11 Nisan 2013 Perşembe

Kabul ediyorum, sorun bende!

Bugüne dek kadınların ne giydiği veya giymediğini önemseyen olmadığımdan mıdır nedir bilmiyorum, birlerinin “neden giyindin?” veya “niye giyinmedin?” türü çıkışlarını da anlayamıyorum.
O zaman sorun bende…
Koskoca adamlar, kurumlar, kuruluşlar yanılıyor olamaz.
Erkeğin kıyafetini belirleme hakkını elinde bulundurmayanlar, söz konusu kadın olduğunda vurulacak abalıyı bulmanın kızgınlığıyla hop oturup hop kalkıyorlar.
Kimisi başörtülü gördüğünde öcü görmüş gibi oluyor.
Kimisi mini etekli gördüğünde tahrik.
Kimisi başı açığa karşı çıkar, kimisi başı örtülüye.
Birisi çarşafa takar, bir diğerinin pardösüyle alıp veremediği vardır.
Birisi kota kafayı takar, birisi pantolonu bile layık görmez.
Sadece ülkemizde değil, dünyanın her yerinde kadınların ne giyineceğini belirleyenler erkekler olmuştur.
Erkeğin el atmadığı yerde ise “özgür kadın” vardır.
Bu özgürlük, açık-saçık şekilde değil, dilediğini giymek şeklinde kendini gösterir.
Kimi kapanır, kimi açılır.
Herkes kendi inancına, kültürüne, belki örf ve âdetine göre giyinir.
Kimi kırmızı sever, kimi maviden hoşlanır.
Kimi beyazı tercih eder, kimi siyahlara bürünür.
Ama sonuçta kadın, kendi özgür iradesiyle örtünür veya açılır.
Bunun dışındakini kavramakta zorlanıyorum.
Bir erkeğin veya bir kadının “sen böyle giyineceksin!” diye dayatması, tehdit savurması, ağza alınmayacak laflar etmesi, itmesi, horlaması, aşağılaması, küçük düşürmesi, başından örtüyü çekip alması…
Bütün bunlar bana korku filmlerini andırıyor.
Kötü kalpli cadı, yaptığı sihirle herkesi etkisi altına almış, zulümlerini sürdürürken de onları aşağılayarak bunu yapıyor.
İnsanların onuruyla oynuyor.
Şeref ve haysiyetini ayaklar altına alıyor.
Sihir bozulduğunda hiçbir şey olmamış gibi davranılacak belki de…
Yoksa da bir kâbus gibi iz bırakıp geçecek.
Ama bunlar ne sihir, ne kâbus…
Kanlı canlı, taptaze, diri diri…
Herkes bir diğerini şekillendirmenin derdinde…
İdeolojilerini dayatmaya uğraşıyor.
Kendi gözündeki merteği görmeyenler, başkasında kusur aramaya çıkıyor.
Hem de ellerinde koca koca büyüteçlerle hafiyeliğe soyunmaya da gerek duymadan, iftira atarak, küfrederek, hakaret ederek üste çıkma çabası güdüyorlar.
Ve herkesin kendi gibi olmasını istiyorlar.
Kendisi ne giyinirse doğru olan odur, öyleyse diğer herkes kendine benzemelidir.
Kendisi ne yiyorsa da, en doğru tercih odur ve öyleyse herkes aynı yiyeceği tüketmeli.
Hatta nasıl konuşuyorsa, nasıl düşünüyorsa, neye inanıyor, neyden korkuyorsa veya neyi çok seviyorsa…
Listeyi istediğiniz kadar uzatabilirsiniz, çünkü aynaya baktıklarında “en doğru, en iyi, en güzel, en mükemmel” olanı görenler, diğerlerini kendisine benzetmeye çalışması kaçınılmazdır.
Bunlardan birisi de spor…
Avrupa Wushu Şampiyonası'nda Taolu kategorisinde bugün mücadele edecek Zeynep Akyüz, başörtülü olması sebebiyle müsabakalardan men edilmek istendi.
Koca koca adamlar buna çözüm yolu aradı.
Araya Türkiye’deki yetkililerle birlikte Bükreş’ten de yetkililer devreye girdi.
Türkiye'nin Bükreş Büyükelçisi Ömür Şölendil, konuyu Dünya Wushu Federasyonu'na iletti.
Hatta bunla da kalmadı, şampiyonanın yapıldığı salonda Türkiye Wushu Federasyonu üyeleriyle toplantı yapıldı Rusya'nın Bükreş Büyükelçisiyle görüşüldü.
Ve sıkı durun…
Yaşanan gelişmelerinin ardından Avrupa Wushu Federasyonu yönetim kurulu, olağanüstü toplantı kararı alarak bir araya geldi.
Ve Zeynep kızımızın yarışmaya katılması, toplantıdan çıkacak karara bağlandı…
Çünkü zihniyet aynıydı, Zeynep, “alışageldikleri” gibi giyinmemişti, belki de ödün vermemişti, bir başkasına benzemeye çalışmamıştı.
Neye inanıyorsa ona göre giyinmişti, neyden kaçınıyorsa da ondan kaçınmıştı…
Aslında dünyanın neresine giderseniz gidin, “siz olmak” istediğinizde, karşınıza inanamayacağınız engeller çıkacaktır.
Ama başkası olduğunuzda, hiçbir sorun olmayacaktır.

Twitimden seçmeler
Eğer ideolojiniz sizi ahlaklı bir insan yapmaya yetmiyorsa ya ideolojinizin ahlakında, ya sizin ahlakınızda sorun var demektir.
www.naifkarabatak.net

9 Nisan 2013 Salı

Kavganın bir mantığı olmaz ama…

İki gündür Diyarbakır Dicle Üniversitesi’nde meydana gelen ve büyük kargaşanın yaşandığı “öğrenci kavgasını” izliyoruz. Çevre illerden polis takviyesi, panzerler, helikopterler, biber gazları, taşlar, sopalar ve bildik görüntüler…
Sebep ise ilginç…
Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğrencileri, düzenledikleri Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri kapsamında yer alan konferans için bildiri dağıtıyorlar…
“Sol” görüşe mensup olduğu söylenen öğrenciler ise bildiri nedeniyle sözlü tartışmaya ve ardından da büyüyen bir tartışmaya neden oluyor veya bahane ediliyor.
Bir gün önce başlayan olaylar, dün okul dışına taştı, tarlalarda “öğrenci avı” başladı.
Bilindiği gibi Peygamberimizin doğumu her yıl 14-20 Nisan tarihleri arasında çeşitli etkinliklerle ve “Kutlu Doğum Haftası” adıyla kutlanır.
Bu hafta içinde peygamberimiz, bütün yönleriyle anlatılır.
Konferanslar düzenlenir, seminerler verilir, çeşitli yayınlarla tanıtılır ve onu temsilen her platformda gül dağıtılır, gül kokusu sarar her yanı.
Elbette bütün bu etkinlikler “ümmet” olduğuna veya olmaya çalışanlara yöneliktir. Yapılan tüm etkinliklere katılan, peygambere inanan, seven, sayanlar içindir.
Merak edenler, peygamberi tanımak isteyenler de katılabilir elbet, ne yasak var, ne de herhangi bir mani.
Bir başka deyişle yapılan bütün etkinliklere herkes katılabileceği gibi, katılmayanlara da bir yaptırım yok.
Böylesine bir etkinliğin siyasi malzeme yapılması beklenmez.
Ne kutlayan için, ne umursamayanlar için.
İslam Peygamberinin doğumunu ona yakışır şekilde “sevgi” ve “hoşgörü” çerçevesinde kutlarlar.
Dicle Üniversitesi’nde bunun neden siyasi malzeme yapıldığı henüz bilinmiyor.
“Solcu” diye anılan grubun peygamberimizle ne derdi olabilir?
Kutlamıyorlarsa kutlamazlar.
Konferansa gitmek istemiyorlarsa gitmezler…
Uzatılan gülü almazlar, alsalar da sesini çıkarmazlar.
Kokusunu duymaz, burunlarını kapatırlar…
Ama bunu siyasete alet etmezler/etmemeliler…
Kutlayanlar da, kutlamayanlar da…
Hele hele kavga sebebi hiç olamaz.
Bir mantığı yok bunun.
Anlaşılır hiçbir yönü yok.
Benzer bir konferans solcu diye tarif edilen öğrenciler yapsa da kavga sebebi olmamalı, hatta tam zıddı bir fikri tartışsalar da.
Bu ülkede fikirler tartışılmalı, yumruklar değil.
İsteyen istediği fikri söylemeli, diğeri de karşıt fikrini ortaya koymalı.
İnsanlar konuşmalı, tartışmalı, belki bir birini ikna edecek platformlarda, bir arada olmalılar.
Ama kavga değil.
Hele hele işin içine “inanç” girdiğinde, birisi, bir diğerinin “kutsalına/değerine” saygı göstermeli.
Senin için değerliyse ben susmalıyım.
Benim için değerliyse de sen susmalısın.
İnançlar, kavga sebebi olmamalı.
Mezhepler ayrımcılık sebebi sayılmamalı.
1980 öncesinde “şartları olgunlaştırma” provokasyonunun bir parçası olan bu tür gereksiz kavgalara bir daha dönmek mantıklı değil.
Solcu olsanız bana ne, sağcı olsanız bana ne?
Karşındaki kişinin fikrine saygı gösterdiğin oranda yücelebilirsin.
Bir başkasının hakkını koruduğun oranda büyürsün.
Kendin için istediğini bir başkasına istediğin oranda demokrat olabilirsin.
“Ama”sız, “keşke”siz, “fakatsız” ve etiketsiz bir şekilde, sen kendine neyi hak biliyorsan, karşındakine de onu hak bildiğin oranda adamlığın söz konusu olabilir.
Kendini diğerinden üstün görüyorsan…
Sana hak olanın bir başkası söz konusu olduğunda sıralayacak bahanelerin varsa…
Kendine her şeyi hak biliyorken, bir diğerinde “daha neler isteyecekler?” diye verilen hakkın ulufe olduğuna kanaat getirmeye başlıyorsan…
Sen sağcı olsan ne olur, solcu olsan ne olur?
Hatta bir inancın olsa ve iyi ibadet yapan olsan ne olur?
İnandığın gibi değil, yaşadığın gibi inananlardan olursun.
Ve bencil bir yapıya bürünür, sadece kendini, sadece kendi fikrindekileri veya kendi ırkındakilerin öne çıkması gerektiğini düşünürsün.
“Faşistlik” aslında sadece bir ırkı öne çıkarmak değildir.
Körü körüne kendi ırkının bütün diğerlerinden üstün olduğuna inanmak da değildir.
Faşistlik, bütün bunlarla birlikte kendi fikrini/ideolojini dayatma, yasak koyma ve geniş kapsamıyla “hak” yemedir.
Hiçbir kavgada mantık bulamıyorken, bu kavgada mı bulacağım?

Twittimden seçmeler
İnce ince yasemince pardon Muharrem İnce mahkemeyi basmadıklarını söylemiş. Vallahi bunlar milleti enayi sanıyor. Bassaydınız ne olurdu?
www.naifkarabatak.net

8 Nisan 2013 Pazartesi

Biz askerin darbecisini severiz!

Beklenildiği gibi dün Silivri’ye çıkarma yapanlar, mahkemeyi basmakla kalmadı, asker ve polise taş ve demir parçaları fırlattılar. Silivri’ye çıkarma yapanlar, “Türk askerinin” tutuklanmasını protesto ettikleri açıktı. Onlara göre askerler suçsuzdu ve boş yere özgürlükleri ellerinden alınıyordu.
Bu değil elbet…
Dahası var.
Onlar, AK Parti’nin “Türk askerine düşman” olduğunu düşünüyordu.
O zaman askeri savunmak onlara kalmıştı…
Ama darbecileri…
Zira dün askere taş attılar, demir parçaları fırlattılar…
Ortalığı savaş alanına çevirmek için her türlü çirkefliği yaptılar.
Türk askerini korumak içindi bunlar…
Peki saldırdıkları kimdi, onlar da bu ülkenin askeriydi, sizin, bizim, öbürünün çocukları, babası veya kardeşi…
Ama darbeci olmayanındandı bunlar…
Yani görevini yapanlardı.
Güvenliğimizi sağlayan, bizden aldığı vergilerle maaşını alıp, karşılığında hizmet edenlerdi.
CHP’liler…
İşçi Partililer…
Ve bu ikisinin “dostluğuyla” oluşturulan Türkiye Gençlik Birliği ve onlar gibi birkaç postal yalayıcısı STK…
Adalet tecelli etmesin diye oradalardı…
Mahkeme ise adalet tecelli etsin diye kurulmuştu.
Dün Silivri’de adaletin “zorbalıkla” baskı altına alınmaması için askerler de oradaydı…
Polisler de vardı…
Ama Ergenekon âşıkları, “en iyi asker, darbeci askerdir” diyerek, askerlere taşla, sopayla, demir parçalarıyla saldırdılar.
Hatta küfürler ettiler.
Hakarette bulundular.
Hâsılı “kendilerine yakışan” her şeyi yaptı, tüm maharetlerini gösterdiler. Karşılığında da bekledikleri cevabı aldılar.
Zira amaçları oydu.
Polis tedbir alacak, asker koruma kalkanı oluşturacak ve mahkemenin sükûnet içinde tamamlanması sağlanacak.
Bu olmamalıydı…
Ve bir de polis ile asker sert tepki göstermeliydi ki, postal yalayıcı kanallarında ve gazete paçavrasında feryat figan edeler.
Muhtemelen dün gece darbeci kanallar duygu sömürüsüne başlamıştır.
Sütten çıkmış ak kaşık olduklarını söylemiştir.
Bugün de kâğıda basılan ve adına gazete denen postal yalayıcılar aynı yolu deneyecek.
Hükümete yüklenecekler, polise çatacaklar, askeri eleştirecekler…
Ama darbeci olmayanını…
Bir taşla iki kuş vuracaklar, hem barışı sabote edecek, hem darbecilerin yargılanmasını engelleyecekler, belki de korku salacaklar.
Çok korktuk çoook!
***
Anlamadığım ne biliyor musunuz?
Bütün bunları yapabilirler…
Darbeci de olabilirler, bu ülke ve bu ülkenin insanı için iğrenç hesaplar içerisinde de olabilirler.
Hatta hepimizi denizaltına doldurup, havaya da uçurmayı düşünebilirler…
Camileri bombalamayı hayal edebilirler.
Belki ezanı Türkçeleştirmeyi bile kurgulamışlardır.
Birisi cumhurbaşkanı olur, diğeri başbakan, saz arkadaşları da kendilerine makam bulur.
İhaleleri kendileri alır, halka kendileri zulmeder.
İşkenceler geri gelir, zulümler yurdun dört bir yanına salınır.
Yeni terör örgütleri kurarlar, Ergenekon ve onun kullandığı taşeronlar kesmezse devreye girsin diye…
Özgürlükleri kısıtlarlar yavaş yavaş değil, birden ve tümden…
Belki şapka devrimi(!) gibi saçma bir devrim daha çıkarırlar.
Yapmayanın kellesini vururlar.
Dersim’in adı Tunceli oldu, bombalayacak başka kentler bulurlar.
Camileri ahıra çevirir, ambar yapıp kurtulurlar.
Çizmelerini giyerler yeniden…
İstiklal Mahkemelerini seyyar hale getirip, asıp asıp geçerler…
Ha bir de Atatürk’ün resmini banknotların üzerinden kaldırır, koyacak bir darbeci bulurlar.
Bakmayın “Atatürkçüyüz” dediklerine, o sadece bir kalkan, hepsi o…
Bütün bunları yapabilirler, düşleyebilirler, planlayabilirler, oturup konuşabilirler ve tartışarak en iyi kötülüğe karar da verebilirler…
Ama Allah aşkına bu adiliği bize “demokratik hak” diye yutturmaya kalkmayın bari…
Siz bizi enayi mi sanıyorsunuz?

Twitimden seçmeler
Siyasilerin yeni taktiği, “Onların derneği var, bizim niye olmasın” ve “Hadi kız tülünki, git dernek kur!” :))))
www.naifkarabatak.net

7 Nisan 2013 Pazar

Hizmet edenlere ‘Selam’ Olsun

O kadar okul okuyacaksın, Amerika’da mastır yapacaksın, sonra da gidip, Afrika’nın bilmem hangi ülkesinde 200 dolara öğretmenlik yapacaksın…
Bunu normal şartlarda kabullenmek elbette mümkün değil.
Sadece Afrika değil, dünyanın herhangi bir ülkesinde, bu şartlarda, hiç tanımadığın, huyunu suyunu bilmediğin, güvenliğinden emin olmadığın, adının sanının duyulmadığı yerlerde hizmet etme amacı, bir ideal olmadan mümkün değil.
Ama bunu yapan insanlar var.
Hem de sayıları çok fazla.
Neredeyse “maddi” olarak karşılıksız…
“Selam” filmi bu açıdan ezber bozan bir film diyebilirim.
Duygunun çok yoğun olduğu, gözyaşlarınızı tutamayacağınız ve zaman zaman “hiç kimse olmasa da, hıçkırarak ağlasam” diyeceğiniz bir film. (Bu arada ağlamak insanın kalbini yumuşatıyor ve öyle rahatlatıyor ki, anlatılmaz.)
Bu başarı, yaşanan olayların perdeye yansıtılmasından kaynaklı…
Yönetmenliğini Levent Demirkale’nin üstlendiği Selam filminde, Burçin Abdullah, Yunus Emre Yıldırımer ve Hasan Nihat Sütçü önemli rolleri üstlenmiş.
Üç kıtada, üç farklı ülkede hayattan kesitler var.
Harun, Zehra ve Âdem, farklı ülkelerde, farklı renklerde, inançta ve ırktaki insanlara bir şeyler öğretme adına yola çıkan gençler.
Giderken ardında çok şeyler bırakıyorlar.
Âdem, Bosna Hersek’e giderken hamile eşini bırakıp gidiyor.
Zehra, Afganistan’a aşkını bırakarak giderken, aşkı Harun ise fakirliğin hüküm sürdüğü eski sömürge devleti Senegal’a doğru yola çıkıyor.
Film, üç farklı yerde geçiyor ve oranın yaşamından kesitler sunarken, bizlere de önemli mesaj bırakıyor.
İlk hikâye Senegal’de, beyazların siyahları köle gibi kullandıkları yerde geçiyor.
Kaza geçiren çocuğunu “beyazların hastanesine” kabul etmeyecekleri için dövünenlerin, her şeye rağmen çocuklarını tedaviye götürme uğraşları ve beyazların onları aracına almaması, ölen 6 yaşındaki çocuklarının acısıyla, öfkesiyle bilenmeleri…
Onlara göre bütün beyazlar kötü ve zalim…
Belki de bütün siyahları iyi görüyorlar.
Çünkü hayatları boyunca ırklarından, derilerinin renginden, belki de inançlarından dolayı dışlanmış, horlanmış, köle muamelesine tabi tutulmuşlar…
Ama gün gelir beyaz bir öğretmen, bütün bu anlayışı yıkabilir.
Onlarla oynuyor, onlarla gülüyor, onlarla aynı sofraya oturuyor.
Çünkü bu beyaz adamın “ırk” gibi bir takıntısı da yok, derdi de…
***
İkinci hikâye Avrupa’nın göbeğinde katliama maruz kalan Bosna’da geçiyor. Sırplarla Boşnaklar bir arada huzur içerisinde yaşarken kapı komşusunun bile sırtını döndüğü, hatta öldürdüğü günlerden bugünlere…
Sadece Boşnak olduğu için veya sadece Müslüman olduğu için öldürülen insanlar ve sonrasında onların çocukları…
Âdem öğretmen, bu anlayışı yıkmak için mücadele ediyor ve bunu da hayatıyla ödüyor.
Ve Afganistan…
Birçok ülkenin üzerinde hesabı olan, insanları aç ve susuz kalan, yoksullukla hayatta kalmaya çalışan ve bunu değiştirmek istemeyen bir ülke.
Zehra, Afganistan’da bu çocuklara sadece eğitim vermiyor, ablalık da yapabiliyor.
Bütün bunları “sevgiyle” yapabilir insan.
Bir ideal uğruna…
Bir hizmet aşkıyla…
Maddi karşılığı asla olmaz.
Ama zaten karşılıksız da olmaz, bu dünyada değil, ötelerden beklenen bir karşılığı olmalı.
***
Anlaşıldığı gibi film yurt dışında birçok ülkede görev yapan Türk Okullarını ve orada görev yapan öğretmenlerin sıkıntılarını yansıtıyor.
Üç hikâyede gerçek…
Zaten bir tanıdığınız varsa, gerçeğin ne olduğunu anlamak da zor değil. Bunu iyi biliyorum.
Filmde Fetullah hoca yok ama onun dünyanın dört bir yanında inşa ettirdiği okullar ve onun izinde olan öğretmenler var.
Bazen bana “falanca cemaat nasıl, filan nasıl?” diye sorarlar.
Rahatlıkla şu cevabı veririm, “iyidir.”
Çünkü bir idealleri vardır, iyiye dönük bir amaç güdüyorlardır ve hizmet ediyorlardır.
Bu yeterli aslında…
İnsanlara faydalı olmak, bir başkasının mutluluğuyla mutlu olabilmek, bildiklerini aktarmak, el uzatabilmek, destek olmak, merhem sürebilmek…
Bütün bunlar insan olmanın da gereğidir, Müslüman olmanın da…
Siz hangisi adına yaparsanız yapın, hangi cemaat, hangi vakıf, dernek veya parti adına yaparsanız yapın; hem insanınıza, hem ta uzaklardaki insanlara ve hem de yaşadığınız yere katkınız varsa, siz ideal insansınız demektir.
Bugüne dek hiçbir cemaatte olmadım ama eğer olsaydım, bildiklerimi birilerine aktaracak fırsatı yakalasaydım, mesafe kaygım olmaz, Afrika’da adını bilmediğim bir ülkede üç kuruşa çabalamaya razı olabilirdim. Zira bir insanı kazanmak, bütün insanlığı kazanmak gibidir.
Selam filmi, ırkçılığa bakışınızı, yoksulluk anlayışınızı ve hizmet aşkınızı sorgulayacak, sorgulatacak bir film.
Herkesin mutlaka izlemesini tavsiye ederim ama yanınızda mutlaka mendil bulunsun.

Twitimden seçmeler
Kovboy filmlerinde ellerinde silah ve asmaya hazır iple "adalet" diye bağıran at hırsızları, nedense her zaman bana çok tanıdık gelmiştir.
www.naifkarabatak