27 Haziran 2013 Perşembe

35’inci madde yok, darbe yapmayalım!

Şartlar olgunlaştırılmış, görev taksimleri yapılmıştı. Hatta birliklere emir verilip, ilk anda kimlerin tutuklanacağı, kimlerin “ispiyoncu” olarak bir kenarda tutulacağı bile belirlenmişti. Darbenin sözcüsü, konuşma metnine son şeklini vermekle meşguldü. Kudretli bütün generaller, son hazırlıkları gözden geçiriyor, hangi tankın nereden yürüyeceği, yürürken asfalta zarar verip vermeyeceği konusunda ince matematiksel hesaplar yapıyorlardı.
Eskiden olsa kolaydı TRT’yi ablukaya aldığından bütün iletişimi kesmiş oluyordu. Şimdi öyle değil ki.
Bunun için her televizyon ve radyoya giderek yönetime el koyacak ekip hazırlanmıştı. Sorun, sosyal medyaydı ama onu kökten çözüp, fişini çekeceklerdi.
Geçici bir süre bütün cepler susacak, bütün telefonlar kesilecekti.
Sadece “kırmızı telefon” hattı çalışacak ve bu da sadece her ilde bir yerde bulunacaktı.
Yassıada hoş olmazdı, siyasilere ikametgâh olarak İmralı tahsis edilmiş, bütün düzenleme yapılmış, bütün ihtiyaçları karşılanacak hale getirilmişti.
Hani ihtiyaç dedikse birer yağlı urgan ve kefendi…
Zaten yargılama peşin yapılmış, kararı bile önceden verilmişti.
Bir süre anayasaya ve yasalara ihtiyaç olmadığı için Orhan’a kimse “Aldı-kaçtı” diyemeyecekti.
Tüm spor salonlarının listesi yapılmış, kapasiteleri belirlenmişti.
Gözaltına alınanlar önce spor salonlarına istiflenecekti, öylece atılacaktı bir kenarda dursun diye…
Hastanelerin kapasitesi de belirlenmişti, karşı koyanlar için “aşırı güç” kullanma sıkıntısı da bulunmuyordu nasılsa…
Hani tedavi ettirmeye gerek yoktu ama canımız ciğerimiz müttefik ülkelerimiz üzülebilirdi.
Hem daha sonra işbirliği yapılacak, adı “işkenceci ülke”ye çıkarsa sıkıntı yaşanabilecekti.
Tüm detaylar düşünülmüş, gazeteleri kimin koordine edeceği de belirlenmişti.
Zaten darbenin sivil uzantıları, her zaman askeri uzantılarından çok daha iştahla görev yapıyorlardı.
Aslında bunu bir türlü çözememişlerdi ya, şimdi kim buna kafa yoracak?
Zaten yormadılar da…
Sanatçıları da bu nedenle anlamıyorlardı ama kafa yormaya gerek de duymuyorlardı.
“Sivil” olduğunu söyleyen “Toplum örgütleri”nden de çok iştahlı darbeci vardı.
Hatta “yargı bağımsızdır” diye diye hayatını zehir edenlerin, “bağımlı” olması için nasıl da kendilerine destek verdiklerini unutmaları mümkün müydü?
Ya “özgürlüğün merkezi” denecek üniversiteler…
Duygulandı, gözlerinden süzülen birkaç damla yaşı elinin tersiyle sildi. Nasıl da fedakârlık yapıyor, nasıl da kendilerine destek veriyorlardı. Bu hizmetleri karşılıksız kalmamalı, mahalle muhtarı olarak görevlendirilmelilerdi.
Gerçi çoğu Silivri’deydi ama olsun, kapıların açılma saati de ayarlanmıştı…
İçeridekiler çıkacak, dışarıdakiler içeriye girecekti, hepsi bu.
Çocuk oyuncağıydı…
***
Ama darbe heyetinin dikkatinden kaçan TSK İç Hizmet Kanunun 35’inci maddesinin olmamasıydı…
Hani çok umurlarında değildi, zaten yasayı çöpe atıp, dağ kanunuyla yöneteceklerdi.
Ama halka ve dışarıya “Cumhuriyeti koruma ve kollama” gibi ulvi bir görevleri olduğunu ve bunun için darbe yaptıklarını söyleyeceklerdi.
Kimse yutmazdı belki ama kendileri yutulmuş gibi algılayabilirlerdi.
-Darbe dayanağımız yok beyler!
Bu ses sabah darbe sözcüsü olacak komutana aitti.
-Meclis bu hakkımızı elimizden aldı, şimdi ne yapacağız?
-35’inci madde yok, o zaman darbe yapmayalım komutanım!
-Dalga mı geçiyorsun be, biz yasal darbe mi yapıyoruz, yasaları çiğneyerek görevi devralacağız.
-Ama el âlem ne der?
-Ne diyene de darbe yaparız, Amerika’ya da, Avrupa’ya da, Afrika’ya da…
-Yavaş ol diyeceğim, ayıp olacak.
-O zaman deme iki gözüm, deme…
-Tamam, o zaman “35’inci maddeyi kaldırdınız da, ne değişti?” gibi güzel bir slogan bulalım.
-İşte şimdi oldu…
***
Önemli olan ordunun esas görevi olan ülkenin dışarıdan gelecek tehditlere karşı koruması değil.
Önemli olan, darbe heveslisi olan “eli silahlı” insanların bunu düşünemeyecek bir yapıya büründürülmesidir.
Demokrasi bunlardan birisi…
Hem de tüm kurum ve kuruluşlarıyla…
Herkese saygı, her fikre önem ve her görüşün kendini ifade edebileceği özgür bir anayasa çözüm olabilir.
Bir madde değiştirerek, öteki maddeyi ekleyerek darbeleri önleyemezsiniz.
Hangi darbeci, “yasada darbe yapılır” demediği için, darbeden vazgeçti ki…

Twitimden seçmeler
Kraldan asla korkmayacaksınız, kralın beslediklerinden korkacaksınız. Kralın vicdanı veya adaleti az da olsa vardır ama diğerinin menfaati!
www.naifkarabatak.net

26 Haziran 2013 Çarşamba

Sanat, parayla mı, ideolojiyle mi?

“Bence bir sanatçının, bir mizahçının partilere eşit mesafede durması gerekir. Bir sanatçının partisi olmaz. Bir sanatçının düşüncesi, dünya görüşü olur. O perspektif açısından düşüncesine kimse engel olmadığı müddetçe, o görüşünü istediği yerde konuşur ve söyler.”
***
Bir sözü söylemekle o sözün gereğini yapmak farklı şeydir.
Tıpkı yazının başına aldığım söz ve onu söyleyenin yaşam tarzı, ideolojik saplantıları, kendi fikrinin iktidar olmadığı zamandaki kızgınlığıyla sarf ettiği hakaret ve sövgüleri gibi…
Mesela siz demokrasinin güzelliklerini bulunduğunuz her ortamda ballandıra ballandıra anlatabilirsiniz.
İnsanlara neler kazandırdığını, o olmadığında yönetimlerin nasıl diktatör olabileceğini, halkına nasıl zulmedebileceğini ve daha birçok şeyi söylersiniz…
Ama ne yazık ki siz demokrasiye inanmıyorsunuz…
İnansanız bile sizin yükselmenize engel teşkil edeceğinin farkındasınız.
Yani halkın iradesinin iktidarda olmasını istiyorsunuz ama halkın tercihine de güvenmiyorsunuz.
Zira halkın sizi değil, başkasını seçeceğinden eminsiniz.
“Evet, demokrasi ama o kadar da değil” diye düşünüyorsunuz.
“Hem demokrasi dediğin, benim irademin iktidarıdır. Hatta bizzat benim iktidarımdır” diye inanmışsınız…
Yazının başına aldığım söz, bana ait bir söz değil.
Taksim eylemlerine katılan sanatçıları eleştirmek için sarf edilen bir söz de değil.
Bu sözü söyleyen AK Partili veya herhangi bir sağ partili de değil.
Bu sözü söyleyen, sanatçı…
Hem de sol cenahtan…
Üstelik Kemalist ve ulusalcı…
Hatta sıkı durun bir de siyasetçi…
Sarhoş taklidi yapmakla kalmayıp, hayatı boyunca ayık gezmemiş intibaı edinilen birisi…
İnançlı kesime hakaretleriyle ünlenmiş.
AK Parti’ye ağır ithamlarda bulunmuş.
Darbeleri savunan bir isim.
Darbeciler için ağıt yakan, gözyaşı döken bir sanatçı…
İdeolojik saplantısı, uzun yıllar süren sanat yaşamını sonlandırmak üzere…
Ama yukarıdaki sözü söyleyebiliyor.
Ama ne zaman?
2006 yılında, AK Parti Siyaset Akademisinde konuşmacı olarak bulunduğu zaman.
“AK Parti’ye mi geçiyorsunuz?” sorularına karşılık, yukarıdaki cevabı vermiş.
Bununla da yetinmemiş, “AK Parti Türkiye Partisidir” de demiş.
Övgüleri bir biri ardına dizmiş, AK Partililerle sarmaş dolaş fotoğraflarla o anı ölümsüzleştirmiş.
Çünkü o zaman bir davet söz konusuymuş…
Çıkar mevzubahismiş…
Ya şimdi?
***
Sanat camiasını büyük bir çoğunluğunun sol cenahtan olduğunu biliyoruz.
Bunu sadece bizler değil, solcular da biliyor.
Bunun kendilerince tarifi de var; sağ cenah sanat yapamaz.
Gerekçeleri ise inançları, kaygıları, çekinceleri, ahlak kuralları...
Bu aslında sanata yapılan bir haksızlıktır.
Sanat, dinsiz olacak diye bir kuralla örülmemiştir.
Sanatın illa ahlaksız olacağını veya bu kaygıların sanata engel olacağını düşünmek de sanata haksızlıktır.
Kaygı ve çekince ise toplumun hassasiyetini gözetmeyle alakalıdır.
Bunun da sanata ve sanatın gelişmesine engel teşkil edeceğini düşünmüyorum.
Aksine sanatçı, yaptığı işle toplumu aydınlatan, farklılıklara hoşgörüyle bakmasını sağlayan, yeni bakış açısı yakalamasına yardımcı olandır.
Bu açıdan sağ cenahın sanat yapmasına engel bir şey söz konusu değildir. Sol cenahın sanat yaptığını sanması vardır, hepsi o.
Ama asıl ideolojilerdir sanata engel olan…
İkinci engel ise “çıkar hesapları”dır…
Sanat, bu ikisini kaldırmaz.
Çıkarınız söz konusuysa, bir beklentiniz varsa, hesap cüzdanınızı kabartacak meblağlar teklif ediliyorsa siz sanat yapamaz, birilerinin borazanı olursunuz.
Bunu dillendirmekse sol cenahın işine gelmiyor.
İdeolojik kaygı veya daha açığı saplantılarda da sanat yapamazsınız.
Yaptığınızı sanırsınız ama aslında sadece ve sadece provokatörlük yaparsınız.
Tıpkı Levent Kırca ve ona benzeyenler gibi…

Twitimden Seçmeler
Aslında değişen, benim düşüncelerim veya yaklaşımım değil, senin beklentilerindir!
www.naifkarabatak.net

25 Haziran 2013 Salı

Bir koşu destan yazıp geleyim!

Gezi Parkından başlayıp yurdun birçok kentine sıçrayan ve yeniden gezi parkına odaklanan olayları tartışmaya devam ediyoruz ama bu defa destanlar yazıyor, destanlar okuyoruz.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, polisin Taksim olaylarında destan yazdığını söyleyince muhalefetin tepkisini çekti.
Destan kime karşı yazılırdı, kimin destanı okunurdu?
“Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım!” diye milli duyguları depreştiren destanları haykırmak çok kolay.
Zor olan destan yazmaktır.
Ama biz zoru başaran bir milletiz.
Destan yazan çok insanımız var.
Bir park yapan belediye destan yazar mesela…
Açılan bir yol, atılan bir temel, tamamlanan bir bina için destan yazarız.
Spor kulüpleri her maça destan yazmak için çıkar, bazısı yarım kalır, bazısı tamamlanır.
Atılan bir gol, destanların destanını yazar.
Avrupa’yı titretiriz, Amerika’yı inletiriz, Ortadoğu’yu imrendiririz.
Ağlanacak halimize de destan yazarız, gülünecek halimize de…
Zira biz, destanlar yazan bir neslin evlatlarıyız…
İçiniz ürperdi değil mi?
Bir hoş oldunuz…
Kahraman atalarınız aklınıza geldi.
7 kıtada at koştururken hayal ettiniz.
Siz ata binmeyi bile binmiyorsunuz ama olsun, destan yazanların torunlarısınız.
O zaman biz de kendi destanımızı yazarız.
Sadece polis değil elbet…
Ne yapmış ki polis?
Gaz püskürtmek için düğmeye dokunmuş…
Suyun tazyikini arttırmak için vanayı açmış.
Belki cop sallamış, belki iyi nişan almış.
Ama karşıdan da destan yazanlar çıkmış.
Molotof hazırlayanlar, kolunun yettiği yere kadar fırlatmak için az antrenman yapmamış.
Twitter’i sallamak için kısa zamanda büyük örgütlenme yapılarak da destan yazılmış.
O süreçte eski fotoğrafları yeni diye servis etme başarısını göstermek, her yiğidin harcı değil.
Bir yandan demokrasi isteyip, öte yandan askeri darbeye iştahlandırmak da kolay bir şey değil. (Zaten darbeciler de destan yazarak bu ülkenin dört bir yanını işgal etmişti.)
Üç ağacı savunurken, binlercesini katledecek bir eylem yapmak da…
Sadece eylemciler de değil.
Sadece provokatörler de değil.
Muhalefetin yazdığı destana ne demeli?
Onların destanlarını yazmaya kalksam köşem yetmeyecek, bunu geçiyorum.
Biz polisin yazdığı destana dönelim.
Polis eylemcilere gaz sıktı, başbakan polise gaz verdi.
Demek ki polis sadece iyi iş yapmıyor, bir de oturup destan yazıyordu.
Hâlbuki destanı, kahramanlar değil, onların başarısını kaleme alanlar yazar.
Ama olsun, biz hem kahramanlık yapar, hem oturur kendi destanımızı da kendimiz yazarız.
Ne yani, destanı yazmayı bir başkasına mı bırakacaktık?
Bıraksak, Kemal Kılıçdaroğlu onu da yazar.
Tıpkı Kadıköy mitingini feda edip, Taksim’de destan yazmaya gittiği gibi…
Sanatçılar da iyi destan yazdı.
Mesleğini icra etmekten acizler de, mesleğini güzel yapanlar da başka alanlarda destan yazmak için düştü sokaklara…
En büyük destanı yazan basındı…
Bazısı hiç yazmayarak destanlaştı, bazısı yalan ve kışkırtıcı haberleriyle…
Ve asıl destanı yazan sosyal medyaydı…
Evlerinde çayını, kahvesini yudumlarken, hatta dondurmasını yalarken ne destanlar yazıyorlardı, ne destanlar…
Öyle ki, hepsi bir anda vatanı kurtarıyor, diğeri bir anda vatanı satıyordu.
Biz destanlar yazan bir milletin çocuklarıydık.
Onların destanını okuyarak büyüdük.
Her sabah ne kadar öğünmemiz gerektiğini haykırdık, ne kadar çalışmamız gerektiğini söyledik.
Yeminler ettik, and içtik, bir Türk’ün dünyalara bedel olduğunu söyledik.
Gerçi çoğumuzun kendisine hayrı yoktu ama olsun, dünyayı tir tir titretecek kadar güçlüydük.
Ama elin oğlu veya kızı Taksim’de insanları kışkırtacak kadar “güçsüz(!)” olabiliyordu.
Başbakanın söylemine dikkat etmesi gerekiyor.
Polisi destan yazmaya alıştırırsanız, kendi destanını yazmaya heveslenenler hiç eksik olmayacaktır.
Oysa bu ülkede destan yazmamız gerekmiyor.
Kendimizi yazmamız/hayatımızı yaşamamız yeterli.
Olduğu gibi, abartmadan, görevimizi yaparak, barış, kardeşlik ve huzur içerisinde yaşayarak…
Varsın destan meraklıları, alsınlar eline kalemi sıkmaya başlasınlar, yalanlayan mı var?

Twitimden seçmeler
Doğrusu bu ülkenin iktidar sorunu değil, görevini algılayamayan ve yapamayan muhalefet sorunu var. İyi muhalefet, yanlışları önleyendir.
www.naifkarabatak.net

24 Haziran 2013 Pazartesi

Fetva tamam, biber gazına devam!

Son yıllarda “biber gazı” fazlasıyla gündemimize girdi. Hatta gündeme girmekle kalmadı, ciğerlerimize kadar işledi. Böyle olunca da vatandaş merak ediyor, biber gazı dinen sakıncalı mıdır, değil midir, sağlığa zararı var mıdır, yok mudur, diye…
Eğer gazetelerde yer alan haber doğruysa (bugünlerde sıklıkla yalan haber yayınlanıyor) Alo Fetva hattını arayan bir vatandaş, biber gazının dinen caiz olup olmadığını sormuş. Fetva makamında bulunan ise buna cevap vermiş; sakınca yoktur…
Zira birçok ülkede toplumsal olayları bastırmada “en zararsız yöntem” olarak bunun tercih edildiğini söylemiş.
Ve gazeteler de doğal olarak bu haberi (yine söylüyorum, doğruysa) sayfalarına taşımışlar…
Aslında ilginç bir soru ve ilginç cevap.
Toplumsal olaylarda polisin “şiddet olmadan kontrolü eline alma” arayışları, demokratik ülkelerde sıklıkla gündeme gelir ve bu çalışmalar, “en az zarar vereniyle” değiştirilir.
Ancak biber gazı, gündemimizde çok kalmaya başladı. Taksim olayları nedeniyle neredeyse günün her saati, gazın tadına bakan vardı. Hatta bazılarında alışkanlık yapmış olmalı ki, “biber gazı yeme seansları(!)” bile düzenleyecek hale geldiler!
Eski İçişleri Bakanı, biber gazının organik olduğunu bile söyleyerek “zararsız” imasında bulunmuştu. Ancak, sonuçta bir gaz ve üstelik acı…
İsterseniz biber gazının bir insanda neler yaptığına bir bakalım…
2003 yılında, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi bir rapor hazırlamış. Raporda, etkilerin tamamının “geçici” olduğu özellikle belirtiliyor.
Vücuda değdiği yerde ısı artışı ve yanma hissine sebep oluyormuş.
Damarları genişletiyormuş.
Ağrıya yol açıyormuş.
Biber gazı ve tozlarının istenmeyen etkileri de bulunuyormuş.
Mesela burun sinirlerini duyarsızlaştırıp hapşırık, dolgunluk ve burun akıntısına neden olabilirmiş.
Tolere edilmeyen yanma hissine sebep olabiliyormuş.
Ve gözde geçici körlüğe yol açıyormuş…
Ancak, Alo Fetva hattını arayan vatandaş, “sağlık açısından durum nedir?” diye merak edip etmediğini bilmiyoruz. Belki de Sağlık Bakanlığını arayıp sağlık açısından da gazın “hazmedilebilir” olup olmadığına baktırmıştır ama bu konuda bilgimiz yok, eldeki haberle yetineceğiz.
Yani dinen caiz olup olmadığına bakacağız.
Diyanette o fetvayı kimin verdiğini bilmiyorum.
Bilsem iki kelam ederdim.
“Her ülkede bu tarz olaylarda bu tarz gösteri yapanlara, şiddete başvuru yapanlara karşı savunma biçimi geliştiriyorlar.” denilerek, biber gazına “caizdir” denmez…
“Devletimiz de bunu yapıyor.” denilerek de fetva verilmez…
“Daha önce de duyuru yapıyorlar zaten, astım hastaları varsa alandan ayrılsın, biraz sonra müdahale edeceğiz.” Sözü de aklamaz. Hatta benim de kurşuna alerjim var, ne olacak?
“Daha farklı şiddeti engelleyici savunma biçimleri de geliştirilebilirdi” sözü güzel ama aynı güzel sözü, “ama en uygunu bu” diye kanaat belirtmek ne oluyor, doğrusu anlayamadım.
Peki, “Karşı tarafa en az zarar veren budur ki kullanılıyor.” sözü de “devlet asla ceberut olmaz” yönünde kesin bir hükümdür ki, 90 yıldır “müşfik” devleti pek görmedik.
“Karşı tarafı dağıtmak için fiili bir müdahalede bulunulması lazım. Bu cop da olabiliyor. Başka ülkelerde polisler plastik mermi kullanılıyor. Yani bu noktada biber gazı kullanılmasında bir sıkıntı yok. En zararsızı biber gazıysa bununla müdahale edilmesi en doğrusudur.”
Sanki Diyanette fetva makamında bulunan birisi değil de, Emniyet Genel Müdürü konuşuyor.
En doğru sözünü, en sona sakladım…
Fetva makamında bulunan kişi “Yani dini açıdan bunların bu şekilde değerlendirilmesi doğru değil.” demiş.
Elbette! İşte bu…
İnsanların nasıl ekarte edileceği, nasıl etkisiz kılınacağı konusunda fetva verilecekse “hiç zarar vermeden” demekten başka elinden bir şey geleceğini sanmıyorum. Bunun için biber gazını, tazyikli suyu, copu veya işkenceyi tek tek dini açıdan değerlendirmek elbette mümkün ama hiç birisinde “cevaz” verecek bir yön bulunacağını asla düşünmüyorum.
Türkiye’de toplumsal olaylara müdahale, hiçbir zaman “insanın içini rahatlatan” türden olmadı. İşin içinde insan unsuru olunca, sinirlerini kontrol edemeyen polislerin şiddetine hep tanıklık ettik. Polis şiddetini tartışırken, gösterici şiddetini tartışmamak da bir başka eksiklikti. Sorun, insana bakış açımızla ve “gücü elinde bulundurmayla” direkt alakalıdır. Bunun iktidarda hangi partinin olmasıyla, göstericilerin hangi görüşte bulunmasıyla ilgisi yok. Polis şiddeti, tüm polislere mal edilemeyeceği gibi, gösterici şiddeti de tüm göstericilere mal edilemez.
Ve sorun, hiç suçu olmayan insanların şiddete maruz kalması veya “adaleti tesis etme makamında” kendisini gören polislerin var olmasıdır. Böyleleri hem suçu sabit görür, hem cezasını verir. Orada ne hakime, ne savcıya ve ne de avukata gerek olmaz.
Bütün bunlar biliniyorken, biber gazına “caizdir” diye fetva vermek, “sıkın, sıkabildiğiniz kadar” demekle aynıdır.
“Yarım doktor adamı candan, yarım hoca da adamı dinden eder” diye boşuna dememişler…

NOT:
Yazıda iki defa “yalan değilse” demekte haklıymışım. Meğer Yeni Çağ Gazetesinin haberi yalanmış. Diyanet, yazımın gazeteye tesliminden sonra yaptığı açıklamada, haberi yalanladı.
Alo fetva hattını farklı isimlerde 21 defa arayıp biber gazının orucu bozup bozmadığı gibi bir ilmihal sorusunu sorarak aldığı fetva ile ilgili cevabı Diyanet'in Alo Fetva üzerinden yaptığı açıklamaya göre formatıyla "Diyanetten Acı fetva: Biber gazı caizdir" gibi bir yalan haberin Başkanlığımıza isnat edilmesi hiçbir ahlaki ilke ile bağdaşmadığı hususunu kamuoyunun takdirine bırakıyoruz."
Alo Fetva Hattı'nın vatandaşların bireysel sorularını cevaplamak üzere kurulmuş bir hat olduğu kaydedilen açıklamada, Yeni Çağ gazetesinde yer alan habere mesnet teşkil edecek konuda ilgili birimce yapılmış her hangi bir açıklama söz konusu olmadığı gibi vatandaşlarca sorulan dini sorulara, fetva kriterlerinin bir gereği olarak hususi cevaplar verildiği bildirildi.

Twitimden seçmeler
Başkalarının başına gelen felaketlerden öyle ders al ki, başkaları senin başına gelecek felaketlerden ders almasın. (Yaşlı bir amca)
www.naifkarabatak.net