9 Mayıs 2013 Perşembe

Ne barışı ulan, ne barışı!

Çok değil, birkaç gün önce CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu basını adeta fırçalayarak “CHP’de kavga var” türü yayınları eleştirdi. “CHP’de ne kavgası varmış?” diye soru sorarak çıkıştı, basının CHP’yi bölmeye uğraştığını söyledi. O sırada da henüz partinin genel başkan yardımcısı, çözüm süreciyle ilgili yaşanan polemikten sonra istifa etmiş, koltuğu bile boştu.
İstifa eden/ettirilen Gülseren Onanç’a göre, CHP tabanının yüzde 60’dan fazlası barış istiyordu, parti ise istemiyordu. Tabana duyarsız kalan bir tavan vardı ve bu siyaset yanlıştı ama “CHP’de kavga yok”tu.
Son kavga ise bildirilerle geldi…
Biliyorsunuz CHP’de kanattan çok ne var, en etkilileri ise ulusalcı kanat.
Kanat takan ama bir türlü uçamayan CHP’de şimdi de bildiri krizi var.
Kürt sorunun çözümü ve demokratikleşme talebi içeren, aralarında CHP’li, BDP’li, eski TİP’li ve DEP’li siyasetçilerin de yer aldığı bir grup aydın tarafından kaleme alınan “Barış için özgürlük, demokrasi” bildirisine CHP’lilerden de imza koyan oldu.
Barış isteyen CHP’liler, imzalarıyla sürece destek olmak istemişti.
Ama karşı atak geldi.
Ulusalcı kanattan.
Ama konuşurken “biz hiçbir kanadı temsilen burada değiliz” demeyi gerekli gördü, nereden icabettiyse...
111 imzalı “Barış için özgürlük, demokrasi” bildirisine karşılık CHP’nin “şahin” ya da “ulusalcı” olarak bilinen kanadından çok sert tepki geldi.
Her şeyi söylediler, bir tek “Ne barışı ulan, ne barışı” demediler, onu da onlar adına ben dedim…
Çünkü “ulan” der gibiydi “karşı” bildirileri…
Karşı bildirideki bazı ifadeler dikkat çekiciydi.
CHP’nin ulusalcılarından ve eski ikna odalarının baş aktörü Nur Serter yine sazı eline aldı.
Başladı tıngırdatmaya…
“Bu milletvekilleri ve parti yöneticilerinin, partimizin resmi söylemi dışındaki arayışlara destek vermeleri, CHP’de izlenen politikanın etkinliğini ve güvenirliğini zaafa uğratmaktadır”
Şunu bileydin…
Yoksa CHP’de izlenen politikanın etkinliği ve güvenirliliği mi vardı?
Barışa karşı olmakla suçlandıkları halde “birlik” çağrısı yapmayı ihmal etmedi; “Bizler, Türkiye'nin yaşadığı bu son derece zor ve kırılgan süreçte, partinin birlik ve bütünlüğünün ancak CHP ilke ve politikalarına bağlı kalınarak sağlanacağına inanıyoruz. Bu sorumluluğun gereği olarak da birliğe çağrı yapıyoruz”
Nasıl yani…
Barış olmasın da CHP birlik olsun yeterli mi?
CHP’nin politikalarına bağlı kalarak “birlik ve bütünlük” sağlanıyorsa o zaman ülkeye asla barış gelemeyecek demek mi?
Barış için kolay bir söylemleri de var; “çözüm değil, çözülme”
Oysa bu söz, tam da CHP’ye uyan bir yapıda.
Tam kalıp anlayacağınız.
CHP gittikçe çözülüyor.
İnsanlar barış istiyor, ülkeye huzur gelsin diye çırpınıyor, evlat acısı çeken olmasın diye canını dişine takıyor, hiç kimse ağlamasın diye tepinip duruyor, insanlar karış karış Anadolu’yu gezerek barışı anlatıyor, sevgiyi işliyor, kardeşlikten dem vuruyor…
Ama CHP “Ne barışı ulan” havasında…
Barışın ne olduğunu kavrayamayanların, “ne barışı ulan” diye ortaya çıkmasından daha doğalı olamaz.
Bir şeyi daha bilmiyorlar…
Barışa karşı olanlarla barış isteyenlerin bulunduğu saf dikkat çekici.
Barışa karşı olanların bulunduğu safta nedense hep “ırkçı” diye tarif edeceğimiz kesimler var.
Bildiriye imza atanlarsa aynı saftan bir adım öne çıkanlar…
Diğerleri yerlerinden bugüne kadar olduğu gibi bugünden sonra da kıpırdamaya niyeti olmayanlar…
Farklı dünya görüşündeler, asla bir araya gelip, aynı konuda benzer söylemde bulunamayacak kadar bir birlerine uzak olanların buluştuğu tek noktanın faşizm olması, CHP’yi çalkalayan ana nedendir.
Oysa “barış bildirisi”ne imza atanlar çoluk çocuk değil.
Okumuş yazmışlar…
CHP’de çok etkin isimler…
Ama demokratlıklarıyla öne çıkıyorlar.
Netice itibariyle CHP’liler…
Hayata sol pencereden bakıyorlar ama oraya takılı olmanın görüş alanını daralttığının bilincindeler…
CHP’liler için Sezgin Tanrıkulu başta olmak üzere imza atanlar tek tek çok önemli.
Tabanda karşılığı olan, sevgi beslenen, saygı duyulan isimler. Halkın barış içinde yaşaması adına siyasi geleceklerini riske atma adına imza atabiliyorlar.
O zaman sorun imza atanlarda değil, “insanların ölmesi” pahasına partinin bütünlüğünü düşünenlerin olmasıdır.
Eğer bir siyasetçi veya parti, kendi istikbali için ülkeyi ateşe atabiliyorsa söyleyecek pek bir şey kalmamıştır.
Ancak, “ne savaşı ulan, ne savaşı” diye çıkışabiliriz, “daha doymadınız mı?” diye de sitem ederiz…

Twitimden seçmeler
Bir kentte yöneticilerle ilgili “fıkra” üretiliyor, “mizahi” anlam çıkarılıyorsa orada hiç de mizahi olmayan, ciddi bir sorun var demektir.
www.naifkarabatak.net

8 Mayıs 2013 Çarşamba

Akil İnsanların Farkı…

Akil İnsanlar tarafından rapor haline getirilen görüşlerin tamamına yakınını, bölgede yaşayan birisi olarak biliyorum. Vatandaşların kaygılarını, çekincelerini, şüphelerini ve özlemlerinin farkındayım ama bugüne kadar halkın yüreğinde kopan fırtınaları anlayan olmadı, şimdi Akil İnsanlar buna tercüman oluyor, belki de fark bu!
Doğrusu, Türkiye’de “hak” dediğinizde “geçimsiz” birisi olarak algılanıyorsunuz ve aslında bu algılamanın ilk ayağı. Sonrasında “hain” oluyorsunuz, “düşman” biliniyorsunuz, “kanı bozuk” suçlamalarıyla karşılaşıyorsunuz ve son kertede ise “terörist” olup çıkıyorsunuz.
Oysa her insanın doğuştan kazandığı haklar vardır.
Yaratanın verdiği hakkı, daha sonra birileri kendi çıkarları için el koymuştur.
İnsanlar yaratılırken, “nerede doğacağı” sorulmadığı gibi, “anne ve babası”nı seçme hakkı da verilmemiş. Sonra “dili, dini, ırkı, mezhebi” gibi diğer inanç ve kimlik bilgileri de onayına sunulmamış. Hatta “cinsiyeti” ve “rengi” hakkında da her hangi bir kelam edilmemiş. O zaman insanların güzel, yakışıklı, zengin, fakir, Türk, Kürt, Arap veya Müslüman, Yahudi, Hıristiyan olarak doğmaları kendi ellerinde değildir.
Kendi ellerinde olmayan bütün bunlar için insanların suçlanması, ayıplanması, küçümsenmesi veya övülmesi de yersizdir.
Her insan “eşit” olarak ve “tam temiz” şekilde doğar.
Kirlenme veya temiz kalmanın etkileri çoktur ve konumuz da bu kadar detaya inmeyi gerektirmiyor.
O zaman, insanların “neye sahip olacağı” veya “hangi hakları elde edeceği” ve “nelerin yasaklanacağı” konuları “kişilere göre” değişmeyeceği gibi, “bölgelere göre” de farklılık göstermez/göstermemeli.
Ama göstermiş…
Sadece bizde değil, dünyanın her yerinde insanlar sınıflandırılmış, hakları yenmiş, sömürülmüş, bazıları da özenle korunmuş, beslenmiş, desteklenmiş.
Çözüm süreciyle, 30 yıldır süren anlamsız ve henüz adı konmayan bir savaşta 50 bine yakın insanımızı kaybettik.
Bu süreçte, insanların yüreğine ateş düştü, yerinden yurdundan oldular, zenginken fakir düştü, ele güne muhtaç oldular. Ülke ekonomik olarak sıkıntıya düştü, ülkenin iyiliğini istemeyenlere ise sürekli bir “terör belası” hazır kıta tutuldu.
Şimdi barışın ayak sesleri bile bölgede iyimser havanın esmesini sağladı ama elbette kuşkular var.
Bildiğimiz kuşkular…
Bildiğimiz ama sesimizi duyuramadığımız.
Anlatamadığımız, anlatınca yanlış anlaşıldığımız.
Akil İnsanlar, bir aylık çalışmasını rapor haline getirince, işte bu sesimizi duyuramadığımız konular orada yer aldı.
Peki raporda neler var?
Çözüm yüzde 99 tereddütsüz destekleniyor. Barış gelecek diyorlar da kalıcı olacak mı?
Sorunu çözecek demokratikleşme adımları gelecek mi?
Kürtler Anayasal vatandaşlı hakkına kavuşacak mı?
Anadilde eğitim verilecek mi?
Seçim barajı düşürülecek mi?
En çok bölünme konuşulurken, “bölünme isteyen” yok. Rapora göre “Bölgede yüzde 1 oranında özerklik isteyenler var. Federasyon karşı çıkanların oranı yüzde 70'lerde.” Yani bölge halkının böyle bir beklentisi yok.
Hem asker anaları hem oğlu dağa çıkanların beklentisi ortak, “oğlum dönecek mi?” Asker anaları şunu da ekliyor, “Evladımı askere şehit olacak endişesiyle göndermekten kurtulacak mıyım?”
Kürtçe eğitim hakkı verilecek mi diye soran da var, Kürtçe anadilde eğitim hakkı ülkeyi bölmez mi diye kuşkulanan da
PKK neyin karşılığında silah bırakacağını soranlar da, Öcalan'a ev hapsi verilecek mi diye merak edenler de…
Teröristler affedilirse şehit ailelerinin üzüleceğini düşünenler de var, Türklük Anayasa'dan çıkarılacak mı kaygısı taşıyanlar da…
Ve tabii ki “biz dışlanacak mıyız” diye düşünen kesimler de var; “Süreçle Kürtler dışındaki vatandaşlarda mağduriyet algısı oluştu. Bunu iyi yönetmek gerekiyor. Arap Alevileri; Türk-Kürt-Sünni ittifakı kurulacak, Aleviler dışlanacak kaygısı taşıyor.”
Bütün bu kaygılar bölgelere göre değişiklik gösterse de, genellikle “hakkı teslim” konusunda ortak noktalar var ve bakış açımızı aslında nerede yaşadığımıza göre değil, insanların nelere sahip olması konusuna odaklarsak, sanırım sorunun çözümüne çok daha sağlıklı katkı sunarız.
Bunun özü, “kendiniz için istediğinizi, bir başkası için de istemekten” öte bir şey değil…

Twitimden seçmeler
Karar verdim, ancak milletvekili olunca geleceğimi garanti altına alabilirim ama ben geleceğimin olacağını garanti edemiyorum, sorun o!
www.naifkarabatak.net

7 Mayıs 2013 Salı

Kalitesizliğin kaynağı devlettir!

Dün Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, yerel basına yönelik zehir zemberek sözler etti. Tabii bu “zehir zemberek” kısmı, “kalitesizlikle iç içe olanlara” yönelikti. Sorunun kaynağında oturan Bülent Arınç’ın, suçu yerel basına atmasına ise doğrusu bir anlam veremedim.
Sayın Arınç’ın sözlerinden birkaç alıntı yapmak istiyorum…
“Yerel gazetelerle ilgili sıkı bir denetim yapılması gerekiyor.” demiş ama kendisi “sıkı denetim yapması gereken kurumun başında” bulunuyor.
Yoksa bu denetimler “sen beni gör, ben seni” mantığıyla mı yapılıyor yoksa “sen bize dokunma, biz de sana dokunmayalım” mantığıyla mı?
Her ikisinde de “Demokles’in kılıcı”nın gösterilmesi ve her daim hazır olduğunun hatırlatılması manasına gelmiyor mu?
Arınç, “Hayali pek çok gazete aynı kişi tarafından 3-4 tane çıkarılmakta ve kalitesizlikte birbiriyle yarışmakta.” demiş, bunu en iyi bilense Basın İlan Kurumu veya kurumun olmadığı yerlerde valilik ve kaymakamlıklardır…
“Ciddi bir fotoğrafı olmayan, çok siyah puntolarla çıkan, kâğıt ve baskı kalitesi olmayan ama sadece belli bir süreyi doldurarak resmi ilan alma gayretinde bulunanlar var.”
Günaydın demek lazım ya, diyemiyorum…
“Radyolarımızın ve televizyonlarımızın 'ister yerel ister bölgesel olsun' maddi kaynağa ihtiyacı var.” demiş, buna kısmen katılırım.
Ulusal televizyonların böyle bir kaynağa ihtiyacı yok, bir reklamla birçok masrafı ekarte edebilecek güçteler. Üstelik çoğu “büyük patronların televizyonu” ve onların da “para kaygısı” yok, ancak “alacakları ihale kaygısı” olabilir…
Yerel televizyon ve radyoların maddi sıkıntı çektiği, çok cüzi ücretlerle alınan ve kalitesiz hazırlanan reklamlarla ayakta durmasının mümkün olmadığı biliniyor.
Arınç, “hayali pek çok gazete” derken aynı kişi tarafından 3-4 gazete çıkarıldığını biliyorsa “kâğıt üzerinde” alakası olmayan patronlara ait siyasilerin ve seçilmişlerin sahibi olduğu milyarlık televizyonlardan da haberdar olması gerekir.
Bu insanlar, bu parayı nereden bulup televizyon kurarlar, sorgulaması gereken konumda ya, “AK Partililere dokunur mu?” diye çekinmiş olmalı…
***
Radyo ve televizyon “bizatihi uğraş alanıma” girmediğinden gazetelerle ilgili eleştirilerine değinmek istiyorum.
Türkiye’de gazetelerin ilanla desteklenmesi adil bir uygulama değildir.
Radyo, televizyon ve internet medyasının “gazetecilik çabası” desteklenmeyi gerektirmediği ama gazetelerin “desteklenmesi mutlaka gerekenler” olduğu fikrini güçlendiriyor.
Gazeteler “bize bağlı olun, sözümüzden çıkmayın” mantığıyla süregelen bir destekle ayakta duruyor.
Oysa yerel basının, ilanla değil, farklı şekilde desteklenmesi gerekir ve bunda ayrımcılık yapmadan, radyosu, televizyonu, internet medyası da faydalanmalı.
Ama “bana bağlı ol, sözümden çıkma, beni yağla” mantığı, gelmiş geçmiş bütün iktidarların ve yerel yöneticilerin işine geliyor.
Sayın Arınç, hiç yerel medyada çalıştı mı bilmiyorum…
Ama çalışmadıysa hatırlatayım…
Yerel medya asla “kendini denetleyen” konumunda olan Basın İlan Kurumu veya illerde valilik, ilçelerde kaymakamlığı eleştirme hakkına sahip değildir. Yanlış da yapsa eleştiremez, farklı görüşte de olsa…
Basının özgürlüğünden dem vuranlar, gazeteleri mahkûm ederek özgürlüğün asla hayata geçmeyeceğini de biliyorlar.
Gazete patronları, “tek gelir kaynağı” olan resmi ilanların kesilmesini göze alacak bir maddi güce sahip olmamıştır.
Böyle olduğunda gazete çalışanları, özellikle genel yayın yönetmenleri ve yazarları, “patronun hakkının gasp edilmemesi”ne dönük bir özgürlük alanı çerçevesinde hareket eder.
Fasit daireyi çizen, Bülent Arınç’ın başsında bulunduğu kurumdur ama şikâyet eden de aynı kişidir.
Ve sarı basın kartı…
Sarı basın kartlarının dağıtım şekli hiç de adil değildir.
Diyelim ki, Sayın Arınç’ın “hayali” dediği o gazetelerde SSK’sı yatan ve gazetecilikle uzaktan yakından ilgisi olmayan insanlara sarı basın kartı verebiliyor.
Ama başka kurum ya da kuruluşta çalışan ya da emekli olan gazeteci ve yazarların sarı basın kartı alması asla mümkün olamıyor.
Neredeyse meslekte 30 yılı devirdiğim halde sarı basın kartı almam asla mümkün değil. Bunun hiç yolu yok.
Ama meslekle hiç ilgisi olmayan ama “gazeteci” olarak SSK’sı yatırılan kişilerin basın kartı alması ise çocuk oyuncağı…
Hem resmi ilanla, hem “sarı basın kartını alırım ha” gözdağıyla “kaliteli” ve “özgür” bir basın isteniyorsa abesle iştigal ediliyor demektir.
Eğer gerçekten kaliteli bir yerel basın istiyorsanız, önce çağdışı kanunlarınızı ve uygulamalarınızı gözden geçirin.
Özellikle de “beni eleştirme” konumunun antidemokratik olduğunu ve basın özgürlüğünün önündeki en büyük engel olarak durduğunu da kabullenin.

Twitimden seçmeler
Düşünmezseniz, hele bir de düşündüğünüzü hiç söylemezseniz, sizden daha iyisi yoktur. Konuşmaya başlayınca “hain” olma ihtimaliniz yüksek!
www.naifkarabatak.net

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Hain üretmeyi ne çok seviyoruz!

Çözüm sürecinin önündeki en büyük iki engelin “Türk” kelimesi ve “bayrak” olduğu bir süredir net şekilde anlaşılmaya başlandı. Sorun, bu iki kelimenin taşıdığı anlama barışın engel olması değil, bahane olarak sunulmasıdır.
Belki de, barış sürecinin başından beri dillendirdiğimiz “kaygıların giderilmesi”nde doğru bir yaklaşım sergilenmedi. İnsanların kafasındaki tereddütleri giderecek açıklamalar “yeterince” yapılmadı.
Ne kadar yapıldıysa yapıldı ama halen Akil İnsanlar başta olmak üzere birkaç bahaneden başka sıralanacak bir şey bulunamıyorsa, bu konulara yeterince kafa yorulmadığı açıktır.
Bunlardan birisi Türkülükle ilgili…
“Türk demek yasak” diye o kadar çok fikir yürüten var ki, bu kanıya nereden vardıklarını anlamak mümkün değil.
Zira amaç, sadece kanın durması değil, bu ülkede herkesin kendini “olduğu gibi” ifade edebilmesidir.
Bir Türk, Türk olduğunu açık yüreklilikle, alenen ve korkmadan söyleyebilmeli ve bunun için ayıplanmamalı, dışlanmamalı, ötekileştirilmemeli…
Ama bunu, bir Kürt’te yapabilmeli…
Laz veya Çerkez ya da daha başka ırk ya da kimliklerde de aynı şekilde dışlanmamalı, ötekileştirilmemeli.
Sürecin asıl amacı buysa eğer burada hiç kimsenin “ben Türküm” demesinde ne bir sakınca olur, ne buna kimsenin bir şey deme hakkı.
Defalarca bu sütunlarda yazdım.
Bir ırka ait olduğunu söylemekle o ırk nedeniyle üstün olduğunu söylemek çok farklıdır.
Ben Türk’üm…
Ancak, Türk olmam, benim üstün olmam manasını taşımaz/taşımamalı…
Bu bir Kürt için de geçerlidir, diğer başkaları içinde…
Zira esas olan bakış açınızdır, insanlara yaklaşımınızdır, saygınızdır, sevginizdir.
İnsanları iyi veya kötü gösteren bizatihi kendisinin davranışıdır, tavrıdır, ilişkileridir.
***
İkincisi bayrak meselesi…
Bayrak, her ülkede en önem verilen sembollerden birisidir.
Bir semboldür aslında, bir simgedir.
Ama o bez parçasına mana katan, “bayrak” yapan ona yüklenen derin anlamlardır…
Ve bu anlam, bayrağa olan saygıyı getirir.
Çözüm süreci başladığından bu yana “bayrak sevdası” olan mı çoğaldı yoksa bunu istismar eden mi, doğrusu pek anlaşılmıyor.
Kimsenin bayrakla bir derdinin olduğunu da düşünmüyorum.
O zaman sorun ne?
Sorun, barış sürecine karşı çıkacak “akıllı ve mantıklı” donelerin olmamasıdır.
Bir insan “ben barışa karşıyım” diyemez.
Bunun örneğini pek görmedim.
“Ben savaş istiyorum” diye ortaya çıkanın akıl sağlığından şüphe edilir.
O zaman farklı konular gündeme getirilmeli, insanların hassasiyetiyle oynanmalı, milli ve manevi değerleri kazınmalı.
Barış istemeyenlerin kışkırtma ve yönlendirmesiyle ülkede “bayrak sorunu” varmış gibi yansıtılmalı…
Sonra “Türk demek yasak” gibi sürecin ruhuna aykırı dedikodular yayılmalı. Nasılsa sosyal paylaşım sitelerinin “çamur at izi kalsın” şeklinde sürüp giden “anlamadan, dinlemeden, araştırmadan” yapılan “beğen ve paylaş, yorum yap” kolaycılığı dillere destan…
Oysa bu ülkede bayrağın da bir kanunu var, İstiklal Marşı’nın da…
Bayrağın nerelere asılacağı, ne zaman asılacağı bellidir.
İstiklal Marşı’nın da nerelerde okunacağı, hangi etkinliklerin olmazsa olmazı olduğu da açıktır.
Ama ülkemizde ne bayrak, ne de marşımız asla “olması gerektiği” gibi değildir.
Bir apartman toplantısında İstiklal Marşı okunmaz.
Ama okunmasında da beis yoktur.
Bu ikisi arasındaki ince çizgiyi geçip, okuyanı vatansever, okumayanı vatan haini yapmak, hem bayrağa, hem marşa ve hem de kendi insanına yapılabilecek en büyük kötülüktür.
Ne kadar çok hain üretmeyi seviyoruz…
Ne kadar çok değerlerden insanları soğutacak adımlar atıyoruz…
Ne kadar çok “sahiplenme” duygusuyla ortak değerleri “şahsi değerler” şekline büründürüyoruz farkında mıyız?
Öyle hale geldik ki, “Türk’üz” diye ortaya çıkanlar, barışı istemeyenler oldu.
“Barış” diye ortaya çıkanlarsa vatan haini…
Eline bayrağı alan, hatta bayrak kanununa göre suç olduğu halde giysi olarak üzerine geçirenlerin barış karşıtlığı, vatanseverlik olarak yansıtılmaya başlandı.
Barış istiyorsanız da, o zaman hem bayrağa karşısınız, hem Türklüğe…
Bu kadar basit mi, insanların barıştan anladığı, kardeşlikten beklentileri bu mu?
Bu kadar mı kolay hain üretebiliyoruz, bunun fabrikası kuruldu da bizim mi haberimiz yok?
Hiç kimse, bir diğerinin vatan sevgisini, bayrak aşkını, millet sevdasını ölçme ve not verme hakkına sahip değildir.
Barış olduğunda, ülkemiz “farklı bir ülke” haline dönüşürse, 30 yıldır neler kaybettiğimiz, ülkenin gelişmesinin kaç yıl geriye gittiği daha iyi anlaşılacak ve asıl hainlerin kim veya kimler olduğunun farkına varacağız…

Twitimden seçmeler
Adil olmak için iyi bir hukuk tahsili yapmak yeterli değildir. Adalet duygusuna sahip değilse, tahsille sadece unvan kazanır.
www.naifkarabatak.net

5 Mayıs 2013 Pazar

Barış olsun, konuşacak çok şey var!

Olağanüstü durumlarda, sürekli baş ağrıtan meselelerde ve toplumun genelini ilgilendiren sıkıntılarda “esas sorunlar” değil, hep etkileyici unsur olan sorunlar konuşulur. Tıpkı ülkemizde 30 yıldan fazladır olduğu gibi.
Biz genellikle terörü konuşuyoruz; her gelen şehit haberinde yüreklere düşen kor ateşinin yaktığı yerleri anlatıyoruz.
Yatırım diye başlıyoruz, ülkenin kaynaklarının ne kadarının silaha ayrıldığı anlatılmaya başlayınca vazgeçiyoruz.
Bölgenin kalkınmasını söylüyoruz, “yatırımcının kaçma sebebi” sıralanmaya başlayınca hak verip, susuyoruz.
Yoksulluk da buna paralel, işsizlik de, açlık sınırının altındaki yaşam standardı da…
Sonra eğitim geliyor; okula gidemeyen çocuklar, güvenlik ve yoksulluk nedeniyle okutulmayanlar…
Sağlıkla devam eden ve insanların daha iyi yaşamasına imkân sağlayacak her şeyi konuşurken, bir şeye takılıyoruz; terör…
Terör gündemimizdeyken, diğer bütün gündemler esas sorun olmasına rağmen ikinci, üçüncü, hatta daha geri sıralara atılabiliyor.
Bunu anlayışla karşılayan da çok…
Ama bizim sorunlarımız da çok…
Adaletsiz gelir dağılımı ve bölgeler arası kalkınmışlık farkı, anlatılır, izah edilir gibi değil.
Bütün bunları gündeme almak için, “asıl problemin önündeki en büyük engel” kalkmalı.
Barış, sadece anaların gözyaşını dindirmeyecek çünkü…
Babaların çektiği acıyı sonlandırmayacak.
Yetim kalan boynu bükük çocukların sayısını azaltmayacak.
Dul kalan gelinler, sonu bilinmez bir hayatla mücadeleye başlamayacak…
Bütün bunlar olacak elbet.
Çünkü barışın esası, insanların ölmemesidir…
Ama ya ekonomik yönü?
****
İstanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odasının (İSMMMO), “Türkiye'de Eğitim Harcamaları ve Ailelere Maliyeti” raporunu dün açıkladı…
Ben sadece iki rakamı vereceğim; birisi eğitim, diğeri gıda…
Belki hepimiz gelir dağılımındaki adaletsizliği bildiğimizden olmalı, açıklanan raporların içeriğini de normal karşılayabiliriz.
Ama farklı düşünün…
Kendi çocuğunuza harcadığınız ve başka çarenizin olmadığı miktar yerine, orta gelir grubu veya üst gelir grubunun çocuğuna harcadığı miktarı harcamayı…
Düşünün yer değiştirdiğini…
Onun çocuğuyla sizin çocuğunuzun hiçbir farkı yok. Birinin kanı, diğerinden daha kırmızı değil. Ve herkes, eşit haklara sahip olmalı, insanca yaşamada önünde engel bulunmamalıdır.
Ama fark çok…
Ne kadarmış?
Anaokulundan başlayarak üniversiteyi bitirene kadar bir çocuk için ailelerin yaptığı harcama dar gelirlide ortalama 4 bin 500 liraymış…
Bu günlük 12 lira demektir…
Bunu veremeyenlerin olduğunu da biliyorum.
Peki bu rakam üst gelir grubunda nasıl; 668 bin liranın üzerinde…
Günlük bin 830 lira…
Bir aylık asgari ücretten fazla…
Rapora göre çocuk 22 yaşına gelene dek ailelerin yaptığı harcamaya yer verilmiş. Alt gelir düzeyindeki bir aile, 22 yılda 79 bin lira harcama yapıyormuş.
Bu rakam orta gelir grubunda 559 bin, üst gelir grubunda ise 1 milyon lirayı aşıyormuş…
Aradaki fark, insanların insanca yaşamasının önündeki derin uçurumu gösteriyor.
Peki ne yiyoruz?
Alt gelir grubu 22 yıl boyunca gıdaya harcadığı rakam 54 bin lira…
Yılda 2 bin 454 lira…
Günde 6 lira…
Kaç ekmek ediyor, katığı karıştırmayın…
Üst gelir grubu ise aynı dönemde 450 bin lira harcıyor…
Yılda 20 bin 454 lira…
Günde 56 lira…
Aradaki fark tam 9 kat…
Sadece bu değil elbet, konuşacak çok şeyimiz var.
Hak ihlalleri, eğitim ve sağlıktaki farklılıklar…
İllerin kalkınmışlığı, sosyal ve kültürel etkinlikler…
Gıda ve eğitim dışında kalan harcamalar; giyim, ulaşım, sağlık, sosyal ve kültürel etkinlikler, tatil ve daha birçok şey…
Bütün bunlar ve bütün bunlara bağlı yüzlerce sorunu, “terör var” diye öteleyen bir millet olduğumuzun artık farkına varmalıyız.
Ve bütün bunların üstünde “insanca yaşama” adına demokratik bir ülke, demokrasisi yerleşmiş kurumlar ve kafası esenin darbeye yeltenmediği yapılanma, sivil bir anayasa, düzeltilmesi gereken kanunlar…
Barış gelsin, inanın konuşacak çok şeyimiz olacak.
En azından “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” sloganını atma gereği duyulmayacak, ne şehitler olacak, ne bölünme korkusu…
Ama önce barış…

Twitimden seçmeler
Akil insanlar, her şeyden önce çok yürekli insanlarmış. Bu kadar iğrenç ve çocukça tepkilere göğüs germek kolay değil.
www.naifkarabatak.net