17 Mayıs 2013 Cuma

Damadımız başbakan ya!

Siirt- Avrupa Birliği Bakanlığının Organize ettiği İngiltere Büyükelçiliği’nin desteklediği Türk Medyası AB Yolunda Semineri için iki gündür Siirt’teyim.
Siirt, Güneydoğu Anadolu Bölgesinde 135 bin nüfuslu küçük bir il. Diğer illerden farkıysa etnik olarak çeşitlilik göstermesi. Kente girişte Kürtçe ve Türkçe olarak “Şehrimize Hoş Geldiniz” mesajını gördüğünüzde de bunu fark edebiliyorsunuz ama burada Arap kültürü de çok yaygın. Medrese kültüründen gelen hatırı sayılır bir kesim ve inanç insanları var.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine hanımın Siirtli olduğu düşünüldüğünde, üstüne de birkaç bakanla kabinede temsil edildiğini de ekleyince Siirt’in şaha kalkmış bir il olduğunu düşünebilirsiniz ama değil.
Avrupa Birliği Bakanı, Baş Müzakereci Egemen Bağış’ın buralı olmasının, seminerin burada yapılmasıyla bir ilgisinin bulunup bulunmadığını bilmiyorum ama burada seminerden çok daha önce yapılması gerekenler var.
Hizmet noktasında “sıfır” denilecek bir yer.
Polisevi, Öğretmenevi gibi kaldığımız ve yemek yediğimiz yerler nispeten güzel olsa da, kentin çok şeye ihtiyacı var.
Özellikle de yoksulluğun kırılmasına.
Buranın insanı yoksul, işsizlik var ve sıkıntılarla boğuşuyorlar.
Öncesini bilmediğim için, sonrasında damatlarının bir etkisi olup olmadığını da bilmiyorum ama görünen köy, kılavuza çok ihtiyaç duymuyor.
Üstelik zamanında Jet Fadıl da buradan çıkmıştı.
Şehir, ana caddelerin güzelliğine kurban edilmiş gibi.
Önemli merkezin dışında kalan yerlerde yoksulluk hâkim.
Yolları kötü, yapılaşma iyi değil, insanların alım gücü yok, yok ha yok!
Ama barış var…
Buranın insanı çözüm sürecinden çok umutlu.
Farklılıkları bünyesinde barındıran bir kent olarak, bir arada yaşamanın, terörün sonlandırılmasının, yatırımların artmasının, sosyal hayata daha çok kaynak aktarılmasının insanların yaşam standardını yükselteceğine inançları tam.
Güneydoğu’da olmasına rağmen, Adıyaman gibi Siirt’te de terör olayları pek olmuyordu. Bunda yerel dinamiklerin etkisi elbette çok…
Özellikle medrese kültüründen gelen ve büyük bir saygınlığı olan âlimlerin etkisinin olduğu kendisini gösteriyor.
Kente ilk baktığınızda çok mutaassıp bir kent olduğuna karar veriyorsunuz ama biraz incelediğinizde öyle olmadığını da görebiliyorsunuz. Mesela burada içki tüketimi hayli fazla…
Çözüm sürecinden en karlı çıkacak illerden birisinin memleketleri olduğuna inanan Siirtliler, sürecin akamete uğramaması ve sonunca gidilmesini istiyor.
Farklı illerle kardeş projeler geliştiren Siirtliler, bu projelerle hem kentlerini tanıtma hem de destek alma peşindeler. Üstelik bu projelerle, kendi kentlerindeki eksikliği görme şansını da elde edebiliyorlar.
Doğunun misafirperverliği burada da var.
İnsanları çok sıcak, yakımlı ve dost canlısı.
Türk Yerel Medyası AB Yolunda Seminerinin burada yapılmasının nedenlerinden birisi de, valiliğin AB’ye bakışı ve verdiği destekte yatıyor.
Kentlerini tanıtmak için elinden geleni yapan Siirt Valisi Ahmet Aydın, Avrupa Birliği seminerini kentlerinde yaparak, seslerini duyurmayı düşünmüş olabilir.
Netice itibariyle, Siirt, doğu ve Güneydoğu’da şirin, küçük bir il ama farklılıklarıyla öne çıktığı gibi, barışa destekleriyle, kabuğunu kırma çabalarıyla, seslerini duyurma girişimleriyle de önemli bir yer.
Anlaşılan o ki, barış, özellikle bugüne dek ihmal edilmiş her kentte büyük bir sevinçle, umutla karşılanıyor.
Sürecin sonunda, elde edilecek demokratik haklara ek olarak, düzelecek ekonomik ve sosyal hayatla da daha iyi yaşayacaklarına inanıyorlar.
Aslında bu inanç bile barışın ne kadar güzel bir şey olduğunu, insanların içinin huzur dolması için adının bile yettiğini, kim bilir kendisinin neleri değiştireceğini düşlememize imkân veriyor.
Türkiye, çok önemli bir süreçten geçiyor.
Reyhanlı katliamı da gösteriyor ki, barış süreci, birilerinin ekmeğine fena halde çomak sokuyor.
Çünkü o birileri, asla bu insanların insanca yaşamasını istemedi.
Burada esas olan, kurulan bu oyunları bozmak, tezgâhları tersyüz etmektir ki, bunun için hepimize görev düşüyor.
Damadımız başbakan da olsa, sıradan vatandaş da olsak…
***
İki kelam da seminerle ilgili bir şeyler söylemem lazım.
Başından bu yana “kriterleri” nedeniyle destekçisi olduğum Avrupa Birliği sürecinde yapılmak istenenin ve yapılanların halka yeterince anlatılmadığını bir kez daha burada gördüm.
Seminer süresince anlatılanlar çok önemliydi ama Avrupa Birliği Bakanlığı Sivil Toplum, İletişim ve Kültür Başkanlığı Koordinatörü Başak İlisulu’nun anlattıkları çok daha önemliydi.
Kanımca Başak hanımın her ilde AB’yi anlatması, süreci çok daha hızlandırır, halkın sürecin sonunda neler kazanacağı konusunda çok daha inandırıcı doneleri aktarı diye düşünüyorum.

Twitimden seçmeler
Burada (Siirt’te) yabancılık çekmedim. Ahmet Aydın da var ama AK Parti Grup Başkanvekili değil, Siirt valisi :)
www.naifkarabatak.net

14 Mayıs 2013 Salı

Ülkemden defol IMF!

Diyarbakır- Bir zamanlar bu ve buna benzer sloganlar çok atılırdı, IMF’yi düşman bellemek, sağ ve solun olmazsa olmaz karşı çıkışıydı. Herkes IMF’ye karşıydı ama her gelen iktidar da el açmaktan geri durmuyordu.
Babası hayrına tek kuruş ödemeyen IMF, verdiği paranın nerelerde harcanacağını ve nerelerde harcanmayacağını da dikte ediyordu.
Tam 52 yıldır IMF’ye el açıyorduk.
Bazen bütçeyi kapatmaya yarıyordu, bazen yoksulluğu önleyecek projelere.
Silah alınmıyordu, yatırım yapılmıyordu, büyüme sağlanmıyordu.
Hemencecik harcanacak alanlara verilirdi gıdım gıdım krediler..
Borç yiğidin kamçısıydı ama alacaklı da IMF’ydi.
Kontrole gelirlerdi…
Hesap sorarlardı…
Nerelerde harcandığını, bütçenin bu borcu ödemeye gücünün yetip yetmeyeceğini test ederlerdi.
Öncesinde de gelirlerdi, sonrasında da.
Ara taksitlerde ziyaretleri daha sıktı.
Bürokratlar, bakanlar, hatta başbakanlar icra direktörü veya uzmanların karşısında el pençe dururdu.
Paranın sahibiydi, dolayısıyla borusu öten onlardı.
İyi ağırlanırlardı.
Hizmette kusur edilmezdi.
Onları üzecek tek kelime edilmez, atılan ters manşetler adına da özür dileyenler olurdu.
Kolay değildi, bir defa vermezse bütçe allak bullak olacaktı.
İşleyen faizler nedeniyle sürekli büyüyen borç yükü, yeni alınanla hafifletilmez, geçiştirilirdi.
Tıpkı bizim millet…
Önce bankalardan kredi çekeriz…
Üstüne tamamı ödenmiş sermaye gibi kredi kartını kullanırız.
Ödeme günlerini asgarisiyle geçiştiririz.
Sonra tıkanınca bir başka krediyle krediyi öderiz.
Son çare tefecinin eline düşmektir.
Ve işte bitiş notası da tefecidir.
İşte ülkenin son çaresi de hep IMF’ydi.
Ayemef diye okunurdu.
Ama tercümesi kan emiciydi.
Bazı liderler kabadayılık ederdi; IMF’ye el açmayacağız deyu ferman buyururdu…
Bu efelik çok kısa sürerdi.
Tıpış tıpış başvurulacak kapı gibiydi.
Terslenmeye, küçümsenmeye, hakarete, aşağılanmaya rağmen.
Sadece ülkemiz değildi IMF kapısında bekleyen ülke.
Üçüncü dünya ülkelerinin tamamı, geleceklerini ipotek altına almıştı
Liderler kuklaydı.
Neyi nasıl harcayacağını belirleyen kurul vardı.
Gelirler, talimat verirler ve giderlerdi.
Talimatı alan “bağımsız hükümet” ise harfiyen uygulamaktan imtina etmezdi.
Sıkı para politikası uygulanırdı, cezasını çeken milletti.
Acı reçeteler yayınlanırdı, zehir diye içen milletti.
Çünkü IMF kontrole geldiğinde, tuttukları not sonrası çizdikleri yol haritası böyleydi.
Sıkıysa uygulanmayaydı, sıkı para politikası…
Beceriksiz yönetimlerin cezasını çekerdi millet.
Bütçeyi idare edemeyen hükümetlerin cezasını halk öderdi.
Onların tuzu her daim kuruydu.
Maaşları ödenirdi, yollukları alınırdı, cebe attıkları varsa atarlardı, ihalelere fesat da karıştırırlardı, bir tutam çay atıp içerlerdi de…
Beceremeyen onlardı, acı reçeteyi dozuyla kullanmak bizeydi.
Ve böylece tam elli iki yıl geçti.
AK Parti hükümeti “IMF’den borç almayacağız” dediğinde pek inanmamıştık.
Hatta “IMF bizden kredi istiyor” dediğinde gülüp geçecek haldeydik. Zira biz, ancak cebimize bakabiliyorduk ve cebimiz, kredi verecek güçte değildi, tefeciye düşecek haldeydi.
Ama hükümet doğru söylemiş…
Dün itibariyle Türkiye’nin IMF’ye olan 447.1 milyon dolarlık bölümü ödenip, “borcu yoktur” kağıdı alındı.
Ülke için, hükümet için, millet için tarihi bir gündür elbet…
Ama ben ve benim gibi herkes, cebindekiyle ilgilenebilir.
Aldığı maaş ve karşılığındaki borçları…
Ülkeyi IMF’den kurtarmak, gerçekten takdir edilecek bir yönetimdir.
Ama asıl takdir edilecek, milleti ağır vergi yükünden, bankaların fahiş faizlerinden ve kan emici tefecilerden kurtarmaktır
IMF’den sonra sıra ona gelecekse ne ala, aksindeyse iyi ettiniz, hoş ettiniz ya “Ülkemden defol bankalar ve tefeciler” demeye başlayacağız.

Twitimden Seçmeler
Emeğe saygısı olmayanın, diğer bütün alanlarda saygılı görünmesi yapmacıktır.
www.naifkarabatak.net

13 Mayıs 2013 Pazartesi

Katliamın sonucunu ne değiştirir?

İnsanın içini rahatlatan bir katliam var mıdır bilmiyorum. Olması da zaten mümkün değil. Ancak sanki varmış gibi davranılıyor. Bir sebep, bir sonuç olduğunda ölen insanlar için “öldüler ama içimiz rahat” diyenler var mıdır diye de çok merak ediyorum.
Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde meydana gelen çok büyük çaplı patlamada 49 insanımızı kaybettik, iki katından fazla da yaralı var.
Bu insanların bir kısmı Suriyeli mülteciler…
Aslında ölenlerin kim olduğu, uyruğu, derisinin rengi, inancı, mezhebi, cinsiyeti ve yaşının bir önemi olmadığı açık…
Sorumlu olmadıkları bir çekişmenin kurbanı oldular.
Bir oyunun parçası olarak hayatlarını kaybettiler.
Birilerinin kirli tezgâhında, kirli hesaplara kurban edildiler…
Ama sonuçta 49 insanın ölümü “katliam” denecek türden acı bir olaydır.
Gerek muhalefet ve gerekse iktidar kanadından yapılan açıklamalar “iç rahatlatan” veya sorumluların cezasını bulacağı türden değil.
Suriye sınırındaki insanlar tedirgin.
Savaş sevdalısı insanların olmasından dolayı da ne zaman neyin olacağını bilemiyorlar.
Daha önce olan patlamalara ek olarak yapılan büyük çaplı patlama, insanların yaşam hakkını ellerinden alıyor.
Ölen her insan, bir sayı olmaktan çok öte bir hayata sahip.
Hepsinin sevdikleri var; hepsinin hayalleri vardı, geleceğe yönelik düşler kuruyorlardı, belki sorunlarına çare arıyor, belki başkasının sıkıntılarına çare bulma derdindeydi.
Kısaca hepsi insandı.
Ama biz bunları tartışmıyoruz.
Çok daha başka gündemimiz var bizim.
Muhalefetin gündemi, hükümeti vuracak donelerin elde edilmesidir.
Hükümetin gündemi, bu olaydan siyasi rant elde edilmemesine dönük ataklardır.
Muhalefet, hükümetin Suriye politikasını eleştiriyor.
Şunu yaptınız yanlıştı, bunu yaptınız yanlıştı.
Dedikleri yapılsa da eleştirilecekti, yapılmadı yine eleştiriliyor.
Bu katliamın Türkiye’nin Suriye’ye yönelik dış politikasıyla direkt ilintili olduğunu düşünmüyorum.
Zira her halükarda bu katliam yapılacaktı.
Bahane lazımdı, bahane bulundu.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD’ye yapacağı ziyaret öncesine denk gelen patlama, bir şeyleri engellemeye dönüktü.
Türkiye’nin içteki barış havasının akamete uğraması amaçlanıyordu.
Belki bölgedeki rolünün değişmesi isteniyordu.
Netice itibariyle de ülkenin ayağa kalkması istenmiyordu.
Bütün bunlar biliniyor aslında.
Terörün esas nedeni de zaten ülkeyi kargaşayla uğraştırmaktır.
İnsanların canı yanacak, yürekler dağlanacak, hükümet terörle uğraşmaktan başka hiçbir şeye fırsatı olmayacak.
Terör olunca demokratikleşme de istenen gibi olmayacak.
Yasal düzenlemeler yapılırken “güvenlik” kaygısı en üst noktaya gelmeli.
İnsanların özgürlükleri kısıtlanmalı.
Antidemokratik yönetimler hep işbaşında olmalı…
Ama muhalefetin böyle bir derdi yok gibi…
Sanki bu ülkede yaşamıyorlar.
Sanki bu ülkede yaşayan insanların özgür bir ülkede yaşamaları için siyaset üretme konumunda değiller.
Sadece bu katliamdan siyasi kazanç elde etme derdindeler.
Ne değişecek, çok merak ediyorum.
49 insanımızın ölümü Suriye politikasının yanlışlığındansa, katliamlar mubah mı görülecek?
Çok rahat edenler mi olacak?
“Öldüler ama..” diye devam eden cümleleri kurup, yüreklerini ferah mı tutacaklar?
Değişmeyecek…
Aksi de olsa değişmeyecek.
Ölen ve yaralananların hiçbirinin kirli tezgâhta bezi yoktu.
Ne Esad’ın kendi halkını öldürmelerinde, ne Özgür Suriye Ordusunun hükümete yönelik çabalarında onların bir dahli söz konusu değildi.
Hatta o insanların Suriye Politikamızla ilgileri de yoktu.
Ne karar alan konumundaydılar, ne karar veren, ne de uygulayan…
O zaman “katliamı mubah” gösterecek hiçbir gerekçe de olamazdı.
Boş yere insanların acılarının üzerinde siyaset yapmayın.
Ülkeye karşı yapılan terör olayında “yekvücut olabiliyoruz” mesajını gönderecek duruş sergileyin.
Sevdanız Esad olmasın, insan olsun!

Twitimden Seçmeler
Sanırım tam kavrayamadım, patlamayla ilgili yayın yasağı mı var, yorum yasağı mı? Her ikisiyse bu bize haksızlık, siyasetçi yorumluyor ama.
www.naifkarabatak.net

Savaş Meraklıları, Suriye’ye!

Bunu söylemek acı ama ülkemizde savaş meraklısı insan sayısı hiç de yadsınamayacak bir sayıya ulaştı. Ya bunların sesi çok çıkıyor, ya gerçekten sayısal olarak fazlalar. Savaşın bu kadar isteniyor olması, geleceğe ümitle bakmamızı engelliyor. O kadar çok mu savaş istiyorsunuz, buyurun Suriye’ye gidin, hazır bahane de var, yüreğimizi yaktılar.
Bu merak yeni değil elbet.
Dünya kurulduğundan beri kavganın tarafları vardır.
Birisi kavga etme meraklısı, adeta bulaşmak için bahane arayandır. Bir diğeri savunandır. Bir de ikisini barıştırmaya uğraşanlar var.
Kavga etmek en kolayıdır.
Savaşmak, sanıldığı gibi zor değil, çok kolaydır ama asla savaşın kazananı olmamıştır. Sadece daha az veya daha çok kaybedeni olur.
Türkiye, 30 yılını alan, 50 bine yakın insanını kaybettiği adı konulmamış bir savaşı “en az zararla” kapatma derdinde.
Bunun için çözüm arıyor, barış için ciddi adımlar atılıyor, PKK yurdu terk ediyor, bölgede bayram havası hâkim, geleceğe ümitle bakan insanların sayısı hiç de azımsanamayacak boyutta.
Sadece bu değil tabii.
Bugüne dek bölgeyi yatırım listesine dahi koymayan işadamları, barışın gelmesiyle yatırımlarını bölgeye kaydırabileceklerini müjdeliyor.
Bölgede yatırım demek, işsizliğin önlenmesi demek, yoksulluğun kırılması demek, insanların daha mutlu ve müreffeh bir yaşama kavuşması demek. Bugüne dek ellerinden alınan “insanca yaşama” hakkının iadesi demek. Silaha ayrılan para azaldığında, terörün yaktığı ve yıktığı kalmadığında, ekonomide yaşanacak sıçrama da, bugüne kadar ihmal edilen veya pintilik yapılan konuların da tekrar gözden geçirilmesi demek. Belki daha çok eğitim, daha çok sağlık, daha çok devlet yatırımı demek.
Ve bu kadar “demek”in açıklaması; daha güçlü bir ülke demek.
Bunun çok da kolay olmayacağı kesin.
Başından beri bilinen ama “ne kadar acı yaşayacağız” diye kâbusların görüldüğü bir varsayımdı.
Ne kadar acı yaşadık, daha ne kadar yaşayacağız?
Bedeli ödenmiş bir sürecin sonuna gelmek için daha ne bedeller ödeyecektik?
Çok defa denendi.
Başkentin göbeğinde bomba yüklü kamyonlar tatile gitmiyordu.
Sağda solda patlatılmak istenen bombalar, havi fişek gösterisi için istiflenmemişti.
Yerden biten silahların da bir amacı vardı.
“Boru bu boru” denenlerinde…
Birilerinin kötü gün anlayışı hep farklı oldu bu ülkede.
Bizim iyi günümüzdü onların kötü günü…
Ve o günü hiç yaşamamamızı istediler.
Hem içeriden, hem dışarıdan…
Son saldırı dışarıdan geldi.
Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde bir biri ardına patlayan bombalar 45 canımıza mal oldu ve bu sayının artma ihtimali var, zira yüz kadar da yaralı var.
Patlamayı Suriye’deki iktidar yanlısı El Muhaberat örgütünün yaptığı “kesin” gibi. Üstelik patlamayı gerçekleştiren 9 kişi eski Marksist ve 9’u da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. 9’u da “kandan beslenenlerle” aynı düşünce yapısında.
İster ülkemizin güçlenmemesi adına yapılsın, ister Türkiye’nin Suriye’ye saldırmasına bahane oluşturmak için taşeronluk yapmış olsunlar sonuç değişmiyor. Üçü Suriyeli 46 insanımızı kaybettik.
İçeriden ve dışarıdan, ülkenin savaşa girmesini isteyenler, sonu alınmaz bir bataklığa saplanmamızı istedikleri açık. Böylece içeride yakalamayı başardığı barış ortamını, dışarıda kaybetmeye zorlanıyor.
Ne fark eder ki, Bu ülkede kendi düşüncelerinin iktidar olması için darbeyi mubah görenler hiç eksik olmadı. Şimdi kendi düşüncelerinin iktidar olmasını isteyenlerin Suriye’yle savaşı kışkırtmalarından daha doğalı olamaz. İkisi de aynı zihniyettir, ikisi de kandan beslenendir.
***
PKK’nın eylemlerden vazgeçerek yurdumuzdan ayrılmasına üzülenler vardı.
Suriye’nin uçaklarının ülkemizi bombalamasına sevineler de çıktı.
Hatta Suriye’nin yanında yer alan bir muhalefetimiz bile vardı.
Ülkede barış olmasın diye çok uğraş veriyorlardı, hani “barış istiyoruz” cümlesinden “savaş istiyoruz”u çıkarmayı becerebiliyorlardı.
O kadar mı çok savaş istiyorsunuz?
O zaman buyurun Suriye’ye.
Hazır bahanede var, yüreğimiz yanmış.
Bu ülkeyi sonu belirsiz bir maceraya atmaya yeltenenler bilmeli ki, Suriye, “bütün düşmanların toplanıp, bizi sürüklemek istedikleri bataklık”tan başkası değildir.
Acımız taze ama tecrübemiz hayli yaşlı…
Bu oyuna gelmeyin, üçüncü dünya savaşına götürecek adımı “pastadan pay kapma” veya “had bildirme” adına yapmayın.
Savaşa, savaşı çok isteyenler gitsin.
Biz barıştan yanayız, dün, bugün ve yarın…
Birilerinin kirli oyununa verecek tek bir canımız, bir damla kanımız yok!
“Var” diyenler, önden buyursun…

Twitimden seçmeler
İktidara gelmek için darbeyi mubah görenler, iktidara gelmek için Suriye’yle savaşı mubah görenlerle aynı zihniyettir!
www.naifkarabatak.net