4 Temmuz 2013 Perşembe

Darbe; Evdeki Bulgurdan Olmak!

Demokrasi kültürü olmayanların, “daha fazla demokrasi” talep etmelerinin yolunu da bilemiyorlar. Ne yazık ki, Mısır’daki gibi daha fazla demokrasi olsun, daha fazla hak kazanayım, daha özgür bir yaşama kavuşayım diyenler, tıpkı Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olanlar gibi, hazırdaki “ağır aksak demokrasiden” de oldu, darbeyle tanıştılar.
Aslında bu, sadece Mısır’a has bir durum değil.
Türkiye’de de benzerlerini çok gördük.
Her ülkede demokrasi sevdalıları da var, kurtuluşu darbede görenler de…
Her zaman demokrasi sevdalılarının kalkışması, kurtuluşu darbede görenler tarafından sabote edilir.
Ve bir anda evde bulgur kalmadığı görülür ama bunun dönüşü de ne yazık ki yok.
Zira akıl sağlığı yerinde olmayan, psikolojik sorunları bulunan veya ileri derecede şizofren olan bir ordu komutanı, yönetime el koyarak ülkeyi cehenneme çevirebilir. Ordudaki “sorgulamama” geleneği de, bütün ordu mensuplarını bir çirkefin içine atar.
1960 veya 1980’de ülkemizde olduğu gibi.
28 Şubat’ın darbe olmadığı söylendiği halde bütün ülkeyi mağdur ettikleri gibi…
Mısır’da da güya darbe olmadı…
Ordu komutanı, cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmadı.
Ama birisine “seni cumhurbaşkanı yapım” dedi…
O da “ben ne büyük adammışım be!” diyerek hak etmediği, halkın yetki vermediği, temsil yetkisinin bulunmadığı koltuğa oturdu.
“Milletin temsilcisi” olduğunu söyleyen kocaman adamlar da onun yemin töreninde çocuklar gibi alkışladı.
Kocaman olmak, makam ve mevki sahibi olmak, bir cemaati, bir vakfı, bir derneği temsil etmek, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay gibi önemli makamlara oturmak, adam olmak için yeterli gelmiyor.
Eğer siz, onurunuz ve şerefinizi ayaklar altına alan bir yönetim şekline “evet” diyorsanız, var olduğunu sandığınız değerlerinizi gözden geçirmenin tam zamanıdır.
Mısır’da halk, uzun süren bir diktatörlükten, geçen yıl kurtuldu.
Tahrir meydanı, onlar için özgürlük meydanına dönüştü.
O meydana inen her insan, baskı ve zulümden kurtulmak istiyordu.
Diğer ülkeler gibi demokrasiyle tanışmak, özgür bireyler olmaktan başka bir amaçları yoktu.
Mısır gibi tarihi öneme sahip, medeniyet ve kültürlerin buluştuğu ülkenin Mübarek zulmüyle sürmesinin sonu gelmişti.
Gençler, sosyal paylaşım sitelerini de kullanarak, Tahrir’i, Özgürlük meydanına dönüştürmeyi başardılar.
Ama elbette dış güçlerin de desteğiyle…
Şimdi aynı dış güçler, akıl sağılığı yerinde olmayan birisinin “darbe yaptım” lafına destek verdiler.
Hayatını dayatmaya adamış ve baskıcı yönetimle ayakta duran ülkelerin liderleri de destek vermekte gecikmedi.
Çünkü, özgür bir Mısır, bölge için tehlikeydi.
Kendi saltanatlarının geleceği açısından kötü bir örnekti.
Arap Baharı’nın ülkesine sıçramasını istemeyen kukla yönetimler, ilk kutlamayı yapanlar oldu.
Ve Tahrir’de “daha fazla demokrasi” özlemiyle dolu gençler, kadınlar, yaşlılar, bir anda ellerindeki tüm özgürlüklerin alındığını görünce neye uğradığını şaşırdılar. Hem de Mısır tarihinde ilk kez Hıristiyan bir kukla cumhurbaşkanıyla da tanışmanın şokunu yaşadılar.
Halkın üçte ikisinin oyuyla iktidara gelen Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi yanlılarının “oyuna sahip çıkma” adına yaptığı eylemlerin de başarılı olması mümkün olmadı.
Çünkü darbecilerin esas amacı, ülkedeki karışıklığı bitirmek değil, kendi güçlerinin devamını sağlamaktan ibarettir. Ve bunu gerçekleştirmek için tüm ülkeyi yakıp, yıkmayı bile göze alacak derecede hasta adamlardır.
Bu darbeden alınacak çok dersler olduğu kesin.
Zira darbenin açıklanmasıyla birlikte zil takıp oynayacak insanlar vardı. Üstelik bunlar ana muhalefet olan partideydi. Umut Oran gibi isimlerin, Mısır darbesini, hükümete gözdağı olarak göstermesi, Kamer Genç gibi siyasinin bunu neredeyse sevinçle karşılaması ibretlikti.
Bu insanların demokrasi kültürünün ne kadar ilkel, ne kadar çağdışı olduğunu göstermesi açısından dikkate değer iki örnekti.
Zira daha fazlası vardı, hatta Gezi Parkı eylemlerini kumanda eden Ulusal TV’nin “Mısır’ın Tayyip’i devrildi” sözü bile, Gezi Parkı eylemlerini meşru ve masum göstermek isteyenlerin asıl niyetini ortaya koyması açısından dikkate değerdi.
Elbette o eylemde sadece yeşili koruma, parkına sahip çıkmak isteyenler vardı.
Elbette o eylemde, daha fazla demokrasi veya ayrımcılık olmasın diye didinenler vardı.
Elbette daha özgür bir ülkede yaşamak isteyen demokrat ve barış yanlıları vardı.
Ama puslu havayı sevenler, bir anda “Gezi’den darbe çıkar mı?” diye bir arayışa girdi ve o andan sonra iş “masum eylemcileri” aşan bir hale geldi.
Oysa demokrasi kültürü olanlar, daha fazla demokrasinin nereden bulunacağını, nasıl harmanlanacağını, nasıl sofraya konulacağını da bilirler.
Kadıköy mitingini, “Taksim’den bize iktidar çıkar” zihniyetiyle iptal edip, çocuk gibi oraya koşan Kemal Kılıçdaroğlu’na; “Daha fazla demokrasi, sizin elinizde, burada ne işiniz var?” diyebilirlerdi.
Sivil anayasa orada, meclis çalışması var, daha fazla ne isteniyorsa demokratik zeminde talep edilir.
Yoksa daha çok demokrasi isteyeyim derken, evdeki bulguru bile size çok göreceklerin iştahını fazlasıyla kabartabilirsiniz.
Ve “içimizdeki beyinsizler yüzünden bizler de helak olur muyuz?” diye bir korkuya kapılırız!

Twitimden seçmeler
Darbecilerin demokrasi kültüründen yoksun olduklarını biliyorduk. Mısır'a heveslenmelerinden dolayı ahlak yoksunu olduklarını da öğrendik.
www.naifkarabatak.net

3 Temmuz 2013 Çarşamba

Savaş haberciliği bilinçli tercih mi?

Belki birçok meslekte “etik” tartışması var ama daha çok gazetecilikte bu tartışmanın yaşandığına inanıyorum. Zira bizim meslekte kâğıt üstünde yazanlarla gazete veya televizyonda yayına giren başkadır. Barış Haberciliği de bunlardan birisi.
OHA kapsamında Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi öğretim görevlisi Doç. Dr. İncilay Cangöz’ün “Barış Haberciliği Bilinçli Bir Tercih Olmalı” başlıklı sunumunu duyunca aklıma Taksim olaylarındaki yayınlar ve iğrençlikler geldi.
İğrençliği sona saklıyorum…
Gazeteciliğin toplumsal olaylarda nerede durması gerektiğini, son kertede neyden taraf olması icap ettiğini, yaptığı haberlerde toplumun belli kesimlerinin nasıl etkileneceğini, özellikle engelli, çocuk ve kadın haberlerinde nelere dikkat edilmesi gerektiğini bugüne kadar öğrendik.
Ancak, çok uzun yıllardır basının içinde olan, yayın kuruluşları açısından da “itibarlı” bir yayın süresine sahip gazete, radyo ve televizyonların çoğunluğunun “itibarlı” bir yayına sahip olduğunu söylemek ne yazık ki mümkün değil.
Özellikle “barış” konusunda…
Sanırım ülkemizde laiklik gibi herkesin kendince bir barış algısı var.
Zira barış kelimesi geçtiğinde hiç kimse mangalda kül bırakmıyor.
Herkes barıştan yana…
Savaşı isteyen yok.
Kavga ve gürültü yerine huzur ve güven tesis edilsin isteniyor.
Katıldıkları seminerlerde, panellerde, gazete köşelerinde, televizyon ekranlarında, hatta yazdıkları kitaplarda, dergilerde hep barıştan yanadır.
Herkes barış istiyordur…
Hatta sadece basın değil, siyasiler de…
Barıştan kaçan, illa savaşacağız diyen bir tek Allah’ın kuluna rastlamanız mümkün değil.
Ama 30 yıldır bu ülkede adı konmamış bir savaş vardı.
30 yılda 50 bine yakın insanımızı kaybettik.
Savaş değildi ama savaştan daha fazla insan kaybedebiliyorduk.
Üstelik eline silah alan da barış diyordu, silahı bırakanda…
Taksim olayında daha farklısını gördük.
Belli bir medya kuruluşu adeta insanların sokaklarda ölmesini teşvik etti.
Ulusal kanal ve Halk TV eylemlerin kan dökecek boyuta gelmesi için çok çaba harcıyor görüntüsü vermekle kalmadı, bunu ağzından kaçıran spikerler gördük.
Hatta eyleme katılmayanları, desteklemeyenleri düşman bilenler çıktı.
Sosyal medya tam bir savaş kışkırtıcılığı yaptı.
Hem de barış adıyla, hem de demokrasiyi kullanarak, demokratik haklarını talep ettiklerini iddia ederek.
Oysa sokaklarda savaş çığlıkları atanlar vardı.
Başbakanlığı basmak isteyen, meclisi yıkmak isteyenler vardı.
Bunu da zaten yıkarak yapıyorlardı, yakarak özgürleşiyorlardı.
Ellerinde Molotof vardı, barış istiyorlardı.
Taş atarak demokrat oluyorlardı.
Vatandaşın işyerlerini tahrip ederek “hak” arıyorlardı.
Böyle hak aranır mıydı, aranmaz mıydı bunu bile tartışmak, “suçlu” görülmek için, “yandaş” bilinmek için yeterli geldi.
Oysa demokratik tepki, demokrat bir duruş sergilemeliydi.
Her türlü eylem yapılabilirdi, her türlü hak talepleri medyadan destek görebilirdi.
Ama şiddetin dilini seçenler, “barış” diye ortaya çıktıklarına herkesi inandırmaya çalıştılar.
Genelde basın şiddetin dilini seçti.
Açık açık kışkırttı.
İnsanları sokağa dökmeye çalıştı, polisin şiddetini eleştirirken, eylemcilerin şiddetini görmemek için hem gözlerini, hem kulaklarını kapattılar.
Gencecik bir kadının üstüne işeyenleri de görmediler.
O kadının psikolojisinin nasıl düzeleceği konusunda tek kelime laf edemediler.
Barış için tekmelediler, barış için başındaki örtüyü aldılar ve barış için hiç utanmadan, hiç sıkılmadan, hiç arlanmadan o kadar kalabalıkta cinsel organını çıkarak başörtülü gencecik bir gelinin üzerine iğrenç idrarını yaptılar.
Basın bunu görmedi, çünkü onlar barış istiyordu.
Savaşın dilini kullanmak, onların bilinçli tercihi miydi bilmiyorum ama gazetecilik demek, hak savunucusu da demektir aynı zamanda.
Ama İstanbul’un orta yerinde, gencecik bir anne, 6 aylık bebeğiyle onlarca adam tarafından darp edildi, hakarete uğradı.
Kadının ifadesinde anlattıklarını, buraya yazmaya bile utanıyorum.
Ama “barış” diye inleyen, “hak” ve “hukuk” diye mangalda kül bırakmayan eylemciler, STK’lar, siyasiler ve özellikle de savaşın dilini bilinçli olarak tercih eden basının bir kesimi, bu iğrençliği, bu insanlık dışı olayı görmedi ya da “bu kadar iğrençliği de yaptık mı?” diye utancından yazamadı.
Unutmayın ki, sizin barış anlayışınız, tıpkı idrarınız gibi iğrençtir!

Twitimden seçmeler
Mısır’da korkulan oluyor, Ordu sokağa iniyor. Özgürlük diye meydanlara inenler, kaçacak deliği şimdiden arayın. Gezi’de böyle olsun istendi!
www.naifkarabatak.net

2 Temmuz 2013 Salı

Doğu Türkistanlılar Gezi’ye çıkamadı mı?

Polisin sert müdahalesi asla savunulacak bir şey değildir. Buna rağmen de toplumsal eylemlerde polise şiddet uygulayanla, polisin şiddeti hep tartışılmıştır.
Nereye kadar sabredilmeli, ne zaman su sıkmalı, ne zaman gaza ihtiyaç duymalı ve başka şiddet olaylarına illa başvurulmalı mı gibi hepimizin şikâyetçi olduğu ve sorguladığı konulara tepkiler şimdiye dek oldu, bundan sonra da olacak.
Ancak, sorun Avrupa ve Amerika’nın ikiyüzlülüğü…
Amerika ve Avrupa’da sıklıkla yaşanan eylemlerde polisin aşırı şiddet kullanması, göstericilerin sert tepki göstermesi alışıldık hale geldi.
Ama hiçbir zaman ne Amerika, ne Avrupa polis şiddeti için kendi ülkesini veya bir başka ülkeyi uyardığını, “dikkatle” izlediğini, “ibretle” takip ettiğini görmedik. Kaygılandıklarını ise hiç duymadık.
Taksim’dekini ise bütün dünya el birliğiyle takip etti, ibretle, dikkatle izledi.
Ve üstelik de çok kaygılandı.
Oysa onlar ülkemizdeki provokasyona kaygılanırken, tüyler ürperten katliamlara ses etmediğini de biliyorduk.
Filistin, onların hiç umurunda olmadı mesela…
Orada her gün ölen insanların “inancı” veya “kimliği” yaşanan acıyı görmeyi engelledi.
Myanmar’da olduğu gibi…
Doğu Türkistan’da olduğu gibi…
Dünyanın dört bir yanında “mazlum” insanlara olduğu gibi…
***
Sadece Avrupa veya Amerika değil elbet, ülkemiz dâhil, yüreği sızlamayan nice ülkeler olduğunu görüp, “bu taşlaşmış yüreği nerede bilediklerine” şaşırdık kaldık.
Kimi Doğu Türkistan’da yaşayanların “Türk” olduğunu söyleyerek, sahip çıkılmasını istedi…
Kimi orada katledilenlerin “Müslüman” olduğu için yardım eli uzatmamız gerektiğinden bahsetti.
Amerika ve Avrupa ise onların “Türk” veya “Müslüman” olduğu için önem sırasında kayda değer bir yere oturmadı.
Oysa orada insan vardı.
Ölen insanlıktı.
Bir zulüm devam ediyordu ve insanlar birer birer hayatını kaybediyor, kalanlar sokağa çıkamıyor, her an ölümle burun buruna yaşıyorlardı.
Bir katliamda, insanların dinine, inancına, yaşam tarzına veya etnik kökenine bakarak “ah vah” edilmez.
Eğer böyle bir yakınma şekliniz varsa insanlığınızı sorgulamanın şimdi tam zamanı.
Eğer sayı doğruysa son on günde 100 insanımızı kaybettik.
Hem de yerleri yurtları işgal edilenler hayatını kaybetti.
İşgal edenler, üstüne katil damgasını yiyenlerdi.
Bir hak-hukuk kavgasından çok daha önemliydi.
Bir insanlık suçu işleniyordu orada.
Koca bir bölge insanı sindiriliyor, korkutuluyor, bunun için “gözdağı” verme adına insanların üzerine gelişigüzel ateş açılıyordu.
Kaşgar Sırıkbuya, Turfan Lukçun, Hoten Hanırık ve Urumçi’nde, Çin işgal yönetimi on binlerce asker, tank ve zırhlı araçlar ile çeşitli saldırı araçlarıyla adeta korku toplumu oluşturmayı amaçlayarak, oradaki insanları sindirmeyi planlıyor.
Bunun için “ispiyon” ve “ödülle” de bir birlerine kırdırmayı, kardeşlik bağlarını koparmayı ve fitne çıkarmayı da amaçlıyor.
Çin'in İçişleri bakanının bizzat yönettiği operasyonda insanlar ölüyor.
Yine bölgede yaşayan insanların bağını koparıp, bir birine kırdırarak düşman etmek için ödüllü ispiyonculuk çağrısı yapılıyor.
8 dolar ile 16 dolar gibi komik ücretle “insan satmayı” amaçlıyor.
“Falancanın çakısı var” dediğinde, birisi ödülü kapıyor, bir diğeri canından oluyor.
Ve böylesine insanlık dışı bir katliama ülkemiz dâhil, bütün ülkelerin suskunluğu insanı çileden çıkaracak düzeyde.
Hani Gezi’de çok dikkatliydiniz…
Hani polis şiddetinden kaygılıydınız…
Çok hassas olduğunuzu düşünmüştük…
İnsanlıktan birazcık eser kalmış sanmıştık…
Yoksa Gezi’yi kışkırtan ve finanse eden sizdiniz de onun için miydi bütün bu kaygınız?
Filistin’i görmediniz, Doğu Türkistan’ı görmenizi engelleyen neydi?
Size göre Türk olması veya Müslüman olması, katliama uğraması için yeterli sebep mi?
Çin’de zulmedenler, Filistin’de zulmedenler insan değil, biliyoruz.
Ama bu katliama duyarsız kalan herkes, insanlığını sorgulamalı, onu da biliyoruz.

Twitimden seçmeler
Kaygımızı kaygınız bilseydiniz, sizin kaygı duyacağınız hiç bir şey olmayacaktı. Hep bir diğerini umursamayanlar bu ülkede söz sahibi oldu!
www.naifkarabatak.net

1 Temmuz 2013 Pazartesi

Parmak milletvekillerine parmak halk mı?

Demokrasiyi sonuna kadar savunan da, işine geldiği gibi algılayan ve uygulayan da, söz konusu kendi iktidarı, yeri veya çıkarı söz konusu olduğunda demokrasiyi elinin tersiyle nasıl bir kenara ittiğini çok net biliyoruz.
Bilmediğimizse halkın da böyle olmaya başladığı…
Siyasi partiler, halkı demokratik bir ülkede yaşatma sözüyle işe başlarlar…
Herkese özgürlük vadederler mesela…
Hiçbir ayrımın söz konusu olmadığını söylerler…
Vatandaşların dili, dini, rengi, kültürel tercihlerine saygı göstereceğine dair taahhüt gibi bildirgeler hazırlarlar…
İnsanların kıyafeti veya örtüsünün kendi tercihi olduğu vurgulanır.
Hiç kimsenin makamından dolayı bir diğerine üstün olmayacağı belirtilir.
Buna parası, gücü, arkasındaki oy çokluğunun da bir engel teşkil etmeyeceği hep söylenir.
Ama hiç birisi olmaz…
Ne adalet bu kıstaslara göre dağıtılır, ne hak edilen her şey…
Sürekli insanların doğuştan kazandığı hak, birilerinin iki dudağının arasından çıkacak sözcüğe endeksli hale gelir.
Görevi alana kadar “birlikte yöneteceğiz” diyenler, “tek başına” yönetmekle kalmaz, yönetemediğini de anlayacak durumda olmaz.
Bu yerel yönetimlerde de böyledir, en ufak dernekte de, ülkenin kaderini tayin eden iktidarlarda da…
Herkesin iktidarı kendinedir çünkü…
Kimi aza hükmeder, kimi çoğa…
Halkı dinleyen, halkın tercihini soran, halkın talepleriyle birlikte köyünü, kentini, ülkesini yöneten bulunmaz…
“Yaptımsa ben yaptım”dır, sorgulamaya bile gerek yoktur…
Bütün bunlara “oy veren” veya “cevaz” veren halkın temsilcileri de aynıdır…
İster belediye meclisi olsun, ister il genel meclisleri olsun…
Ya da Türkiye Büyük Millet Meclisinde görev yapanlar olsun…
Hepsi “lider ne derse” ona göre oyunun rengini veya eğilimini belirler…
Halkın vekilleri, en önemli kararlarda bile “liderin vekili” olduğunu göstererek, gelen düzenlemelere ya karşı çıkar, ya destek olur.
Konunun halkın lehine olup olmamasından çok, liderin ne düşündüğüyle direkt alakalıdır.
Ve vekiller, “parmak vekil” olarak elini ya kaldırır ya indirir…
Kendi iradesini değil, liderin iradesini kullanan ve asla “yanlış” yaptığını söylemeyen/söyleyemeyen halkın temsilcileri…
Bu belediyelerde de aynıdır, il genel meclislerinde de…
O zaman biz yanlış bir şeyler yapıyoruz diye düşünmeye başlıyorsun ki, “yok” yanlış değil, diye kendine geliyorsun…
Halk da böyle…
Neredeyse ezici bir çoğunluğu politize olmuş.
İdeolojik saplantılarla olaya bakıyor.
Ülkede meydana gelen her hangi bir olayı değerlendirmeden önce “oy verdiği” veya “desteklediği” partinin ne düşündüğüne bakarak değerlendirme yapıyor.
Taksim olayları, bunun en somut örneği.
Herkes yapılanları kendi siyasi görüşüne göre değerlendiriyor.
Hakkı, haksızlığı, orantıyı, orantısızlığı bile ölçüp biçmeden, olayın arka planını görmeden, oynanan oyunun farkına varmadan, destekçileri hesaplamadan, kimin çıkarına hizmet edildiğine dikkat edilmeden bir tarafgirlik başlıyor.
Bunu eski nesil de yapıyor, yeni nesil de…
Siyasi partisi önemli değil…
AK Partililer topyekûn karşı çıkıyor, CHP’liler külliyen destekliyor…
Oysa eylemlerin haklı tarafları olduğu gibi haksız veya gereksiz tarafları da var.
Yine yapılan eylemleri kışkırtanlar var, bundan nemalanmak isteyenler de…
Birilerinin sahneye koyduğu oyunda haberli-habersiz rol alanlar var.
Bu ideolojik saplantı, iyi niyetlileri, her zaman olduğu gibi kötü niyetlilere kurban edilmesine yarıyor.
O zaman resme bakarken, siyasi gözlükleri bir yana bırakmak gerekiyor.
AK Parti’nin “yüzde elliyim” böbürlenmesine de tepki gösterilmeli, “yüzde elliyi görmeyenlere” de demokrasi hatırlatılmalı.
İktidarların sandıkla gelip, sandıkla gideceğine inanarak, “Hükümet görevden uzaklaşsın” diyenlere de tepki göstermeli, “çapulcu” diyenlere de…
Ortada bir kesimin öyle veya böyle yenen bir hakkı varsa iadesi istenmeli, aynı hakkın “size de hak” olduğunu söylemekten çekinmemelidir.
Bu hak, sizin inancınıza, dünya görüşünüze, yaşam tarzınıza uyum uymadığına bakmadan, insan olarak ve kendi kişisel tercihi olduğuna inanarak saygı gösterilmeli.
Ne birisini örtüsünden dolayı küçümsemeli, ne diğerini örtüsüz olduğu için kınamalı.
Yani aslında, kendiniz için istediğinizi, başkası içinde isteyebilmelisiniz…
Ama ne yaparsak yapalım, “sırf desteklediğimiz parti istiyor” diye değil, yürekten isteyerek yapınca bir anlam kazanmaya başlar.
Yoksa da parmak vekillerden bir farkımız kalmaz…

Twitimden seçmeler
Başbakanın “çapulcu” benzetmesini hoş görmeyenlerdendim ama bakıyorum da bazıları bunu içine sindirerek, özümseyerek kabullenmiş!
www.naifkarabatak.net

30 Haziran 2013 Pazar

Gazeteciler, yazarlar ve şakşakçılar

Birçok kavramı karıştırdığımız gibi bazı meslekleri de bir birine karıştırdığımız olur. Hatta hızını alamayıp, hiç olmaması gerekli yerde olan meslek mensuplarını da görebilirsiniz. Bunların başında gazeteci ve yazarlar gelir.
Ülkemizde gazeteci ile yazar sıklıkla bir birine karıştırılır.
Oysa gazeteci başkadır, yazar başka…
Her iki görev yapılıyorsa dahi, haber yaparken gazeteci kimliği, yazı yazarken de yazar kimliğini devreye sokacak kabiliyete sahip olmak gerekiyor.
Gazeteci, yani muhabir, haberini yaparken asla “taraf” olamaz.
Objektif kriterlere göre haberini yapıp, gazetesine teslim eder.
Haberi yaparken dini inancı, dünya görüşü, ideolojisi, siyasi tercihi, yakınlığı veya uzaklığı, haberi etkileyen unsur olarak kendini gösteremez.
Bir gazeteci asla şakşakçılık yapamaz.
Her hangi bir etkinlikte alkış çalamaz, kendinden geçerek tezahüratta bulunamaz.
Veya üzülemez…
Olayları olduğu gibi yansıtan, değerlendirmeyi okuyucuya bırakandır gazeteciler…
Ama bizde böyle değil elbet…
Her zaman iktidara yakın ve uzak olan gazeteciler vardır.
Bir de muhalefetle el ele, göz göze mesleğini icra ettiğini sananlar…
Elbette patronun çıkarları doğrultusunda haber yapanlar…
Ve tabii ki “güç odaklarının sözcülüğüne” soyunanlar…
Darbecilerin medya ayağını sağlam olarak yere bastıranlar…
Gazetecilik dışında her şeyi yapanlar ama gazeteciliği “çıkarı” doğrultusunda kullananlar…
Hal böyle olunca sürekli eleştirinin odağındadır gazeteciler.
Hem iktidar yanlıları eleştirir, hem muhalefette bulunanlar…
Birisi “yandaş” olmakla suçlar, bir diğerini kendi yanında olduğu için “yandaş” görmek istemez.
Oysa yandaşlık, sadece iktidara yaranma adına yapılan bir duruş değildir.
Yandaşlık, mesleğine aykırı olarak, bir siyasi partiye, bir ideolojiye, güç odaklarına, karanlık örgütlere, darbecilere veya herhangi bir muhalefet partisine yaranma halidir.
Çıkar, her zaman para değildir.
Bazen paradır, bazen makamdır, bazen güçtür…
Bazen de “yeni oluşumda” rol kapmadın adıdır…
***
Gazetecilik böyle de, yazarlık böyle değil mi?
Yazarlıkla gazeteciliğin tek farklı “yorum”dur…
Gazeteci yorum yapmaz ama yazarın görevidir yorum…
Ama bu “yandaşlık” ölçüsüne varmayacak şekildedir.
Ne iktidardan yanadır, ne muhalefetten…
Ne hükümeti devirmeye kalkışmalı, ne muhalefet liderlerini belirlemeye çalışmalıdır.
Ne darbecilere malzeme, ne karanlık güç odaklarına sözcülük yapmamalıdır.
İlla bir taraf olmak için kırk takla atmasına gerek yok.
Taraf olabilir ama bunu “ideolojik saplantı” haline getirmemelidir.
Taraf olmak, siyasi parti propagandacısı olmak demek değildir.
Veya taraf olmak, iktidara karşı yapılan her muhalefete veya muhalefete partilerine yapılan her eleştiriye çanak tutmak da değildir.
Bütün bunları hem gazeteciler, hem yazarlar, hem de toplumun büyük bir kesimi biliyor ama bunun böyle gitmediğini de herkes biliyor.
***
Taksim Gezi Parkı olaylarında birçok şeyi canlı canlı öğrenme şansımız oldu.
Sanatçıların nerede duramayacağını, ne olamayacağını öğrendiğimiz gibi, gazeteci ve yazarların da provokatör olabileceğini öğrendik.
Toplumu geren, güç odaklarının sözcülüğüne soyunan, demokrasiyi katletme pahasına iktidar değişmeye kalkan, insanların özgür iradesini, zorla değiştirmeye çalışan ve bunu bir hak bilen acayip bir meslek…
Üstelik de halkın yanında duranları da yandaşlıkla suçlayan bir anlayışa sahip olanların yer aldığı bir meslek…
Bir eylem olduğunda, eğer bu iktidara karşıysa ve iktidarda da “sol” görüş hâkim değilse herkesin destek vermesi bekleniyor.
Özgürlük sorunu olmayan,
Para sıkıntısı çekmeyen,
Yaşam tarzlarıyla med-cezir yaşayan,
Ve çoğunlukla “hazır dağı” eritme çabasında olanların,
Halkın iradesini belirleme, yönlendirme ve yeniden dizayn etme çabalarının “özgürlük” olarak algılandığına inanmamızı istiyorlar.
Üstelik bunu terör örgütleriyle birlikte, Molotof atarak, sokakları savaş alanına çevirerek, insanların özgürlüğünü elinden alarak, vatandaşın mal ve can güvenliğine zarar vererek yapılmasına “sıcak” bakmamızdan öte “taraf olmamızı” bekleyenler var.
Kimse kusura bakmasın, sizin yaptığınız ne gazeteciliktir, ne yazarlıktır…
Olsa olsa şakşakçılık olarak algılanabilir.
Bunu siz kendinize yakıştırabilirsiniz ama meslek ahlakına sahip olanların yakıştırmasını boş yere beklemeyin…

Twitimden seçmeler
Gördüğümde tebrik edeceğim; “Gazeteci-Yazar” olmuş ama nerede gazeteci, nerede yazar olduğunu sorup, mahcup etmeye niyetim yok, ayıp olmasın
www.naifkarabatak.net