23 Mayıs 2013 Perşembe

O ne haldir, bu ne haldir?

Çakmak gibi gözleri vardı, konuşurken sesinde bir otorite hâkimdi. Çatık kaşları, tebessüm etmeyen yüzü ve vakur tavrıyla “sert adam” profili çiziyordu. Aldığı görevin bilincindeydi, “süper yetkilerle” donatıldığından olmalı, o zamanlar “Süpermen” bile denirdi, Süper Valiye.
Hayri Kozakçıoğlu, ismi anıldığında ilk aklıma gelen Olağanüstü Hal Bölge Valisi olarak atandığında televizyonlarda yer alan haberlerden hafızamda kalan bu görüntüydü…
Elbette ki bu, medyaya gösterilen yönüydü.
Bir de medyaya yansımayan yönü vardı ki, daha sonraları bunları “faili meçhuller” diye anmaya başlayacaktık.
Ama hemen ardından da Hayri Kozakçıoğlu’nun görevinden çok uzun yıllar sonra “intihar etti” haberiyle “ne oldum demeyeceksin, ne olacağım diyeceksin” sözündeki gerçekliğe bir kez daha inanarak, “ardınızdan iyi desinler” diye bir çabanın içinde olmamız gerektiğini anladık.
12 Eylül 1980 ve öncesinde süren Sıkıyönetim Uygulamaları, özellikle Doğu ve Güneydoğu’da insanları canından bezdirmişti.
Adeta devlet terörün estiği bölgede, kısaca OHAL olarak tarif edilen Olağanüstü Hal Bölge Valisi Hayri Kozakçıoğlu, tüm yetkileri eline almış, bütün valileri de kendisine bağlayan bir güce kavuşmuştu. Sadece valiler değil elbet, kaymakamlar da, askeri erkân da ona bağlıydı, ondan habersiz kuş uçurtulmazdı.
Darbenin zulümleri sonucu, 1984 yılında terör olayları da artmaya başlamıştı.
“Huzur ve güvenin sağlanması” için 19 Temmuz 1987’de hayatımıza, 285 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameyle bir kavram girdi; OHAL!
O hal, çok iyi bir hal değildi elbet.
Bölge insanına kan kusturan ikinci uygulama, darbeden sonra OHAL’le geldi.
İnsanlar bir gece evinden alınıyordu, bir daha da giden geri dönmüyordu.
Oysa OHAL, sivil iktidar zamanında başlamış ama darbe dönemi uygulamasını aratır olmuştu.
Hoş o dönemde ödenen “Olağanüstü Hal Tazminatı” nedeniyle olayları tırmandıran “kamu görevlileri” de artık dillere destan olmuştu. Gecenin karanlığına sıkılan her kurşun, OHAL’in TBMM’de tam 46 kez uzatılmasına yarıyordu.
AK Parti iktidar olduktan sonra da ilk kaldırılan antidemokratik uygulama Ohal oldu.
1987 yılından başlayan uygulama 30 Kasım 2002 tarihinde sona erdi, ardında bıraktığı nice acılarla…
Öyle ki, o dönemde neler olduğunu sadece yaşayanlar bildi.
Kulaktan kulağa aktarılan ve destanlaşan hikâyelerin gerçek olup olmadığıysa asla bilinmedi.
Oysa kayıplar sürüyordu, insanlar insanca yaşayamıyordu, herkes “açık cezaevi” haline gelen memleketlerinde yaşama mücadelesi veriyordu.
Kimin aldığı, nereye götürdüğü, neden bir türlü geri getirmediği, sadece ailenin içinde sessiz bir feryat olarak göğe yükseliyordu.
İnsanlar korkuyordu.
Takip ediliyorlar, dinleniyorlar, fişleniyorlar ve anında infaz ediliyorlardı.
Türkiye’nin nerelerden geldiğini en iyi gösteren örnek, bölge insanına hayatı zindan eden uygulamaların yaşandığı dönemlerdir.
Halkın güvenliğini sağlamak adına kurulan sistem, halkın güvenli yaşamasının önündeki en büyük engeldi.
Ve o engelin en tepe ismiyse Hayri Kozakçıoğlu’ydu…
En uzun süre “Süper Vali” olarak görev yapan Kozakçıoğlu’ydu, sonra sırasıyla Necati Çetinkaya, Ünal Erkan, Necati Bilican, Aydın Arslan ve Gökhan Aydıner bu görevi yürüttü.
Ama Kozakçıoğlu’yla ilgili iddialar, sadece bölgedeki antidemokratik uygulamalar değildi.
Zimmetine geçirdiği iddia edilen paralar da vardı. Az buz bir şey değildi elbet, sadece Vakıfbank’taki hesabında 7 milyar lira bulunabiliyordu…
Mal varlığının haddi hesabı olmayan Kozakçıoğlu, bunu bir de siyasetle taçlandırdı, DYP listesinden meclise girdi. Hani şu “Devlet için kurşun yiyen de bir, kurşun sıkan da bir” diye bir teröriste arka çıkan Tansu Çiller’in partisinden…
Ve Kozakçıoğlu, dün intihar etti.
Eğer iddia doğruysa intihar, değilse sırlı bir ölüm.
75 yaşında hayatına son veren Kozakçıoğlu, döneminde yapılan uygulamaların ne hesabını verdi, ne günah çıkarma adına deşifre etti, kendisiyle birlikte sır olup gitti.
O, bir zamanlar çok kudretliydi, diğer tüm kudretli zalimler gibi…
Elindeki yetkiyi insanların insanca yaşamaması adına kullanmakla kalmayıp, muhtemelen cebini de dolduranlar arasına girmişti.
Diyarbakır’da bir suikasta kurban giden Emniyet Müdürü Gaffar Okan’ı uğurlayan milyonlar bulunabiliyordu ama aynı ilde görev yaptığı halde, ona “fatiha” okuyan kaç kişinin bulunacağı parmak hesabıyla sayılmaya başlıyordu.
İnsanların hangi görevde olması, ne kadar yetkiyle donatılması, ne kadar parasının olması, soyu, sopu, rengi, dini, dili ırkından önce gerekli olan, bu dünyada hoş bir sâdâ bırakmaktır.
Gerisi öylesine yalan ki…
Ve o yalan için insanlar hırsının kurbanı oluyor, hak etmediğini alıp, insanlara zulmediyorlar…
Sahi, değiyor mu?

Twitimden seçmeler
Cemaat, irtica paranoyasının yerini, cemaat paranoyasının aldığından şikâyetçi. Belki de paranoyasız yapamıyoruz. Öyle alıştırdılar!
www.naifkarabatak.net

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Vurun Ayşe Kulin’e!

Önceki gün Ayşe Kulin’in İslam’la ilgili sözleri sanal âlemi çalkaladı, dünse aynı çalkantı gazetelere yansıdı. Kulin’in “ne demek istediğini” anlamayan yığınların olmasına doğrusu çok şaşırdım. Söz konusu inanç olunca, karşısındakini de inançsız bilince “hakaret” edeceğine yüzde yüz emin olanların tepkisi, ne denmek istendiğini veya söylemdeki yanlışlığın fark edilmesini engelliyor.
Oysa Ayşe Kulin sadece “yanlış” bir kelime kullandı, yanlış anlam değil.
Tepkiler bana dönmeden önce yanlış kullanılanı söyleyeyim.
Ayşe Kulin, “İslam’da değişiklik yapılması zorunlu” demiş.
Elbette bu söz yanlış…
“İslam anlayışında değişikliğe gidilmesi lazım” deseydi, ondan sonra gelen bütün sözlerin altına tereddütsüz imza atacak çok insan vardı.
Bu satırların yazarı da, İslam’ı doğru anlayacak ve anlatacak bütün çabaların içinde olunması gerektiğine inananlardandır.
Ama bizde böyle olmuyor.
Oysa “böyle olmadığını” söyleyen de zaten Ayşe Kulin.
Anında tepki gösteriyoruz.
Ne dediğini bakmıyoruz bile.
Yazdığı kitabı okumuyor ama yakabiliyoruz.
Çizilen karikatüre bakmadan, bütün dünyada eylemler yapılıyor, kelleler isteniyor, tehditlerin ardı arkası kesilmiyor.
Böyle durumlarda yaklaşım tarzının İslam’a uygun olduğunu söylemek pek mümkün görünmüyor.
Zira insanlar küfrediyor, hakaretler yağdırıyor, hatta iftira edenler bulunuyor.
Kendi inancına hakaret edildiği için, inancında olmayan eylemlere kalkışabiliyor.
Bu anlayışın İslami olmadığı gün gibi açık ama bunu söylemek pek de kolay olmuyor.
Bir Müslüman’ın bir başkasını öldürmesi asla mümkün değilken, cinayet işleniyor, işlenmesi teşvik ediliyor.
Hatta oluşturulan terör örgütlerinin “İslami” olduğuna inanan Müslümanların olması, insanı dehşete düşürüyor.
Barış sürecinde bile bunu görmek mümkün.
Beş vakit namaz kılanın “barış” dışındaki arayışını anlamlandırmak pek mümkün değil.
Hele hele bir ırkı, bir diğerinden üstün görmeyi, İslami anlayışın neresine sığdırdıklarını anlamlandırmak da güç.
Halen “onun bunun kölesi” olmak için çırpınanlar…
Liderin ağzından çıkanı “değişmez kutsal” sayanlar…
Aşiretini övenler, soyuyla, sopuyla, diliyle, derisinin rengiyle “üstün” olduğunu sananlar var.
Oysa İslam’da bütün bunlar yok.
Ne ırkçılık var, ne birinin diğerinden üstün olduğu anlayışı.
Ve yine İslam’da “cana kıymak” yok.
Bunun ne adına yapmanız bir şey değiştirmiyor.
***
Peki Ayşe Kulin ne diyor?
Gazetelerin “skandal” olarak nitelendirdiği sözlerde neler var?
“Adamın biri kitap yazmışsa alıp okumazsın, kınarsın. Adamı öldürmeye çalışmak neden? Kuran'ı yeniden yorumlamak lazım, çok kavram esas anlamından kaydı, öz gitti. Ben bu değişikliği laikler yapamazlar, dindar insanlar yapar diye düşündüğüm için AK Parti iktidara gelince dine bir ferahlık gelecek zannetmiştim ama olmadı.”
Buraya kadarında aslında sorun yok.
Bundan sonrası ise Ayşe Kulin’in “İslami bilgiden yoksun” olduğunu düşündürecek değerlendirmeler var.
Hâlbuki sözün burasını kesip, “İslami anlayışımızı yeniden gözden geçirmek lazım” deseydi, sorun olmayacaktı.
Ama o kadarını bilmeyecek kadar İslami bilgiden yoksun, her ne kadar “dindar bir aileden geldiğini” söylese de, İslam’a çok uzak olduğu anlaşılıyor.
Zira konuşmasında bunun bir anlayıştan veya yanlış inançtan kaynaklandığını bile bile “İslam’da değişiklik yapılması zorunlu” diye, suçu İslam’a atarak, aynı kefeye girdiğinin farkında değil.
Belki de aydınlarımızın genel sorunu da tam bu.
Her konuya hâkim olduklarını düşünüyorlar.
Ve kendi dünya görüşleriyle, bir başkasının davranış hatasını, onun inancına bağlayabiliyorlar.
Oysa bu sadece İslam’da değil, toplumsal bütün yaklaşımlarda görülebilir ve hatalar, insanları bağlar, inançlarını, görüşlerini, ideolojilerini değil.
İnandığı gibi yaşamayanların, yaşadığı gibi inanmaya başlaması da yeni değil.
Bunu aydınlarımız bilmiyor.
Hatta “Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder” sözünü söyleyenin bizler olduğunu da bilmiyorlar.
Dini konuları biliyorsanız, çıkın konuşun.
İnsanların inançlarına uygun olmayan davranışlar içinde olduğuna inanıyorsanız da, o zaman bilen birisine danışın.
Halkın karşısına, onun inançlarıyla ilgili sözler sarf etmek için çıktığınızda, “neyin yanlış olduğunu” rahatlıkla söyleyebilin.
Zira yanlışlık İslam’da değil, İslam adına tepki gösterenlerin yaklaşımında…
Diğer bütün din, ideoloji ve anlayışta olduğu gibi…

Twitimden seçmeler
Yaşadığın yer seni sıkmaya başlamışsa, boş ver, vücudun orada kalsın, ruhun dolaşsın tüm dünyayı.. Öyle yapıyorum zaten!
www.naifkarabatak.net

21 Mayıs 2013 Salı

Neyin karşılığında barışıyoruz?

Akil insan olsaydım bu kadar çok sorulara muhatap olur muydum bilmiyorum. Çünkü sürekli barış süreciyle ilgili sorulara muhatap oluyorum.
Ama ben akil insan değilim, daha o kadar ‘akil’lenemedim!.
Buna rağmen de dilimin döndüğünce her soruya cevap vermeye çabalıyorum.
Bunların en ilginci ise kamuoyunda da sıkça tartışıldığı gibi “neyin karşılığında barışıldığı”dır.
Çünkü ülkemizde barışın “illa bir şeyin karşılığında” olacağına inan hatırı sayılır bir kesim var.
Bana yöneltilen bu ve buna benzer sorular, akil insanlara da sıkça soruldu.
Hatta “akil” olmalarının bile bir karşılığı olduğu söylendi.
Barışın niye karşılığı olmasındı?
Kendi içinde çelişse de, “barışla” bazı oyunları aynı kefeye koysalar da, kafalarda dolanıp duran sorular vardı.
Tavizler veriliyordu, ülke bölünecekti belki, eyaletlere ayrılacaktı, federasyon gelecekti, ülkenin her bir parçası ayrılıp gidecekti.
İsrail’in oyunuydu bu…
Amerika’nın hesabıydı.
Türkiye ise bu oyunları “barışla” hayata geçiriyordu.
Büyük Ortadoğu Projesi de vardı, Irak, İran, Suriye’yle ilgili hesaplar da.
Hepsinin tek yolu, barışmaktı…
Onun için barışılıyordu.
Daha çok elbet…
Yazımın yayınlandığı sitelerde yapılan yorumlar, e-postama gelenler, sokakta rastladığım genç, yaşlı herkes en çok tavizleri soruyor.
Ben de düşünüyorum…
Sahi, neyin tavizi verilmiş olabilir diye…
Bu kadar insan “barış için taviz verileceğine”, “mutlak verilmesi gerektiğine” inandıklarına göre vardır bir bildikleri.
Sonra kendime geliyorum…
Bu ülkede 30 yıldır dökülen kanın bedelini neden sormadıkları aklıma geliyor.
Aynı kanın bir 30 yıl daha sürmesi için didinenlerin nasıl bir hesap içinde olduklarının neden sorgulanmadığını düşünüyorum.
Savaş için bir taviz gerekmiyor…
Savaşın bir nedeni olmuyor.
50 bin insanın ölmesi için kimsenin kimseyle bir hesabının olup olmadığının sorgulanmasına ihtiyaç duyulmuyor.
Ama barışın illa da bir taviz sonuncu gerçekleşeceğine yürekten inanabiliyorlar.
Oysa aslında sorulması gereken savaşın ne karşılığında yapıldığıdır.
Kim kanın akmasını istiyor?
Kimler bu sürecin kanla yazılması için uğraş veriyor?
Neyin karşılığında?
Mesela Reyhanlı’da meydana gelen olayda, 51 insanımızı kaybetmememiz için kim, kimlere neler vadetti?
İnsanların kanı üzerinden hesap kitap yapanlar kimler?
Ne bedeller ödeniyor?
Bu bedelleri ödeyenler kimler?
Kimin cebinden çıkıyor bunlar, kimin canı pahasına hayata geçiyor?
Mesela darbe yapanlar, neyin karşılığında yapıyor?
İşkence edenler, bunun karşılığını kimden alıyor?
Kan üzerine siyaset yapanların asıl getirisi nedir?
Bütün bunlar sorulmuyor elbet.
Ama barış söz konusu olduğunda sorusu olan çok, kaygısı olandan geçilmiyor, herkesin derdi, barış sürecini gersin isteniyor.
Oysa unutulmasın ki, asıl savaşmak isteyen için her zaman bir cephe vardır.
Sebebe, nedene, verilen tavize, alınan ödünlere falan da gerek yok.
Kan isteyen, bu ihtiyacını her şekilde karşılaması mümkün.
En azından Suriye’ye gider, öldürülen masum insanların sayısını arttırmak için canını dişine takabilir.
Ama barış isteyenler için öyle değil.
Barış için her zaman bir sebep vardır.
En azından insanlık vardır.
Sevgi vardır, kardeşlik vardır, bir arada yaşamanın hazzı vardır.
Bir can kurtarmanın, bütün insanlığı kurtarma anlayışı vardır.
Barış için verilen ödünlerden çok daha önce, savaşmak için verilen ödünlerin çetelesini tutan olsa, barış için “ne verilse azdır” diye listeyi “haklarla” genişleteceklerine kuşku duymuyorum.

Twitimden seçmeler
Hayret beni dinleyen(!) varmış. Çözüm sürecinde TV’lerin dizilerine yeni format talebim, ilk önce Sakarya Fırat’ı yayından etti. Sıra STV’de.
www.naifkarabatak.net

20 Mayıs 2013 Pazartesi

Güzel haber bekleyenlere…

Ülkedeki olumlu-olumsuz olayları, iktidarın siyasi çizgisine göre farklı şekilde yorumlayanlar, sadece bugün değil, her devirde kendilerini açıkça göstermişlerdir.
Bugünlerde de değişen bir şey yok, ne hamam değişmiş, ne tas, ne de kurnanın başında oturanlar.
İsimlerin önemi yok aslında, ne dedikleri ilginç bir şekilde sirayet edip gidiyor.
Vatan Gazetesi Yazarı Ruhat Mengi, “iyi haberi” mumla arıyormuş, sevsinler…
Sadece o değil tabi, “muhalif” olduğunu söyleyen bütün yazarlar, kötü haberlerden şikayetçi.
Ne ilginç ki, “yandaş” dedikleri basın da “kötü habere” gözlerini kapatmış.
İkisi de aynı aslında…
Hem iyisini göreceksin, hem kötüsünü.
Ama Ruhat Mengi hiç göremeyenlerden.
Muhtemelen iyi haberi bulamamasının nedeni kesinlikle bulunduğu gazetedir bunu iyi bilsin.
Eğer Ruhat hanımı Sabah Gazetesine transfer edersek, bir anda her gün yüzlerce iyi haberi bulup, buluşturur ve önümüze “yersek” diye sunar.
Daha önce yaptıkları gibi…
İnsanlar ilkeli olmalı…
Olayları değerlendirirken kör bir muhalefet anlayışına da, gözü kapalı bir tarafgirlik anlayışına da sahip olmamalı.
Bir olay iyiyse iyidir, kötüyse kötüdür.
Bunun için iktidarda olana göre değişen bir değerlendirme, sizin iyi niyetli bir amacınızın olmadığını gösterir.
Gelelim iyi haberlere…
Türkiye’de çok kötü şeyler oluyor…
Yoksulluk halen var…
İnsanlar fikirlerini özgürce ifade etmesinin önünde, yasal düzenlemelere rağmen uygulama sorunu var.
Bazı alışmışlar, kudurmuştan beter olurmuş derler…
Bir türlü eski alışkanlıklarını kıramayanlar var.
Halen şiddet var; kadına, çocuğa, gence, yaşlıya…
Aile içi şiddeti önleyemeyen, engelliye kötü muameleyi bir türlü sonlandıramayan yapıdayız.
En ufak olayda “kavga” çıkarmakta üstümüze yok, burnumuzdan soluyoruz.
Bunlar iyi haber değildi elbet.
Ruhat Mengi’nin bu olayları “iyi” olarak mı, “kötü” olarak mı değerlendirdiğini bilemediğimden, ortaya söyledim.
Ama iyi haberler var elbet.
Mesela barış var…
30 yıldır akan kanın durması gündemde…
Silaha akan para, çok daha başka alanlara kaydırılacak ve toplum bir kat daha iyileşecek.
IMF’ye olan borç bitti, belki bu iyi haberdir…
52 yıldır kapısında nöbet tuttuğumuz, bütün hakaretleri sinemize attığımız, küçümsemelerine aldırmadığımız kapıdan başımız dik ayrılıyoruz.
İyi haber çok, okumayı bilirsen…
Mesela darbeciler eskisi gibi cirit atamıyor.
Darbe planı yapıp, çoluk çocuk demeden havaya uçurmayı düşleyenler, o ortamı bulamıyor.
İyi haber ülke içinde de var, ülke dışında da…
Mesela ABD’de el pençe divan duran bir başbakan yok.
Ama halen burnumuzun dibindeki Suriye’yle sorunlarımız pek çok.
İçeride “dış güçlere destek olan” bir muhalefetimiz bile var.
Ruhat hanım, her iyi haber görmek istediğinde “yandaş” diye suçladığı gazetelere baksın, her gün onlarcasını okuyabilir.
Sağlıktaki değişimi, ekonomideki düzelmeyi, ilk kez yapılan dev ihaleleri, üniversiteleri, dönüşen hava terminallerini, duble yolları ve daha nicelerini…
Ama bana kötü haber diye atılan demokratik adımları örnek göstermesin…
Barışı bize kötü haber olarak sunmasın, savaşın sürmesi için didinip durmasın.
Kötü haber olarak gazetecilik dışında “darbecilik” yapanları bize düşünce suçlusu diye yutturmaya kalkışmasın.
Bu ülkede her gün yüzlerce kötü haber var.
Ne acı ki, dün de vardı, bugün de var.
Ama dün görmediklerini, bugün görmeye başlamaları, onların asıl amacını gösteriyor.
Onlara göre “düşünceleri iktidarda değilse” her şey kötüdür.
Ama düşünceleri iktidardaysa her kötülük, mis gibi iyiliktir.
Hep öyle yutturdular bize…
Veya yutturduğunu sandılar; sindirerek, korkutarak, ürküterek, baskı kurarak…
Bence dertleri şimdi aynısını yapamamalarında, sorunlarda değil.

Twitimden seçmeler
Sevgi dolu bir yüreğe sahipseniz, dünyanın en zengini olduğunuza kuşku duymayın.
www.naifkarabatak.net

19 Mayıs 2013 Pazar

Basına kapalı bölümden düşünceler…

Akil İnsanların Adıyaman’da STK’larla yaptığı ve “basına kapalı” olan bölümünü izlerken, barışa olan susamışlığın gerçek yüzünü bir kez daha gördüm. Yakınmaları, destekleri, şikâyet edilen konuları bütün çıplaklığıyla anlatan insanlar, aslında sağda solda “barış olmasın” diye verilen uğraşların ne kadar abesle iştigal olduğunu da gösteriyordu.
Toplumun tüm kesimlerini temsil ettiğine inandığım irili ufaklı yüzlerce sivil toplum kuruluşu temsilcileri ve kanaat önderleri vardı. Bunda dernekler, sendikalar, Alevi ve Sünni kesimden saygı duyulan, sözüne güvenilen insanlar vardı. İşadamı da temsil ediliyordu, sokaktaki vatandaş da. Yoksulu da vardı, zengini de, tuzu kurular da…
Hâsılı, Akil insanlar az konuşarak, çok bilgi toplama derdindeydi.
Yılmaz Erdoğan’ın kendine has esprileriyle olaya yaklaşması arada bir salona tebessüm ettirse de, zaten barış sevincini yüzlerde okumak mümkündü.
Akil insanların tabiriyle, barışı en çok isteyenlerin Güneydoğu olduğunu söylemesi, bir gözlemden öte, gerçeğin haykırışıdır adeta.
Batıda barış yerine savaşı koyanların olması “sizin hiç evladınız öldü mü?” sorununu beraberinde getirir.
Sizin hiç köyünüz boşaltıldı mı?
Yerinizden yurdunuzdan edildiniz mi?
Devlet ve terör örgütü arasında kaldınız mı?
Devlet adına cinayet işleyenlerin ne yaptığının şaşkınlığıyla yüzleştiniz mi?
Siz hiç rencide edildiniz mi?
Darbe dönemlerinde itilip kakıldınız mı?
Evladınızı şehit verdiniz mi?
Oğlunuz dağa çıkıp, bir daha dönmeyenler arasına karıştı mı?
Bölgeyle ilgili sağlıklı verileri toplamak için bütün bunlardan bir tane yaşadınız mı?
Yoksa “yoksunluk” içinde yaşamak zorunda mı kaldınız?
Kent demeye bin şahit isteyen imkânsızlıklarla mı boğuştunuz?
Zenginken bir anda fakir düştüğünüz oldu mu mesela.
Köyünüz varken, eviniz, barkınız varken, bir gece hepsi elinizden alındı mı?
Gözünüzün önünde sevdiklerinizi kaybettiğiniz oldu mu?
Kendi ellerinizle onları toprağa verirken, kime lanet edeceğinizi şaşırdığınız da olmamıştır, eminim.
Bu bölgede yaşamak, ateşten gömlek giyinmektir.
Batının sizi “terörist” olarak gördüğü bir bölgede vatanını sevmenin güçlüğünü yaşamak lazım…
İnsan sevgisiyle dolu olmak, barıştan yana olmak, bir arada yaşamayı istemek ama buna rağmen topyekûn terörist görülmek…
Aslında bölgenin en kötü yönü, bu sakat düşüncede yatıyor.
Daha insanca yaşamak için gerekenleri saymaya kalkışmadan, demokratik haklarından bahsetmeden, bakış açısının sorunluluğu yetiyor.
İnsanlar kendilerini nasıl algılıyorlarsa öyle olamamak…
“Benim istediğim gibi olacaksınız” dayatması…
Ana dilinizi değil, “bizim dediğimizi konuşacaksınız” zorlaması…
Hep “öteki” olmak, hep dağıtılan “ulufeyle” yetinmek…
Kendine ait bir düşünceyi hayata geçirememek…
İnsanca yaşamanın önünde sürekli engel bulmak…
İnançta da bu böyle, yaşam tarzında da, kültürel ilişkilerde de…
Sürekli sana verilenle yetinmeni isteyenlere bön bön bakmak.
Kendisi için her türlü hakkı talep edenlerin olduğu ülkede, sizin için bunu layık görmemek.
Ve böyle bir bölgede barış isteyenlerin oranının yüzde yüzlerden fazla olması kadar doğalı olamaz.
İnsanlar, barışla insanca yaşama kavuşacak.
Öteki olmaktan kurtulan yığınlar, birer birey haline gelecek.
Herkes kendi kişiliğini ortaya koyacak, düşüncesini hayata geçirecek, yapmak istedikleri için fırsatlar çıkacak.
Silaha ayrılan milyarların bölgeye yatırım veya sosyal dokuyu değiştirmesi adına aktarılma şansı yakalanacak.
Ve insanlar ölmeyecek, sebepsiz yere…
Birilerinin saltanatı sürsün diye bugüne dek akıtılan kanlar dinecek.
İstediği kadar birileri çırpınsın dursun, barışın yerine savaşı daim kılmak istesin, eğer burada yaşıyorsanız ve acılarınız varsa, sadece gülüp geçersiniz, hem de acı acı…
Akil insanlar, bütün bunları apaçık görüyor, kendilerine aktarılanlarla bunları alt alta koyup toplayabiliyorlar.
Akil insanların nasıl bir görev yaptığı, belki yıllar sonra ortaya çıkacak.
Zira “suçlanma” korkusu yaşamadan, yüreğinde saklananların dillendirildiği en özgür platform, onların oluşturduğu platformdur.
Bir şey daha…
İnanın akil insanlar, ülkenin en cesurları arasında yer alan insanlardır.
O kadar iğrenç muamelelere rağmen “barış… barış..” diye derviş olup gezmek her babayiğidin harcı değil.
Hâlbuki çoğu sırça köşkünde birilerinin ölmesini haber bültenlerinde izleyip, “ah” bile etme gereği duymayanlardan olabilirlerdi…
Ama onlar barışı seçti, savaş isteyenlere inat.

Twitimden seçmeler
Bir gün her hangi bir görev olduğunda "ben değil, sen daha iyi yaparsın" dediğimiz zaman, hak edenler, hak ettikleri yerde olacaktır!
www.naifkarabatak.net