18 Nisan 2013 Perşembe

Siz bunu hep yapıyordunuz!

Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkanı Tansel Çölaşan, dün konuştu, her zamankinden farklı bir şey söylemedi ama…
Bize hiç de yabancı olamayan provokasyonlardan bahsetti, tanıdık mesajlar verdi, ortaya koydukları kurguyu nasıl sahneleyeceklerini bir kez daha anlatmış oldu.
Üzüntüyle takip ettim.
Yeni bir şeyler bulamamalarına üzüldüm.
Bu kadar “kısır bir düşünce” yapısında olduklarına şaştım, kaldım.
Atatürk’ün adını kullandıklarını biliyordum.
Onu bir siyasi malzeme, bir kalkan yaptıklarının da bilincindeyim.
Ama adında “düşünce” olan bir kuruluşun düşüncesizce hareketleri kabul edilebilir değil.
Elbette bu bizim yanımızda böyle, bunu da kabul ediyorum.
Çünkü Tansel Çölaşan’a göre öyle değil.
O barışla gelen her şeye karşı…
Belki de savaşın sürmesi halinde kendilerinin bir değeri olacağına inanıyor. Aksinde silinip gideceklerinin bilincinde.
Oluşturdukları her kaosta prim yaptıkları gibi yanlış bir algıya kapılmış.
Belki doğru, puslu yıllarda öncü sayılıyorlardı. Vatansever olarak onlar gösteriliyordu. Kirli olan ne iş yaparsan yap, “Atatürkçü” olduğunu söylediğinde hiç kimse size dokunamıyordu.
Terör örgütü bile kuran oluyordu ama kimse “terörist” demeye cesaret edemiyordu. Terör örgütlerini destekleyenleri vardı, finanse edenleri vardı, burslarla bile ayrımcılık yapanları vardı, düzenledikleri Cumhuriyet mitinglerinde diktatörlüğü hayata geçirmek istiyorlardı. Tek parti zihniyetiydi onların bütün cumhuriyeti. Dayatmacı, baskıcı, halkı zapturapt altına alan, ülkeyi açık cezaevi şekline getirerek kolay yönetmek ya da kolay yönetmekti.
Demokrasi onlara hep bir beden bol gelmişti. Demokraside onların fikirleri çağdışı bulunurdu. Gerici fikirler taşıyorlardı, bu nedenle de halk onlara prim vermiyordu.
Şimdi halkı hatırladılar…
***
Bursa’nın Karacabey İlçesi’nde düzenlenen konferansta konuşan Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Genel Başkanı Tansel Çölaşan, hükümetin “Barış süreci” çalışmalarına sert tepki gösterdi.
Belki de “nerden çıktı yahu bu barış, ne güzel savaşıp gidiyorduk” diyordur.
Nasılsa ölen onun çocuğu değil.
Onun yüreği hiç acı gördü mü, bilemiyorum.
Dağlarda nöbet bekleyen de, pusu kuran “yakını” var mıdır, onu da bilmem mümkün değil.
Bir şeyleri özlüyor olabilir, el ele, kol kola, gönül gönüle olduğu örgütler vardı belki de…
“Ne günlerdi o günler” diyerek özlemle anar bir gün…
Çölaşan’a göre barış süreci şöyleymiş; “Projenin Türkiye ayağında savaşla başarılı olamayacaklarını bildikleri için PKK ve AK Parti’yi kullanıyorlar.”
Sorun buymuş…
Savaşla başarılı olamayanlar, barışla başarılı olacakmış…
Bu kendi içinde tartışılabilir ama sadece bu bile Tansel Çölaşan gibilerin nasıl sakat bir düşünce yapısında olduklarının gösteriyor.
Savaşla başarsınlar isteniyor sanki…
İlla savaş olsun diye feryat ediyor gibi…
Kan aksın ama barış olmasın, Küresel Emperyalizm bundan çıkar sağlamasın diyor.
Peki savaş olunca kim çıkar sağlıyor?
Silah tüccarları mı, uyuşturucu mafyası mı, kan üzerinden siyaset yapanlar mı?
Bütün bunlar ve dış odaklı daha birçok yapılanma bundan kâr ediyor, ellerini ovuşturuyor, zevkten dört köşe oluyorlar.
Sadece halk bundan rahatsız oluyor.
Kan akıyor, analar ağlıyor.
Kan akıyor, çocuklar yetim kalıyor.
Kan akıyor, baba yüreği dağlandıkça dağlanıyor.
Bir de nedense hep kaybettiklerimiz insanlar yoksul kesimden çıkıyor.
Bölge insanı ölüyor, dağdaki de, ovadaki de…
Tansel hanım ve onun gibi “yüksek” yerlerde görev yapmış olanların tattığı bir acı görülmüyor.
Öyle bir acı yaşamayanların, acıyı dindirme derdi olmadığını, bugün Tansel hanımın konuşmasından değil, çok önceden beri biliyoruz.
Çölaşan, sadece bunda değil, “halk” tabirinde de yanılıyor, halkın kim olduğunu bilmiyor, ne istediğininse zaten farkında değil.
Ona göre halk barış sürecini desteklemiyor, o nedenle akil insanlara tepkiler var.
Akil İnsanlara tepki gösterenlerin, kendisi gibi düşünen “marjinal” kesim olduğunu ise gizlemeye çalışıyor.
Ve halkı isyana teşvik ediyor; “Eğer halkın tepkisini 1921’de olduğu gibi örgütleyebilirsek bu sürece ‘Dur’ diyebiliriz.”
“Dur” dediğinizde ne olacak?
Kan akmaya devam edecek, ülke ekonomisi silaha ve dağlara akıtılacak…
(Nasıl da seviniyordur, bunları düşününce…)
Hem hangi halkı isyana teşvik ediyor?
Terörden yaka silkeleyen, acı çeken, hasretlik yaşayan ve yüreği yananları mı?
Bugüne dek halkı tanımadılar, bu kez de tanımıyorlar ve böyle giderse de hiçbir zaman tanımayacaklar.
Tansel hanım, halk siz değilsiniz ve hiç olmadınız.
Tıpkı acıyı çeken olmadığınız gibi…

Twitimden seçmeler
Genellikle insanlar iftira attıklarında “kendilerinin yapabileceğini” söylerler. “Ben olsaydım şunu yapardım” bilinçaltıyla iftira ederler.
www.naifkarabatak.net

17 Nisan 2013 Çarşamba

Akil insanların derdi ne?

Bazılarının çabalarını anlamakta zorlanırsınız. “Yahu bu yaşta bu adamın derdi ne?” diye düşünürsünüz. Hani yaşlanmış, beli bükülmüştür. Belki dizlerinde derman, gözlerinde fer kalmamıştır. Saçlarına düşen ak, onun neler çektiğinin, hangi badireler atlattığının göstergesidir. Yüzlerindeki kırışıklıklar, alnındaki derin çizgiler de onun nasıl bir hayat yaşadığını gösterir.
Hayatının son demlerindedir belki…
Belki de gençtir, gezip tozacak, eğlenecek, gününü gün edecek zamanı da, parası da vardır.
Ama gece gündüz demeden bir çaba içindedir.
Belki yoksullara koşuyordur, aç yatmasınlar diye…
Belki üşüyenlere bir battaniye ulaştırma derdindedir.
Afrika’nın balta girmemiş ormanlarında yaşam mücadelesi verenlere el uzatmak için evini, yurdunu, sevdiklerini bırakmıştır.
Ya da kurduğu dernekle ulaşmadık yer kalmasın diye uğraşıyor, bazen boynunu bükerek yardım topluyordur.
Ya da ne bileyim, mahallesinde, kentinde, köyünde küsleri barıştırmak için olmadık azar işitenlerdendir.
Hep iyi şeyler olsun diye uğraşıyordur.
Kendi mutluluğunun, başkalarının mutluluğuyla ölçenlerdendir.
Ya da ne bileyim, eli kalem tuttuğu için yazıyordur.
Hiçbir karşılığı olmadan veya komik bir ücret karşılığında…
Ama hakarete uğruyordur, iftira atılıyordur, küfürler yiyordur.
Herkesi memnun edemeyeceği için memnun olmayanların hedef tahtasındadır.
Ama yılmaz…
Zaten bu tür tepkiler kaçınılmazdır.
İnsanlar, hayata kendi pencerelerinden bakarken, pencerenin çapı, onların bakış açısını belirler.
Dar pencereden bakanlar, diğer tarafı görmekten mahrum olanlardır aynı zamanda…
Ama yılmaz, her şeye rağmen, her zorluğa katlanarak “sorumluluğunu” yerine getirmeye çalışır.
Ama bu çaba, anlaşılmaz…
Hani gidip evinde yan gelip yatmak varken,
İşine gücüne bakıp, daha çok kazanma imkânına sahipken,
Ne diye sosyal sorumluluk projeleriyle uğraşır,
Ne diye yazıp çizer,
Onca hakarete niye maruz kalır,
Ne diye kapı kapı dolaşıp yardım dağıtır,
Veya ne diye yoksulluğun önlenmesi için kafa yorar?
Bir adam ne diye ülkeye barış gelsin diye hayatını ortaya koyar?
Niye her şeyi bir yana bırakıp, seyyah olup şu âlemi gezerek barışın ne güzel nimet olduğunu anlatır?
Niye eşi ve çocuğundan ayrı kalma pahasına ta uzaklara kadar yorularak barışın ve huzurun ne getireceğini dillendirir?
Ne diye “bak bu sizin için iyidir” der?
Hani kimse ölmeyecektir,
Evlat acısı çekmeyeceklerdir,
Gelinler dul kalmayacaktır,
Evlatlar boynu bükük birer yetim ya da öksüz olmayacaktır…
Bütün bunları insanlar ne diye yapsın?
Şöhret için mi?
Boş versene!
Onu şöhret budalaları yapar ve bunun için böylesine sosyal sorumluluğa gerek yok, orasını burasını açar veya bir iki mankenle gece âlemlerine dalar, hepsi o…
Bu bir sevdadır aslında…
Ülkesini sevme, insanını sevme sevdasıdır.
Bu aslında insanca yaşama onurunu, herkesin tatmasını isteme derdidir.
Bu bir aşktır, bu bir gönül işidir ve bu yük ağır bir yüktür.
Akil insanların çabalarına, diğer bütün sorumluluk sahibi insanların çabası gibi bakıyorum.
Ve onlara ucuz tepki gösterenleri de, “dar pencereden” hayata bakıp, her yeri gördüğünü sananların kıt düşüncesine yoruyorum.
İç Anadolu Bölgesinde benzer bir tepki daha olmuş…
“Sizler gidin İmralı canisi ile görüşün. Bizler evlatlarımızı boşuna mı şehit verdik? Bizler bu yapılan çalışmalardan rahatsız oluyoruz” demişler…
Belki de şöyle demişler, “bizim evladımız gitti, başkalarının ki de gitsin…”
Ya da, “biz acı çekiyoruz, neden başkaları çekmesin”
Bu bir hastalıktır aslında.
Sağlıklı bir tepki değildir.
“Ben yandım, başkası yanmasın” demek insanidir.
“Bu ülkede kan akmasın, kavga olmasın, herkes huzur içinde yaşasın” çabasıdır insani olan.
Akil insanlar evine gidip yan gelerek yatmayı senden benden iyi bilir…
Bu çabayı anlamak, barışı anlamaktır belki de…
Açın pencereyi ya da çıkın dışarıya geniş perspektifi yakalayın ve terörün bu ülkeye neler kaybettirdiğini iyice anlayın.
Anlayın ki, bundan beslenenlerin çabalarını da anlayabilesiniz…

Twitimden seçmeler
Varlık çukuru gittikçe doluyorsa, dünyalık çukurunun gittikçe boşalması kaçınılmazdır. Dert etmek ters tepebilir, kendim dâhil nasihatimdir!
www.naifkarabatak.net

16 Nisan 2013 Salı

Sizin fontunuz bozuk!

Bu yazı, calibri fontunda 12 puntoyla yazılmıştır. Ancak yazıya başladığım ve yazıyı bitirdiğim sürede yazı karakterini istediğim an, istediğim şekle çevirme şansına da sahibim. Tuşlara dokunan parmaklarım, kendini esir hissetmez, olabildiğince özgür davranır, özgür ruhuma uygun olarak.
Ama gazeteyi hazırlayan, yani mizanpaj ustamızın da “özgürlüğü” var. O da Basın İlan Kurumu’nun kıstaslarına uygun olarak önce yazıyı 11 puntoya düşürür, sonra da gazetenin tercih ettiği yazı fontuna uygun bir karakter seçer.
Benim özgürlüğüm, böylece yazıya son noktaya kadardır.
Diğeri gazetenin tercihidir.
Benim bilgisayarımda Microsoft uygulamalarında geçerli olan font calibri olduğundan, ilk yazmaya başladığımda değiştirmediğim müddetçe bu fontla sürer gider ve sonra genellikle gazete yazılarını Times New Roman fontuna çeviririm.
Tıpkı Balyoz Darbe Planı gibi…
Bu yazının tamamını veya bir bölümünü istediğim anda, istediğim yazı fontuna çevirir, boyutunu, rengini, karakterini ayarlayabilirim.
Bunu yapmak için özel bir ihtisasının olmasına da gerek yok, adeta bir çocuk oyuncağıdır.
Ama Balyozcular için değilmiş…
***
Dün balyozcu gazetelerde sevinç manşetleri vardı.
Microsoft, Balyoz Darbe Planının Calibri fontuyla 2003’te hazırlandığını, oysa calibri fontunun 2007’de piyasaya sürüldüğünü söyleyince planın sahte olduğu intibaı yayılmak istendi.
Tabi bu bilgisayar bilmeyenleri avlamaya dönük manevradan başka bir şey değil.
Balyoz Darbe Planının defalarca güncellendiği, planı tetkik ettiğinizde zaten anlaşılıyor.
Bir başka deyişle 2003’te hazırlanan planın çıktısı alınıp, aslı imha edilmiş değil.
Günün şartlarına göre güncellenen planla, en son darbeyi vurmaya hazırlanmışlar.
Bu arada da yazı karakterini değiştirmeye kalkışmalarından daha doğalı olamaz.
Çok basit…
Önce bir parmağınızla CTRL tuşuna basarsınız, diğer parmağınızla da “A” tuşunu bulursunuz ve böylece “hepsini seç” komutu vermiş olursunuz.
Hani hazır komut vermeye alışkınlar ya…
Sonra üst bölmede yer alan yazı karakteri ve boyutunun yer aldığı seçeneklere mouseyle tıklar, dilediğiniz karakteri seçersiniz ama karakterinize uygun olmalı.
Ve böylece her dakika da en az 50 defa bir yazının karakterini değiştirme şansına sahipsiniz.
Her dakikada 50 kez, sizi karaktersiz yapabilir ama olsun, zaten planın millete yapacakları düşünüldüğünde bunu dert etmeye gerek yok.
İyi bir karaktere sahip olanlar, zaten vergileriyle beslendikleri milletine darbe yapacak kadar onursuzluğa kalkışamazlar.
O zaman sorun yok…
Planı hangi fontla yazdığınız, daha sonra kaç defa farklı fonta çevirdiğinizin bir önemi kalmıyor.
Planın vurguları, yazı rengi, boyutu ve italik olup olmaması da sonucu değiştirmiyor.
Önemli olan içeriğinde yer alan iğrençliklerdir…
Siz minicik yavruları denizaltına doldurup havaya uçurmayı düşünüyorsanız…
Siz Fatih Camisini bombalamayı, en kalabalık anı seçmek için akıl yürütüyorsanız…
Siz halkın seçtiği hükümeti devirmeyi düşünüyorsanız…
Siz koca bir milletin özgürlüğünü elinden alıp, ülkeyi esaret kampına çevirmeye niyetlenmişseniz…
Bunu hangi karakterle yazdığınızın ve daha sonraları hangi karakterlere çevirdiğinizin bir anlamı kalmıyor.
Siz karaktersizseniz, yazı fontu size karakter katmaya yetmeyecektir.
Sevinç manşetleri atmak kolay da siz de biliyorsunuz ki, Microsoft bile sizi kurtaramaz…
Çıkarsınız ortaya, alırsınız elinize havan mermisinin boşunu, delikten bakarsınız ve “boru bu boru” da dersiniz, yazı karakterini gösterip, “Calibri bu, Calibri” de diyebilirsiniz.
Belki bizi kandırabilirsiniz, mahkemenin de gözünü boyayabilirsiniz ama Allah aşkına kendinizi kandırmayı nasıl başaracaksınız?
Bu ülkede ilk darbe planı hazırlayan da siz değilsiniz, uygulayan da…
Bütün dönemlerde milletine darbe yapmaya yeltenen ve bunu başaran karaktersizler hep olmuştur, olacaktır da…
Sadece fark, sizin fontunuz sonradan bozulmuş, hepsi o…

Twitimden Seçmeler
Ben sana "ünlü bir piyanist olamazsın" demedim ki, "insanların inançlarına ve değerlerine saygı duyacak kadar adam olamazsın" dedim!
www.naifkarabatak.net

15 Nisan 2013 Pazartesi

Herkes bakana ulaşamaz ya!

Trakya Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği Bölümü 3’üncü sınıf öğrencisi 23 yaşındaki Dilek Özçelik kansere yakalanmıştı. Sadece ülkemizde değil, dünyada da halen ölüm oranında ilk sıraları kaptırmayan kanserle tanışmıştı, gencecik yaşında.
Kemoterapi gördüğünden saçları dökülmüştü.
İlaçlarını kullanamıyordu, çünkü ilaç firmaları düzenli olarak ithal etmiyor, eczanelerde her zaman bulunmuyordu.
Yurt dışından getirilmesi gerekiyordu.
Ya orada bir tanıdığın olacak ya da aracı birisiyle getirtecektin.
Ama bu hem çok paraydı, hem de sürekli kullanılacaktı. Üstelik “kaçak” olması dolayısıyla da riskliydi.
Sadece Dilek için değil, tüm kanser hastaları için kolay değildi.
Üstelik sosyal devletti ve çoğu da sosyal güvenceye sahipti ama buna rağmen dünyanın parasını döküyorlardı.
Dilek aslında şanslıydı…
Önce ağlayacak duruma gelse de bakana ulaşabilmişti.
Bakana ulaşmak kolay değildi.
Etten kemik olan korumalar vardı.
Aslında devlete ulaşmanın yolu çoktu ve kolaydı da.
Bimer vardı, e-devletten talebini iletebiliyordun ama dönüş yolu ağır aksak olabilirdi.
Sağlıksa beklemeye gelmezdi.
Dilek Özçelik, ayağına kadar gelen kısmeti tepmek istemedi.
Belki alanı değildi ama bakandı sonuçta.
Dilek, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın yanına kadar gidebildi, elini tutabildi ve “Kanser hastası olduğunu” söyleyebildi.
Ama bakan onu anlamadı.
Her toplumda “ilaç parası” isteyen bir dilenci olarak gördü belki de…
Cebine para tutuşturdu, ilacı kendisinin almasını istedi.
Zaten sorun da kendisinin alamamasıydı.
Dilek’in yüreklere işlenmesi gereken sözü; “Yanınıza biri yardım için geldiğinde eliniz cebinize değil, vicdanınıza gitsin.”di.
Bazıları vicdanı önemsemez, cüzdana gitmesini isterdi, dilenmeyenlerse vicdana giden elin, çare bulacağına inanırdı.
Bakanın para vermesi genç kızın onuruna dokundu ve ağlayarak uzaklaştı.
İyi ki, bakan genç kızı buldurdu, hastaneye yatırıldı ve tedavi için gerekli olan ilaçlar gelecek.
Ama ya diğerleri…
Diğer tüm hastalıklarda olduğu gibi kanserde de moral çok önemli.
Bir umudu olmalı insanın.
Elini uzattığı yerde ilacı olmalı ve o ilacın kendisini iyileştireceğine dair ümitler beslemeli.
İlacı nereden temin edeceğim, parasını nasıl karşılayacağım, aldığım borçları nasıl ödeyeceğim, gelen ilaç kaçak yolla olduğundan daha kötü sonuçlar doğurur mu gibi onlarca soruyla boğuşarak hastalığın yayılmasını çabuklaştırma yerine, elinin altındaki ilacın şifa olacağını bilmek, ilacı tükendiğinde bir koşu eczaneden hiç para vermeden alabileceği ümidi taşımak, hastalığı yenmede en büyük adımdır. Diğeri ilaç tedavisine ve Allah’a kalmıştır…
Sadece kanser ilaçları değil, Türkiye’de ilaç sektörünün çok çeşitli sorunları var ve o sorunlar hastalara direkt yansıyor.
Kimi ilaç firmalarının daha çok kazanma hırsına kurban ediliyor, kimisi devletin karşılamadığı kısımları finanse edememenin sıkıntısını yaşıyor. Vatandaş ilacın tamamını karşılamaya güç yetiremiyor, yüzdesini ödeyecek durumu bulunmuyor ve ilaç firmaları da sadece SGK’nın onay verdiği oranda ve türde ilaçları ithal ederek durumu kurtarmaya çalışıyor.
Asıl sorunsa ilaç firmalarının dışa bağımlılığı…
Yerli ilaç sektörünün üretiminin istenen seviyede olmaması, ithal ilaçlara rağbeti arttırıyor ama onda da sorun çok.
SGK’nın dolar artışını dikkate almaması, gümrükte bekleyen ilaçlar, firmaların maddi krizi ve daha birçok etken, sağlığımızı uzun bir yoldan gelecek ilacın çabuklaştırılması için farklı bir çabaya itiyor.
Dilek Özçelik, ayağına kadar gelen bu fırsatı aslında değerlendirdi.
Gözyaşı döktü belki, üzüldü, onuru incindi…
Ama o 1.5 yıldır sorun olan bir meseleyi küllendirmedi.
Zamana yayılmasını ve unutulmasını engelledi.
Sağlık Bakanlığı’nın basit işlerle uğraşacağına daha önemli işleri olduğunu haykırmış oldu.
Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu’nun göreve gelir gelmez kucağında bulduğu “logo” tartışması ve “Anne Sütü Bankası” saçmalığının tüm mesaisini doldurması ve hep tartışmaların odağında olmasına sebep olduğunu gördü. Umarım bundan sonra sağlık alanında yapılacak çok işin olduğunun farkına varır.
Eli değmişken Kamu Hastaneler Birliği’nin nasıl ucube bir yapılanma olduğuna baksa belki ileride kangren hale gelecek bir sorunu da şimdiden önler ya, bakalım!

Twitimden seçmeler
Aslında siyaset, iyi ve hizmete gönüllü insanların mesleği ama nedense bu, çok sık görülen bir durum olmamış, olmayacak da...
www.naifkarabatak.net

14 Nisan 2013 Pazar

Bayrak ve Atatürk posteri yoksa asla!

Bütün toplumlarda halkın hangi olaya nasıl bir tepki verebileceği üzerine kafa yoran uzmanlar, üç aşağı beş yukarı vardıkları sonucun gerçeğe dönüştüğünü görürler. Aslında çok da uzman olmaya gerek var mı bilmiyorum. Kendi adıma, gündeme düşen olaylara halkın hangi kesiminin nasıl bir tepki vereceğini üç aşağı beş yukarı tahmin edebiliyorum. Bunu bazıları “koyun gibi millet” diye özetlese de, “koyun gibi” diyenlerin koyunluğu da bir başka gündemde ortaya çıkıyor.
30 yıldır akan kanın durması için bir adım atıldı. Belki de sadece akan kan değildi durdurulmak istenen. Cumhuriyetin ilk kuruluşundan bu yana da halkın bir kesiminin hep “öteki” olduğu bir toplumda yaşıyorduk ve bu “ötekilik” devletin belirlediği, bunu da topluma yaymayı başardığı bir ötekileştirmeydi. Bunda farklı ırklar da vardı, inanç da, mezhep de, hatta kıyafet de, dil de, yaşam tarzı da…
Ülkemizde “vatandaş” olmanın ilk koşulu “kurala” uymaktı ama sadece yasalara değil, ondan önce kâğıda dökülmemiş kurallara sıkı sıkıya bağlılık esastı.
Mesela İstiklal Marşı’nın nerelerde ve hangi etkinliklerde okunacağı aslında belliydi ama apartman toplantısında bile İstiklal Marşı’nın okunması gerektiğine inandırılmıştık.
Bunun İstiklal Marşı’na saygı olduğunu ve onu ne kadar sevdiğimizi göstermenin bir yolu olduğuna bizi inandırdılar, soğutabileceği fikri üzerine hiç kafa yormadılar zaten öyle bir dertleri de hiç olmadı. Oysa esas olan bunu “yürekten” isteyerek okumaktı, “zorlamayla” veya “ne derler” diye değil.
Vatandaş dediğin yazılı olmayan kurala göre yaşayan dedik ya, bu o kadar da zor değildi aslında. Bir şey olman, bir şeyi yürekten sevmen ve bir şeye bağlılığının samimiyetini sorgulayan yoktu. İstediğin her suçu işleyebilirdin, istediğin yasayı çiğnemek serbestti, istediğin rüşveti yer, istediğinin hakkını söküp alırdın, darbe de yapar, işkence de ederdin.
Ama.. ama mutlaka her platformda “ülkeyi sevdiğini” söylemen gerekirdi. Ondan önce de zaten “Atatürkçü” olduğunu herkese duyurman, mümkünse yakana rozet takman yeterliydi. “Laiklik” senin için her şeyin önünde olmalıydı, lafta yani…
***
Bunla ilgili söylenecek çok şey var, sadece şu bilinmeli ki, bu sıraladıklarıma ne kadar eklerseniz ekleyin, “lafla peynir gemisinin yürümeyeceği” bilindiği gibi, memleketini sevmek, insanını sevmek, barış ve huzur istemek bunlarla mümkün değildir. Bir defa bu, kendi suçunu, bir başka kılıfla örtmekten öte bir şey değildir.
***
30 yıldır akan kanın durması için verilen çabaların sonuncusu İmralı görüşmeleriyle başlayan çözüm süreciydi. Belli kesimlerden belli tepkiler bekleniyordu elbet.
Hainlikle suçlayacaklardı, kendilerinin terör örgütü Silivri’de yargılandığı halde, “terörle pazarlık yapıldığı” iddia edilecekti. Tavizler verildiği söylenecekti. Ülkeyi sattığı, hatta ülkeyi terör örgütüne teslim ettiği bile iddia edilecekti. (Oysa zaten ülke terör örgütüne çoktandır teslim olmuş, yeni yeni elinden kurtulmaya başlamıştı.)
Ve derken barışın daha iyi anlatılması ve anlaşılması için Akil İnsanlar diye tanıtılan 63 kişilik, çeşitli dünya görüşüne, mesleğe ve sanata sahip insanlar ortaya çıktı. Sivillerdi bunlar; devletten de, hükümetten de bağımsız. Senin benim gibilerdi. Görevleriyse barışın gelmesine yürekten inandıkları için bunun nasıl bir şey olduğunu halka anlatmak, onların ne dediğini de hükümete aktarmaktı. Yani bildiğimiz Akil İnsan profiline uygun bir görevleri vardı.
Ama bazıları buna hazır değildi.
Önce Akil İnsanlar eleştirildi, nasıl bir şey bekleniyorsa…
Sonra Akil İnsanların toplantılarında ilginç diyaloglar ortaya çıkmaya başladı, bu da bekleniyordu…
Bazıları şöyle bir toplantı tahayyül ediyordu, dar kafalarına başkası sığmıyordu…
Herkes toplanacak, salona Türk bayrakları ve Atatürk posterleri asılacak, mümkünse balon ve süs kâğıtlarıyla her taraf süslenecek. Sonra açılış konuşması için birisi kürsüye gelecek. Önce Türk Büyükleri ve Gazi Mustafa Kemal’in hatırasına bir dakika saygı duruşunda bulunulacak ve “akabinde” açık alandaysa 41 pare de top atışı, değilse hemen fondan İstiklal Marşı okunacak, tüm salon en gür sesiyle eşlik edecek. Toplantının sonunda ise Onuncu Yıl Marşını coşkuyla okuyup, ayakta alkış tutulacak.
Arada Akil İnsanların ne dediği, vatandaşın tepkisinin ne olduğunun hiç önemi yoktur. Önemli olan “yazılı olmayan kurallara” sıkı sıkıya bağlı olduğunu göstermektir.
Şaka değil, Konya’da bu oldu…
Salonda Türk Bayrağı yoktur diye eleştirildi.
Sonra Atatürk posterleri neredeydi?
Olmalıydı ve sonrası hiç önemli değildi.
Bu aslında psikolojide sıkça duyduğunuz “Öğrenilmiş Çaresizlik Kuramı”ndan başka bir şey değildi.
Aksini düşünemezlerdi, İstiklal Marşı olmadan Apartman Toplantısı yapmanın vatan hainliği sayıldığına inanların yaşadığı bir ülkede, sivil bir istişare toplantısının, hem de 30 yıldır akan kanı durdurmaya dönük, ötelenen bir kesimle barış yaparken, esas olan bayrak ve Atatürk Posteridir, gerisi hikâyedir.
Aslında barış, insanların kendiyle barışmasıyla başlar ama bu o kadar kolay değil. Hele hele “ülkesini ve bayrağını” nasıl ve niçin sevdiğini bile bilmeyen, körü körüne “kul köle” olan önemli bir kesimin yaşadığı toplumlarda hiç kolay değil.

Twitimden seçmeler
Hepimiz, her sorun için onlarca çözüm üretme kabiliyetine sahibiz ama nedense uygulamaya geldiğinde kafamızdaki şablona uyduramıyoruz.
www.naifkarabatak.net