2 Mayıs 2013 Perşembe

Konuştukça batan vali

Ne ilkti, ne son olacak gibi gözüküyor. Bayram olacak, bir savaşacağız. Savaş olacak, biz barışacağız. Barışırken savaşacağız, savaşırken barışacağız. Ne ikisinin ortası var, ne sadece barışa karar kılabiliyoruz. Çünkü biz, yedi düveli tir tir titreten bir neslin evlatlarıyız. Öyle herkesle barışık olursak, hayat çekilmez olur. PKK silah bırakacak, barışacağız, ortalık süt liman olacak, olmaz…
O zaman gücümüzü göstermeliyiz, bayramları zehir etmeliyiz, zehir edilmek isteyenleri de mahcup etmemeliyiz.
Bayram gibi kutlanması gereken 1 Mayıs’ı her zamanki gibi kutlayamadık, her zamanki gibi çalışanların sorunlarını da tartışmadık, çıkan olaylarda yaralı ve ölüleri hesapladık. Sonra her zamanki gibi polisi suçladık, göstericilere veryansın ettik.
Bu ülke bir kanun devletiydi o zaman herkes yasalara saygılı olmalıydı.
Öyle diyordu devlet büyüklerimiz…
Ve İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu…
Çok mutlu olmalıydı ki, dünkü açıklamasında, “Yaptığımız hiçbir eksik ve yanlış işlem yoktur” dedi. Hem de “hiç” yoktur…
Görevini yapmıştı…
Bir genç kızın kafasına gaz bombası isabet etmişti. Ölüm kalım mücadelesi vermesi umurunda değildi. Hani yine de “Dilan adlı kızımız da yaralıdır” diye çok içten cümle kurabildi ama hemen ardından da 28 Şubat’ın fişlemecileri gibi konuştu; “Dilan örgüt üyesidir, marjinal grup üyesidir. Biz de kayıtları vardır. Çatışma içindedir. Tam bir radikal mensuptur”
“Tam bir radikal mensuptur”
Hani şu kıpkırmızı gibi, sopsoğuk gibi, sımsıcak gibi, üstüne basa basa söylenenden; “Tam bir radikal mensuptur…”
Kabul ediyorum burada cümle düşüklüğü var ama o düşük cümleyi kuran ben değilim, düşmüş cümleyi yerden kaldıracak da ben değilim…
“Tabi gaz sıkacaktık ya, kurşun sıkacak değildik” diyerek “illa bir şey sıkma meraklısı” olduğunu ortaya koydu. İlla püskürtecek, illa yaklaştırmayacak, illa gerisin geri gönderecek ve illa birileri ölecek ya da yaralanacak.
Vali çok doğru iş yapmış…
Öyle diyor…
Hani kendisi eline silahı almamış, copu savurmamış, gaz bombasının fitilini ateşlememiş, tetiğine dokunmamış…
Ama emri vermiş…
“Taksim’e hiçbir düşman kuvveti girmeye!” diye…
Ferman buyurmuş padişahımız…
Ve polis, aldığı emri yerine getirmiş.
O polislere “damdan atla” dendiğinde atlıyorlar mı merak etmiyor değilim.
Hani padişah emir buyura “çık tepeye atla aşağıya” diye…
Ve polisler de yapmaya…
Kırk katır mı istersiniz artık, kırk satır mı belli olmaz.
Ona da vali hazretleri, pardon padişah hazretleri karar verecek.
Çünkü valiye göre bu ülke bir kanun devletiydi, o zaman herkes yasalara saygılı olmalıydı.
Doğru…
Herkes yasalara saygılı olmalı ama herkes.
Bir seçilmiş de olsa, bir atanmış da…
Mesela bir seçilmiş zimmetine para geçirmemeliydi…
Fakir fukaranın hakkını yememeliydi…
Arsa ve arazileri birilerine peşkeş çekmemeliydi…
İhaleye fesat karıştırmamalı, karıştıranların cezasını azaltma yoluna gidilmemeliydi…
Hak yenmemeli mesela…
Mecliste ana avrat küfredilmemeliydi…
Henüz gün yüzü görmemiş küfürler savrulmamalıydı…
Daha çok var elbet, say say bitmez…
Bu ülkede kendi görevi dışında her şeyle iştigal eden o kadar çok ki.
Ama onlar farklı…
Vatandaş farklıydı…
Suç işleyen veya en temel hakkını kullanmak isteyenlere devletin ceberut yüzü en çirkin haliyle gösterilebilirdi.
Ve nitekim gösterilmişti…
Vali, Dilan’ın militan olduğunu söylüyor, hükümet militanlarla barışıyor…
Vali, marjinal olduğunu söylüyor, Dilan’ın babası “hakkını savunan birisi, marjinal değil, örgütle ilişkisi yok” diyor.
Vali daha iyi tanıyor elbet, babası kimmiş?
Çünkü fişleyen babası değil.
Elinde kayıt varmış, kuyut varmış, dosyası vardır, görüntüsü vardır, belki ses kaydı bile bulunuyordur…
Peki sormak gerekir Dilan’la ilgili tek yargılama var mı, “militan”sa eğer, o konuda hakkında bir kovuşturma olmuş mu?
Olması gerekmiyor, vali biliyor ya o yetiyor bize…
Biz de inanıyoruz.
Hangi makamda olursa olsun, insan hatasını kabullenmeli.
“Beceremedik, ne bayramı kutladık, ne kutlattık” diyebilmeli…
“Polisler haddini aştı, orantısız güç kullandı, gereksiz yere hem polisler, hem siviller yaralandı, hem ayıp ettik, hem kusur” demeliydi.
Diyemez…
Hem suçlu, hem güçlü konumuna geçmek için sürekli konuşuyor, her konuştukça da battıkça batıyor…
Konuş sayın vali konuş!

Twitimden seçmeler
Nedendir bilmiyorum bu sözü çok severim; ölüler sanırmış diriler hep helva yiyor...
www.naifkarabatak.net

1 Mayıs 2013 Çarşamba

Demokratikleşme bu polislerle olmaz!

Bayramları, bayram gibi kutlamayı bilmeyen bir millet olduğumuz kesin. Ama aynı zamanda “kutlanmasın” diye de iktidarların ellerindeki tüm imkânları kullandığı garip bir ülkeyiz.
1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması veya kutlanmaması bir restleşmedir gidiyor. Dünkü yazımda da bu konuya değinmiştim. Bugüne kadar olanlara bakarak, dün olacakları da söylemiştim, aynen oldu. Beni mahcup etmediler.
Oysa yüzümün kızarmasına razıydım. Özür dilemeyi bilirdim, alkış tutmaktan gocunmazdım, “polis dediğin böyle olur” diye göğsümü gere gere yazmaktan da asla çekinmezdim.
Ama olmadı, yazımdaki tespitlerim haklı çıktı.
Ve yine sorunlar konuşulmadı, bilançoyu hesaplıyoruz, acıları konuşuyoruz, yasadışı davranışlara vurgu yapıyoruz.
Dün yazımı, “Taksim restleşmesi, her yıl 1 Mayıs’ın amacına uygun kutlanmasını ve sorunların orta yere dökülmesini engelliyor. Belki böylesi daha iyi… Sorunları dillendirince, çözüm için mücadele etmek gerek. Belki de en zor olanıdır çözüm için mücadele etmek veya çözüme yanaşmak…” diye bitirmiştim.
Ve elbette sorunları dillendiren olmadı.
“Taksim’e gireceğiz” dediler, ortalık savaş alanına döndü.
“Taksim’e sokmayız” dediler, ülke Ortadoğu’nun baharı bekleyen antidemokratik ülkelerine döndü.
Dün olaylar bittikten sonra “her şey süt liman” olmadı ne yazık ki, süt liman gösterilmeye çalışıldı hepsi o.
Kimi polisi suçladı, kimi hükümeti…
İstanbul Valisi ise göstericileri…
Hatta onların hangi örgüte üye olduğunu, kendilerinde kayıtları bulunduğunu falan filan saçmaladı durdu. Sanki fişleme amiriydi.
Oysa ortaya çıkan tablo, kimin hangi örgüte üyeliğiyle alakalı değildi.
Kuru inadın doğurduğu sonuçtu.
Ve bu her iki taraf için de aynıydı.
Taksim’de kutlasanız ne olur veya Taksim’de kutlasalar ne olur?
Aslında 1 Mayıs, Taksim’de kutlansa tek bir olay olmayacak.
Bu öngörü değil, olayları okumayla alakalı.
Girecekler meydana, konuşmalar yapılacak, sloganlar atılacak, pankartlar açılacak.
Polis müdahale etmeyince davul da çalınacak, halay da çekilecek.
Ama bu tablo “polisin varlığını” göstermeye yetmez.
İstanbul Valisi tükürdüğünü yalamaz.
İçişleri bakanı “hayır” demiştir bir kere, o emri de başbakandan almıştır belki.
Sonuç yaralı polisler, başına sıkılan siviller, köşe bucak ele geçirilen insanlar ve gözaltında süren muamma…
İki tarafın gereksiz inadının cezasını hiç suçu olmayan lise öğrencisi çekti.
Başına gaz bombası atıldı.
Kanlar içinde yere yığıldı.
Yıkık dökük bir evin önünde olmuştu bu olay.
Genç kızın kendi evi.
İçeriye çektiler, korku dolu gözlerle.
Ama polisler hem vurmuş, hem görmüştü.
Derhal işaret ettiler, eve doğru.
İşaret edilen polisler de işaret ederek diğerlerini çağırdı.
Ve bir anda yaralı kızın bulunduğu ev, yeniden savaş alanına döndü.
Genç kız şimdi ölüm kalım mücadelesi veriyor.
Ve polis muzaffer bir halde Taksim’e kimseyi sokmadı. Aferin, bravo, bir ödülü hak ettiniz artık!
***
Dünkü olaylarda her iki taraf da suçluydu. Ellerine taş alan, kaldırım taşlarını söken bunları şuursuzca polislere atanlar suçluydu.
Yasal bir gösteriyi yasadışı hale sokmanın gereği yoktu.
Ama polis de suçluydu, hem de zincirleme şeklinde.
Her iki taraf da çok kötü bir sınav verdi, özellikle demokratikleşen ülkenin polisleri…
Bu elbette Türkiye gerçekten demokratikleştiğin inkâr edilmesini sağlamaz, sadece gölgeler, hem de çok çirkin bir şekilde.
Eskiyle kıyaslandığında çok daha özgür bir ülkede yaşadığımız gerçek.
Darbeciler yargılanıyor, darbeye teşebbüs edenler hesap veriyor.
30 yıldır boş yere akıtılan kan duruyor, barış için yeşeren ümitler filiz vermeye başlıyor.
İnsan hak ve özgürlükleri giderek kalıcı hale geliyor.
Demokrasi, tüm kurumlara yerleşmeye başlıyor.
Ama emniyet hariç…
Oysa demokratik ülke olmak, polis devleti olmak demek değildir.
Polis, halkın güvenliğini sağlar; halkın bayram kutlamasını zehir edecek şekilde konuşlanmaz.
Demokratik ülkede bir genç kızın kafasına sıkılmaz.
Gaz bombası da sıkılmaz, mermi de atılmaz.
Demokratik ülkede eline copu alan polis, şuursuzca sağa sola saldırmaz.
Ve demokratik ülkede, “Taksim’e sokturmam” türü padişah fermanı buyurulmaz.
Taksim, bu ülkenin içindeyse ve bu insanlar bu ülkenin vatandaşıysa kimseye sormasına gerek yok ve Taksim, “fethedilmeyi bekleyen kale” değildir.

Twitimden seçmeler
Fikirleri ve kişileri putlaştıranları en çok eleştirenlerin, putlaştıracak fikir ve kişi peşinde koşması ne garip!
www.naifkarabatak.net

Hasret Kaldığım 1 Mayıslar…

Herkes 1 Mayıs’a farklı anlamlar yüklese de, genellikle “işçi bayramı” olduğuna herkes hemfikir. Ancak, hemfikir olmak, bayramı özüne uygun kutlamak manasına gelmiyor. Hiçbir zaman bayram havasında kutlanmayan 1 Mayıs’ın neyin bayramı olduğu doğrusu belli değil.
Bugün yine aynı gün; işçinin sorunlarının değil, kutlamanın nerede ve nasıl yapılacağının günü, yani 1 Mayıs İşçi Bayramı…
Her 1 Mayıs öncesi yaşanan restleşme bu yıl da görüldü.
Bir kısmı kutlama yeri olarak Taksim meydanını istiyor.
1979 yılında hayatını kaybeden insanları anma adına da olsa burada kutlamayı bir onur sayıyorlar.
Devleti idare edenlerse kutlama yapanları Taksim’e yanaştırmamayla bir onur mücadelesine girmiş sanki.
1980 öncesi her 1 Mayıs, “ölen insanların” sayısını tutmayla geçiyordu.
Kaç yaralı var?
Tahrip edilen araç sayısı?
Kaç dükkânın camları aşağıya inmiş?
Lalelerden öcünü alan var mı?
Elbette bir de hükümet tarafı var.
Kaç polis meydana inmiş, bunların kaçı sivil, kaçı resmi elbiseli?
Kaçı tam teçhizatlı, kaçı sadece copla yetinecek?
Ağır araçlardan neler var, hangisine ne yüklenmiş, su mu, gaz mı, başka şeyler mi?
Kaç ton gaz sıkıldı, bunlar organik mi, sağlığa zararlı mı?
Eylemle ilgisi olmayan kaç kadın, çocuk veya yaşlı mağdur oldu?
Eylem yapanlara nasıl davranıldı?
Gücün orantısı mı ayarlandı, buna gerek mi duyulmadı?
Çıkan olayları üstlenen oldu mu, yoksa meçhule giden yeni faillerimiz mi var?
Muhalefet ne açıklamalar yaptı, kimleri topa tuttu, kimlerin yanında durdu?
Hükümet kanadı ortaya çıkan tablodan memnun muydu, yoksa üzülerek mi açıklama yapmıştı?
Her 1 Mayıs’ta bunları konuşuyoruz…
Yine konuşuyoruz, konuşmaya devam edeceğiz.
Oysa konuşacak çok şey var.
Adaletsiz gelir dağılımı var mesela, hiç değişmeyen.
Sürekli küçük bir azınlık, ülkenin zenginliğine hükmederken, büyük çoğunluksa yaşam mücadelesi içerisinde…
Sadece insanca yaşama derdinde…
Çocuğu harçlık istediğinde vermeli, sofraya yemek konmalı, oyuncak isteyen yavrusuna yok denilmemeli, eşine hediye alacak parası olmalı.
Sağlıktan faydalanmalı, eğitim imkânı olmalı, herkes gibi yaşamalı ve çalışmalı…
Yine herkes gibi tatil yapacak zamanı ve parası olmalı…
Köle muamelesi görmemeli, geleceği birilerinin iki dudağı arasında olmamalı.
Keyfi isteyen işverenin “kapının önüne koydum” demekle olmayacağını bilmeli.
Adıyaman’da 250 işçiyi “sendikalı oldu” diye kapı önüne koymanın çağdışı bir uygulama olduğunun farkına varılmalı.
Herkes bilmeli ki, taşeron işçiliği, modern köleliktir.
Öyleyse bütün mücadele köleliği ortadan kaldırmaya dönük olmalı.
Asgari ücretin sefil ettiği haykırılmalı belki…
Hele hele 200 işçi çalıştıran işverenin 400 işçiye nasıl maaş ödediği sorgulanmalı.
ATM kartları kimlerin elinde, çekilen maaşlardan iade edilen miktar ne kadar sorgulanmalı.
Çocuk işçiler konuşulmalı belki…
Emeği sömürülen büyükler gibi…
Konuşulacak çok şey var elbet, mesela kadın çalışanlar…
Emeği sömürülen, onuru incitilen kesimler…
Hem anne, hem işçi ve hem de köle muamelesine tabi tutulanlar…
Belki tacizler gündeme gelmeli…
Belki psikolojik baskılar haykırılmalı, onuru incinen yığınlar sesini yükseltmeli.
Darbeler eleştirilmeli, teşebbüsleri sorgulanmalı, ülkenin demokratikleşmesi gerektiği haykırılmalı.
Belki barış konuşulmalı, 30 yıldır akan kanın ekonomik boyutları da irdelenmeli ve barışın neleri izale edeceği üzerine kafa yorulmalı…
Bütün bunların tam da günü bugün…
Yani 1 Mayıs…
İşçilerin, çalışanların, emek verenlerin ve emeği sömürülenlerin bayramı…
Ama biz bunları konuşamıyoruz…
Zaman bulamıyoruz belki…
Çok önemli tartışmalarımız var.
Alanı kimler dolduracak, araya kaç provokatör girecek, hangi sendika gelecek, hangisi gelmeyecek…
Sonra Taksim ne olacak?
Bir çelenk koyup ardına bakmadan kaçılacak mı?
Çelenk koyunca sorunlar bitecek mi?
Alanı doldurduğunda birilerine korku mu salınacak, yoksa sayı az olunca sömürü artacak mı?
Bütün bunların analizini bile yapamıyoruz…
Taksim restleşmesi, her yıl 1 Mayıs’ın amacına uygun kutlanmasını ve sorunların orta yere dökülmesini engelliyor.
Belki böylesi daha iyi…
Sorunları dillendirince, çözüm için mücadele etmek gerek.
Belki de en zor olanıdır çözüm için mücadele etmek veya çözüme yanaşmak…

Twitimden seçmeler
Neyin mücadelesini verdiğinizi bilmiyorsanız, bütün çabanız, yaptığınız bütün uğraşlar boşa kürek sallamaktan öte bir şey değildir!
www.naifkarabatak.net






29 Nisan 2013 Pazartesi

Siyasi taassubun ayranlısı!

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Yeşilay Cemiyetinin düzenlediği Alkol Sempozyumu’nda iki şeyi bir cümle içinde söyledi. Ancak, ikincisi ülkede tartışılırken, birincisi bir türlü görülmedi. Bir anda ayran içip, ayrı düşenlerin sesi yükseldi, bir anda ayran düşmanı insanlar çıktı ve bir anda içecekleri siyasi anlayışa göre kategorize eden adımlar atıldı.
Doğrusu başbakanın sözlerini “konusu içinde yapılmış bir konuşma” olarak gördüğümden benim açımdan önemsemedim. Hem tek partinin anlayışını biliyordum, hem de “benim tercihimi, ancak ben” belirlerdim.
Ama bazıları için öyle değilmiş…
Başbakan tek parti döneminde alkolün teşvik edildiğinden yakınarak, “Vahim, bira o dönem kitaplarda milli içki olarak takdim ediliyordu. Hâlbuki bizim milli içkimiz ayrandır.” sözlerinin bu kadar yankı bulacağı aklıma da gelmemişti. Zira ayran, bir içecektir ve bunu kişiler kendi damak zevkine göre belirlerdi.
İlginç olansa bir anda ülkede “ayran düşmanı” kesim türedi. Herkesin milli içkisi farklıydı, kimi rakıda karar kılıyor, kimi şerbetten vazgeçmiyor, kimi de olmazsa olmaz içecek olarak çayı tercih ediyordu. Sanki “illa birini seç” diyen varmış gibi…
Ama sanki sözleşmişçesine herkes başbakanın, süt üreticilerinin hisselerini uçurduğu yönünü ele alıyordu ama hiç kimse tek parti döneminde biranın milli içki ilan edilmesine yönelik çabalarının ders kitaplana, -yanlış okumadınız ders kitaplarına- girmesini ise gündeme dahi alan olmuyordu. Veya bir başka deyişle başbakanın “ayran milli içkimizdir” sözünün bir dayatma olduğuna inanıyor, tek parti döneminde biranın millileştirilmesi çabasına ise ses edemiyorlardı.
Başbakanın konuşmasını doğal karşılayanlardan olduğumdan gündemime bile almamıştım. Zira başbakan, her hangi bir yerde değil Yeşilay Cemiyetinin düzenlediği etkinlikte bu sözleri söylemişti. Ve yine her hangi bir konu başlığı altında değil, Alkol Sempozyumunda dile getirmişti.
Yer, mekân ve konu itibariyle başbakanın konuşması doğal seyrinde giden bir konuşmadır.
Ayrana gelince…
Başbakan başka içecek de söyleyebilirdi; çay, kahve, şerbet, süt, meyve suyu…
Ama o ayranı tercih etti. Çünkü ülkemizde en çok tüketilen içecek ayrandır.
Yemekle birlikte, hatta doğu ve güneydoğu Anadolu bölgesinde kahvaltıda çay yerine ayran içen hatırı sayılır bir kesim var.
Kendi adıma söylersem, ayran, sofradan eksik etmediğim bir içecektir. Ama ben çayı da severim, kahveyi de. Bu tercihimi başbakan veya bir muhalefet partisi liderinin etkilemesi, benim iradesiz olduğum manasını taşır.
Başbakanı sevenler, hiç ayrandan haz etmedikleri halde, “ayran milli içkimizdir” dedi diye ayrana sarıldıysa veya başbakanı sevmeyen kesim, sırf o “ayran milli içkimizdir” dedi diye ayrana düşman kesildiyse iradelerini sorgulamalarında fayda var.
Bu kadar basit mi hem…
Yiyecek ve içecekler damak zevkiyle alakalıdır. Beğendiğini içersin, beğenmediğinin yanına bile yaklaşmazsın. Veya içmez ama sessiz kalarak, bir başkasının tercihine saygı gösterirsin. Ama birisinin tavsiyesi, sizin için emir oluyorsa veya tam zıddı bir muhalefete bürünüyorsanız, iradenizi kullanamadığınız anlaşılır.
Eleştirilerden bir diğeri, başbakanın süt üreticilerinin hisselerini uçurduğu yönündedir. Oysa bunun böyle olmadığını, iddia edenler de biliyor. Ayranla ilgili birkaç yıldır çok farklı tanıtım faaliyeti yürütüldüğü biliniyor.
Henüz başbakan ayranı milli içki ilan etmemişken birkaç rakama bakalım…
***
Ülkemizde ayran üretimi 2010’da 2009’a oranla yüzde 41 artarak 397 bin 935 ton çıkmış. 2010’da toplam arzda yüzde 40, toplam kullanımda yüzde 41, stoklarda yüzde 3 artış görülmüş. 2010’da toplam arz 400 bin 998 ton, toplam kullanım 393 bin 836 ton ve stoklar ise 3 bin 162 tona tırmanmış. 2010’da 2009’a göre ayran ihracatı yüzde 133 artarak 4 bin 155 ton olmuş. 2011’de ayran üretimi 459 bin 74 tona yükselmiş…
***
Bütün bunlara bizim kullandığımız “doğal” ayran da ekli midir bilmiyorum. Zira benim gibi üreticiden yoğurt veya süt alarak kullanan milyonlarca insan var.
Sorun aslında şu…
Başbakanın alkol karşıtı çıkışı, Yeşilay Cemiyetinin seminerinde de olsa tepki topladı.
Alkol, beğenenlerin tercih ettiği bir içkidir, “ne olur için” denecek kadar sağlıklı bir içecek de değildir. Ama buna rağmen hiç kimsenin “niye içiyorsun” veya “niye içmiyorsun” deme hakkı da olmamalıdır.
Elbette bu bir tercih olarak kalmalı, çocukları, gençleri veya herkesi alkolle tanıştıracak girişimlerden kaçınmak gerekir. Hayatımda alkol kullanmadım, ağzıma bir damla dahi almadım ve asla da almayı düşünmüyorum. Bu benim hem inancımla alakalı, hem zevkimle…
O zaman kendi zevkimizi veya inancımızı, bir siyasi liderin ağzından çıkacak iki kelimeye bağlayanlardan olmayalım. Sırf o dedi diye içmek veya o dedi diye karşı çıkmak, iradenizi bir başkasının eline teslim etmekten farksızdır.
Siyasi taassubun “ayranlısı” böyle bir şey olsa gerek.

Twitimden seçmeler
Kâhin değilim ama seçim yaklaştıkça “sahte aday adayı”, “sahte gazete”, “sahte gazeteci” ve “sahte isimle” sağa sola saldıranlar çoğalacak.
www.naifkarabatak

28 Nisan 2013 Pazar

Hem vallahi, hem de billahi barışıyoruz!

Barış sürecinde ortaya çıkan tepkileri doğal karşılamak gerekiyor. Zira “alışılmış” şekilde süren mücadelenin, “sonlandırılmasının” böyle olacağını algılamayacak insan çok.
Bunlardan bazıları çözüm istemediği içindir. Bu düşüncede olanlar, genellikle siyasetini terör ve şehit cenazesine endeksleyenlerdir. Bu nedenle bu kısmı dikkate almadan, diğerlerine bakmakta fayda var.
Ama önce yazının başlığı iyi anlaşılsın istiyorum.
***
Çocukluğumuzda arkadaşlarla kavga da ederdik, küçük bir laf veya hareket sonrası küserdik de…
Küstüğümüzü herkese belli edercesine bir tavrımız olurdu.
Kırgın olduğumuz arkadaşımız, diğer arkadaşlarla birlikteyken ya oraya hiç gitmez ya da gitsek bile “inceden inceye” laf sokuşturma yarışına girerdik.
Sonra da bazen kendiliğinden, bazen de büyüklerin zorlamasıyla barışırdık.
Zorlama barışın etkili olmayacağını düşünen büyükler, gizliden gizliye incelerdi.
Acaba bunlar gerçekten barıştı mı, yoksa ilk fırsatta yeniden kavga edecek mi?
Çocuktuk tabii…
Saf ve temiz…
Hiçbir art niyet taşımazdık.
Kırgınlığımız bir süreliğindeydi ve kötülük beslemeden sürerdi.
Nasıl küstüğümüzü bile unutur, oyuna kaldığımız yerden devam ederdik.
Küstüğümüzde bütün dünya bir araya gelse barışmayız sanırdık, barıştığımızda bütün dünya bir araya gelse dostluğumuzu bozamayacağına…
Sonra barışa şüpheyle bakanlara yeminler ederdik.
“Hem vallahi, hem de billahi” barışmıştık.
“Aha da Kur’an üzerine yemin edelim”, diyerek barışın gerçek olduğuna inandırırdık, büyüklerimizi…
Çünkü ortada “incir çekirdeğini” doldurmayan bir konu vardı ve dostluğa, kardeşliğe helal getirecek bir durum söz konusu değildi.
***
PKK’yla yapılan çözüm süreci, belki çocukluğumuzdaki kavgalar kadar masum olmayabilir, değildir de…
Ancak, 30 yıl önce bugünün ortamını hazırlayan da biz değildik.
Darbeciler, bizim davetimizle işbaşına gelmemiş, bizim oylarımızla seçilmemişti.
Kendi halkına ihanet eden, işkence yapan, zulmeden hainler, ülkenin sürekli çatışmalarla mücadele etmesi için de ellerinden gelen bütün çirkinlikleri gösterirken bizden onay almamışlardı.
Ve hiç de nur topu gibi olmayan birçok terör örgütü doğurdular.
Bunları bazen taşeron olarak kullanıyor, bazen de “mücadele” edecekleri bir ortama sürüklüyorlardı.
Ve vatandaş, ülkesini koruma, milletini muhafaza için bazen gözünü kırparak, bazen kırpmadan bir mücadeleye başlıyordu.
İnsanlar ölüyordu bu arada…
Dağa çıkan sayısı artıyor, PKK “kurumsal” bir örgüt haline gelerek, sistemli çalışmaya başlıyordu.
Darbecilerinse nur topu gibi olmayan Ergenekon’u vardı.
Kavganın sürmesi, insanların ölmesinin devam etmesi için elinden geleni esirgemeyecek kadar gözleri dönmüştü. Hatta darbe planı hazırlıyor, uygulama için ortamı oluşturmaya çalışıyorlardı.
Bütün bunlar artık biliniyor.
Ve ülke demokratikleştikçe, bu tür yapılar patır patır dökülmeye, yargıya hesap vermeye başlıyorlardı.
Ülkenin her zerresine sızan hainler, kendilerine yaşam şansı bulamayınca, süreç daha net anlaşılmaya ve “neyin kavgasının verildiği” sorgulanmaya başlıyor.
Ve barış görüşmeleri, “kısaca”, çok “özet” olarak bu mantık üzerine başlıyor ve devam ediyor.
PKK çekiliyor, “çekilmeyecekler” diyenler var.
Hükümet barış sürecini anlatıyor, çözüme ramak kaldığını söylüyor, “barışmazsınız” deniyor.
Akil insanlar sahaya çıkıyor, barışı anlatmaya çalışıyorlar, birkaç münferit tepki büyütülerek sunuluyor.
Oysa bu millet barış istiyor.
İnsanlar “boş yere” de, “dolu yere” de ölmesin diyorlar.
Evlat acısı çekenler, “biz o acıyı tattık, başkası tatmasın” büyüklüğünü gösteriyor.
Aklıselim insanlar, “en kötü barışın bile, savaştan daha iyi” olacağına inanıyor.
“Savaşın kazananı olamayacağını, sadece daha çok kaybedeni bulunacağını” söylüyorlar.
Ve toplum farklı kutuplara bölünüyor.
Kimi çözüm sürecinde kendilerinin kandırıldığını iddia ediyor.
Kimi ülkenin bölüneceğini söylüyor.
Savaşla bölünmeyen bir ülkenin, barışla bölünebileceği varsayımını algılamak pek kolay değil ama kimileri bu düşüncede.
Oysa ortada ne kandırılan var, ne bölünme için sebep.
Ortada, “dönen dolapların” anlaşılması var, hepsi o.
Bir de Ergenekon’un “cirit atamadığı” bir ülkede, ne kadar güzelliklerin olabileceği gerçeği…
Hepsi bu aslında…
Ama illa da birileri yemin istiyorsa, taraflar çıksın onu da yapsın; “hem vallahi, hem de billahi barışıyoruz” diye…

Twitimden seçmeler
Televizyonlar, dizileriyle barış sürecine destek olmalı, yeni diziler çekilmeli. İyi bir anlatım, süreci daha anlaşılır kılar.
www.naifkarabatak.net