6 Haziran 2013 Perşembe

Gerici taleplerle ilerici olunmaz!

Taksim’de başlayan ve yurdun birçok yerinde terör olaylarına dönüşen Gezi Parkı direnişi, “ilericilik” olarak sunuldu. Halkın demokratik tepkisiydi, baskılara karşı çıkmaydı, hükümetin “yaparım, ederim” türü tavrına tepkiydi. Şiddet hariç, diğer bütün eylemleri desteklediğimi belirtmiştim.
Dışarıdan bakınca “bu insanlar ne kadar özgürlüklerine düşkün, ne kadar ülkelerinin gelişmesini istiyor, ne kadar modern” diyebileceğiniz gibi şiddetleri nedeniyle de “bu insanlar terör kampında mı eğitildi?” diye sormak aklınıza gelir.
Ama hepsi sanal…
Çünkü ortada ilerici bir talep yok, gelişmenin önünü tıkamaya dönük, “küçük olsun, benim olsun” talepleri var.
Zira büyümeyen Türkiye, onlar için kolay kullanılan Türkiye olacaktır…
Bugüne dek ülkeyi bir adım ileri götürmemelerinin nedeni de buydu.
Her darbe döneminde asıl amaçlanan iktidarın kırmızıçizgi dışına çıkmasıydı belki ama asıl, “ülkede ve dünyada istikrar” istenmemesiydi.
Hep uğraşacak bir şeylerimiz olmalıydı. Kan akmalı, asker operasyon yapmalı, bütçe terörle mücadeleye harcanmalıydı. Bütçenin büyük bir bölümü dağları bombalamaya harcanacağından yatırım kısıtlanmalı, eğitime önem verilmemeli, sağlık aksatılmalı, dünyayla yarışacak dev yatırımların adı dahi anılmamalıydı. Belki de darbelere zemin hazırlayan Beyaz Kuvvetler bu nedenle piyasadaydı, bu nedenle terörü organize etmişti.
Eyleme katılanlara bakıp, taleplerini göz önüne aldığınızda şok olabilirsiniz.
Oysa bunun için o kadar okumanıza gerek yok. Sanatın her dalıyla ilgilenmeniz de gereksiz. Başarılı olmanız, ünlü olmanız, hayran kitlenizin çok olması da bir anlam ifade etmiyor.
Türkiye’nin en küçük bir köyünde yaşayan bakkal amca, o köyde yeni bir bakkal açılmasını istemez. Çünkü kendi gelirinin düşme ihtimali vardır. Bu kesin değildir ama onun anlayışına göre yüzde elli bir azalma olacaktır. Farklı şekilde bir sunum aklına gelmez, yarışmayı düşünemez, rekabetin kurallarını bilmez. O, oturduğu yerde kazanmayı bilmiştir. Malını getirmiştir, köylüler de mecburen almıştır. Bu düzeneğe çomak sokmak ihanettir.
Ve o köy hiç gelişmez.
İnsanlar yeni ürünlerden haberdar olmaz, farklı lezzetleri tadamaz, farklı giyinemez, hayatı kolaylaştıran ürünleri kullanamazlar. Şehre indiklerinde görüp alma şansları vardır.
Şimdi köyü, Türkiye olarak düşünün…
Türkiye, birçok yabancı ülkeyi kıskandıracak yatırımlara hazırlanıyor.
Bunlardan birisi üçüncü köprü…
Diğeri üçüncü ama çok büyük havaalanı…
Bir diğeriyse İngiltere’yi bile telaşlandıran Kanal İstanbul Projesi…
Devasa yatırım, İstanbul’u büyük bir Venedik yapacak proje…
Hayali bile güzel olan projeyi, bugüne dek hiçbir iktidarın düşlediğini bile düşünmüyorum.
Aslında bu üç projenin Taksim Gezi Parkındaki ağaçların taşınması veya onların tabiriyle kesilmesiyle alakası yok.
Ama talep bunlar çıktı.
Çünkü dış güçler bunu istiyor.
Taksim Platformunun eline tutuşturulan ve “oku” diye emir verilen metinde bu üçü dikkat çekiyor.
Zira diğerleri önemli değil.
“Gezi, park kalsın. Taksim'de gösteri yasaklanmasın. Üç ilin vali ve emniyet müdürü görevden alınsın. Gaz bombası ve benzerinin kullanımı yasaklansın. Gösterilerde gözaltına alınanlar serbest bırakılsın.”
Bunların olması zaten bekleniyor.
Bu ülkede gaz bombası kullanarak nereye kadar demokrat olacağımız düşünülmeli…
Gezi Parkındaki masum eyleme katılan insanlara şiddet uygulayan ve bu emri verenler cezasını görmeli.
Gözaltına alınanlar konusuysa yargının işi…
Peki bunlar tamam ya diğerleri…
İktidarın “Yaşam tarzına ve inançlarına müdahale ve hor görülme” olmamalı ki, zaten demokratik açılımın esası bunun üzerine kurulu.
Bütün bunların üç madde için “büyütüldüğü” ortaya çıktı.
Mesele hükümetin “yaparım, ederim” tarzı antidemokratik tavrı da değil.
Bu üç maddeyi yapmasın yeter.
Abileri öyle istiyor çünkü.
Türkiye büyümesin istiyor. Mondros antlaşmasına aykırı olduğunu ve bu antlaşmanın ilanihaye sürmesi gerektiğine inanıyorlar ve taş üstüne taş koymak, onları ürkütüyor.
Dış ülkelerin bunu istemesi çok doğal…
Peki içimizdekiler nasıl bunu isteyebilir?
Zira onlar da biliyor ki, gerici taleplerle ilerici olmak mümkün değil.
Zamanında Boğaz Köprüsü yapılmasın direnenlerle aynı düşünce yapısında “yeni nesil” görmek ne kadar düşündürücü.
Yoksa bu ülkeye ihanet içine mi girdiniz, açıkça söylesenize…

Twitimden seçmeler
Hazır tahrik twiti atanlar göz altına alınıyorken, derdini tiwitleyenlerin derdine de çare bulsanız var ya.... :)
www.naifkarabatak.net

5 Haziran 2013 Çarşamba

O tankları tepenize geçiririz!

Türkiye darbelere bağışıklık kazanmış gibi. Çünkü her darbe öncesi “şartları olgunlaştıran” ve bunu devlet adına yapan illegal örgütler ortalığı karıştırmış. Bizim yaşadığımız dönemde de, bizden önceki 27 Mayıs 1960 ihtilalinde de aynı senaryolar, farklı versiyonlarıyla sahnelenmiş.
Değişemeyen tek şey ise şartları olgunlaştırmakla görevli olan terör örgütünün, (gizliden) devlet destekli olması…
Kimileri halen hepimizi aptal sanarak “demokratik tepki”, “halk harekâtı” desin, piyonu oldukları terör örgütünün kodları çözülmeye başlıyor.
Elbette sokağa her çıkan bu örgütle ilgili değil.
Zira halen bazıları yeşili savunduğunu sanıyor.
Bazıları bir gezi parkına sahip olamadıkları kentlerde yaşadıkları halde, Gezi Parkını koruduğuna inanacak halde.
Bir kısmı sadece AK Parti karşıtlığından sokakta…
Ama bir kısmı bu işi bilinçli yapıyor.
Zaten hep böyle de oluyor.
İnsanlar, kimin yanında yürüdüğünü bilmeyince ortaya bu tablonun çıkmasından daha olağanı olamaz.
Bakın hele, bütün karanlık güçler var…
Daha önce darbecilerin kullandığı, işi bitip, posası çıkınca bir kenara bıraktığı isimler de var.
Başörtülü kızlarımıza hayatı zehir edenler var.
İnsanların inançlarını özgürce yerine getirmesine engel olan ve çok arsız şekilde bunu yapanlar var.
İnsanları Türk-Kürt diye ayıranlar var.
Alevi-Sünni diye kamplara bölenler var.
30 yıldır bu ülkede kanın akmasına neden olanlar var.
Terör olaylarını, kendi çıkarları doğrultusunda düşürüp, arttıranlar var.
Ahlaki zafiyetleri hep tartışma konusu olmuş insanlar var.
Hatta Cumhuriyet mitinglerini organize edip, “Ordu Göreve” pankartını eline almaktan utanmayacak kadar haysiyet yoksunları var.
Hitleri bile kıskandıracak kadar faşist olanlar var.
28 Şubat’ın “kiralık din adamları” var.
Yani var ha var…
Çeşnisi bol ama yenecek gibi değil.
Çünkü hepsinin ortak derdi, halkın onları bir türlü iktidar etmemesi.
Zira bu halk onları tek parti iktidarında gördü.
Dersim’i bombalarken de gördü.
Kubilay’ı şehit ederken de…
Menderes’i ipe yollarken de…
Özal’ı zehirlerken de gördü.
Bu millet, sadece başına şapka takmadığı için kellesinden olan insanların acısını yaşadı.
Bu millet, ezanı Türkçe okumak zorunda bırakıldı.
Bu millet Kur’an-ı kerimi okuyamadı.
Camilerin ahır olduğunu görmenin acısını yaşayandır bu millet.
Bu millet, şalvarlı ve şapkalı diye Kızılay’a alınması için “belli saatlerin olduğu günleri” gördü.
Bu millet, “Allah” dediği için kariyer basamaklarını paldır küldür terk ettiği zamanları gördü.
Bu millet, eşi başörtülü diye görevinden olduğu insanların nasıl bir mağduriyet yaşadığını gördü.
Ve bu millet, devletin milletine zorbalık yaptığı zamanları gördü.
O nedenle bu millet, onları bir türlü iktidar etmedi.
Eline fırsat her geçtiğinde alaşağı etmeyi, sandığın dibine gömmeyi bildi.
Ama ideolojileri hep iktidardı.
Ellerine aldığı çubukla iktidarlara “kırmızıçizgi” çizenler vardı.
İşte asıl mesele onların tek tek yok olmasıdır.
Kırmızıçizgisi yok bu milletin artık!
Çizgi, kendi değerleridir, başkalarının dayatması değil.
Bir kez daha denemeye kalkıştılar.
Güçleri tükenmişti, “kudretli paşaları” terör örgütü kurmakla suçlu bulunmuştu, kimisi üyesiydi, kimisi postal yalayıcısıydı.
Yeniden güçlendiler…
Eski kurtlar, organize ediyordu.
Alışmışlardı.
Tecrübeliydiler…
Özel Harp Dairesi’nin Beyaz Kuvvetleri sahneye indi.
Kimisi hiç farkında olmadı, kimisi bilerek aynı yolun yolcusu olarak sokaklara düştü.
Ve onlar şimdi Menderes ve Özal’dan sonra Recep Tayyip Erdoğan’ın başını yemek istiyor.
Koca bir ülkenin yakıp yıkılması umurunda değil.
Zira bu millete “haddini bil” dersini bir kez daha vererek, gücü her zaman elinde bulunduracaklar.
Bu defa yemezler…
İşkence etmenizi, onursuz bir yaşama kavuşturmanızı beklemeye niyetimiz yok.
Onurlu bir şekilde, o tankları tepenize geçirmeye yemin etmişiz!
Bunu bilin ve ona göre davranın!

Twitimden seçmeler
Benim anlayışıma göre dünyanın en alçak insanları halkına darbe yapanlardır. O halkın darbecilere destek veriyor olmasıysa çok korkunç.
www.naifkarabatak.net

4 Haziran 2013 Salı

Sizin köyde mesajları kim okur?

Belki ilk bakışta “yorgan gitti, kavga bitti” denilecek şekilde başbakanın yurtdışı seyahatiyle birlikte “hatadan dönme” konusunda önemli mesajlar verildi. Ama böyle değildi tabi. Önce mesajdan başlamıştı her şey…
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Gezi Parkından başlayıp, özellikle birkaç büyükşehirde “şiddete” dönüşen, hatta “terör” estirilen olaylarla ilgili “mesaj alınmıştır” diyerek eylemlerin kesilmesini istemesi, “hangi mesaj alınmıştır?” sorusunu da beraberinde getirdi.
Hayatım boyunca barış ve kardeşlikten yana olduğum için olayın, “tatlıya” bağlanıyor olmasından dolayı çok mutlu ve huzurlu olduğumu söylemeliyim. Devlet adamlığı kargaşayı sürdürecek adımlar atmak değil, onu nihayetlendirecek her yolu denemeye kalkışmaktır. Bu bazen “baldıran zehri” içmeye neden olsa da…
“Ama” diyerek eleştireceklerim var, onu yazının sonuna saklıyorum…
***
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın şiddeti artan eylemlerde bile “yapacağız, edeceğiz, onlara mı soracağız” türü çıkışlarının tansiyonu düşürmesini kimse beklemiyordu, nitekim düşen bir tansiyon olmadı, yaralanarak yere düşenlerin sayısı arttı o kadar.
Başbakanın yurtdışı gezisini iptal etmeyerek uçmasıyla yerine Bülent Arınç vekâlet etti. Ve daha Başbakan havadayken, cumhurbaşkanının “görüşme” daveti söz konusu oldu. Aslında bu davet, “beklenen mesajın” verileceğini gösteriyordu. Buna rağmen de şiddet durmadı, yakıp yıkmalar sürdü, polisle çatışma devam etti, polisin şiddetli güç kullanması hafiflemedi.
Dün sabah Bülent Arınç iki görüşme yaptı. Birisi cumhurbaşkanıyla, bir diğeri Gezi Parkta kepçenin önüne çıkan BDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder’le…
Arınç, cumhurbaşkanıyla görüşmesinden sonra hep tartışılan “o ilk gün müdahalesi” için vatandaşlardan özür diledi. Bu önemliydi. Yasal protestolarını, hiçbir taşkınlığa meydan vermeden yapan insanlara biber gazı sıkmanın ne alemi var?
Arınç’ın özür dilemediği kesimse “Sokaklarda tahribat yapanlar, sokaklarda insanların özgürlüklerine engel olmaya çalışanlar”dı.
Dün süren yoğun trafik sonrası açıklama yapan Önder de, “şimdi şenlik zamanı” diyerek olayların sonlandırmasını istedi. Kuru kuruya değil elbet.
Hükümet, “ben istedim yaparım” inadından vazgeçmişti. Sadece hükümet değil, birçok seçilmiş veya atanmış kurum, “halkın yaşamını tümden değiştirecek” çok önemli kararlarda, projelerde, parklarda, çevre düzenlemelerinde, kavşaklarda “ben böyle istiyorum” deme hakkına sahip değildir. Halkı işin içine katmak gerekir. Elbette bütün halkı değil, konuyla alakalı sivil toplum kuruluşlarının desteği, bir şekilde halkın desteğidir.
8 gün süren şiddet eylemlerinin sonlandırılması, Türkiye üzerinde oynanan oyunların da bozulması demekti. CHP’nin de bir kez daha “iktidara götürecek bir nemalanma” hayali suya düşmüştü.
***
Gelelim şu mesajda eleştireceğim bölüme…
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün aldığı mesaj “Biz çoğunluğuz, dilediğimizi yaparız” tavrından vazgeçilmesiydi.
Burası güzel elbet…
Ama siz mesajları böyle mi okuyorsunuz?
Ya da farklı şekilde sorayım; Sizin okumanız gereken mesajların iletim şekli böyle mi olmalı?
Olmamalı elbet…
Ama bunun için AK Partinin uzun süredir gücün getirdiği kibirden de uzak durması gerekiyor. Bu sadece hükümette değil, yerel yönetimlerde de böyle. Bugüne dek yolsuzluğun ayyuka çıktığı belediyelere soruşturma vermezken, muhalif belediyelere hiç acımaması “Adalet” kavramıyla çelişiyor.
Doğrusu bu mesajı herkes ancak böyle okur.
Ama mesajın iletim şekli yanlıştır.
Eğer siz “mesaj alınmıştır” derseniz, bundan böyle iletilecek her mesaj, aynı yolla gelecektir. Zira siz ancak böyle okuyabiliyorsunuz!
Bir emekli, maaşını beğenmediğinde sokakları savaş alanına çevirecek, bir memur hak istediğinde aynısı olacak, bir işçi gasp edilen sosyal hakları için hiç suçu olmayan insanların dükkânını yağma edecek. Veya her hangi bir vatandaş, farklı bir talebi için eline aldığı taşları sağa sola atacak.
Belki de yaşam şeklini değiştirecek bir yasa için sokağa çıkıp başörtülülere saldıracak, camiye ayakkabıyla girip, içeride içki içecek.
Ve siz mesajı almış olacaksınız.
Niye, sizin köyde mesajları kim okuyor?
Halkın mesajını doğrudan okuma şansınız yok mu, bunun farklı yollarını denemeye kalkışamıyor musunuz?
“İsabet buyurdunuz efendim” diyenden başka aynanız olacaklar nerede?
Sizin teşkilatlarınız ne diye var, sizin vekilleriniz ne iş yapar, sizin belediye başkanlarınız, meclis üyeleriniz, teşkilatlardan sorumlu olanlarınızın görevi ne?
Halkın nabzını tutmak değil mi?
Ama tutamıyorsunuz veya tutuyorsunuz da umursamıyorsunuz?
İstanbul’da Gezi Parkının düzenlemesini istemeyenlere milyarlık yatırımı “illa yapacağım” diyorsunuz ama Adıyaman’da Çakal Köprüsünü yapacak bir güce sahip olamıyorsunuz.
Bu ülke İstanbul’dan mı ibaret?
Sizin yapmadığınız köprü nedeniyle 10 günde hayatını kaybeden 17 çocuk, kadın ve genç insana yazık değil mi?
İstanbul’a üçüncü köprüyü yapıyorsunuz ama Adıyaman’a “otogar yapacak” bir güce henüz erişmemiş oluyorsunuz. Bu ne yaman çelişki böyle…
Eğer sizin aldığınız mesajın iletim şekli böyleyse yurdun dört bir yanında “yoksunlukları” bu yolla anlatmaya başlayalım.
Ama bizim köyde mesajlar böyle okunmaz…
Hani Dicle’nin kenarında bir koyunu kurt kapsa da…
Gerisini biliyorsunuz zaten…

Twitimden seçmeler
Kiminle yürüdüğünüzü anladığınızda, gittiğiniz yolun doğru mu yanlış mı olduğunu öğrenme şansına kavuşabilirsiniz.
www.naifkarabatak.net

3 Haziran 2013 Pazartesi

Yeni Kavram; Kendine Demokrat!

Belki de son yılların en cici kavramıdır demokrat. Birçok sihirli kavramımız gibi, sadece adı bazı kapıları açmaya yetiyor, içinin dolu olup olmamasını tartışan yok. Tıpkı laiklik gibi, Atatürkçülük gibi, Kemalizm gibi…
Kelime manası olarak demokrasi yanlısı olanlara demokrat deniliyorsa da, geniş anlamıyla, her fikre saygı gösteren, demokrasinin tüm kurum ve kurallarının işlemesine inanan, yani seçimle iktidarların gelip gitmesi, çoğunluğun azınlığa tahakküm etmemesi, azınlık bir kişi dahi olsa onun hakkının savunması gibi bildiğimiz kuralları “içine sindirerek” inanan kişiye demokrat diyoruz.
Sorun her zaman olduğu gibi “içine sindirme” bölümündedir.
Mesela adam dışarıda çok demokrat olabilir, evinde ise çok despot…
Kendi iktidarı söz konusu olduğunda demokrasinin kurallarını hatırlatabilir ama başkasının iktidarı söz konusu olduğunda “ayak oyunu” demokratlığın önüne geçer.
Kendi hakkını savunurken çok çabuk celallenir…
Öyle ki, “işte örnek vatandaş” dersiniz, hakkını hiç kimseye yedirmiyor…
Ama bir bakarsınız başkasının hakkını çatır çatır yerken, demokratlık aklının ucundan dahi geçmiyordur.
Bu, hayatın her alanında böyledir.
Saygıda, sevgide, alacak verecek gibi durumlarda olduğu gibi küçük veya büyük seçimlerde de kendisini gösterir.
Çünkü biz kamgayı kendimize doğru yontmayı seven bir milletiz.
Bir elmayı paylaşacaksak bile “büyük” olan dilimi kapma yarışına gireriz.
İşte bu tiplere ben “Kendine Demokrat” diyorum.
Oysa gerçek demokrat, kendi hakkından önce başkasının hakkını gözetendir.
Bu açıdan baktığımızda, atalarımızın nezaketine imrenmemek elde değil.
“Önce siz buyurun, lütfen önce siz başlayın, önce siz için, önce siz uyuyun…” gibi yüzlerce, binlerce örnekte, kendini değil, bir diğerini düşünen insan tipidir demokrat.
Aynı şekilde öbürünün de karşısındakini düşündüğü bir dünya ne kadar yaşanılası bir hale gelir, düşünebilir misiniz?
Oysa günümüzde herkes kendine demokrat…
Bir kısmı bunu yaşam biçimi haline getirmiş, bir kısmı ağır aksak şekilde demokratlığını sürdürüp gidiyor. Ama hakkını verelim bazılarına da gerçekten demokratlık yakışıyor.
***
Sözü Gezi Parkındaki masum eylem sonrası çığırından çıkan sokak kalkışmasına getireceğim. Eylemleri savunanların sürekli iddia ettiği onların demokratik haklarını kullandıklarıdır. Oysa bunu söyleyenler de çok iyi biliyor ki hiçbir hak, bir diğerinin hakkını gasp ederek elde edilmez.
İnsanlar korkuyor, ürküyor…
Çocukların psikolojisi bozuldu.
Vatandaş sokağa çıkamıyor; eşini çocuğunu alıp akşam serinliğinde bir çay içemiyor.
Sabaha kadar süren tantana ve onun sağladığı korkuyla insanlar uyuyamıyor, çocuklarını korkarak okula yolluyorlar.
Yayılan yalan ve manipüle edilen haber ve fotoğraflar toplumun psikolojisini bozuyor, sokağa çıkıp, karşılık verip vermeme arasında sabrını zorluyor.
İşe gitmek zorunda olanların uykulu gözlerle gerilen sinirlerle çalışması mümkün olmuyor.
Peki bunlar ne istiyor?
Aslında onları sokağa çıkaranların ne istediğini bilmek, sokaktakilerin asıl amacını deşifre etmeye yeter.
Zira demokratik bir ülkede bu tür bir kalkışmaya yer yok.
Demokrasiyse eğer, iktidarda olan hükümet yüzde 50 oya alarak, halkın teveccühüne mazhar olmuştur. Elbette halkın büyük çoğunluğunun oyunu aldı diye herkesin memnun olmasını beklemek yanlıştır.
Zaten demokrasi bunun için var.
Çıkarsınız eylem yaparsınız, protesto edersiniz, greve gidersiniz, hakkınızı ararsınız, şikâyet edersiniz, yasaların verdiği tüm hakları sonuna kadar kullandığınız gibi hızlı bir muhalefetle de iktidara asla yanlış yaptıracak adım attırmazsınız…
Bütün bunlar demokrasinin güzelliğidir.
Herkes aynı düşünmez, olaylara aynı bakmaz, aynı şekilde giyinmez, yemez, içmez…
Ama azınlık kaldığı anda, haklarının elinden alınmasını da içine sindiremez.
AK Parti iktidar olduğundan bu yana “elinden alınan” değil, “iade edilen” hakları düşündüğünüzde, iktidarın bazı uygulama yanlışlıkları veya gücün getirdiği bir güvenin ortaya koyduğu yanlışlıkları sıralayabilirsiniz.
O zaman ne diye muhalefet var?
Ortalığı savaş alanına çevirmekle, insanlara hayatı zehir etmekle, karanlık güç odaklarına ve ağzını şapırdatan dış ülkelerin nemalanmasını sağlayacak adımlar atmanın ne anlamı var?
Polisin şiddet uygulamasını, toplumun tüm kesimleri açıkça eleştirmelidir ama polise uygulanan şiddetin de “tepkisiz” kalmasını beklemek nasıl mümkün olabilir?
Hiç suçu olmayan insanların dükkanlarının talan edilmesi, kullanılmaz hele getirilmesi, kamunun ortak kullanım alanlarının talan edilmesi, ibadethanelere ayakkabıyla girip, içeride içki ve sigara içilmesi, yoldan geçen insanların taciz edilmesi, başörtülü diye hakaret edilmesi….
Bu listeyi uzatmak mümkün…
Sadece bunlar bile sokağa çıkanların çoğunluğunun demokratik bir eylem yürütmediğini terör estirdiğini göstermeye yeter.
Çünkü darbeciler, puslu havayı her zaman çok sever…
Ulusal Kanalın spikerinin mikrofonun azizliğine uğrayarak sarf ettiği “Birkaç kişi ölse de..” sözü, neye el ovuşturduklarını da çok net gösteriyor.
Eğer demokratsanız, önce karşınızdaki insanlara demokrat olun, onlardan da aynısını bekleme hakkınız olsun.

Twitimden seçmeler
Cumhuriyetle demokrasi arasında çok ince bir fark var. Cumhuriyet, özgürlük isteyenlere, demokrasiyse "kirli amaçları" olanlara batar!
www.naifkarabatak.net

2 Haziran 2013 Pazar

Bu kavga, cumhuriyetle demokrasinin kavgasıdır!

Aslında her şey çok güzel başlamıştı. Yeşili ve doğayı seven insanlar, İstanbul Taksim meydanındaki Gezi Park’ta yerinden sökülen ağaçların taşınmasına razı olmamıştı. Parkta çadır kuran, piknik havasında ağaçları korumak için nöbet tutan insanların tek derdi, yeşildi, doğaydı, çevreydi ve biraz da sosyal aktiviteydi. Çok güzel görüntüydü; Çimlere uzananlar, oyun oynayanlar, uyuyanlar, uyananlar ama hepsinin derdi yeşildi.
İçişleri Bakanı, İstanbul Valisi ve Emniyet müdürü, nasıl bir eğitim almışlar bilmiyorum ama birden bire bu insanları dağıtmak için en kolay ve en iğrenç yola başvurdular; gaz sıktırdılar. Polis her zamanki gibi acımasızdı, sakin olamıyordu, ipin ucunu kaçırıyordu.
Oysa İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın, parka kadar gelerek çevreci gençlere “orada neler yapmak istediklerini” anlatsaydı, parkın şu anki durumdan nerelere gideceği konusunda yüksünmeden bilgi verseydi hiçbir sorun olmayacaktı.
Oda TV’nin, Ulusal Kanalın, Halk TV’nin ve nihayetinde CHP’nin henüz “nemalanma” şanslarının olmadığı çok masumane bir eylem, bir anda bütün karanlık güçlerin nemalanacağı eyleme doğru yol aldı ve oradaki yeşil sevdalılarının amacı, başkalarının kirli amacına dönüştü.
Elbette güçlü bir iktidar elde eden başbakanın “geri adım atmama” ısrarıyla her zamanki “yaparım, ederim” lafları da fitili ateşledi. Oysa halkın istemediğini yapmak, iktidarların görevi değildir. Hatta bu iyi bir şey olsa bile.
***
Ve sonrası elbet…
Ortalığın savaş alanına dönmesi, Taksim’den diğer ilçelere ve hatta kentlere yayılması. Yayıldıkça “sahiplenen”de artmaya başladı. Puslu havayı seven tüm karanlık güçler, bundan nasıl faydalanacaklarının derdine düştü. Hatta CHP bile hiç elde edemeyeceği iktidarı buna bağladı.
Israrla bunun bir halk ayaklanması, demokratik bir tepki ve doğayı sevme olduğu söylendi ama kimse inanmadı. Çünkü inandırıcı değildi. Yeşili koruyanların, çevreyi tahrip etmesi, hiç suçu olmayan esnafların dükkânlarını yakması, yağmalaması, hatta başörtülü kadınlara hakaret edilmesi, insanların tartaklanması, eylemin demokratik tepki değil, darbe kalkışması olduğunu ortaya koyuyordu. Özgürlükten dem vuranların, insanların özgürlüğünü kısıtlaması, yaşam alanlarını tahrip etmesi, korku salması, terör estirmesi gerçek amaçlarını ve iğrenç emellerini ortaya koyuyordu.
Zaten sosyal paylaşım sitelerinde “gezi parkının” bahane olduğunu açıkça söylüyor, halkı kışkırtıyorlardı; “halen anlamadınız mı?” diyerek asıl amaç açığa vuruluyordu. Ve Oda TV, tweetle orduyu göreve çağırıyordu. Tıpkı Cumhuriyet Mitinglerindeki gibi…
12 yıldır iktidarda olan AK Partiye karşı olan herkesin alanlarda olması, sandık yenilgisini hazmedememenin bir tezahürüydü. Bu oyuna tek gelmeyenin MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli olmasıysa dikkat çekiciydi. Bahçeli, ülkücü gençleri terörist gibi sokağa çıkartmadı.
Zira sokağa çıkanların derdi başkaydı, onlar demokrasiyi istemiyordu. Çünkü demokrasiyi hiç hazmedememişlerdi. Cumhuriyetçiydi hepsi, laik olduklarını söylüyorlardı Atatürkçülerdi ve üstelik Kemalistlerdi. Bu onlara yetiyordu. Gelişme, büyüme, hak, hukuk, insanca yaşama, demokratikleşme, barış ve kardeşlik değil, kendilerinin tabu haline getirdiği ve hiçbir işe yaramayan içi boş, kof kavramların ardına sığınarak ülke inşa etmeye kalkışıyorlardı ama daha iyiye değil, 1940’lı yıllara…
Çünkü Cumhuriyet, her şekilde olabilirdi. Kaddafi de olsanız, Saddam gibi zulmetseniz de, Esad gibi halkı öldürseniz de “Cumhuriyet” olabilirdiniz.
Ama demokrat olamazdınız. Bunun için demokrasiye ihtiyaç vardı. İşte sorun, demokrasinin gün geçtikçe kökleşmesiydi. Demokrasi kökleştikçe tek parti zihniyeti tarihe karışıyordu, antidemokratik oluşumlar gidiyor, derin devlet yok oluyor, terör örgütleri kayboluyordu. İnsanlar barışa doğru yol alıyor, her gün ölen insanlar bulunmuyordu.
Elbette AK Parti sütten çıkmış ak kaşık da değildi, her yaptığı icraat da doğru değildi. Tıpkı diğer iktidarlar gibi ama onlar demokrasi getirmemişti hiç, denemeye kalkışmamıştı, ucundan deneyenler suikastlara kurban gitmişti. Zira demokrasi, cumhuriyetçilere bir beden değil, çok fazla bol geliyordu, hazmedemiyorlardı, kabullenemiyorlardı, halkın iktidar olabilecek olmasını içine sindiremiyorlardı.
Sokaklara çıkanların terör estirmesi, belki onları hemencecik terörist yapmayabilir. Çünkü nereye gittiğini bilmeyen insanların olduğunu da biliyorum. Amaç, hükümeti protesto etmekse bu en doğal şekilde yapılabilir. Herkes hükümetlerin aldığı kararlarla ilgili olumlu-olumsuz görüş bildirme, yaşanan sıkıntıları protesto etme hakkı vardır.Ama darbecilerin oyuncağı olduğunu anladığında iş işten geçmiş olabilir.
Günlerdir yoğun mesai harcayan Silivriseverler, Oda TV, Halk TV, Ulusal TV ve Sözcü gazetesinin başını çektiği bir karanlığa doğru yol alıyorlar. Yalan haberler, manipüle edilen gerçekler, başka olaylara hatta ülkelere ait resimlerin yeniymiş gibi yaymalar, hep o kötü niyetin üründür.
Aynı kişilerin, doğuda polis taşlayanları “terörist” görmesi de manidar. Oysa polisin bir şiddeti olsa dahi, polise taş atmak, aracını yakmak, üstüne çıkma vatanseverlik sayılabiliyor, demokratik bir tepki olarak algılanabiliyor. Ya doğudaki yanlış ya batıdaki veya her ikisi… Oysa yanlışlık terörizmi, kendilerinin “iktidar olmak için” tek hakkı olarak bilenlerin anlayışında yatıyor.
Türkiye’de Ergenekon bitmedi, capcanlı, kapkanlı bir şekilde aramızda. Sadece darbeyle fikirlerini iktidar edebilecek olan bu yapı, şimdi sokaklarda özgürlük istediklerini söyleyen kalabalıkları da suyun akışına kaptırmış götürüyorlar.
Oysa iktidar olan siyasi parti, bu ülkede yüzde 50 oy alan bir partidir. Böylesine bir yapıya halk ayaklanmasının olması, siyasi anlayışa terstir. Halkın yarısından fazlasının destek verdiği hükümete, ancak muhalefet edilir, terör estirilmez.
Darbeciler her zaman iğrençtir, fırsatçıdır ve çok iyi organize edebilmektedir.
Benim tek üzüldüğümse bu kadar yaşanan gerçeklere rağmen, halen bu iğrenç tuzağa düşen ve kendilerini “sürü” haline getirenlerdir.

Twitimden seçmeler
Tayyip Erdoğan'a Amerika'dan talimat alıyor diye suçlayanların, kulağının oradan gelecek habere çevrilmiş olması ne kadar trajikomik!
www.naifkarabatak.net