25 Nisan 2013 Perşembe

Barış, platonik bir aşk değildir!

Aslında başlığı değiştirip, “Barış Türkiye’de Platonik Bir Aşktır” da diyebilirdim. Sadece ülkemizde değil, tarihin her döneminde ve tüm dünyada “Savaş aşkı”, sürekli barışa galebe çaldığından olmalı ki, yaşanan acılarda hep bu kirli aşk öncülük etti.
Doğrusu tersi olması gerekirken, yani barışın bir aşk olması gerekirken, silah tüccarları, işin siyasetini yapanlar, makam ve mevkiini kaos ortamına borçlu olanlar ve terörle gücü elinde bulunduranlar sürekli galip geldi.
Biz yine de barışın platonik bir aşk olmadığını söyleyelim…
Zira insan olmanın bir gereğidir de barış.
***
Bir süredir devam eden barış görüşmeleri veya Çözüm Süreci, dün Kandil’de biraz daha katmerleşti. Artık barış çağrısının karşılıksız olmadığı görüldü.
İmralı mektuplarında söylenenlerin benzeri, dün Murat Karayılan’ın dilinden döküldü. PKK, 8 Mayıs’ta, belli bir disiplin çerçevesinde ülkemizi terk etmeye başlayacaklar.
Bu önemli açıklama, barış yanlılarını elbette sevindirdi.
En azından atılan adım boşa gitmeyecekti, verilen çaba akan kanı durduracaktı, ekilen barış tohumları yeşerecek, boş yere insanların ölmesine bir son verilecekti.
Ama 6 şart vardı…
Olmayacak şeyler değildi, işi yokuşa sürmeye dönük bir atraksiyon da değildi.
Ve aslında sürecin sabote edilmemesi, kesintiye uğramaması adına da bir güvenceydi.
Bu açıklamada öne çıkan altı maddeden özetlersek;
Geri çekilmenin “kendi inisiyatifleriyle” sürekli kullandıkları güzergâhtan ve belli bir disiplin içerisinde olacağıydı…
Örgüt üyelerinin gideceği yerin de Irak’ın güneyi olduğunu, Federe Kürdistan Hükümetinin anlayış göstermelerini umduklarını söylemeleriydi. Bu da demektir ki, bir görüşme olmuş, geçişlerde sıkıntı olmayacak.
Geri çekilmede herhangi bir saldırı olmaması istendi ki, bu zaten barışa vurulacak en büyük darbe olur.
Burada belki tahrikler etkili olabilir ki, Karayılan buna da dikkat çekiyor ama şunu unutuyor, PKK çekilse, PKK’nın yerine dağa çıkacak kadar gözü dönmüş savaş yanlısı var.
Karşılıklı hassasiyetlerde bir sıkıntı olmasın diye de “Bağımsız heyetlerce sürecin izlenmesi” tavsiye ediliyor.
Doğrusu bu çok gerekli…
Zira barış sekteye uğrarsa sorumluluğu birlerine yükleme yerine asıl suçlunun bulunması, sürecin kaldığı yerden devamını sağlayacaktır.
Çok yoğun bir şekilde barışa karşı olanlar sesini yükseltiyorken, PKK’nın elini kolunu sallayarak çekilmesi, tahrikleri de beraberinde getirebilir ama neyse ki, Karayılan çekilmenin de sessizce olacağına vurgu yapıyor.
23 Mart'tan bu yana ateşkes ilan ettiklerini de söyleyen Karayılan, “Demokratik çözümün gelişmesi Türkiye'nin demokratikleşmesi ve diyalog ile sorunun çözümü önemlidir.” diyordu.
Çekilme kararını “Barış ve sürecin başarısı için” aldıklarını, süreçten dönen hangi taraf olursa zararlı çıkacağını da belirterek, tek taraflı değil, çift taraflı zarar olacağını da açıkça söylemiş oldu.
***
Peki bütün bunlar nedir?
Barış sürecinin sağlıklı ve belli bir plan dâhilinde yürüdüğünü göstermesi açısından dikkate değerdir.
Burada en öne çıkan, üç aşamalı bir planın ikinci aşamasının çekilme olduğunun söylenmesiydi.
İlk aşama barış görüşmeleri ve sonrasında atılan adımlardı. Bunda Akil İnsanlar, Çözüm komisyonu, İmralı ziyaretçilerini dâhil edebiliyoruz.
İkinci aşama PKK’nın çekilmesiydi, 8 Mayısta başlayacak bu sürecin “uzun tutulmaması” için gerekli özenin gösterileceğinin söylenmesi de önemliydi.
Ve üçüncü aşama…
Yani aslında barışın gerçekten istenip istenmediği zamana yayılacak ve atılacak adımlar izlenecek.
Bunda anayasal değişiklikler de var, ülkenin demokratikleşmesi de…
Bu, başından beri sürdürülen “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi” kapsamında yürütülen çalışmaların olgunlaşmış hali haline geleceğine kuşku yok.
Bu ülkede hiç kimse kimliğinden, kişiliğinden, dilinden, dininden, mezhebinden veya kıyafetinden dolayı dışlanmayacaktı…
Birisinin sahip olduğu her hakka, bir diğeri de sahip olacaktı.
Herkes inancını yaşamakta özgür olacak ve bunu hissedecekti.
Hiç kimse giyiminden dolayı dışlanmayacak, dili yok sayılmayacak, kimliği inkâr edilmeyecekti.
Kısaca herkes, insanca bu ülkede yaşayacaktı.
Bunun neresi kötüdür anlamak, anlamlandırmak mümkün değil.
Yıllarca bu ülkede hep imtiyazlı bir sınıf oldu. Diğer herkesin onların kulu kölesi olduğuna o kadar inanıldı ki, yaşadığımız bütün sorunun kaynağında bu anlayış var.
Bu ayrıcalıklılar, ülkeyi soyarken, ülkenin sahibi oldukları fikrini de bizlere yerleştirmeye çalışıyorlardı.
Darbeler, tek parti zihniyeti, dayatmalar, anlamsız yasaklar, koca bir toplumu hor ve hakir görmelerin esas nedeni buydu ve bunun sona ermesi, ülkenin tamamen demokratikleşmesiyle mümkün olacaktır.
Ve böyle bir zamanda, amaçlarını terör örgütleri eliyle gerçekleştiren vatanseverler(!) yaşama şansı bulamayacaktır.
Bugünlerde barışı sekteye uğratmaya çalışanlar, imtiyazlı olduklarını sanan zihniyetin son çırpınışlarıdır.
Dün, barışın platonik aşk olmadığını bir kez daha gördük ya bu bile barışın sonuçlanacağı ümidini yeşertmeye yetti.

Twitimden seçmeler
Kendisini kusursuz sananlar, kendisi dışındaki herkeste kusur bulmakta zorlanmaz. Aynaya bakarken, göremedikleridir onu kandıran.
www.naifkarabatak.net

24 Nisan 2013 Çarşamba

Toparlanın Mars’a Gidiyoruz!

Apartmanda iki yaşlı yaşıyordu. İkisi de hasta olduğundan “bir kap yemek” getirecek bir yakının yolunu gözlüyorlardı. Yaklaşık 3 bin kişinin yaşadığı sitede, iki yaşlıya iki kap yemek verecek yoktu. Belki de herkes çok meşguldü, sağına ve soluna bakmayacak kadar yoğunlardı, burunlarından soluyorlardı sıkıntıdan. Ödenmeyen faturalar, günü geçen krediler, çocukların sorunları, eşinin istekleri…
Ama hepsi akşam internette gezinirken, mutlu ve mesutlardı.
Genellikle çoğunluğu “lord” hayatı yaşıyordu. Bir de çok iyilerdi.
Yardımı seven, düşküne el uzatan, yolda kalanla yoldaş olanlardı. Bırakın komşusunu, Arakan’daki Müslümanlara reva görülen zulüm de onların yüreğini kanatıyordu, Afrika’da adını bilmedikleri küçücük yerleşim yerlerindeki bebeler de…
Suriye’de her gün ölen insanlarla beraber ölüyorlardı. Filistin’de intifadaya çocuklarla birlikte kalkışıyorlardı. Emeği sömürülen işçiyle üzülüyor, şiddete uğrayan kızlarla kahroluyorlardı. Her çocuk istismarında yüzleri kızarıyor, her hak yenmesinde yüreğinden bir parça alınıyordu.
Sokaktaki kedi ve köpekler açlıktan ölmesin diye kapıların önüne su ve süt konulmasını şiddetle isteyenlerdendi.
Minicik kuşlar penceresini tıklattığında bir yudum su, bir avuç yiyecek koyulmasına öncülük ediyordu.
Yardım kuruluşlarının güzel işler yaptığına inandıklarından her fırsatta destek olunması için çağrıda bulunuyorlardı. İnsanların evini, yurdunu, çoluk çocuk ve eşini bırakarak ülke ülke gezip, yetim ve yoksulları doyurmasının ne kadar insani bir görev olduğunu her fırsatta paylaşımlarıyla gösteriyordu.
Çok yufka yürekliydi çok.
Öyle ki, gözü yaşlı birisini gördüğünde yüreği burkulurdu.
Sessiz ağlayana sesli yanıt verirdi.
Pek sıkıntısı olmadığından, sıkıntı çekenlere el uzatmak gerektiğini söylerdi.
Çok inançlıydı…
Her Cuma tebrik mesajı yayınlardı, her kandil gecesinde özlü sözler paylaşırdı. Bazen Mevlana’dan, bazen Yunus’tan, bazen Fuzuli’den güzel sözler aktarırdı. İnsanların tıpkı o sözlerde tavsiye edildiği gibi olmasını isterdi, çünkü kendisi de öyleydi. Neden sakınılacaksa, neden taraf olunacaksa ondan yanaydı.
Bazısı barıştan yanaydı, bazısı savaşın sürmesini isteyendi. Kimi terör örgütüne destek olurdu, kimi terör örgütünün “iyisine” destek olduğuna inanırdı. Hepsi bayrağı severdi, TC’ye karşı çok hassaslardı, İstiklal Marşı okunurken tüyleri diken diken oluyordu. Hatta inat olsun diye bayramlarda evlerine bayrak bile asar, balkondan nazlı nazlı salınmasını izlerdi. Bu ülkeyi çok severdi hepsi de…
Bu ülke insanı için canını vereceğini, cepheye koşacağını her platformda dillendirirdi.
***
Ama aslında o bilgisayarın başından hiç kalkmamıştı…
Hemen yanı başında iki yaşlı çiftin aç mı, tok mu olduğunu fark edemeyecek kadar duyarsızlardı. Anasının memesinden süt ememeyen çocuklardan habersizlerdi.
Dünyanın dört bir yanıyla iletişim kurabiliyorlardı, her acıya “ah” çekebiliyorlardı ama yaşanan acılardan zerre miktar haberleri yoktu. Kimi ülke ülke dolaşıyor, komşusuna uğrayamıyordu. Kimisi yurdun dört bir yanına gidiyor, anne ve babasına zaman bulamıyordu.
Bazıları sadece akşam sofrasına gelecek olanla meşguldü, karnı doyduktan sonra tüm sorunlar halledilmiş olacaktı.
Ama olmuyordu…
Sadece kendi sorunlarına yönelenler, insanların ne çektiğinin farkına varamıyorlardı.
Sözde yaşıyorduk…
İnsanlık için çok afili laflar bulup, buluşturuyor, gerektiğinden sağdan soldan araklayarak, yüreğinin temiz olduğunu göstermeye çabalıyordu.
Ama o yürekte, nedense komşusunun, eşinin, dostunun ne çektiği yer almıyordu.
Hatta odasına çekilen çocuklar ve televizyon başında öldürülen hayatlarla evin içinden bile habersizlerdi…
Ama teknoloji gelişmişti.
Bir tuş kadar yakındı ta dünyanın öbür ucu.
Şimdi onu da geçtik, çantamızı alıp, aya yolculuk yapabiliyoruz.
İyisi mi gelin Mars’a gidelim…
Hadi, toparlanın…
İlk insan kolonisini kurmak için çalışmalara başlayan Hollandalı bir şirket, insanları Mars’a bekliyor…
Eğer yaşınız 18-40 arasındaysa, daha ne duruyorsunuz, toparlanın…
Ama geri dönüş yok…
Sizin için ne fark eder ki…
Zaten geri dönüşü olmayan bir yaşamınız var, yanı başınızda neler yaşandığını bile bilmiyorsunuz.
İnsanların neler çektiğini, hangi acılara katlandığını, 30 yıldır süren kanın neden aktığını, kimlerin akıttığını bile bilmiyorsunuz.
“Barış” diye haykıranlara, hayatını ortaya koyanlara oturduğunuz yerden nasıl da ahkâm kesiyorsunuz.
Akil insanları suçlarken, onların neleri göğüslediğini bile algılayamıyorsunuz.
30 yıldır evlat acısı çekenlerin, “boş yere” nasıl da yandıklarının farkında bile değilsiniz. Bir 30 yıl daha sürmesi umurunuzda mı olacak?
Siz komşunuzda iki kap yemek bekleyen yaşlı çiftin, anasının memesinden süt yerine kan emen bebenin farkında bile değilsiniz, bunu mu bileceksiniz?
İyisi mi toparlanın, Mars’a gidiyoruz, geri dönmemek üzere…

Twitimden seçmeler
Aslında sorun değildi, sadece doğrular yanlış, yanlışlar doğru algılanıyordu. Küçük bir fiskeyle her şey yerli yerine geçecekti ya, olmadı!
www.naifkarabatak.net

23 Nisan 2013 Salı

Anayasa yapmaktan aciz siyaset

Başkaları gibi anayasayı çok önemseyenlerden hiç olmadım. Bana göre anayasa, temel birkaç madde dışında gereksiz ayrıntıların maddeleştirilmiş halidir.
Yasalarla, yönetmenliklerle veya her kurumun kendi iç işleriyle halledeceği birçok konu, ne yazık ki ülkemizde anayasaya girebiliyor.
Bugüne kadar anayasalar hep olağanüstü dönemlerde hazırlandığından, sivilleri hizaya getirecek, nereye kadar özgür olabileceklerini, neyden kaçınacaklarını, neyi yapabileceklerini iyice anlatan, hatta kafasına yerleştirmek için de okkalı laflar eden maddeler bütünü oldu.
Özgürlüğü ruhunda yaşamayanlar, her zaman kendilerine birilerinin sınır çizmesini beklerler.
Ne kadar demokrat olduklarını söylerlerse söylesinler, ne kadar halkın özgürlüğünü önemsediklerini, onların refah ve huzurunu düşündüklerini söylerlerse söylesinler, darbe anayasasıyla idare edilmenin ayıbını duymuyorlarsa, hepsi boştur.
Ülkemizde anayasalar, her zaman antidemokratik zamanlarda yazıldı.
Tek adam rolünde olan, diktatör bir yönetim anlayışını benimseyen, ülkenin açık cezaevi olduğu, işkencelerin binin bir para bile etmediği zamanlarda dayatılan anayasalar, halkın değil, darbecilerin kurtuluş reçetesinden başka bir işlev görmedi.
Öyle ki bütün sorumsuzluklarına, aleni olarak suç işlemelerine kılıfı, kendi elleriyle yazıyor, “dokunulmaz” maddeler üretebiliyorlardı.
Anayasayı ayakları altına alarak darbe yapıyor, sonra da kendilerinin suçlanmasını önlemek için kalıcı hale gelen, geçici maddeler ekliyorlardı.
Postal gördüğünde tırsan “sivil” siyasetçilerse demokratik ortama geçtiği halde darbecileri yargı önüne çıkaramıyordu.
Zira çıkarmaya kalktığında, hatta belki bunu düşündüğünde bile yeni bir darbeyle karşılaşabilir, sonu idam sehpasına yollanan veya suikastta kurban giden siyasetçiler gibi olabilirdi.
Ama olmalıydı da…
Bu ülke demokratikleşecekse kefenini giyip ortaya çıkanlar sayesinde demokratikleşecektir.
Halk için siyaset yapanların, kendi gelecek kaygılarının olmaması gerekir.
Zira halkın önüne geldiğinde, darbecilere gereken cevabın verildiği 12 Eylül referandumunda görüldü.
O zaman yasayı değiştireceksiniz.
Halka güvenerek bunu yapacaksınız.
Aksinde ise ha siz olmuşsunuz, ha darbeciler bir önemi kalmıyor.
Aynı yasalar yürürlükteyse, aynı kurumların baskısı sürüyorsa, halen insanlar rengine, kıyafetine, diline, dini veya mezhebine göre “ istediklerinde” ayrıştırılıyorsa sorun var demektir.
Barış görüşmelerinde bile “barışmak için yasal düzenleme” isteyenlerin olduğu bir ülkede “emir almadan adım atmayanların” çokluğu insanı ürkütüyor.
Barışmak için emir beklemek, o ne der, bu nasıl bakar diye kâbus görmek, savaşmanın daha kolay olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor.
Savaşırsın, her gün onlarca şehit gelir, analar ağlar, insanlar acı çeker, ülkenin ekonomisi terörle mücadeleye harcanır ve hep bir yol ayrımına doğru gideriz.
İnsanlar kendi memleketinde korkusuzca yaşayamaz.
Dükkânını açamaz, evine içi rahat bir şekilde gidemez.
Sabah evden çıkan çocuğunun veya eşinin akşam eve dönüp dönmeyeceğini bilemez.
Yatırım yapılmaz, işsizlik had safhaya çıkar, insanlar yoksulluktan kurtulmak için farklı işlerle uğraşırlar.
Bütün bunlar kimsenin derdi değildir.
Yasada yazıp yazmaması da sorun değildir.
Ama barış varsa, sorun var demektir.
Böyle bir ülkede siyaset yapanların, darbecilerin anayasasını hazmederek o koltukları işgal etmelerinden daha doğalı olamaz.
Bazıları postal yalamayı çok seviyor.
Darbecilerin emir eri gibi dört dönüyor.
Bir terör örgütünü lanetlerken, diğer terör örgütüne avukatlık yapabiliyor.
Halkına darbe yapmaya kalkışanları el üstüne tutuyor, onlara vatansever muamelesi gösterebiliyorlar.
Ve bütün bunları elinin tersiyle itenleri de, hain diye suçlayacaksın.
Belki de kendi adlarına konuşmadıklarından böyledir.
Halk adına hiç değil.
Postal yalamaya alışkın olanların, halk için siyaset yapmaları beklenemez.
Terör örgütü kuran darbecilere selam durmak için sıraya girenlerden, halkın menfaatine tek bir adım atmalarını da bekleyemezsiniz.
Böyleleri asla ve asla siyasetçi olamaz, ancak kapı kulu olabilir.
Ve kapı kulu olanlar, darbecilerin elinden çıkma ve halkı hizaya sokan anayasayı da içine sindirebilirler.
Ama bu halk, bu anayasayı kendisine layık görenleri, içine sindiremiyor/sindirmeyecek de…
Vekillik yapanlar, bunu bilmeli.
Bilmeliler ki, anayasayı sivilleştirmekten aciz olanlar, halk için tek bir şey yapacak gücü elinde bulunduramayanlardır.

Twitimden seçmeler
Herkesin “ödül almayı hak ettiği(!)” bir kentte ödül alamayan herkesin eleştirmesi doğaldır. Sorun, ödül alınca başarılı olduğunu sanmalarıdır!
www.naifkarabatak.net

21 Nisan 2013 Pazar

Altın kadehteki zehri içmeyin!

Siyasi partiler her fırsatta “bu bizim siyasi sorumluluğumuzun gereğidir” diye üstüne basa basa söyledikleri, kuruluş amaçları ve hizmet ettikleri kesime yönelik çabanın içerisinde bulundukları gerçeğini haykırmaya dönük bir haykırıştır.
Siyasetin halk için yapıldığı hep söylenir ama halk için siyaset yapanı mumla arasanız bulamayabilirsiniz; Ayağınız takılır, düşersiniz, el yordamıyla ararsınız, derman diye bir ortaya çıksalar dersiniz ama ne çare…
Çünkü siyaset, sanılanın aksine halk için çalışan değildir/hiç olmamıştır.
Çünkü siyaset, “Devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş veya anlayış” olarak ortaya çıkar.
Elbette burada halkın rahatı veya rahatsız olmasıdır söz konusu olan.
Gerçekten böyle mi, bakalım…
Elimizde çok taze bir örnek var.
30 yıldır akan kanın “siyaset” eliyle durma ihtimali var veya siyaset eliyle devam etme ihtimali.
Burada siyaset yapanlara düşen, kanın akmasını sürdürmek değil, durmasını sağlamaktır. Ülke insanını sonu belirsiz bir maceraya sürüklemek, siyaset değildir. Veya sırf kendi gücü tükenmesin diye çözüm yerine çözümsüzlüğü önermek de değildir. Çünkü siyaset, tek başına bir anlam ifade etmeyen harfler bütündür. Önemli olan “yapıyorum” diye yola çıktığınız bir siyasetin felsefesinin olmasıdır. Ahlak, siyasetin kaçınılmaz değeridir. Bilgiye donatılmış, tecrübeleri göz ardı etmeyendir. Ve esas olan halkın çıkarıdır, devletin değil. Halkın huzur ve mutluluğu, barış ve kardeşlik içinde yaşayışı, onların yaşam standardının yükseltilmesi, yoksulluğun kırılması, işsizliğin azaltılmasıdır.
Daha çok elbet…
Mesela en kaliteli sağlık hizmetine, en ucuz şekilde ulaşmasını sağlamaktır. Eğitimde fırsat eşitliği, istihdamda adam kayırma olmadan hakkın teslim edilmesidir.
Siyasiler, devlete koruma kalkanı oluşturmaz.
Halkın önüne canlarını siper ederek oluşturacakları kalkan, öncelikle devlettir. Çünkü devletin terörünü, bütün terör örgütleri bir araya gelse beceremez.
Sonra tabii ki terör örgütleri, mafya, çete ve kötü niyetli üretici, tefeci, zehir taciri ve daha neler neler…
Siyasetçi, içeriden ve dışarıdan gelecek tehditlere karşı halkı koruma adına görev yaparlar, devleti koruma adına değil.
Bütün bunların bilindiğini biliyorum elbet.
Ama benim bilmem, sizin bilmeniz, siyasetin böyle yapıldığı anlamına gelmiyor, ne yazık ki…
Çünkü son olay gösteriyor ki, siyaseti devlet için yapanlar var ve bunlar hiç bitmeyecek.
Bir tabela için siyaset yapılabiliyor.
Devleti oluşturan, yasaları yapanlar kendilerine “değişmez” maddeler koyabiliyor, kırmızıçizgilerini zamana ve zemine göre değiştirebiliyorlar.
Atatürk’ü her kirli emellerine alet ederek, onu kutsayabiliyorlar ve onu siyasi malzeme olarak dillerde sakız ederek, korku aracı olarak kullanabiliyorlar.
Herkes için sembolik değeri olan bir şey, bir siyasi parti için misyon haline gelebiliyor.
Kan durunca siyaset yapamayacağını bilenler, halkı kandırarak siyaseti devlet için yapabiliyorlar. Hatta sadece devlet için değil, terör örgütleri için de siyasete devam edebiliyorlar.
Kendi varlık sebeplerini, terör örgütünün kan akıtmasında görenler, halkı kandırmak için çağdışı kavramlara sarılabiliyorlar. Bunların en geçer akçesi ise ırkçılık oluyor. Bayrağı siyasi malzeme yapabiliyorlar, insanların değerini ayaklar altına alarak siyasete malzeme üretebiliyorlar. Netice itibariyle bir marş olan şiiri kutsayabiliyorlar, değerleri ayaklar altına alarak, yeni değerler üretebiliyorlar. Halkın refahı için değil, kendi güçlerinin devamı için tüm halkı sonu belirsiz ateş çukuruna rahatlıkla atabiliyorlar.
Devletin günahı için halktan özür dilemesi gerekenler, devletin günah işlemeyeceğine o kadar eminler ki, 1915’ten bu yana yapılan katliamları bile aklama yarışına girebiliyorlar.
Oysa devletin ceberut yüzü, tarihin her döneminde kendisini göstermiştir. Eğer devlet dediğimiz yapılanma, zalimlerin eline geçerse sonu alınmaz zulümlerle karşılaşmak kaçınılmazdır. Ama devleti oluşturan yapıyı yönetenler, vicdan, merhamet ve ahlak sahibi olduklarında ise halk için çok güzel işler yapabildiklerini de görebiliyoruz.
Sorun devlet değil, o mekanizmayı çalıştıranların insanlığıyla alakalıdır.
Darbe dönemlerinde de, tek parti zihniyetinde de, 12 Eylül öncesinde de devleti yönetenlerin “insanlık” kaygısı çok nadir tezahür ediyordu ve genellikle de baskı, en vazgeçilmez kalkandı.
Şimdi devleti halkla barıştırma gündemde.
Toplumun bir kesimini, diğer kesime üstün tutmamaya çalışılıyor.
Herkesin eşit olduğu, bu topraklar üzerinde yaşayanların aynı haklara sahip olduğu düşünülüyor, hayata geçiriliyor.
Ama bunun zaten böyle olmamasından nemalanan siyasiler, halk adına siyaset yaptığı yalanını, ırkçılıkla, vatan sevgisiyle, millet aşkıyla, Atatürkçülükle, laiklikle, ulusalcılıkla süsleyerek sunmaya çalışıyorlar.
Adeta altın kadehlere zehir doldurarak, bal şerbeti diye içmemiz için çabalayıp duruyorlar.
Eğer siyaset yapıyorsanız, sorumluluğunuz olmalı. Bu sorumluluk, terör örgütlerine veya devlete değil, halka karşı sorumluluk olmalı.
Unutulmamalı ki, akan kanın devamını sağlayan siyasetçi olamaz…
Olsa olsa terör örgütü veya farklı bir taşeronu olabilir, hepsi o kadar…

Twitimden seçmeler
Sorduğunda barışa karşı olan yok lâkin “ama”sı olan çok. Barışı yürekten isteyenler, önce “ama”yla barışmalı.
www.naifkarabatak.net