11 Temmuz 2013 Perşembe

Siz kimin askerisiniz?

Aslında bu kural bütün ülkelerde, bütün mesleklerde var ama “emre itaat” denilen şeyin, içeriğini tartışmak çoğunun aklına gelmez.
Veya zaten gönüllü köledir, üstü neyi emrederse yapması gerektiğine inanır.
Bu daha çok asker ve poliste var.
Kamuda da böyledir elbet.
Mesela bir operasyonla gündeme gelen herhangi bir kurumdaki memurlar, emri verenin amirleri olduğunu söylerler.
Emir, kanuni değildir.
İhaleye fesat karıştırılmıştır belki.
Ya da ne bileyim, usulsüz bir işlemle devlet veya vatandaş zarara uğratılmıştır.
Kamudaki yasal olmadığı halde, görev alanında bulunmadığı halde “koltuğundan korkan” insanların yaptığı usulsüzlükler, hem devlete zarar verir, hem millete.
Tabii ki bu maddi bir zarardır…
Can kaybı yoktur sonuçta.
Ortada bir suiistimal varsa cezasını öder.
Ya cezaevine girer ya çaldığı parayı iade eder.
Bir şekilde maddi suiistimallerin bedeli ödenir ve maddi hata da telafi edilir.
Ama canda bu böyle değildir.
“Amirim emretti, ben işkence yaptım” diye bir savunma ne ahlakidir, ne insani…
Üstelik görev alanında da değildir.
Kanunların verdiği bir yetki yoktur.
Vatandaşına işkence edeceksin diye herhangi bir dayanağa sahip değildir.
Ama yaparlar…
Asker ve polisin yaptığı zulüm, tamamen kendi psikopatlığının ürünüdür.
Zira yapmama hakkı var.
Basarsın istifayı, çeker gidersin.
Hiç kimse “al eline, halka ateş aç” diye emir veremez.
O insanların vergileriyle maaş alan birisisin.
Sana hiç kimse “öldür” diye emir veremez.
Bu sadece savaşta olur, bunun dışındaki bütün “öldürme” emirleri, üstün sapıklığı, psikopatlığıyla alakalıdır.
Ama yaparlar…
Özellikle darbe dönemlerinde…
Ülkemizde de çok gördük, başka ülkelerde de…
Son olarak Mısır’da…
53 vatandaşı, nişan alarak, hedef seçerek ve kameraların kaydıyla tek tek öldürdüler.
Öldürenler askerdi.
Mısırlı ve Mısır’da yaşayan insanların yakınlarıydı.
Öldürdükleri babası da olabilirdi, kardeşi de, yakını da…
Sonuçta insandı onlar.
O ülkenin insanı, onların vergileriyle her ay düzenli olarak maaş alıyorlardı.
Bir adam sınıfına konuluyorlarsa, öldürdüklerinin verdiği yetki ve ödediği vergilerle adam oluyorlardı.
Yoksa çoğunun kanı beş para etmeyebilirdi.
Kimse yüzüne bakmazdı.
Köşe başında el açıp dilenecek bir durumda olabilirlerdi.
Yoksulluk ve yoksunluk çeken milyonlarca insandan birisi gibi yaşayabilirlerdi.
Ama asker oldular…
Vatandaşının güvenliğini sağlama adına, dış tehditlere karşı onları koruma adına…
Buna rağmen, geri zekâlı bir Sisi’nin emriyle halka ateş açabildiler.
Bu emre uymaları gerekmiyordu.
Ama emre uydular…
Hem de büyük bir zevk alarak.
Kamera görüntülerinde hiç de durumdan şikâyetçi oldukları gözlenmiyor.
Zevk alıyorlar…
Kelle başına para alacaklardır belki…
Çünkü attıkları her kurşun bir insanı öldürecektir ama onları için “kelle”dir.
Onların eşinin olması, yolunu gözleyen çocuklarının bulunması, sevenlerin ve saygı duyanların bulunması kimin umurunda?
Ava çıkmış hasta ruhlu adam gibi nişan alacak, tetiğe dokunacak ve avını yere düşürecek.
Sadece bu değil elbet…
O emri verenler de aynı…
Darbe yapmak, hiçbir askerin görev alanına girmez.
Demokrasiyi kesintiye uğratarak, koca bir ülkeyi hırslarına kurban edemezler.
Kendisini atayan, maaşını veren, vergileriyle onu “adam” yerine koyanlara karşı darbe planı hazırlayamaz, kaos oluşturamaz, karanlık güç odaklarıyla birlikte eylemler yapamaz/yaptıramaz.
Ne yazık ki oluyor.
Kimin askeri olduğunu bilmeyen, ne kadar iğrençleşebileceğinin de farkına varamaz.
Çünkü o, bütün bu iğrençlikleri kendisi istediği için yapıyordur, emir aldığı için değil.
Boş yere “amirim emretti” yalanına sığınmasınlar.
Siz alçak olmazsanız, alçakların emrini yerine getirmezsiniz. Bunu böyle bilin!

Tweetimden seçmeler
Zalimlerin farklı ülkelerde, farklı kılıklarda ve farklı ideolojilerde ortaya çıkması sizi şaşırtmasın. Onların hepsi Kabil soyundandır.
www.naifkarabatak.net

10 Temmuz 2013 Çarşamba

Parklara girmek yasak!

Ne yazık ki halen Gezi Parkı eylemleri gündemimizi işgal ediyor. Üstelik de yapılan bütün çabanın, demokrasiyi kesintiye uğratma adına olduğu biline biline.
İnsanlar, yaşadığı ülkede yönetimleri beğenmeyince veya herhangi bir girişimi, yatırımı, hizmeti kendisine yakışmadığında,
Yaşam alanına müdahale olarak gördüğünde,
Keyfi tutum takınıldığını,
Veya çok daha basit
Veya çok daha önemli konularda tepki koymaya, eleştiri yapmaya, hakkını aramaya veya yanlışı düzeltmeye çalışmalıdır.
Bu insanların en temel demokratik hakkıdır.
Ancak, hiçbir hak, bir başkasının özgürlüğünü elinden alarak, hakkını gasp ederek, hayatı diğerlerine zehir ederek elde edilmez.
Ama Gezi’de yapılan tam da bu.
Bir de tersi var; birini görüp, diğerini görmeyenlerce gizlenenler…
Eylemcilere gaz sıkmak,
Taziyikli suyla dağıtmaya çalışmak,
Cop kullanmak,
Veya şiddetin her türlüsü de kabul edilemez.
Ama aynı zamanda polise şiddet de kabul edilemez.
Esnafın dükkânını yağmalamak,
Camını çerçevesini indirmek,
Araçları yakmak,
Taş atmak,
Molotofla gelişi güzel insanları yaralamak da kabul edilemez.
Gürültü patırtı yapmak, eline tencere tava alanın, insanların nasıl bir durumda olduğuna aldırmadan sabahlara kadar rahatsız etmek de kabul edilemez.
Her ülkede olduğu gibi ülkemizde de farklı farklı eylemler yapmak, insanların en temel hakkı olduğuna inanan birisi olarak, hoşgörüyle bakılmasını ve insanların uçuk kaçık da olsa tepkilerinin irdelenmesi gerektiğini düşünürüm.
Ancak hiçbir tepkinin, bir başkasını rahatsız etme amacı gütmemesi gerektiğini de eylem yapan herkesin bilmesi gerekir.
İki aya yakın bir zamandır Taksim’de hayatını yaptığı satıştan kazanan insanlar var.
Bu insanlar mal almış, üretim yapmış, karşılığında çek vermiş, senet almıştır.
Ödeme günü geçen ama satışlarını eylemler nedeniyle istediği gibi yapamayanların sinir katsayısını, eylemcilerin hesap etmesi gerekir.
Ama onların böyle bir derdi yok.
Eğer olsaydı, halka açılan gezi Parkını, protokolle birlikte açarlardı.
Ama oranın halka açılmasını istemiyorlar.
Ve hiç kimsenin söyleyemediği konu da bu…
Gezi Parkı, “dar bir çerçevede” ve “çok özel” kullanılan bir alan…
Oraya vatandaş giremiyor.
Kadınlar ve çocuklar parkın sınırından geçemiyor.
Erkekler bile başlarına bir şey gelir diye sağından ve solundan geçerken ürküyor.
Düşünün ki, şehrin tam ortasında tek bir yeşil alan var ve burasını orada yaşayanlar veya oradan geçenler kullanamıyor.
Bu kabul edilebilir bir şey değildir.
Park, toplumun ortak malıdır. Taksim de öyle. Hiç kimse “Burası bizim lan!” diyemeyeceği gibi “Burası size yasak” da diyemez. Ortak alanlar, herkesin kullanımına açık alanlardır.
Herkes, dilediğince o parka gelmeli, yeşilliklere uzanmalı, banklarda oturmalı, çayını yudumlamalı, yemeğini yemelidir.
Çiftler orada buluşmalı, gençler arkadaşlarıyla takılmalı, ailece gezilmeli, görülmeli.
Ancak bu istenmiyor…
Devletin değil, parkı kullananların bir yasağı vardı.
Orasını halka kapatmışlardı ve demokratik hak diye de orta yere çıkıyorlardı.
Bu nasıl bir anlayış bilemiyorum.
Sırf kendi kullanımı adına koca bir parkın halka yasaklanmasını isteyebiliyorlar.
Ve buna da kılıf olarak demokratik hak deniyor.
Bütün bunların üstüne hükümeti devirme planları yapacak kadar karanlık güç odaklarıyla el ele kol kola ülkeyi ateşe verecek adım atabiliyorlar.
Ve o kadar gözü dönmüşler var ki, sırf o park halka kapatılsın diye Mısır’daki darbeyi, ülkemizi yönetenlere “gözdağı” olarak gösterebiliyorlar.
Sadece sizin değil, bütün insanların “hakkının olduğunu” da bilerek, sokaklara çıkarsınız ve o zaman her şeyin çok daha farklı olduğunu görürsünüz.
Aksinde ise iki aydır eylemcilere duyulan öfke, darbecilere duyulan öfkeyle eşit şekilde sürer, gider…

Tweetimden seçmeler
Her hangi bir yerde yaşanan acıya “Türk, Kürt, Arap, Zenci” gözüyle bakıp, üzülen veya umursamayanların yüreği, aynı şekilde faşisttir!
www.naifkarabatak.net

8 Temmuz 2013 Pazartesi

Darbeyi savunmanın dayanılmaz ‘hafif’liği!

Darbenin “Mısır” da yapılıyor olması, Türkiye’deki darbe özlemiyle dolu olanların hızını kesmedi. Çünkü “en iyi darbe kendi ülkesinde yapılan darbedir” belki de. Başka ülkelerde meydana gelen ve kanlı kanlı devam eden darbeleri överek, darbe ithal edeceğini düşünenler var.
Sadece CHP’li Birgül Ayman Güler değil elbet.
Bu ülkede Mısır darbesini haklı bulan çok sayıda insan var.
Sıradan insanlar bunlar…
Benim, senin gibi…
Bazısı siyasi, bazısı STK mensubu, bazısı memur, bazısı işçi…
Bürokratı da, yüksek yüksek makamlarda olanı da var.
Yüreğinde insanlıktan eser kalmayan, demokrasi kültürü bulunmayan ve vicdanı olmayanlar, bütün zulümlere “kılıf” bularak haklılık payını dağıtıp duruyor.
Suriye’de Esad’ın halkını öldürmesine kılıf çok.
Doğu Türkistan’da insanların ölmesine de bulunan kılıflar var.
Arakan’da yakılan insanlar için de geçerli sebebi olanlar var.
Türkiye’de 1960’da başlayıp, neredeyse her on yılda bir tekrarlanan farklı farklı darbelere, farklı farklı kılıflar bulan var.
Hepsinde bir “ama” denerek, suçun iktidarda olanlara atanlar var.
Ama batıda böyle bir şey yok.
Çünkü darbe, geri kalmışlığın sembolüdür.
Ülke geliştikçe, darbe kapıları kapanır.
Geri kalmış ülkelerde asker, her zaman ülkenin gerçek sahibidir.
Dilediğine iktidarı verir, dilediğinin elinden alır.
İsterse yasa yaptırır, isterse yapılan yasaları bir çırpıda çöpe atar.
Meclisi açan da odur, kapayan da…
İnsanlar boş yere seçime gider, sandıklarda oy kullanır, iradesinin yönetimini görmek ister…
Zira bir gece ansızın her şey değişebilir.
Bütün kazanımlarınız zorba bir yönetim tarafından iç edilebilir.
Üstelik itiraz edemezsiniz.
Sokaklara çıkarsanız, serseri kurşunla hayatınızdan olabilirsiniz.
Ateş etmeyen serserileri kurşunlayan serseriler de vardır çünkü.
Bu açıdan darbeyi, aklı başında hiç ama hiç kimse savunamaz.
Ya deli olması lazım, ya bizzat darbeci ya da sapık derecede zalim olması gerekir.
Bunun dışında darbeyi savunan bir tane aklı başında “adam” bulamazsınız.
Ama bizde hariç…
Bizde “aklı başında” olduğunu söyleyenler, öncelikle darbeyi savunmakla işe başlar.
Kılıf bulmakta zorlanmaz.
Eğer darbe, İslam Ülkelerindeyse, suçlanacak konu “İslami yönetim” olur.
Mazlum ve mağdur insanların ne istediği, neyi sorguladığı, hangi haklarının elinden alındığı, bugüne dek nasıl yönetildiği veya yönetilmediği konuşulmaz.
Darbeye muhatap olanlar yoksulsa, bir tekme de senin vurmandan daha kolayı olmaz.
Ama Müslümansa “Mursi’nin dünya görüşünü desteklemiyoruz, onun destekçisi AKP. Dünya görüşü itibariyle bizim destekleyeceğimiz bir siyasi hareket değil.” dersiniz.
CHP’li Birgül Ayman Güler, böyle buyurarak darbeyi desteklemiş.
Olaya “İnsani” yönden bakmaktan çok uzak olan Güler ve onun gibi “hak savunucusu” olduğunu söyleyenler dahi, “inanç” olarak bakıp, kendi görüşünde olmayanlara her türlü zulmü reva görecek kadar insanlıktan uzak, taşlaşmış bir kalbe sahip olduklarını gösteriyor.
Üstelik Güler, bunu parti adına söylediğini de eklemeyi ihmal etmedi.
Kapalı kapılar ardında itiraz eden olmamış.
O zaman ne diye “içerideki görüşmeyi sızdırıyor” diye partili arkadaşlarını suçluyor.
Görüşünde herhangi bir sapmanın olmadığını da özellikle belirtiyor.
Güler, Doğu Türkistan’daki zulme de duyarsız kalmıştı…
Türklerle Kürtleri eşit ve eşdeğerde gösteremezsiniz diye inliyordu ama Doğu Türkistan’da yaşayanları “adamdan” saymıyordu.
Suriye’de her gün ölen insanlar da umurunda olmuyordu.
Arakan’da yakılan, küle döndürülenler de…
Çünkü yanmış, küle dönmüş kalpler, ancak kendi çıkarı için atabilir.
Diğerlerinin önceliği, dili, dini, ırkı ve kültürüdür…
Acı çeken, mağdur olan, mazlum insanların çektiklerine değil, onların inancına, diline, dinine, rengine veya kültürüne bakarak destekler veya karşı çıkar.
“Dünya görüşü itibariyle bizim destekleyeceğimiz bir siyasi hareket değil” deyip, çıkarsınız işin içinden ama aynı zamanda insanlıktan da çıkmış olursunuz…

Tweetimden seçmeler
Gezi Parkı “halka” açıldı, sonra kapatıldı. Nedeni Taksim Dayanışma Platformu'nun eylemi. Anlayın, Gezi'nin “halka açılması” istenmiyor!
www.naifkarabatak.net

7 Temmuz 2013 Pazar

Hepimiz halkız da, siz kimsiniz?

Mısır’da demokratik seçimle işbaşına gelen yönetim, darbeyle görevden uzaklaştırıldı. Ancak bundan önce zaten meydanlar doluydu. Özellikle de “halkın meydanlarda olduğu” söyleniyordu.
Tahrir meydanını dolduran kalabalığın daha fazla özgürlük, daha demokratik bir ülke, daha çok demokrasi, daha çok insan hakları gibi “kazanılmış” haklarını istediklerini söylüyorlardı.
Tıpkı Taksim’e doluşanların “istediklerini iddia ettikleri” gibi…
“İddia ettikleri” dememin elbette özel nedeni var.
Zira Mısır’da ordu yönetime el koyduktan sonra meydanlar yine doluydu.
Bu defa iki meydana halk dolmuştu.
Bir kısmı Tahrir’de kalmaya devam etti; Bunlar çılgınca kutlama yapanlardı. Daha çok demokrasi ve özgürlük istiyorlardı ama darbeyi kutluyorlardı.
İkinci kesim ve daha kalabalık olansa Rabiatu’l Adeviyye Meydanındaydı; Onlar da demokrasi istiyordu. Ama darbeye karşı durarak, tanka, tüfeğe meydan okuyarak bunu yapıyorlardı. Arkalarında tank ve top alanlardan değildi onlar, tank ve top önlerindeydi ve kalkışma yapanlardı…
Tahrir’de darbecilerin postalı yalanarak demokrat olunuyordu.
Rabiatu’l Adeviyye Meydanında kefenini giyinerek, zulme başkaldırarak, zalimler lanetlenerek, demokrasi katillerine meydan okunarak…
Tahrir’de, sandıkta yenemedikleri Mursi’nin alaşağı edilmesinin mutluluğu yaşanıyordu.
Rabiatu’l Adeviyye Meydanında ise, demokrasinin sandıktan ibaret olmadığını bilen ama sandığın da demokrasinin olmazsa olmazı olduklarına inananların direnişi vardı.
Onlar oyu namus bilenlerdi, namuslarına sahip çıkıyorlardı.
Ülkelerinin postalla ezilmemesi, kazandıkları haklara el konulmaması, onur ve şereflerine leke gelmemesi için mücadele ediyorlardı.
İki meydanı dolduran da halktı elbet…
Birisi darbeden yana halk, birisi darbeye karşı halk…
İşte böylesine tezat bir yerde kimin kimi destekleyeceği çok önemliydi.
***
Darbe Mısır’da oldu ama yaşadığımız tecrübeler, ilişkilerimiz, tarihsel bağlarımız, inanç birlikteliğimiz, dostluğumuz, kardeşliğimiz.. hâsılı çok sayıda birlikteliğimiz nedeniyle gözler Mısır’a çevrildi.
Zaten orada bir insanlık dramı da yaşanıyordu.
Demokrasi askıya alınıyor, insanlara kurşun sıkılıyor, kalabalık bombalanıyordu.
Bir anda herkes kendi demokrasi ve insanlık anlayışıyla olaya yaklaştı.
Darbelerden çok çeken iktidar partisi, geçmişten aldığı tecrübelerle anında cevap verdi, demokrasiye sahip çıktı, darbeye karşı durdu.
Muhalefet partilerinde durum farklıydı.
MHP darbeye karşı durdu.
Ama CHP hem karşı durdu, hem destek verdi.
İkisi bir arada olmazdı elbet ama CHP’nin geninde darbe vardı, bütün darbeleri destekleyen, başbakan astıran, ülkeyi açık cezaevine döndürme hevesi ve bununla ilgili geçmişi vardı.
Bu nedenle CHP’nin darbeye karşı dururken darbeyi destekleyen açıklamalar yapmasına pek şaşıran olmadı.
Taksim’deki kalkışmadan siyasi rant elde edemeyen CHP, bu defa Mısır’daki darbeyle gözdağı vermeyi ihmal etmedi.
Hem darbeye karşı çıkıyor, demokrasiyi sahipleniyordu ama aynı zamanda AK Parti hükümetine gözdağı veriyor, “sonunuz böyle olur” diyordu.
Bu mesajın çok muhatabı vardı elbet…
Birincisi iktidara korku salmak…
İkincisi seçmene “oy vereceğiniz partiyi iyi belirleyin, darbeyle düşmeyecek bir zihniyete sahip olsun,” mesajı yollamak.
Üçüncüsü darbe heveslisi generallere, “yolunuz açık, işaretimizi bekleyin” mesajının yanında “darbe yaparsanız bu iyiliğimizi unutmayın” demektir.
Dördüncüsü ise dış dünyaya; “Aslında biz demokratız ama iktidardakiler halkın desteğiyle başımızda kalacak. Ancak darbe bunları düşürebilir” mesajını vererek, onların çıkarını en iyi koruyacak olanın kendileri olduğunu söylemektir.
Sadece muhalefet değil tabi…
Yazarlar, çizerler, sanatçılar, STK’lar da kendi anlayışlarıyla ya darbeye karşı çıkıyor ya destekliyorlardı.
Bir kesim daha vardı elbet…
Ne Mursi’yi destekliyorlardı, ne orduyu, yani darbeyi…
Peki kimi destekliyorlardı; halkı!
Ama “hangi halkı?” sorusuna muhatap olmamak için de kırk takla atmıyor, köşe bucak saklanıyorlardı.
Tahrir meydanındaki halkı mı destekliyorlardı, yoksa Rabiatu’l Adeviyye Meydanında canı pahasına direnen halkı mı?
Cevap veremiyorlarsa söyleyeyim; aslında siz, Tahrir meydanındaki halkı destekliyorsunuz. Size göre kendi düşüncenizde olmayanların iktidarında darbeye “ama” ekleyebilirsiniz. “Halksa, Tahrir’deki de halk” diye de kendinizi avutabilirsiniz.
Ama yemezler, sizin kanınızda darbecilik akıyor. Tıpkı Taksim’de yaptıklarınız gibi.
Halk olmak, katiline âşık olmak demek değildir.
Halk olmak, canı pahasına Rabiatu’l Adeviyye Meydanına çıkıp, tanka, topa ve bütün güç odaklarına meydan okuyabilmektir!

Tweetimden seçmeler
El Ezher Mezunu olmak, orada ders vermek, önemli bir itibar olarak kabul edilebilir ama asıl itibar, “Allah'tan başkasına kul olmamak”tır!
www.naifkarabatak.net