ülke karışsın diye kesenin ağzını açanlar var.
Türkiye çok kötü duruma düşsün ve olabilecek bir darbeden nasiplensinler diye uğraşanlar var.
Türkiye’nin bölgede güçlü hale gelen konumunu tersine çevirmek isteyenler var.
İsrail var!
Almanya var!
Bunlar için para sorunu yok.
Tıpkı Mısır’da demokrasiye darbe yapan, kendi halkına ateş açan Sisi gibi aşağılık insanlara kesenin ağzını açan Arap ülkelerinin kuklaları olduğu gibi.
Mısır’daki darbecileri besleyenlerle, Taksim’de eylemcileri besleyenler aynı kafa yapısının ürünü!
Anladık, sizi iyi besliyorlar ve siz ancak beslendiğiniz oranda sokakları karıştırabilirsiniz.
Ama unutmayın, bu halk sizden gittikçe çok daha fazla nefret etmeye başladı. Bu nefret iğrenmeye kadar gidiyor, demedi demeyin.

Tweetimden seçmeler
Çocukluğumuzda “yağlı bela” dediğimiz arkadaşlarımız olurdu, İllallah dedirtirlerdi. Gezi eylemcileri de gittikçe işin tadını kaçırıyor.
www.naifkarabatak.net