12 Haziran 2013 Çarşamba

Mesele çapulculuk değil, görevin ifası!

Gözünüzün önünde olan olayları izleyip, izlediğiniz şekilde değerlendirilmeyeceğini sanırım artık herkes biliyor. Ama bir şeyi bilmekle, onu yapmak farklı şeyler. Türkiye’de maalesef hafızamız bize oyun oynuyor. Sürekli benzerlerinin sahnelenmesine şahitlik etmemize rağmen “bu defa” diyerek farklı bir şeyler bekliyoruz.
Ama boşuna…
Senaryo aynı, hatta oyuncular aynı, destek verenler aynı, kalleş artisti de, başrol oyuncusu da aynı…
Figüranların bir kısmı “hangi filmde oynadığını” bilerek ve bunun ücretini alarak oynuyor. Bir kısmı ise “filmin çekildiğinden habersiz” rolünü icra ediyor. “Bu filmi daha önce gördük” lafını bazen en sona bırakıyoruz, bazen ilk başta uyanıyoruz.
Bunu sona bırakmanın sakıncaları var.
Kendinize bile söyleyemeyeceğiniz bir zaman diliminde uyanabilirsiniz.
Üzerinize atılan anlamsız bir suçla “nasıl bir suç makinası” olduğunuza sizin bile şaşıracağınız güne uyanabilirsiniz.
Elleriniz kelepçelenir, karşısına çıkacağınız bir hâkim, sizi savunacak bir avukat, iddiaları yüzünüze okuyacak bir savcıya bile hasret kalırsınız…
Neler olduğunun farkına bile varmazsınız.
Belki kulağınıza gelir, konuşmalardan anlamlar çıkarırsınız; hükümet yıkılmıştır, darbeciler yönetime el koymuştur, siyasiler sürgün edilmiş, belki ipe bile yollanmıştır.
Belki de bu en iyisi…
Zira iç savaşın ortasında da kendinizi bulabilirsiniz. Kardeşinize kurşun sıkacak halde görürsünüz ve şaşırırsınız. Komşunuzdan korkar, eşinizden ürkersiniz.
Bütün bunlar şaka değil elbet. Bir korku senaryosu hiç değil. Sahneye konan oyunun iki farklı finali ama mutlu sonla biteni de var…
O da bu milletin kendi elinde…
***
Sözü masum bir yeşil eylemin sonuncunun nereye geldiğine getireceğim.
Gezi Park eylemine ilk polis müdahalesi sonrası sokağa taşan eylemi gördüğümde “Ergenekon’un parmağını değil, gövdesini gördüm” diyerek masum eylemcileri de uyarmıştım.
Israrla bunun demokratik bir tepki olduğu söylendi. Hatta halk ayaklanması diyen oldu. AK Partinin diktatörlüğüne bir başkaldırı şeklinde yorumlandı. Tabi bunlar filme yapılan kurgudan başka şey değildi. Zira Ergenekon, Taksim’deydi…
İsterseniz olaylara bakarken, kolay yorumlanacak ipuçlarını vereyim…
Öncelikle olayı kimlerin desteklediğini iyice öğrenmek gerekiyor.
Mesela medyanın hangisi bu olayın içinde, hangisi kışkırtıyor, hangisi destekliyor?
Sonra “para babaları” dediğimiz kesimin bu olayda tarafı ne?
Gönlünde darbe yatan aslanlardan başını kışladan çıkaran var mı?
Çeşmenin başını tutan ve adına “sanatçı” denenler hangi tarafta?
Ulusalcıları elbet unutmayacağız…
Bir de CHP’yi…
Hani Ergenekon’un avukatlarını…
Hepsini yerli yerine oturttuğunuz zaman Ulusal TV’yi, Halk TV’yi ve Oda TV’yi de yerlerine yerleştirdiğinizde karşınıza ürkütücü manzara çıkabilir.
Onu da zaten “darbeci medya” en güzel şekilde icra ediyordur…

O zaman asıl oğlanlar gelecek demektir.
Bu genellikle “taşeron” olarak iş yapan örgütlerdir.
Filmi iyi incelediğinizde, oyunculuklarıyla göz dolduran bu örgütleri öne çıkarabiliyorsak, filmin ana fikrini çözebiliriz. Ana tema tamamsa, filmin finali de aşağı yukarı belli gibi. İşte burada senaryoyu kuranların hesap etmedikleri, filmi tersine çevirebilir.
Ne yaparlar?
“Biz bu filmi daha önce görmüştük” deyip, sinema salonunu terk ederler…
Film seyirci bulamaz.
Ama sanki seyirci varmış gibi yayın yapan medyaları var, üstüne de sosyal medyaları…
***
Taksim’de eylemcileri kışkırtan eli silahlı ve telsizli birisi yakalanmıştı. Doğan medyası, bunun sivil polis olduğunu yaydı, sosyal medya karıştı.
Sonra öğrenildi ki, o kişi Devrimci Karargâh Terör Örgütü üyesi…
Ulaş Bayraktaroğlu, Molotof atıyordu, halkı kışkırtıyordu, terör örgütü üyelerini yönlendiriyordu.
Kim bu adam?
Devrimci Karargâh davasında 30 yıl hapis istemiyle yargılanıyor…
Kankiler OdaTV ve Doğan grubu mu?
Peki bu kez kimin taşeronluğunu yapıyorlardı. Özel Harp Dairesinin mi, Beyaz Kuvvetlerin mi, yoksa direkt olarak Ergenekon Terör Örgütünün mü?
Şimdi taşları yerine koyun; CHP neden bu kadar olayın içinde, ulusalcılar neden bu kadar aktif, darbeciler neden ellerini ovuşturuyor, İsrail’in neden ağzı kulaklarında, halkla hiç barışmayan sanatçı bozuntularının orada ne işi var, her zaman halkı provoke eden gazeteci ve yazarlar Taksim’de gezide mi?
Çünkü mesele çapulculuk değil, aldıkları görevi ifa ediyorlar…
Onlar görevini yapıyor, biz de görevimizi…
Çünkü Taksim’de “meselenin ağaç olmadığını” bilenler, bu oyunu bozacak olanlardır!

Twitimden seçmeler
Bir şeyi değiştirmek, ancak daha iyisiyle bir anlam kazanır. “Bu gitsin yerine ne gelirse gelsin” demek, daha kötü bir sonuca razı olmaktır.
www.naifkarabatak.net

11 Haziran 2013 Salı

Yaşam tarzının güvencesi olabilmek!

Taksim Gezi Parkı olaylarını çığırından çıkaranların, yeşili koruma derdinde olanlar veya demokratik taleplerini iletenler olmadığını artık biliyoruz. Geziyi bahane ederek, hükümeti devirme planları yapanları bir kenara iterek, “yaşam tarzı” meselesine farklı açıdan yaklaşmak istiyorum.
Bizim insanımızın doğasında var; herkesin yaptığını kendi inancıyla değerlendirmesidir. Bu, yasaklar, serbestlikler, ahlaki davranışlar olarak değerlendirmek mümkün.
Mesela hayatında içki içmeyen ve içkiyi “haram bilen” birisi olarak, içkiyle ilgili alınacak tedbir ve düzenlemelere kendi açımızdan bakmak kadar doğalı olamaz.
Ama olmamalı…
Olması gereken, neyle ilgili düzenleme yapılıyorsa, konuyla alakalı olanların etkileneceğini, onlardan biriymiş gibi gözlemleyip, hassasiyetleri gözetmektir.
İsterseniz olaya önce kendi yaşam tarzımızdan bakalım.
Sonra bir empati yapma şansını elde edebiliriz…
***
Yıllarca inancımıza hakaret edildi.
Sakalımıza karışıldı, namazımız engellendi.
Kur’an-ı Kerim’i okutmadılar, okuttuklarında da nasıl okuyacağımıza, yaşımızın uygun olup olmadığına karar verdiler.
Bacılarımız, eşlerimiz, annelerimiz kendi özgür iradesiyle giyinemedi.
Başına örtü taktı suç oldu, örtüyü gizleyecek peruk taktı suç oldu.
“İkna edilecek insan” olarak gördüler yıllar yılı.
İktidar olmamızı kabullenmediler.
Koalisyon olsak bile nasıl alaşağı edileceğini öğrettiler.
28 Şubat, bunun en çarpıcı örneği oldu inanan kesim için…
Namaz kıldı diye görevinden olanlar, eşi başörtülü diye terfi edemeyenler, kapı önüne konanlar.
Kazandığı yarışmanın ödülünü almanın gururunu yaşayamayan kızlarımız oldu.
Okuduğu kitap yüzünden zindanlarda çürüyenlerimiz vardı.
Yazdığı yazı nedeniyle bir ömür çile dolduranlar…
Hatta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ders kitaplarına giren şiiri okuduğu için cezaevinde yattı.
Kimi türkü söylediği için, kimi ağıt yaktığı için, kimi anadiliyle konuştuğu için bu ülkede “sakıncalı” görüldü, sürüldü, ezildi, horlandı…
Bunlar elbette sadece “bazıları”ydı…
Bu ülkede hep “öteki” görülen yığınlar vardı ve bu ülkenin sahibi olduğuna inanan azınlık…
Bunlar kendi güçlerinin sürmesi için Laikliği, Atatürkçülüğü, Cumhuriyeti, hatta bayrağı bile koz olarak kullandılar.
Kendileri her haltı yedi, maskelerin arkasına saklanarak aklandılar.
Ve gün geldi, AK Parti iktidar oldu…
AK Partinin, MSP, FP, RP gibi yaşanmış örnekleri olduğundan işe temkinli başladı. Bu ülkenin önünde engel olan derin güçleri deşifre etti, yargı önüne çıkardı, darbecileri adaletle yüzleştirdi.
Ama sonra bir şeyler oldu…
“Yaşam tarzı” sesleri bir başka cenahtan geldi.
Bizim inancımıza göre “yanlış” yaşadığına inandıklarımızdı bunlar.
Ama burası bir din devleti değildi.
Demokratik bir ülkeydi ve biz bunun mücadelesini veriyorduk.
Öyleyse herkes yaşam tarzında özgür olmalıydı.
Herkes, bizim gibi inanamazdı, bizim sahip olduğumuz değerlere sahip olmak zorunda değildi.
Hiç kimse benim gibi konuşmak zorunda da değil, benim gibi inanmak zorunda da…
Ne kadar uçuk olursa olsun, ne kadar “ahlaklı/ahlaksız” bulursak bulalım, insanlar kendi yaşam biçimini özgürce yaşayabilmeli.
Bizim “günah” bildiğimizi önemsemeyen de olabilir, “günahsa da bana” diyenler de…
O zaman “insanların günah işleme özgürlüğünün” de olabileceğine inanmak gerekiyor.
Sadece şu olmalı; insanların günah işleme özgürlüğü, başkalarının günahına girerek olmamalı.
Tıpkı kişilerin özgürlüğü, bir başkasının özgürlüğünü elinden alarak olmamalı.
***
Sosyal paylaşım sitelerinde Taksim olayları değerlendirilirken, Gezi Parkına ilişkin “Gay, lezbiyen, travesti” gibi yakıştırmalarla olayı küçümsemek, bir başkasının yaşam tarzını önemsememektir.
Bu alkolde de böyle, diğer cinsel eğilimlerde de…
İnsanlar, bir başkasının özgürlük alanına girmiyorsa, bir başkasının günahına girerek bir yaşam tarzı seçmiyorlarsa, o zaman kimsenin karışma veya küçümseme, horlama hakkı olamaz.
100 yıla yakın bir zamandır insanları hizaya getirmek isteyenlerden çok çektik.
Kendimizi başkalarının babası, annesi veya koruyucu meleği yerine koyacağımıza, “bizim yaşam tarzımıza kimse karışmasın” diyerek, başkasının yaşam tarzının da güvencesi olmak, demokrat olmanın özüdür diye düşünüyorum…
Yaşam tarzımız, yaşam tarzlarına gösterilen hoşgörü ölçüsünde güvence altında olabilir.
Yoksa gün gelir, yaşam tarzı için ayağa kalkanlar bulunur…

Twitimden seçmeler
Yahu nereden dilime dolandı bilmem; Nar ağacı, narsız olur mu?" türküsü. Bence de olmaz. Herkes, kendi doğallığıyla bu ülkede yaşamalı!
www.naifkarabatak.net

10 Haziran 2013 Pazartesi

Kiminle uçtuğumdan sana ne?

Bazı kurumların ne iş yaptığını doğrusu çok merak ediyorum. Mesela Milli İstihbarat Teşkilatı! Bu kurum sek sek mi oynuyor, çizgi mi çiziyor, fişleme mi yapıyor, yoksa ne yaptığını mı bilmiyor, doğrusu anlayamıyorum. Anlayamadığım, ilgilenmesi gerekenle değil, alakası olmadığı konularla uğraşarak, bizim güvenliğimizi ve özel hayatımızı tehlikeye attığı/ihlal ettiğidir.
MİT bu açıdan suç işliyor.
Mesela Reyhanlı saldırısını önceden bilmeyerek/bildirmeyerek suç işledi.
Taksim Gezi Parkında masumane başlayan olayın çığırından çıkacağını üç ay önce bilmesine rağmen gerekli önlemi almaması veya gerekli raporları vermemesi nedeniyle suç işliyor.
Demek ki, daha önemli işleri olmalı…
Sahi Hakan Fidan’la ilgili o kadar eleştir yapıldı, halen bu eleştirilerin üzerine eleştiri gelmesi, öncekilerin de “doğru olabileceği” fikrini güçlendiriyor.
Eğer Taraf Gazetesinde Mehmet Baransu’nun ortaya attığı iddialar doğruysa MİT, 28 Şubat’ın fişlemeci generalliğine soyunmuş.
Taraf Gazetesinin iddiasına göre MİT’in THY, MEB ve PTT gibi devlet kurumlarıyla gizli bir protokolü söz konusu.
Buna göre MİT, artık tüm öğrenci ve velileri, THY ile uçanları, kimin nereye ne posta gönderdiğini bilecek.
İddiaya göre “bütün vatandaşlar, 5 yaşından itibaren seyahatleri, fotoğrafları, mailleri, mesajları, telefonları ve mal varlıklarıyla izlemeye” alınmış.
“Türk Hava Yolları’yla uçan vatandaşlar, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı kurumlarda okuyan öğrenci ve ailelerinin tüm özel bilgileri, attıkları mailler artık MİT’te”ymiş…
Bu bir suçtur.
Anayasa suçudur.
İstihbarat teşkilatı olmak, benim özelime girme anlamını taşımaz, böyle bir hakkı kimseye vermez.
Üstelik zaten uçağa bineceğimiz zaman bilet alıyoruz, adımız, soyadımız, TC numaramız kaydediliyor. Nereye gittiğimiz belli, nereden geldiğimiz belli.
Bu “bilgi toplama” için değil, her hangi bir kötü olayda “kaynak olsun” diyedir.
Kötü olay yoksa hangi otelde kaldığımız, hangi otobüse bindiğimiz, nereye uçtuğumuz MİT’i ne ilgilendirir?
Başka kurumları da ilgilendirmez.
Bu ülkede yaşayanlar, istihbarat veya devlet kurumlarının gözetimi altındaki potansiyel suçlu insanlar değildir.
İşinizi o kadar iyi yapıyordunuz da, üç ay önce aldığınız istihbarat, Taksim olaylarının yurda yayılmasında ne kadar etkili oldu?
Hangi olayı önlediniz?
Minicik çocuğun köprüden atılmasına mı yaradı sizin bu istihbaratınız?
Polis memurunun öldürülmesine mi yaradı?
Hangi olayı önlediniz?
14 illegal örgütün yağmacılığına, talancılığına ve terör estirmesinin önüne geçecek bilgiler mi elde ettiniz?
Bu bilgileri, olayları önlemede mi kullandınız, her şeyi doğal seyrine mi bıraktınız?
Bunun için mi vatandaşların dükkânları yağmalandı, camlarının kırıldı, eşyaları ateşe verildi?
Günlerce süren eylemlerde elde ettiğiniz veriler, hangi olayı önledi?
Yoksa çok mu meşguldünüz?
Merakınızı giderecek bilgiler peşinde miydiniz?
Size ne kim nereye uçarsa uçar?
Kimle gezerse gezer?
Hangi otelde kalırsa kalır?
Mesajlarından size ne?
Gönderdikleri koliler, sizi ne kadar ilgilendirir?
Üstelik bütün bunlar zaten kontrol ediliyor.
Koliler açılıp, bakılıyor.
Bomba var mıdır, uyuşturucu mudur, silah mıdır gibi belli malzemeler kolilenmiyor.
Yani gönderildikten sonra suç olan bir şey yok.
Varsa bir istihbarat, şikâyet veya güvenliği tehdit edecek bir durum, elbette MİT’de devreye girer, polisler de, asker de…
Ama masum insanların ne yaptığı, ne yapacağı kimseyi ilgilendirmez.
Devletin kurumlarını, maaşlı görevlilerini, böylesine saçmalıklarla oyalamaya, özgürlüğümüzü tehdit etmeye, özelimizi incelemeye almaya hakkınız yok!
Bu ülkede herkes görevini yapsa hiç sorun olmayacak…
Ne yazık ki, “herkes”in içinde MİT’de var!

Tiwitimden seçmeler
Başbakana “çok iyi gidiyoruz efendim” diyenlere en az ihtiyaç duyduğumuz bir zaman dilimindeyiz. Gerçek veri, doğru değerlendirmeyi getirir.
www.naifkarabatak.net

9 Haziran 2013 Pazar

Gezi kutuplaşması tam gaz!

Bazen her şey rutin halinde gidiyor sanırsın ama bir bakarsın ki iki farklı kutbun ta öbür köşesine düşmüşsün. İki haftadır ülkemizde böylesine bir kutuplaşma var. Uç noktalarda yer alan her iki taraf da, ortada duran ve derdi sadece “çevre”, “yeşil” veya “yaşam biçimi” olan insanları önemsemiyor. Hatta yine ortalarda durup, hükümetin uygulamalarını desteklemeyen veya üslubunu beğenmeyenlerin sözleri de güme gidiyor.
Her hal ve şartta sağlıklı değerlendirme yapmak doğrusu pek kolay değil. Yoğun şekilde gündemin değiştiği ülkemizde, bir konunun günlerce, haftalarca kalması da yadırganmaya başlıyor. Bir süre sonra her iki tarafta da bir bıkkınlık gözlenirken, asıl ayrışma da işte o zaman başlıyor. Zaten yeterince ayrışmış, yeterince hep öteki insanların olduğu bir ülkede, yeni bir kutuplaşma, bizleri bir birimizden daha çok uzaklaştırmaya yarayacaktır.
Bazen o kadar fikrine güvendiğiniz, dostluğuna inandığınız, her daim yanınızda olan insanların bile sırf Gezi Parkı nedeniyle sizle “gezmemesine” neden olabiliyor.
“İdeoloji eskide kaldı” diyenlere inat, her şeyin önüne ideoloji koyanların, fikirlerinin olmaması da cabası. Fikirsiz ideoloji, tatsız tuzsuz yemeğe benzer…
Ne yediğinizden bir şey anlayabilirsiniz, ne de o tadı anlatmak için iştah duyarsınız.
Gelin bir kez daha hafızamızı tazeleyelim. Uzun bir zaman olmadı ama hafıza tazelemekte her zaman fayda var.
***
Taksim Gezi Park’ta uzun süredir yapımı düşünülen bir çalışma var. Bunu seçim vaadi olarak verenlerin, yeni bir seçime gitme zamanı bile geldi. Yani birden bire ortaya çıkmış bir şey değildi. İstanbulluların, özellikle de Taksim çevresinde yaşayanların, oralara takılanların haberdar olduğu bir projeydi. Hatta sadece iktidar partisine mensup meclis üyeleri değil, CHP’ye mensup üyelerde projeye “heyecanlanarak” oy vermişti.
Müteahhit firmanın işi birkaç ağaç taşımaya dayandığında bir tepki oldu. Belki de bu doğal bir tepkiydi ve zaten tepki de doğanın korunmasına dönüktü. Çok masum ve çok sivil bir tepkiydi. İnsanlar parkta, ağacını bekliyordu, parkını korumaya çalışıyordu.
İstanbul Belediye Başkanı, çevrecilerle konuşmak yerine, polis göndermeyi tercih etti. En büyük yanlış da buradaydı zaten. Her şeyi “güçle” çözeceğini sanmak, baştan kaybetmeyi göze almaktır.
Sıradan, senin, benim gibi olan bu insanlara güç kullanıldı, gaz bombası atıldı, tazyikli su sıkıldı.
Sonra iş sokaklara taşındı…
Ama bu defa sıradan, senin, benim gibi insanlar yoktu. Sokak eylemlerinde başarılıydılar, yakıp, yıkmakta uzmanlardı. Sosyal medyayı polis tazyikli su sıkarken bile kullanacak kadar süper güçlerle donatılmışlardı. Üç beş ağacı korumaya çalışanlara inat, şehrin altını üstüne getirdiler. Çevre gibi bir dertleri olmadığı, yaptıkları talanla da, köprüden aşağı düşen çocuk ve polisle de anlaşıldı.
Her toplumsal olayda olduğu gibi bunda da “nemalanan” örgütler, çok çabuk toparlanmıştı.
Ama başbakanın tabiriyle de “üç ay önceden istihbarat” alınmıştı. İşte burada biraz kafa karışıyor. Madem üç ay önce istihbarat aldınız, ne diye Gezi Parkında polisin şiddet uygulamasına göz yumdunuz?
Ve yine madem derdiniz Gezi Parkındaki üç beş ağacı korumaktı, o zaman ne diye karanlık odakların aranıza girmesine razı oldunuz?
İşte iki farklı kutbun cevap veremediği iki soru böyle…
Hele hele işin içinde daha önce darbelere zemin hazırlayan taşeron örgütlerin olması da cabasıydı. En ilginci ise işin sonuna yaklaştığımızda geldi. Üç beş ağacı koruma derdi olmayanların, ülkenin büyümesinin kendilerini gerdiği anlaşıldı. Bunlara göre üçüncü köprü yapılmamalıydı, Kanal İstanbul başlamamalıydı, üçüncü Havalimanı askıya alınmalıydı.
Bir de “yaşam biçimi” vardı ama aynı kişilerin bir diğerinin yaşam biçimiyle sorunlu olması da sorunu anlamamızı güçlendiriyordu. Yaşam biçimine karışılmamasını isteyenler, öncelikle başkalarının yaşam biçimine saygılı olmalılar. Bunu da başkalarının piyonu olarak yapmaya çalışmazlar. Bir başka deyişle önce kendileri özgür olur, özgür düşünür, özgür yaşar. Zaten, kafanız özgür değilse dünyada tek de kalsanız, esiri olacağınız bir efendi bulursunuz.
Madem özgürlük istiyorsunuz, neden “tencere tava” çalarak “biz buradayız, hadi gel” diye darbeci askere çağrı yapan mesajı her köşeye yaymaya çalışıyorsunuz?
Yaşam biçiminize karışılmasını istemiyorken, insanların yaşama şansını elinden alacak eylemlere ve rejim değişikliklerine kalkışıyorsunuz?
Kutbun her iki uç noktasında olanlar da bir şeyi kabullenmeli…
Hükümet, ilk gün yanlış yaptı veya yanlış bir uygulamanın durması için doğru adım atmadı ama ilk günden sonra sokaklara düşüp, terör estirenlerin de yeşil, çevre, yaşam biçimi, demokrasi gibi bir derdinin olmadığıdır.
Gerisi eyleme veya karşı çıkışa haklılık kazandırmak için uydurulan teferruattır. Kötü olansa bu teferruat, bizi ayrışmaya götürecek kadar tatsızlaşmaya başlamıştır.
O nedenle iki tarafın inadı da gereksizdir. Tatlıya bağlanan her eylem, tarafları küçültmez, büyütür!

Tweet’imden seçmeler
Devletçiliği sevmem, düşünce yapıma uymuyor. Ama ilginçtir, özgürlük adına sokaklara düşenler, bu ülke insanını gittikçe devletleştiriyor!
www.naifkarabatak