21 Haziran 2013 Cuma

Mesele eylem değil, halen anlamadın mı?

Gezi Parkı olayları sokağa taşmasından bu yana “AK Parti karşıtları” ve “AK Parti taraftarları” şeklinde bir algı ortaya çıktı. Eylemlere sessiz kalan ve dışarıdan izleyenler olduysa da, genellikle iki kesimin sosyal medyadaki kapışmasını izledik.
Doğrusu öyle yansıtılmak istendi.
Bu bilinçli bir seçimdi, bilinçli bir hedef gösterme, caydırma çabasıydı.
Eylemlere katılanlar “solcu”ydu…
CHP’li ağırlıktaydı.
Bu oranın yüzde 77 civarında olduğu anketlerle belirlenmişti.
Eyleme katılanların yüzde 98 gibi büyük bir çoğunluğu “sol” denecek kesimdendi.
O zaman eyleme karşı olanlar AK Partiliydi/olmalıydı…
Ve kavganın yüzde elli, yüzde elli olduğu dillendirilmeye başlandı.
Yani fifty fifty bir durum söz konusuydu.
Ülkenin yarısı, diğer yarısından memnun değildi.
Ya da ülkenin yarısı, diğer yarının zulüm yaptığından emindi.
Diğer yüzde elli ise kalanın terör estirdiğinde hem fikirdi.
Aslında bu bilinçli bir ayrıştırmaydı.
Eyleme katılanların yüzde elliyi temsil ettiğini kafalara yerleştirmek için bilinçle seçilmiş bir yoldu.
Ama yanlıştı…
Öncelikle eyleme katılanlar veya eyleme destek verenler; bu ülkenin “sol” oylarıyla eşdeğerdi.
Yüzde 20-25’i geçmeyecek bir orandı bu…
Ve asla halkı dışlayan fikirlerini iktidara taşıyamayanlardı.
Aktif olarak eyleme katılanlardan provokatörleri çıkardığınızda ortada kalanın “tuzu kurular” olduğunu görebileceğiz.
Çoğu zengin.
Çoğu ünlü.
Çoğu yoksulluk nedir bilmez, yoksunluktan habersizdir.
Köşede, bucakta kalmış insanlar değil bunlar; işi gücü olan, parası pulu olan, lüks içinde yaşayan veya orta sınıfın çok üstünde bir yaşam standardı bulunanlardı.
Gezi Parkı ilk başladığında olayı kışkırtanların çoğunluğu “sanatçı” denilen kesimdendi.
Bunlardan birisi de Mehmet Ali Alabora’ydı.
Alabora, sosyal medyada meselenin ağaç olmadığını vurgulama gereği duyarak, asıl amacın hükümeti düşürmeye dönük eylem olduğunu imaya çalışmıştı.
Doğruydu da…
Ama onların bilmediği bir şey vardı.
Eyleme gösterilen tepki, AK Partili olmayla veya iktidar yandaşı olmakla ilgisi yoktu.
Mesele demokrasiye sahip çıkıp-çıkmamayla alakalıydı.
İktidarda hangi partinin olmasının hiçbir önemi yoktu.
Seçimle gelenin, seçimle gideceği bir sistemi savunurken, bunun farklı yollarla yapılmasına rıza göstermek, demokrasiye olan inancın sorgulanması anlamına gelir.
Bugün bu yolu deneyerek iktidar değiştirmeye kalkışanlar, yarın kendi oylarıyla işbaşına getirdiklerinin de aynı yolla uzaklaştırılmasını kabullenmek zorundadırlar.
Bir yandan demokrasiyi savunacaksın…
Bir yandan seçilmiş hükümetin demokrasi dışı yollarla götürülmesi için insanları tahrik edeceksin…
Hatta bunun için yalan haber ve resimlerle kışkırtacaksın…
Darbeye davetiye çıkaracaksın…
Olaya dâhil olan örgütleri “kuş sevenler derneği” üyeleri gibi yansıtacaksın.
İkiyüzlülükten çok daha ağırdır bu.
Masum şekilde başlayan eyleme ilk günlerde destek verenler, polisin karışmasını, hele hele şiddet uygulamasını hiç kabullenmeyerek eleştiriyordu.
Ancak, “buradan bize ekmek çıkar” diyen çevreler, bir anda Taksim’e üşüşünce işin rengi değişti.
Sonrasında ne Gezi Parkı kaldı, ne kesilecek veya taşınacak ağaç tepkisi.
Bir anda hükümeti düşürme amaçlı bir kalkışmaya dönüştü.
Eyleme karşı çıkanlarsa “Ak Parti yalakası” şeklinde yansıtılmaya çalışıldı.
Böyle yapılarak, AK Partiye oy vermeyenleri olayın dışında tutmak ve yüzde elli varsayımlarını güçlendirmek istediler.
Ancak halk, derin ferasetiyle bu olayın bir darbe kalkışması olduğunu, önceki yaşadıklarından hemen anladı.
Kimse destek vermedi, kışkırtmalara rağmen sokağa dökülmedi, tek bir cevap veren olmadı.
Protestolar, terör olaylarına dönüşünce “yeşil” ve “çevre” derdi olan insanlarımız da yavaş yavaş evine doğru yöneldi.
Ortada kalanlar vardı elbet…
Bunlar darbe yanlısı, ırkçı, faşist ve ulusalcı diyebileceğimiz kişiler ve karanlık güç odaklarıydı…
Onlar için “mesele gezi” değildi elbet…
Ama unutmasınlar ki,
Bu ülkede antidemokratik yönetimleri yaşayan…
Darbe dönemlerinin her türlüsünü hatırlayan…
İşkencelere maruz kalan…
Ve tek parti zulmünü yaşayan halk, amaçlananın ne olduğunu da çok iyi biliyordu.
Bunu bildiğinden de “Mesele eyleme karşı olmak değil, halen anlamadınız mı?” demeyi bile gerek görmeden, demokrasisine, ülkesine, milletine sahip çıkma yarışına girdi.
Bu kalkışma bir kez daha gerçek halkın zaferiyle sonuçlandı
Ve bir kez daha halkı yok sayan, onlara tepeden bakanlar kaybetti.
Bu kafayla da hep kaybetmeye mahkûm oldukları gibi…

Twitimden seçmeler
Biz zamanında yağ, şeker, çay, tüp ve gazyağı kuyruğunda yeterince durduk, sıramızı savdık. O gün bizi durduranlar, şimdi durmaya başlamış.
www.naifkarabatak.net

19 Haziran 2013 Çarşamba

Anne! Biraz marjinal olup geleceğim!

Matematikteki anlamını bir yana bırakırsak, marjinal kelimesinin “aykırı” anlamında kullanıldığını hepimiz biliyoruz.
Belki de bilmememiz gerekeni biliyoruz ama bilmemiz gerekeni bilmiyoruz.
Tıpkı “aykırı”yı bilmediğimiz gibi…
Günümüzde marjinal kelimesini “terör”le eş anlamlı kullanan veya öyle gösterenler var.
Bunun için hatırı sayılır bir çabanın içine girenler, “marjinal” olduklarını belirterek, “aklanacaklarını” sanıyorlar.
Oysa aykırı olmak farklı bir şeydir.
Sıradan olmamaktır.
Farklı bakış açısı yakalayabilmektir.
Düşünceleriyle toplumun önünde olduğunu gösterebilendir.
Belki kıyafetiyle, tavır ve davranışlarıyla topluma uygun olmayabilirler ama sorun dış görünüş değil, kafa yapısıdır.
Marjinal, yani aykırı insan, her meslekte olabildiği gibi işsiz güçsüz insanlar arasından da çıkabilir.
Sokakta el açıp para isteyenlere “dilenci” diyoruz ama bu para istemeyi farklı yöntemlerle yapanlarsa marjinal sınıfına giriyor.
Belki saz çalıyordur, resim yapıyordur, amuda kalkıyordur, gülüyordur, ağlıyordur, oyun kuruyor, insanlara ibret dolu sözler söylüyordur.
Ama sonunda alacağı parayı alıyordur.
Dileniyor ama sıradan dilencilerden farkını ortaya koymaya çalışıyor ve zaten öyle olduğunu da kanıtlıyordur.
Yoksa marjinal olmak, yakmak veya yıkmak değildir.
Sokaklara çıkıp terör estirmek, marjinal olmayı gerektirmez, terörist olursun, sıradanlaşır gidersin.
“Atatürkçü” olmak, marjinal olmayı gerektirmez.
Zira bu ülkede yeterince Atatürkçü var ve bu sıradanlaştı.
Ülkesini sevmek, bayrağına sahip çıkmak, vatanını korumak, milletini sevmek de marjinallikle ilişkilendirilemez.
Laiklik ise bunun sağından veya solundan geçmez.
Öte yandan “Darbecilik” de marjinallik değildir.
Bütün bunlardan zaten yeterince var.
Bir olayla ilgili, toplumun tüm kesimlerinin ortak fikrini taşımanız, sizi marjinal etmez.
Ama tüm toplumun yapamadığı bir başarıya imza atmak, sizi marjinalleştirebilir.
Belki de sadece iyi şeylerde “aykırı” olunacağı fikri yanlış anlaşılabilir.
Zira kötülükte de marjinal olmak, bu düşünce yapısında olanların olmazsa olmazıdır.
Yaşam biçimiyle, kıyafetiyle, aksesuarlarıyla farklı olduğunu ortaya koyabilirsin.
Düşünce olarak da bunu yapabilirsin.
İlla toplumdan dışlanarak aykırı olunmaz.
Toplumun içinde ama o toplumun daha iyi yere gelmesi için farklı fikirler, hiç kimsenin aklına gelmeyen düşünceler taşıyabilirsin.
Sadece düşünce bazında kalmaz elbet, bunu eyleme de dönüştürmen gerekir.
Marjinallik, bu açıdan cesaret gerektiren bir tercihtir.
Ama bu cesaret, başkasının özgürlüğünü elinden almayı, ona hakaret etmeyi, malını yağmalamayı, yakmayı, yıkmayı, taş atmayı, Molotof kullanmayı gerektirmez.
Çünkü bunu yapanlar, ne kadar kendilerini marjinal gösterirse göstersin, dünyanın her tarafında olan ve çoğunluğu da “kiralık” olan teröristten başka bir şey değildir.
Taksim Gezi Parkı sonrasında bir kez daha gündemimizi işgal eden marjinaller, bu açıdan “hak etmedikleri bir sıfatı sahiplenmeye çalıştıkları” izlenimini verdiler.
Ortada aykırı hiçbir şey yoktu.
30 yıldır bu ülkede terör olayları olmuştu.
Ölenler ve öldürenler yabancı değildi.
Şiddet kullananlar veya hoşgörü gösterenleri de gördük.
Ama marjinalliği bir türlü göremedik.
Hem marjinal olmak, toplumun bir kesimini yok saymak, insanların inançlarına hakaret etmek veya hor görmek de değildir.
89 yıldır bu ülkede “marjinal” diyebileceğimiz kişilerin sayısı, sanıldığı gibi çok fazla olmadı.
Yürekli insanlardır onlar…
Kalemleriyle yanlışı düzeltirler…
Eylemleriyle hataları önlerler…
Sözleriyle toplumu şekillendirirler…
Yaptıklarıyla tarihe adını altın harflerle yazdırırlar…
Düşünceleriyle insanların dudaklarında uçuk çıkartırlar…
“Biz nasıl da düşünemedik” diye hayretten hayrete düşürürler…
İcat yaparlar, yeniliklerle insanlara farklı bir yaşam tarzı sunarlar.
Sanat yapsanız da, siyasetle uğraşsanız da, bürokrasinin farklı kademelerinde çalışsanız da “sıradanlığın” dışına çıkarak, farklı bir metot elde edebiliyorsanız, siz marjinalsiniz…
Marjinal olmak, sanıldığı gibi kolay değil…
Anlayacağımız, evden çıkarken “Anne! Biraz marjinal olup geleceğim” deyip, sağa sola Molotof atarak marjinal olunmaz!
89 yıldır bu ülkede “izindeyiz” deyip, yerinde sayarak, durarak da marjinal olunmaz.
Sıkıysa bu ülkeyi, bulunduğu yerden çok daha ileriye, çok daha müreffeh, çok daha demokrat, çok daha yaşanabilir yer haline getirecek kadar marjinal olun!
Ve beni de aranızda bilin…

Twitimden seçmeler
Yakan adam, yıkan adam, kaçan adam, götüren adam, getiren adam, vuran adam, öldüren adam ve duran adam. Şu öndeki ekleri bir alsalar!
www.naifkarabatak.net

18 Haziran 2013 Salı

Muhalefetin boşluğunu iktidar doldurmamalı!

Bir iktidar için mumla arasa bulamayacağı tek şey, “etkisiz muhalefet” olsa gerek. Zira iktidarları yanlıştan döndüren, daha iyi yapmasına teşvik eden, hak ihlallerini önleyecek adımlar atmasına neden olan, daha iyi yaşama, daha iyi çevre, daha sağlıklı nesiller için alınacak tedbirlerde muhalefetin önemi göz ardı edilemez.
Hal böyle olunca, muhalefet, “iktidarı çalıştıran organ” demek olduğundan, hükümetler muhalefeti pek değil, hiç sevmez.
Ama ülkemizde böyle değil.
İktidarlar uzun süredir muhalefeti pek sever…
“Keşke hep o partinin başında, o isim bulunsa” diye dua bile ederler.
Böyle bir anlayış varsa o zaman orada muhalefet değil, “çıkarlarına uygun davranan” vardır.
Tıpkı CHP gibi…
Dün Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın AK Parti Grubunda yaptığı konuşmayı dinledim…
Taksim Gezi Parkıyla ilgili senaryoyu açıkladı.
Kimlerin oyuna dâhil olduğunu, nasıl planlandığını, nasıl oynandığını söyledi.
Türkiye’nin eylem boyunca kaybettiklerini aktardı.
Rakamlar verdi; 100 trilyon kaybetmiştik…
En dikkat çekici olanıysa muhalefetle ilgili söyledikleriydi.
Muhalefeti topa tutması değildi elbet.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu eleştirmesi de değildi.
CHP’nin sokağa taşan terör olaylarına verdiği destek de değildi.
Yaptığı muhalefetle iktidarı köşeye sıkıştırması hiç değildi.
Hele hele halkın daha iyi yaşaması için yaptığı sert muhalefet de değildi.
Ya da insanların daha özgür yaşaması adına, iktidarın yanlışlarını ortaya koyduğu gerçek veriler de değildi.
Başbakanın yakınması, muhalefetin “etkisizliği”ydi…
İnsan inanmak istemiyor ama öyle…
İktidar partisi, “muhalefet etkili olmalı” diyor.
Hatta CHP’lilerin umudunun kırıldığını söylüyordu.
Büyük ümitler beslemişlerdi.
Deniz Baykal’dan sonra SSK’nın eski Genel Müdürü devlet tecrübesiyle çok daha iyi bir muhalefet yapabilirdi.
Ama yapamadı…
Muhalefet değil, iktidar da bundan şikâyetçiydi.
Bu tavrıyla insanların sokağa dökülmesini alkışlayabiliyordu.
İnsanların özgürlüğünün elinden alınmasına destek veriyordu.
Türkiye’nin iki haftada milyarlarca lira zarar etmesine seviniyordu.
Adım adım ülkenin iç savaşa doğru gitmesine övgüler diziyordu.
Vatandaşın dükkânları yağmalanıyordu, muhalefet zil takıp oynuyordu.
Hem vatandaş, hem polisler yaralanıyor, muhalefet “devam” diye teşvik ediyordu.
Gözünü hırs bürümüştü.
Seçim sandığının kendisi için hayal olduğunun bilincindeydi.
Bir türlü oradan çıkamayacak, iktidar yüzü görmeyecekti.
Hem antidemokratik zamanlarda iş başına gelmiş bir partiydi.
Hiçbir zaman halk, “umut bağlayarak” oy vermemiş, işbaşına getirmemişti.
Darbeleri kurtuluş olarak görmüştü, ondan nemalanmıştı.
Huzurlu bir ülke, iktidar yolunu kapatan bir ülke demekti.
O zaman insanlar huzursuz olmalı.
Ülke ateş çemberine bürünmeliydi.
“Devam” etmeleri için motive edici cümleleri ardı ardına diziyordu.
Tarih onları unutmayacaktı belki…
Hangi tarih olduğu önemli değildi.
Kimi lanetle anardı, kimi rahmetle…
CHP’nin rahmetle anacağından emindi.
Yeter ki, iktidara gelsin, 1946’da bıraktıkları zulüm sürsündü…
Çözüm süreci, düğüm sürecine dönerdi bir anda…
Akan kan, farklı şekilde devam ederdi.
Yokluklar, kıtlıklar ve hak gaspları alır başını giderdi.
Böyle zamanlarda “yönetmek” çok kolaydı.
İnsanların zayıflığından faydalanmak, onları korkutarak hükmetmek gibisi yoktu.
Ve bu muhalefet, halk için siyaset yaptığını söyleyerek, karanlık güç odaklarıyla el ele, gönül gönüle ülkeyi uçuruma götürmek için mücadele ediyordu.
Oysa “etkili” bir muhalefet olsaydı, AK Partinin gücünü kıracak, yanlış yapmamasına imkân verecek, daha katılımcı bir yönetim benimsemesine yarayacak girişimlerde bulunurdu.
Halk gibi bir dertleri olsaydı elbet…

Twitimden seçmeler
Gezi eylemine destek verenleri boykot ettiğim gibi, çok sevdiğim Yalan Dünya dizisini de boykot ediyorum. Darbeye sıcak bakana sıcak bakmam!
www.naifkarabatak.net

17 Haziran 2013 Pazartesi

Siz niye işi bıraktınız?

Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB), Türk Tabipleri Birliği (TTB), Türk Diş Hekimleri Birliği (TDB) dün Türkiye genelinde genel greve gitti ama son anda yürüyüşten vazgeçti…
Uzun süre sendikacılık geçmişim de olduğundan doğrusu merak ettim; bir sendika neden iş bırakır diye…
Hani “Gezi için iş bıraktık” yalanına kimse inanmaz, üstelik kargalar bile böylesine çocukça gerekçeye güler…
O zaman başka gerekçe olmalı…
Gezi Parkı, İstanbul ili Taksim ilçesi sınırları içerisinde yer alan bir parktır…
Oradaki düzenleme, orada yaşayanları ilgilendirir.
Üstelik halkın onayına sunulması yönünde görüş de açıklandı.
Gezi Parkıyla ilgili yargı kararına uyulacak.
Yargı, “yapılsın” derse, bununla kalmayıp, halkın görüşüne de başvurulacak.
Karar “yapılmasın” çıkarsa da zaten her şey askıya alınacak.
O zaman grevin bunla ilgili olduğu söylenemez.
Hem Van’da gezi parkı yok…
Adıyaman’da yok.
Şanlıurfa’da yok…
Türkiye’nin birçok ilinde “park yok” ki, gezisi de olsun.
Sendikaların “parkı koruma” veya “park yaptırma” gibi bir eylem takvimleri varsa bence öncelikle parkı olmayan, vatandaşın gezeceği yeri bulunmayan iller için “grev kararı” almalılar.
Bunlar bahane elbet, biliyorum…
Peki bu sendikalar niye greve gitti?
Maaşları ödenmiyordur…
Sosyal hakları verilmiyordur…
İşveren çalışanlara zulmediyordur…
Sağlık giderleri karşılanmıyordur…
Emeklilikte kıdem tazminatları ellerinden alınmıştır…
Emekli maaşında kesintiye gideceği açıklanmıştır…
İşe gidip gelirken “kıyafet” dayatması vardır…
“Başını açacaksın” veya “başını örteceksin” gibi çağdışı uygulamalar geçerlidir…
Belki de “ibadet” etmeleri engelleniyordur.
Bütün bunlar olabilir, daha başkaları da olabilir…
Maaş yetersiz gelebilir ve bu gerçekten de inandırıcı olur.
Hani enflasyon yüzde 500’lerdedir, alım gücü tümden gitmiştir.
IMF’ye borç birikmiş, sürekli borç alınarak gelecek nesiller bile dışarıya bağımlı hale getirilmiştir.
Asker iktidardadır belki…
Cezaevlerinde işkence vardır…
Antidemokratik bir yönetim söz konusudur…
Darbeciler ne derse odur, yasa bir kenara atılmıştır.
Belki de “anayasa yaptırmayız” diye dayatan bir yönetim vardır…
Ülkede akan oluk oluk kana seyirci kalan bir anlayış iktidardadır…
İnsanları ötekileştirenler vardır…
Kimi Türk’tür, kimi Kürt’tür…
“Barış”ın adı, “çözüm”ün lafı geçmiyordur…
Demokratik açılım yapılmıyor, her fikrin özgürce ifade edilmesinin önüne engeller konuyordur…
İşçi kıyımı başlamıştır belki…
Sürekli işçi çıkartılıyordur…
4/B, 4/C gibi “oynak” bir kadronun halen yürürlükte olmasına karşı, bir tepki olarak greve gidiyorlardır…
Çalışanlar her haliyle mağdur ediliyordur…
Belki de yağ, şeker, çay kuyruğu başlamıştır…
İnsanlar, parası olsa da istediği ürünü alamayacak kadar bir kıtlık söz konusudur.
Ekmekler karneye bağlanmıştır, kim bilir…
***
Bütün bunlar olabilir.
Doğrusu sendikaların her devirde greve gideceği somut gerekçeler bulunabilir.
Ama dün, sendikalar, bunlarla ilgili tek kelam etmedi. Ortada somut bir tek gerekçe yoktu.
“Hükümet istifa” diyorlar ama “yönetememe” olup, olmadığı konusunda elle tutulur bir gerekçe bulamıyorlar…
Sadece “Gezi”ye çıkmak istiyorlar…
Çıkanların “ordu göreve” dediğini bile bile…
Demokrasi istiyorlar, demokrasinin kurallarıyla seçilen ve yüzde elli oy alan bir iktidara…
Seçimle gelenin, seçimle gitmeyeceğini söylemeye çalışıyorlar…
Lafı eğip büküyorlar ama şunu açıkça söyleyemiyorlar; “kardeşim biz ilanihaye iktidar olacağımıza inanmamaya başladık. Hele bu CHP, asla bizi iktidar etmez…”
Oysa bunu diyeceğinize, seçim sandığına çalışın…
Sizin “farklı” olduğunuzu “tarihsel” örneklerinizle açıklayın…
Çoooook demokrat olduğunuz “tek parti” zamanından başlayabilirsiniz…
Unutmayın, aynı mantıkla bir gün değil, her gün grev yapsanız, halkı arkanızda bulamazsınız.
Çünkü siz, halkı yanlış yerlerde arıyor, yanlışa sürüklemek için didinip duruyorsunuz!

Twitimden seçmeler
Levent Kırca, Başbakanın sonunun Menderes gibi olacağını söylemiş. Onu Allah bilir ama Kırca gibilerin “kandan beslenmesi” hiç değişmemiş!

16 Haziran 2013 Pazar

Talebim var, sakın kabullenme!

Eylemlerin geneli, yanlış giden veya yanlış gittiğine inanılan uygulamaları düzeltmeye dönüktür/olmalıdır...
Bu açıdan bakınca eylemlerde sonuca ulaşma, talebin kabul görmesidir.
Talebin kabul görmesiyse eylemin amacına ulaştığını göstetir.
Hatta bazen bu eylemin ve eylemcilerin haklılığına işarettir.
Genellikle bu tür eylemler hükümetlere karşı olur.
Bazen de hükümet dışındaki kurum ve kuruluşlara, hatta kişi veya devletlere karşı eylem yapılır.
Eylemler çok farklı yerlere karşı yapılsa da, genellikle gücü elinde bulunduranlar içindir.
Bu bazen yerel yönetimlere, bazen işverene, bazen de adli makamlara da olabilir.
Eylem yapılması, talebin doğru olduğu anlamına gelmez.
Eylem yapanlar “iyi çocuktur” diye bir öngörü içinde de bulunulmaz.
Marjinal yani aykırı olmak, olağan gidişi karşı olmak bir suç veya günah olarak algılanmaz/algınmamalıdır.
Ancak hepsinde esas olan, yasal sınırları zorlasa hatta yıkıp geçse bile vatandaşın mağdur edilmemesidir.
Eylem yapanların en önemli kozu halk desteği olmalıdır.
Halkın daha iyi yaşaması adına kalkışılan eylemde, halkın can, mal güvenliğine zarar verilemeyeceği gibi, özgürlüğünü kısıtlayacak davranışa da prim verilmemelidir.
Aslında bütün bunları hepimiz biliyoruz.
Hatta bunu her hangi bir eylemin içinde bulunanlar bilir.
Bilmekle yapmak farklıdır elbet...
Tıpkı Gezi Parkı eylemleri gibi...
Çok masum başlayan ve giderek terör eylemlerine dönüşen eylemler gibi...
İlk başta polisin gereksiz müdahalesiyle karanlık güç odaklarının ekmeğine yağ sürüldü.
Tatsız olaylar, müdahale ve karşı durmalar görüldü.
Hükümet, ilk başta atacağı adımı sona saklamayı tercih etti.
Yargı kararı beklenecekti.
Ya tümden vazgeçilecekti ya da referanduma gidilecekti.
Masum eylemcilerden özür de dilenmişti...
Eylem amacına ulaşmıştı.
Çirkinliklere rağmen sonuç güzel olacaktı.
Ama olmadı.
Zira ortada kabul edilmesi beklenen bir talep yoktu.
Demokrasiyi hazmedememe vardı.
Sadece kendilerine özgürlük istiyor, diğer herkesi yok edecek kadar gözlerini karartabiliyorlardı.
Sponsorlarının niyeti çok daha farklıydı.
CHP'nin şiddet kışkırtıcılığı, giderek vatana ihanete doğru gidiyordu.
O nedenle Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın üslubunu sert bulanlar, yumuşattığında bile farklı olmayacağını bilmeli.
Bunu bitirecek olan AK Parti değil, CHP’nin bizzat kendisidir.

Twitimden Seçmeler
Merak ediyorum, bu eylemler, bu şekilde CHP iktidarında olsaydı, Taksim Dersim olur muydu?
www.naifkarabatak.net