30 Mayıs 2013 Perşembe

Dikkat! Bu yazı huzurunuzu bozar…

Tarım işçilerini taşıyan, içinde çoğu kadın, 23 kişinin olduğu minibüs Adıyaman Çakal Köprüsünden aşağı uçtu. 9’u kadın, 10 kişi öldü, 13 yaralıysa ölümle pençeleşiyor. Huzur Kentinde…
Adıyaman- Ruhumuzu okşayan iki kelimelik sihirli bir cümle dilden dile dolaşıp duruyor; Huzur Kentiyiz!
Hatta barışın kentiyiz, demokratik açılıma da, çözüm sürecine de, kardeşçe, bir arada yaşamanın tüm çetrefilli sorunlarına çare olacak merhem bizdedir…
Ne hoş kelimeleri artarda dizmişler.
Ne güzel avutmuş durmuşlar yıllar yılı!
Bir kent için söylenebilecek ne güzel cümleler bunlar.
Avunun.. avunun… avunun durun!
Nereye kadar gidecekseniz?
“Huzur Kenti” olduğumuzu söyleyenler, ellerini vicdanlarına koyduklarında ne kadar rahat edebiliyorlar, doğrusu bilemiyorum.
Hatta “Huzur Kentiyiz” diyenler, “koyunsunuz be koyunsunuz!” diye içlerinden haykırıyorlar mı, onu da çok merak ediyorum.
Huzurluysak eğer, ya çok rahatız, ya çok ekonomisi düzgün bir kentte yaşıyoruz, ya yediğimiz önümüzde, yemediğimiz arkamızda…
Ama değil.
Hiçbir şeyimiz yok!
Bu nasıl huzur?
Yatırım yok, yol yok, su yok, iş yok, para yok, yok ha yok!
Ve biz huzurlu bir kentiz!
Siz şuna “koyun” deyin, “kuzu” deyin ama “huzur” demeyin.
Batsın huzurunuz!
Eğer sizin huzurunuz bir köprüyü yapamıyorsa,
İnsanları ırgatlıktan kurtaramıyorsa,
Her gün trafik kazalarında insanları toprağa gömüyorsanız, köprü altına serpiştirip, asfalta diziyorsanız,
Batsın sizin huzurunuz…
Barışınız size kazanç olarak dönmüyorsa…
Bu kente bir otogar yapamıyorsa,
Kültür merkezini inşaya yetmiyorsa,
Kendi ürettiğin tütünü polise-jandarmaya kaptırmaya neden oluyorsa,
Her gün kentin bir tarafında intihar edenler duyuluyorsa,
Tacizci, tefeci, kan emici insanlar cirit atıyorsa,
Batsın sizin barışınız!
Öyle huzurlusunuz ki, yaz sıcağı kavurmaya başladığında, ırgatlardan gelecek acılarla dağlanmaya da hazırlanırsınız…
Ya gelirken ölürler, ya giderken…
Ama hep ölürler…
İstiflenirler bir araca, kapasitesinin çok üstünde…
Ucuz olsun, üç kuruş yevmiye heba olmasın derler…
Çakal Köprüsüne gelirler…
Savrulur çiçekler dört bir yana…
Sayamazsınız…
Bir değil, iki değil, üç değil…
Onlar bizim kadınlarımız, annelerimiz, eşlerimiz, bacılarımız…
Gelinlikleri hazır yârimiz…
Babamız, oğlumuz, kardeşimiz…
Sağa sola savrulurlar, huzurlu olduklarından…
Çok barışmışlardır kendileriyle, nereye kadar gittiklerinin önemi yoktur.
Ve biz ağlarız…
Yanarız, feryat figan ederiz.
Dizimizi döver, yüreğimizi parçalarız.
Birkaç gün sonra unuturuz.
Yapılmayanlar, aynen öyle kalır.
Çakal, bütün çakallığını yapmaya hazırdır.
Yollar trafik canavarına dönüşmüştür.
Çukurlarda dans ederek gidersiniz, ayarsız ışıklardan seçersiniz, seçebildiğinizi.
Milletvekilinize bakarsınız, validen medet umarsınız, belediye başkanından çare beklersiniz…
Bürokratların vicdanına, sivil toplum örgütlerinin sesinizi uzaklara ulaştıracağına güvenirsiniz…
Güveniniz boşa çıkmaz…
Taziyeye gelirler…
Geçmiş olsun dileğinde bulunurlar…
Ve giderler…
Her zaman gittikleri gibi…
Ve siz her seçim döneminde “aynı isimlerin ısıtılıp, ısıtılıp önünüze getirilmesine” bile ses etmez, destek verirsiniz!
Bu kentte “çalışmayan” ödüllendirilir, çalışanlar cezaya çarptırırlar.
Ya bir daha seçilmez, ya haritada yer beğenir, ya ondandır, ya bundan diye.
Ben ne diyorum yahu!
Hiç kimse huzurumuzu bozamaz!
“Biz huzurlu bir kentiz”, deyip eleştirileri bile engellerler…
Siyasiler konuşmaz, STK’lar köşesine çekilir, basın susar, dili olanlar lal olur.
Hiç kimse bizim huzurumuzu bozamaz…
Tıpkı bu yazının huzur bozmaya dönük olduğu gibi…
O zaman batsın sizin huzurunuz da, barışınız da…
Belki o zaman akıllanırsınız, insanca yaşamak için çok daha başka şeylere ihtiyaç olduğunu…

Twitimden seçmeler
Köprüden çiçekler uçtu. Umutlar suya düştü. Analar gitti, bacılar gitti, yar gitti. Çakallaşan köprü kopardı mis gibi çiçekleri, hiç acımadan.
www.naifkarabatak.net

29 Mayıs 2013 Çarşamba

Ayyaşların sayısına takılmak!

Bildik senaryoların her zaman büyük bir izleyici kitlesini etkisi altına alması doğrusu şaşılacak bir durum. Yine aynısı oldu; Alkol düzenlemesi, diğer bütün şeyleri gizlemeye yetti.
Toplum bir anda alkolsever oldu; İçki içenler de, içki içilmesine rıza gösterenler de gece saat 22’den sonra satış yasağını “alkol yasağı” olarak algıladı.
Ve sonra “iki ayyaşın çıkardığı yasa” tartışıldı.
Kimdi bu iki ayyaş, çabuk açıklansındı.
Herkes iki ayyaşı aramaya başladı.
Neredeyse sobeleyeceklerdi, hele bir görsünlerdi…
Oldum olası, bir konu gündemi çok işgal ediyorsa altında yatanların iyiliğimize olmadığını düşünenlerdenim.
Bu defada öyle oldu elbet.
Hükümetin içkiyi yasakladığını düşünenler bağırırken, onların çok seveceği düzenlemeler de yapılıyordu. (Hem nasılsa ortada içki yasağı da yoktu, sadece satışta saat sınırlaması vardı, stoklardın, olur biter.)
AK Partililer veya içki karşıtları, alkol yasağını savunmaya geçerken, onları üzecek bir düzenleme kendiliğinden, sessizce ve derinden işliyordu. (Ama alkol karşıtlarını teselli edecek bir yön bu düzenlemede görünmüyordu.)
Bu defa tersi olmuştu.
Bağıranlar kazanıyordu, karşılık vermeye çalışanlar kaybetmeye başlıyordu.
Biz iki ayyaşı bulmaya uğraşırken, memleketin köküne dinamit suyu dökecek Ergenekonculara “özgürlük” yolu açılıyordu.
Tıpkı ihaleye fesat karıştıranların suçunu hafifletecek düzenleme gibi.
Millete darbe yapmak isteyenleri deşifre eden, yerden fışkıran silahları bulan ya da darbe günlüklerinin kirli çıkınını ortaya döken emniyetin istihbaratçıları ceza alıyordu, yerleri değişiyordu.
İlk kez büyük bir operasyon yapılıyordu.
Hiç kimse sesini çıkarmıyor, ne oluyoruz diye soran çıkmıyordu.
Ergenekon terör örgütü olmaktan mı çıkmıştı?
Yoksa darbe günlükleri bir hayal mahsulü müydü?
Düzmece miydi hepsi?
Bir oyunda, senaryonun parçaları mı toparlanmıştı?
Yoksa bu ülkede hiç darbe olmamış mıydı?
1960’da başlayan darbe sevdası akamete mi uğramıştı?
Şimdi ordu darbe yapmaktan vazgeçmiş, demokratikleşmiş miydi?
Ya da ordunun içine sızan darbeciler, Silivri’de akıllanmış, “bizi kurtarın” diyerek, bir arayışa mı girmişlerdi?
Yüzlerce, hatta binlerce soruyu sıralamak mümkün…
Ama aklı başında bir tek cevap bulmak mümkün değil.
AK Parti, nihayetinde darbecileri aklayacaksa, bunca tantanayı bu ülkeye ne diye yaşattı, bunun akılla, mantıkla izah edilir bir tarafı olabilir mi?
Olamaz.
Peki bu operasyon neyin nesi, kimin sesi, kimin nefesi?
Barış süreciyle birlikte “herkesle barışalım” aşkı mı başladı?
Yoksa metroda öpüşmeye başlayanlar, bu işin çok zevk verdiğine mi inandı?
Ne oluyor, savaşmayıp, hep birlikte sevişmeye mi başlayacağız?
Bütün bunları anlamlandıracak bir tartışma ortamı ne yazık ki yok.
Hatta bu konuda fikir jimnastiği de yapamayız, hepimizi sarhoş ettiler.
Ergenekon’un bir terör örgütü olmadığına inanan hatırı sayılır bir kesim, şişenin dibini her daim bulma derdine düştü.
Oysa kendilerini memnun edecekti bu operasyon.
İstihbaratçılara hadleri bildiriliyordu.
Sevinin, bir kadeh daha kaldırın saate bakmadan.
AK Partinin darbecileri alaşağı ettiğine inanalarsa, “hükümetin alkol sınırlamasını” savunmak için toza dumana karışmış ortamda, alkol karşıtı çıkış sergilemekle meşguller.
Kimi dinen haram olduğunu, kimi genç nesilleri kurtarma derdinde olduğunu, kimi sağlık, kimi sarhoşluk ve ayyaşlığa vurgu yapıyor.
Herkes alkolü konuşuyordu.
Hayatında alkolü gündemine almamış olanlar bile öyle veya böyle alkolle ilgili sıkı bir taraf ve karşı taraf olma derdindeydi.
Oysa her şey tersyüz oluyor…
Uyanın ve kendinize gelin!
Bugün Ergenekoncuları deşifre eden ekibi tasfiye edenler, bunu alkol tartışmasının arasına sıkıştırmaya başladılarsa burada “ayık” bir sonuç çıkmasını bekleyemeyiz.
En azından benim ümidim kalmadı.
Darbecileri yargılayacaktık, zaman aşımını düzeltmek kimsenin aklına gelmemişti.
Şimdi kıs kıs gülen darbecilerin “bizim geçici 15’inci maddemiz kadar bile bir madde yazamıyorlar” diye düşündükleri aklıma geliyor.
Ergenekoncuların avukatlığını üstlenenler, iki ayyaşı bulma derdinde veya öyle görünmek için yoğun bir çaba harcıyorlar.
Ne de olsa müvekkillerini aklayacak adımlar aheste aheste atılıyor, hem de iki ayyaş değil, ayık kafayla yapanlar bunlar…

Twitimden seçmeler
Taksim'de gezi parkında ağaçlar katledilmesin diye direnenlere polis gazla müdahale etmiş. Polis, ağaç katledilsin diye gaz vermiş!
www.naifkarabatak.net

28 Mayıs 2013 Salı

Zamanın kırıldığı acılarda “aşım” olmaz!

Öyle bir acı çekeceksiniz ki, zaman kırılacak, mekan anlamını yitirecek ve siz hayatınız boyunca yaşadıklarınızı unutmayacaksınız. Oysa acıların zamanla unutulacağı söylenirdi, kırılma olmasaydı.
Bu kırılmayı ise kendi ellerimizle yaptık.
Önce demokratikleşme için adım attık.
Sonra 12 Eylül darbe anayasasının büyük bir bölümünü değiştirdik.
Ve en önemlisi yaptıkları bütün iğrençlikleri yargı dışına atarak, sorumsuz olduklarını anlatan geçici 15’inci maddeyi elbirliğiyle çöpe attık.
Bunun anlamı, darbeciler hesap verecekti.
Yargı önüne çıkacaklardı.
İnsanlara yaptıkları işkencelerin hesabını vereceklerdi.
İnsanlık dışı uygulamalar, cezasız kalmayacaktı.
Hiç kimsenin “suç işleme lüksü” olmadığı gibi, bunu sapık bir şekilde insanlar üzerinde uygulamasının da cezasının olacağını herkes görecekti.
İşkenceler, tacizler, tecavüzler, insanlara pislik yedirmeler karşılıksız kalmayacaktı. Herkes bilecekti ki, omuzundaki pırpırların, ceza almama gerekçesi olmadığını.
Yasaları çiğneyerek darbe yapıp, düşman askerinin reva görmediğini halkına reva görenlerin iğrençlikleri ortaya dökülecek ve cezasını bulacaktı.
Ama olmadı…
Önce sembolik bir yargılama oldu.
“Yargılanırsam intihar ederim” diyen darbeci başı, sırça köşkünde video konferans sistemiyle ifade verdi, intihara gerek kalmadı.
Belki de “onurlarını” 11 Eylülde kışlada bırakmışlardı.
Yaptıklarını halen savunacak kadar yüzsüzlerdi.
“Bugün olsa gene yaparım” diyerek, adeta meydan okuyabiliyorlardı.
Sıkardı tabi…
O eskidendi…
Ama yargılansalardı…
Yargılanamıyorlar, zaman aşımı varmış…
Kim inanacaksa.
Bu gerekçe başlı başına bir saçmalıktır.
En ufak hukuk bilgisi olan da bilir ki, zaman aşımı böylesine büyük çaplı, halkı tümden ilgilendiren, koca bir devleti ele geçirme müdahalesinde olanlar için işlemez.
Yine onları sağlama alan geçici 15’inci maddeyi çöpe atan halk, zaman aşımını yeni baştan başlattı.
Yargılama, 12 Eylül referandumuyla başladığına göre, olay henüz tazeymiş gibi yargılama yapmanın önünde en ufak bir engel yok.
Var sanılıyorsa bu hukuki bilgi yoksunluğudur.
***
12 Eylül darbesinden sonra düşman askerleri yurdu işgal edince, her kentte olduğu gibi Adıyaman’da da “işkence hane” kurdular. Buraya “Pirin Palas” derlerdi. Şimdiki Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi, bir zamanlar feryatların göğe yükseldiği yerdi.
İnsanlar zulmedilirdi.
İşkence yapılırdı.
Günlerce aç ve açıkta bırakılırdı.
O süreci yaşayanların bir kısmı hayata gözlerini yumdu, bir kısmı intihar etti, bir kısmı engelli halde hayatını sürdürmek zorunda kaldı.
Ve hepsi mağdur oldu, mazlum bir şekilde yoksulluk ve yoksunlukla hayatını geçirdi.
Çoğunun hiç ama hiç suçu yoktu. Bir kısmı isim benzerliğinden, bir kısmı sadece bir siyasi görüşü desteklediğinden suçu görüldü.
Bir gün önceki yasaya göre hiçbir suçu olmayan insanlar, bir gün sonra “yasayı çiğneyerek göreve gelenlerin dağ kanunlarıyla” suçlu bulundular.
Ortada yasal bir suç yoktu, suça ceza verecek bir madde de bulunmuyordu.
Hem yargılayacak sivil bir mahkeme yoktu, hem yapılacak infazda işkence.
Ama hainler, hepsini yaptılar.
Çünkü onlar bu ülkenin askeri değildi.
Bu ülkeyi seven yürekleri yoktu.
İnsan sevgisi nedir bilmedikleri gibi, yasaları da hiçe sayacak kadar gözleri dönmüş teröristlerdi.
Halk, “bunlar yargılansın” diye yasaları değiştirdi.
Yasaları uygulayanlarsa “zaman aşımı” diye nereden başlayacaklarını bilememenin şaşkınlığını yaşıyorlar.
Söyleyeyim…
Acıdan başlayacaksınız…
Zamanı, zemini ve mekanı yok sayarak insanları mağdur edenlere karşı, zamanı durduracaksınız.
“Evet” oyu verdiğimiz günden başlayacak her şey.
Eğer onlar yargılanmazsa, hainlerin sayısında her gün artış olacak…
Darbe günlükleri yeniden ortalarda dolaşacak…
Ergenekon gibi terör örgütleri güç kazanacak ve kaybeden hep biz olacağız.

Twitimden seçmeler
Oluşumunuz, bir şeyleri daha iyiye, daha güzele doğru değiştirme amacı gütmeli. Sizi bir yere taşıma, zengin etme amaç olmamalı.
www.naifkarabatak.net

27 Mayıs 2013 Pazartesi

Çocuklara vurmayın efendiler!

Bir aksiyon filmi olsa yaşayacağınız heyecan, yükselen adrenalininiz yüzünden farklı bir zaman dilimi geçirmenizi sağlayabilir. Belki “sonuçta film” diyerek acıma duygunuz olmayabilir. Biraz hüzünlenir, belki biraz üzülürsünüz. Çok hassassanız, gözyaşı döker, filmdeki kahramanın kurtulmasını beklersiniz.
Ama bu film değil, gerçek…
Mahkûmlara “kötü muamele” her zaman gündeme gelir.
İnfazda görevli olanların vicdanıyla baş başa kalan mahkûmların tek kurtuluşu onların insani yönüdür.
Eğer bu yoksa zaten ağır olan özgürlüğün kısıtlanmasına kötü muamele eklenir.
Bazen bu taciz olur, bazen tecavüz.
Bazen her dakika onurlar kırılır, sessizce…
Kopan her gürültü, yüreklerde esen fırtınadan öteye gitmez.
Mahkûmiyet gününe, yeni günler, aylar, yıllar eklememek için dişini sıkıp, dudağını kanatanlar bulunur.
Suçlu veya suçsuz olarak gün dolduranlar, yaptıkları hataların, kendilerine yapılan hatalardan çok daha basit olduğunu anlayıp, iç geçirirler.
Orada insanlık suçu işleniyordur ama bunu duyan insan yoktur.
İçinde adalet olmayan saraylar inşa edenler, içinde merhamet olmayan cezaevlerinin dolmasına bakarlar, boşalmasına değil.
Kadın ve çocuk mahkûmların durumuysa çok daha kötü…
Taciz ve tecavüzlerin sıklıkla gündeme geldiği, kötü muamele iddialarının bir türlü sonlandırılamadığı ülkemizde, “hortumla dayak” iddiası, aslında yeni değil.
İzmir Aliğa Şakran Ceza ve İnfaz Kurumları Kampusu’nde bulunan Çocuk ve Gençlik Cezaevi’nde, çocuk mahkûmların, işkence ve onur kırıcı muameleyle karşı karşıya oldukları iddia ediliyor.
Çocukların hortumla dövüldükleri, tecrit odalarında aylarca tutulduklarını, tedavi haklarının engellendiği belirtiliyor.
Bunu söyleyen, mahkûm çocuklar…
Orada karşılaştıkları muameleyi kamuoyuna anlatmaları pek kolay olmuyor.
Onur kırıcı davranışları, anlatmak da pek kolay değil.
Ama ortada çok ciddi ve vahim iddialar var.
Çağdaş Hukukçular Derneği yöneticilerinin tek tek görüştüğü çocuklar, hiç de insanın içini ferahlatan kelimeleri bir biri ardına dizememişler.
Hasta olanlar tedavi ettirilmiyor mesela…
Oysa Ergenekon sanıklarından “bazıları” beş yıldızlı hastane odalarında keyif çatabiliyorlar.
Cezaevlerinin iyileştirildiği söyleniyor ama hortumla çocuk dövülüyor.
Tecrit ediliyorlar, tecrit edildiklerinden de öte.
İşkenceyle karşılaşıyorlar.
Taciz ve tecavüzler ayyuka çıkmış.
Kimseyi, bir başkasına şikâyet de edemiyorlar.
Hiçbir sosyal etkinlikle moral bulamıyorlar.
Süngerli odada, kameralar kapatılarak, hortumla çocuklar yola getiriliyor.
Hangi yol olduğuysa belli değil.
İnsanlıktan nasibini almayan yol mudur bu yol?
Sapık bir şekilde taciz ve tecavüzün yolu mudur bu yol?
O çocukları hangi yola getirmek istiyorlar?
Adam olmayanların, insanlık öğretmeye kalkışması trajikomik olayları da beraberinde getirir.
Orada görevli olanlar, sadece alacağı maaşa bakmamalı.
Devleti yönetenler, hükümet edenler, o insanlara “insanca muamele” edecek halde olmalarını sağlamalı.
O çocuklar bizim çocuklarımız.
Suçlu da olsalar, suçsuz da…
Yasalar, suçun cezasını belirlerken, “yatacağı günü” söyler, “dayak yiyeceği günü” değil.
Kendisini hâkim ve savcıdan daha üstün gören, psikolojik sorunlu insanları minicik çocukları yola getirmek için görevlendirmek, kurda kuzu emanet etmekten çok daha kötüdür.
Türkiye’de adalet zaten sorunlu…
Güçsüzlerin ceza çektiği bir sistem, hiç de adil bir sistem değildir.
Adalet, bu kadar sorunluyken, cezasını çekmek için özgürlüğü elinden alınanlara da insanlık dışı davranışı reva görmek, adaletin tümden çivisinin çıkmasına göz yummaktan öte bir şey değildir.
O çocukların, o kadınların ve o mahkûmların yerinde pekâlâ siz de olabilirdiniz.
Bunun örneği çok; infaz edenlerin, infaz edildiği nice örnekler görmüşüz.
Yargılayanların yargılandığı davalara şahitlik etmişiz.
Hayattan kopan veya kopartılan insanların yerine kendinizi koyarak “infaz” gerçekleştirin, güç elinizde diye zulmederek değil.

Twitimden seçmeler
İyiler bir gün kazanacak, inanıyorum. Yüzlere geçirilen maskeler düşecek.
www.naifkarabatak.net

26 Mayıs 2013 Pazar

Fuhuş ve içkinin öteki yüzü

Türkiye’de bazı konuların halen hassasiyetini koruması, o alanla ilgili yeterli bir tartışma yapılmamasından kaynaklanıyor. Çünkü herkes tartışma başlar başlamaz, “laiklik-anti laiklik” şeklinde olaya yaklaşıyor. Oysa her şeyin bir de diğer yüzü var.
Önünüzde duran bir buzdağıysa eğer siz sadece bir yönünü görürsünüz, madalyonsa da bu böyle…
Birkaç gündür Türkiye’de gündem alkole bağlandı.
TBMM’de alkole teşviki önlemek için gece saat 22.00’dan sonra “büfelerde satışının yasaklanması” bazı kesimleri içeriğini bilmeden ayağa kaldırdı, bazı kesimleri de içeriğini bilmeden desteğini sağladı.
Diğer bütün konularda olduğu gibi…
Olaylara ideolojik baktığımızdan olmalı ki, içeriğini bilmeyi pek gerekli görmüyoruz.
Eğer bizim destek verdiğimiz parti taraftarsa, biz de savunmaya başlıyoruz, değilse karşı çıkmaya.
Alkolün satış saatinin olması, özellikle sosyal medyada alkolseverleri ayaklandırdı.
Düne kadar alkolle ilgili tek paylaşım yapmayanlar, şişenin dibini görene dek paylaşım yaptı.
Bu sadece alkolde değil elbet…
Fuhuş söz konusu olduğunda da aynı…
Zira biz olaya hep kendi penceremizden bakmayı uygun görenlerdeniz.
Fuhuş, erkeklerin zevk aracı olarak bilindiğinden, bu işi meslek edinen veya zorla yapan kadınların penceresinden bakılmasından hep ürkenler çıktı.
Bir kentte “genelev kapatılacak” diye bir dedikodu yayıldığında, ilginçtir hak örgütleri bile ayağa kalkıyor.
Oysa orada vücudu pazarlanan, eti ortaya konan, ezilen, horlanan ve özgürlüğü elinden alınan kadınlar var.
İşin bu yönü tartışılmaz, tartışıldığında işin içine inanç ortaya atılır, laiklik devreye girer, hatta Atatürkçülük bile savunma mekanizmasına dönüşür.
İçkide de öyle oldu.
Alkole başlama yaşının düşmesi,
Alkol satışının tavan yapması,
Alkolün etkisiyle meydana gelen dramların çoğalması,
Özellikle kadına şiddet ve tecavüzde alkolün büyük etkisinin olması,
Trafik kazalarında ilk sırayı alkollü sürücülerin kaptırmaması…
Bütün bunlar, laiklik ve Atatürkçülükten sonra gelenlerdir.
Çünkü Atatürk içki içerdi…
O zaman içki içmek, Atatürkçülüğün olmazsa olmazıydı.
Halkın “ayık” olmasını istemeyenlerin, “sarhoşluğundan” nemalandığı fikrini bile güçlendiriyor.
Tıpkı fuhuş gibi…
Dün gazetelerde Almanya’da fuhşa zorlanan genç kızların dramına yer verilmişti.
Almanya’da her yıl binlerce kadın fuhşa zorlanıyormuş.
Bunlardan “kaçmayı” becerenler polise sığınıyormuş ama diğerlerinin akıbeti pek belli değil.
Uzmanlara göre Almanya'da 10 binden fazla kadının fuhşa zorlanıyormuş.
Fuhuş yaptırılan kadınlar sürekli kontrol altındaymış.
Çoğunluğu yıllarca güneşi göremiyorlar.
Bir odadan dışarı çıkmaları, sadece bir diğer odaya tuvalete ve banyoya gitmelerinden ibaretmiş.
Kaçmayı becerenlerden birisi üç yıl pencereden dışarıya bakmayanlardan.
Gün boyu erkekler odalarına geliyor veya özel müşterilere de “koruma” eşliğinde götürülüyorlar.
Ne hakları var, ne özgürlükleri…
İnsan bile değiller, hiçbir “özelleri” yok.
Bütün bunları söylediğinizde “olaya inanç yönünden” bakmakla suçlanıp, erkeklerin fuhuş yapma özgürlüğünü savunanlar çıkıyor.
Daha çocuk yaşta cinsel istismara uğrayan, iğrenç emellerine alet edilenleri saymadım.
Sadece “zorla” alıkonanların korkunç boyutlara ulaşan sayısı bile, işin vahametini görmeye yetiyor.
Hayatı ellinden alınan o kadınların özgürlüğü yok mu?
Onlar insan değil mi?
Tıpkı alkolün mağdur ettikleri gibi…
Bir devlet, vatandaşlarının “ayyaş” olmasını “yürekten” istemeli, bunu “teşvik” etmeli, bununla ilgili artışa “kayıtsız” mı kalmalı?
Alkolün etkisiyle meydana gelen tacizler, tecavüzler, cinayetler ve kazalarda mağdur olan, hayatını kaybeden, hayatı boyunca sakat kalan, ruh sağlığı bozulan insanların da bir hakkının olabileceği hesap edilmemeli mi?
Kuru kuruya yasakçılığa elbette hayır.
İnsanlar, içme özgürlüğünü elbet kullanmalı.
Ama bu, bir başkasının hayatına mal olmamalı.
İnsanların “yasak ilişkisi” kendisini ve ailesini bağlar; o ilişkinin “kurbanı” olmadığı müddetçe.
Kısaca bizim zevklerimiz, başkalarını kurban etmeye yönelik olmamalı!

Twitimden seçmeler
Koltuğa oturana kadar yaşantısı, anlayışı, davranışı, koltuğa oturduktan sonra değişiyorsa, suç koltukta değil, oturmayı bilmeyende!
www.naifkarabatak.net