28 Mart 2013 Perşembe

Eşeklik baki kalıyor

Atalarımızın her sözünde derin manaların ve engin tecrübelerin olduğunu “benzer” olaylarla karşılaştığımızda çok daha iyi anlıyor, onları rahmetle anarak, belki de hiç eğitim almadıkları halde hayat tecrübelerinin derinliğine hayran kalıyoruz.
Bazen bu sözleri hayatımıza düstur ediniyor, bazen öğütlerimizde kulağa küpe olacak sözler olarak aktarıyoruz.
Bazı sözler üzerine yazı yazıyor, bazısı kitap olacak kadar derinliğe sahip olduğuna inanıyoruz.
Hasılı atalarımız, bugün karşılaştığımız ve yarın karşılaşabileceğimiz her konuyu anlamlandıracak, sorunu çözecek sözler etmiş.
Bazen ezgiyle bunu söylemiş, bazen derinliğiyle, bazen dillerde bir şarkı olarak oralardan buralara kadar gelmiş…
TGB’liler bir kez daha atalarımızın sözlerine, ezgilerine bakmamızı sağladı.
***
Fuzuli’nin eşekliğin baki kalacağına inandığı şu dörtlüğünü Türkiye Gençlik Birliği (TGB) bir kez daha hatırlattı;
“Mey biter saki kalır, her renk solar haki kalır, diploma insanın cehlini alsa da; hamurunda varsa eşeklik, baki kalır..”
TGB’liler, YGS sınavını protesto etmek için toplanmışlardı.
Doğal bir tepkiydi.
Olması gereken bir protestoydu.
Belki de protestolar içerisinde “eğitim hakkı” olduğundan çok daha anlamlıydı.
Üniversiteyi, okumak isteyenlerin önüne konulan her sınav, bir engeldi ve her sınav, eğitim sistemindeki adaletsizliği yansıtıyordu.
Buraya kadar tüm TGB’lilere ve tüm gençlerin eylemine yürekten destek verenlerdenim.
Ama eylemde eşeklik vardı.
Yanlış okumadınız, eylemin tam ortasında bir eşek vardı.
Ama söz konusu TGB olunca işin içinde “eşeklik” olmasını yadırgamamak gerektiğini sonradan öğreniyoruz.
TGB’liler, aslında YGS’yi protesto etmiyordu.
O bir bahaneydi.
Bir eşeğe başörtüsü takarak, başörtülü derse ve sınava girenleri protesto ediyorlardı.
Hani başı örtülü girseler onlara ne, girmeseler onlara neydi?
Sonuçta okuyan da onlar, örtünen veya örtünmeyen de…
Yani TGB’lilerin olumlu olumsuz etkileneceği bir durum söz konusu değildi.
Rahatsızlık duyacakları bir durum da yoktu.
Ama TGB’lilerin kimler olduğu belli olduğunda yapılan eşekliğin amacı da ortaya çıkıyordu.
Türkiye Gençlik Birliği denilen bu oluşuma İşçi Partisi destek veriyor.
Zaten üyelerin çoğu İşçi Partili…
Yani Ergenekon sevdalıları…
Sonra CHP’nin “Birgül Ayman Güler” anlayışına sahip olan gençleri…
Yani Ergenekon’un avukatı olduğunu haykıran Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanı olduğu partinin bir kısım gençleri…
Ve ulusalcılar…
Her taşın altındakiler…
Neyi kaldırsan, hangi köşeden, hangi taşı oynatsan altından çıkan “derin” ulusalcılar…
Yani Ergenekon’un tam göbeği…
İnsanlara hayatı zehir etmek için uğraşan yapılanmalar…
Özgürlüklere ket vuran zihniyet.
İnsanların yaşamına müdahale etmeyi, özgürlük sanan eğitimliler…
Darbelere çanak tutan ve halkı darbelerle korkutan güruh.
Barışa karşı çıkan, savaşın sürekli devam etmesinden nemalanan vatanseverler(!)
Üstün ırklar hepsi…
Atatürkçülük maskesiyle “iğrenç” darbe hesapları yapanlar…
Ve tabii ki faşistler…
Türk oldukları için dünyanın en ari ırkı olduğunu sanacak kadar faşist bir anlayışa sahipler.
Özel üretimler(!) hepsi de…
Hitler’i kıskandıracak kadar ırkçı bir anlayışla ülkede birilerini hep birilerine üstün tutanlar.
Ve şimdi YGS’yi protesto etme adına insanların özgürce giyinmesini “eşeklik” olarak lanse edebiliyorlar.
Eşeklik, anlayışsız ve kabalık olarak bilinir.
Ama bazıları var ki, “eşeğe hakaret” olarak da algılanabilir.
Bazıları görgüsüzlüktür, cahilliktir.
Ama ya eğitimliyse bunu yapan?
O zaman Fuzuli devreye girer…
Alır eline sazı, hayat tecrübesini yürekten gelen cümlelerle bir kez daha bize hatırlatır…
“Mey biter saki kalır, her renk solar haki kalır, diploma insanın cehlini alsa da; hamurunda varsa eşeklik, baki kalır...”


Twitimden seçmeler
İnsanların kalıbına, mensubu oldukları partiye, makamına ve eğitimine değil, damarına bastığında ne kadarı insan kalıyor diye bakacaksın.
www.naifkarabatak.net




27 Mart 2013 Çarşamba

Bütün kaleler, bütün tersaneler yerinde!

Her olayın, her girişimin insanlığa öğrettiği şeyler var. Ders almayı bildiğinizde “tarihin tekerrürü” sözü gündeminize girmez ama aksinde her zaman tarih tekerrür eder ama ilk kez karşılaşıyormuşuz gibi şaşkınlık yaşar, ibret almayı düşünemeyiz bile.
30 yıldır süren terörde, gelen her iktidarın geçmişten ders almayarak, bildik çözümün dışına çıkamadılar/çıkartmadılar.
Aslında “çıkartmadılar” daha doğruydu.
Zira en ufak “aykırı” çıkış yapan iktidarlara bir şeyler oluyor, aydınlar suikasta kurban gidiyor, “barış” diye hayatını ortaya koyanlarsa savaşa kurban ediliyordu.
Kendisi gibi düşünmeyenleri “dâhili ve harici bedbahtlar” içinde her hangi bir yere koyamasa bile “dâhili”ye monte etmekten çekinmiyor, “hariciyle” de ilişkilendiriyordu.
Kendi fikri iktidar olmayınca “İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler”, savıyla bağdaştırabiliyorlardı.
Tek parti zihniyetinin açık oy gizli tasnifi de bunu önlemeye, kendi gibi düşünmeyenlerin galibiyetini engellemeye dönük, “dostane(!)” manevradan başkaca bir şey de değildi.
Atatürk’ün Gençliğe Hitabesindeki bu kısmı 89 yıl boyunca çok yaşadık.
Darbe dönemlerinde ise bir diğer satıra geçildi; “Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.”
Oysa darbe yapan, “dağıtılmamış ordu” oluyordu, nasıl oluyorsa ama bununla birilerini kandırabiliyorlardı.
Bedbahtlar afişe edilmeli, kendilerinin ne kadar vatansever oldukları ortaya çıkmalıydı.
Ve böyle bir zamanda görevden kaçılmazdı.
Zaten muhtaç olduğu kudret, daha önce şırınga edilen “asil kanında” vardı.
***
Bunları geçtik aslında…
Herkes kimin ne olduğunu öğrendi.
Ama bir şeyi hep ilk kez görüyormuşuz gibi barışa doğru önemli adımlar atıldığında bir kez daha “..aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.” sözü gündeme gelmeye başladı. Her barış adımında, barışı sabote eden bu zihniyetti.
Oysa unutulan bir şey vardı.
Burada ne işgal edilen köşe var, ne dağıtılan ordu, ne zapt edilen kale, ne de girilen tersane…
Bir sonraki seçimde halk isterse bir başka siyasi partiyi iktidar edecek güce sahip. “Ben geldim ve gitmiyorum” diye bir işgalcinin görev başında olması söz konusu değil.
Sorun şu aslında…
Türkiye’de neredeyse yüzde 70, böyle bir zapt etmenin olmadığına inanıyor, yüzde 30’un bir kısmıysa ciddi ciddi buna inanıyor veya inanmamızı sağlamak için yoğun bir çabanın içinde.
Ergenekoncuların Silivri’ye doluşmasını, “bütün orduları dağıtılmış” gibi yorumlayanlar, bedbahttan ne anladıklarını bir kez daha gözden geçirmeleri gerekiyor. Zira dağıtılan ordu değil, darbecilerdir.
Ulusalcı çevreler bunu kullanarak, barış görüşmelerinin bu işgali arttıracağını, kalan tüm kalelerin zapt edileceğini ve girilmemiş tersane kalmayacağını söylüyor.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Bursa mitinginde kalabalığın “Vur de vuralım, öl de ölelim” diye slogan atmasından sonra cevap olarak, “Merak etmeyin, ona da sıra gelecek” demesinin gördüğü tepki üzerine, “sözün başka amaçla” söylendiği yönünde oldu.
Burada da aynı kaygı mazeret alındı.
“..bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.”
Öyleyse yeni kurtuluş mücadelesi vermek, vatanı korumak, yurdu düşman işgaline uğratmama adına “vur de vuralım, öl de ölelim” sözüne “merak etmeyin ona da sıra gelecek” dendiği belirtildi.
Eğer böyleyse barış için çabalayanların öncelikle bu kaygıları izale etmesi gerekir.
Barış sürecinde zapt edilen bir kalenin söz konusu olamayacağı, girilen bir tersane de bulunmadığı anlatılmalı.
Eğer bu tür bir tezahürata, “zamanı gelecek” diye karşılık verirseniz, “hazırlanın, emir vereceğim” demekten başka bir şey olmadığı açıktır. Öte yandan zaten bu korku, 89 yıldır derin yapılanmanın içimize saldığı, kendi koltuğunu sağlamlaştırmak için saldığı hayali korkudan başka bir şey değildir.
Aynı korkunun yaygınlaştırılmasının hiç kimseye faydası yoktur. Bakın, 2014 yılında mahalli seçimler yapılacak, 2015 yılında ise genel seçim.
Yani oy, halkın elinde. Öyleyse yerleşilen kale ve girilen tersane sadece ütopik bir iddiadan öte değil.
Unutmayın ki, bu ülkeye eğer barış gelirse, eğer o günü görürsek, hepimiz çok daha mutlu olacağız. Aksinde ise yine tökezleyeceğiz ve yine korku salanlar kazanmış olacak.
Bu defa barış kazansın, olmaz mı?

Twitimden seçmeler
Bir birimizi anlamaya niyetlenmedikçe saatler, günler, aylar ve yıllarca beraber olsak, konuşsak da bir şey değişmez. Niyet anlamaksa çok kolay…
www.naifkarabatak.net

26 Mart 2013 Salı

N’oldu akıllım, şiştin mi?

Gazetelerde, televizyon ekranlarında her gün “akil adam” görüyoruz. Listeye biri ekleniyor, birisi çıkıyor. Kimi gönlünden geçeni dayatma adına, kimi “beni de yazın” ricalarını kırmadığından, kimi de aldığı tüyoları yansıtma adına gazetecilik görevi yapma derdinde.
Ama ne olursa olsun, sonuçta “Akil Adamlar” diye yansıtılmaya çalışılan “Hakem Heyeti” üzerinde bir mutabakata varılacak ve o zaman “dayatma” isimlerin pek ilgi görmediği de ortaya çıkacak.
İşte o zaman yazının başlığı devreye girerek soracak, “N’oldu akıllım, şiştin mi?”
Çocukluğumuzda mızıkçılık edip, büyüklerimize bizi ispiyonlayanların sözüne güvenilmediği zaman söylerdik bu cümleyi. Kız çocukları, eki elini beline koyup, başını hafif sallayarak dalga geçerek bunu söylerlerdi.
Haklılığı ispatlanmıştı ya…
Büyükleri mızıkçı ve ispiyoncu çocuğa inanmamışlardı ya…
***
Ama bugün inanırlar. Öyle bir hava var. Öyle bir atmosfer var. Gazeteler, radyolar, televizyonlar ve siyasiler, kendi düşünce yapısını insanlara dayatma derdinde. Çoğu halkın ne istediğini “hiç” bilmediğinden, uçurdukları balonun havalanacağını ve birileri tarafından tutulacağını sanırlar.
Ama sonunda şişerler elbet.
Çünkü halk, savaş istemez; Evlat acısının ne demek olduğunu bilenler de istemez, o acıyı asla yaşamak istemeyen de…
Eğer dedikleri doğru olsaydı, 30 yıldır ne kan akardı, ne gözyaşı dökerdik. Sürekli “ertelenen” bazen “üstü örtülen” kangrenleşmiş sorunlar yığıldıkça yığıldı. Sanki memlekette bir tek akıllı adam yoktu. Herkes öldürmeye hevesliydi ve herkes eline silah alıp sokağa çıkmıştı. Yoktu elbet böyle bir şey. Öldüren, kendi iktidarının devamını sağlıyordu. Yaptıkları ve yapacakları darbe planında “gerekçe” bölümü dolu olmalıydı.
Millet şehit cenazelerine isyan etmeli, oğlu dağa çıkan anaların feryadı yükselmeliydi. İktidarlar suçlanmalı, siyasiler yuhalanmalıydı.
O zaman “şartlar olgunlaştı” diye düşünenler, “halk bize telli mektup yolluyor, gelin darbe yapın diyor” diye düşünür veya düşünmemizi isterlerdi.
Hep böyle olmuştu. Sürekli böyle de devam edip gideceği üzerine hesap kitap yapıyorlardı.
Şiştiler…
PKK silah bıraktı ve çekilme takvimi açıklandı. Ülkeye barış geliyor, gelirken elbet kabul edilen tavırlar da var, hiç istenmeyen hareketler de.
Ama sonuçta barış gelecekse “katlanacak” konunun önemi kalmıyor.
Eğer bu ülkede sanıldığı gibi “akıllı” adamlara iş düşseydi, hiçbir zaman ülkede tek damla kan akmazdı.
Şimdi akıllı adam sayısında artma var. Öyle dayatmak istiyorlar belki. Belki de “bugüne dek” yetki verilmeyenler, ellerine yetkiyi alıp, “kimseyi üzmeden” orta yolu bulacak bir süreci rahatlıkla idare edebilecekler.
İşte bunlara kamuoyunda “Akil Adam” deniyor ama içinde kadınlar da var.
Öyleyse “Hakem Heyeti” en iyisi…
Ama kim?
İlk gün ortaya atılan isimler, kamuoyunda pek akıllı gözükmedi.
Gerçekten aranan akıllı insan mıydı, yoksa Genel Kurmay eski Başkanı Hilmi Özkök’ün dediği gibi “makul adam” mıydı?
Zira akıllı adam, Özkök’ün tarifiyle; “Sadece kendi aklına güvenir, karşısındaki akılların kendi aklına yetmeyeceğine inanır, kendinden başkasının aklından çıkanlara itibar etmez, karşısındakini dinlemeye bile tenezzül etmez.”
Çok gördük böylelerini.
Ve böyleleri yüzünden 30 yıldır akan kan durmuyor.
Çünkü o kadar akıllılardı ki, ne akıl almaya ihtiyaçları var, ne de kanın durması gibi dertleri. Onlar “vurarak” terörü bitireceklerini sanıyorlardı, diğerleri de “vurarak” devleti dize getireceğini.
İkisi de mümkün değildi.
Sadece akacak kan miktarının artmasından başka işe yaramazdı.
Peki “Makul Adam” neydi?
Onu da Özkök’ün tarifinden bakalım; “Bir sorunun çözümü için kendi aklı kadar başkalarının aklına da güvenir. Hatta akılların birliğinden çok daha güzel ve sağlam eserler çıkacağını bilir. Karşısındakini dinler. Herkes için kabul edilebilir olanı bulmaya çalışır.”
İşte bize lazım olan “Makul adam”
Bunun hangi görüşte olması, hangi partide veya nerede siyaset yapıyor olması bir şey değiştirmeyeceği gibi, yazdıkları yazının nerede yayınlandığı, hangi üniversitede görev aldıkları da önem taşımaz.
Bazen dağdaki çobandır makul adam, bazen siyasetin tepe ismidir. Bazen bir bürokrattır, bazen eli kalem tutan, dili laf yapandır.
Ama sözü dinlenen, anlatılanı alan, en uyguna karar verendir.
Yoksa bu sürecin sonunda da birileri çıkıp, “N’oldu akıllım, şiştin mi?” diyebilir.
İşte bu olmasın, tarihi fırsat bir kez daha kaçmasın.

Twitimden seçmeler
Sorun, en akıllının biz olduğumuzu sanmamız ve yanlış yapan ya da yanlış düşünenin kendimiz olabileceğini asla düşünmememizdir.
www.naifkarabatak.net

yakamozyakut.com: 1832, Radikal Blog: 19.044, Gazete Adiyaman: 1.523, jethaber:

25 Mart 2013 Pazartesi

Senin liderini senin gibi sevemem!

Siyaset yazanların açmazıdır belki. Eleştirdiğin siyasi parti veya liderine gönülden bağlı olanların ilk tepkisi “bizim partiye” veya “bizim lidere nasıl böyle bir şey dersin” olur.
Çünkü kendisi için önemli olan, kendisinin yüreğinde yer eden sevginin, herkes tarafından hissedilmesi ve aynı şekilde kabul edilmesini isterler.
Aslında bunda yadırganacak bir şey yok.
Ben seviyorsam, demek ki önemli, o zaman neden herkes sevmiyor?
Bir insanı seven de olur, sevmeyen de…
Bir siyasi partiye gönülden destek veren de vardır, seçimden seçime oy veren de…
Hatta o partiden nefret edenler de vardır.
Her parti veya her lider, taraftarları için “çok önemli” diğerleri içinse “saygı” duyulması beklenen bir oluşum ve onun lideridir.
***
Dünkü yazım geniş yankı buldu.
Hali üzere bulmasını da bekliyordum.
Ama yeterince doğru okunduğunu ve doğru algılandığını düşünmüyorum.
Eleştiriler çok oldu.
Tebrik edenler de…
Eleştirinin dozunu kaçırıp, hakaret boyutuna vardıran da…
Yazının başında söylediğim gerekçelerle hepsini hoş görmek zorundayız.
Ama bir yazıyı da önyargıyla okumamak zorundayız.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Bursa’da yaptığı mitingde kalabalığa “Vur de vuralım, öl de ölelim” sloganını attıran ben değilim.
Ve yine o kalabalığa daha toparlayıcı, daha sevgi ve hoşgörü mesajlarıyla dolu cevap vermek varken, “Merak etmeyin, onun da zamanı gelecek” diyen de ben değilim.
Dolayısıyla eleştirilecek bir yön varsa, o salonu dolduranlardan bağıranlar ve onlara “öldürme” değil, “yaşatmanın” görevini hatırlatmayan genel başkandır…
Bu diyalogun alkışlarla karşılanması beklenmemeli.
Hiç kimse –buna MHP’liler de dâhil- vurmayı ve öldürmeyi alkışlayacak, tebrik ve taltif edecek değildir.
Dün MHP’li dostlarımdan birçok kişinin serzenişini dinledim.
İlk kez muhatap olduğum MHP’lilerin yazıma gösterdikleri tepkilere karşılık verdim.
Sosyal medyada “olgun” eleştiri yapanlara da, “hakaret” edenlere de cevap verdim.
Radikal Blog’da yapılan yorumlara okudum, bazılarına cevap verdim.
Hepsini alt alta koyduğumda, MHP’lilerin “terör örgütü” lafından çok içerlendiklerini gördüm.
Bu beklenen bir davranıştır.
Sonuçta hiçbir parti “terör örgütü” olmayı istemez veya öyle görünmeyi arzulamaz.
“Bakın biz terörist değiliz” diye takılanlara da, eleştirinin dozunu kaçıranlara da açıklamalar yaptım.
Hâsılı dün yoğun tempomun tamamı, yazıma gösterilen olumlu-olumsuz tepkilere cevap yetiştirmekle geçti.
MHP’lilerin şunu bilmesini isterim.
Ülkenin huzur ve barışını en çok isteyenlerden birisi olarak, bir başka terör örgütünün doğmasını arzulayanlardan elbet değilim, yakıştırmam da bu değil.
Bir siyasi parti, kucaklayıcı olmalı, eleştiriler, onları “gaza” getirmemeli.
Süreci beğenmezseniz dahi, eğer sizin de nihayetinde “barış” istediğinize göre çok daha yapıcı, çok daha toparlayıcı olmaktır.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Bursa Mitinginden bir gün önce 81 il teşkilatına gönderdiği 7 maddelik uyarısı, dikkatle yazılmış, iyi hazırlanmış metindi.
Genelde tahriklere, provokasyonlara, fitneye dikkat çekerek bunlara uyulmamasını kavgaya girilmemesini, hatta kavgaya heveslendirenlere itibar edilmemesini söylüyordu.
Ama bir gün sonra Bursa’da, kendi uyarısına kendisi uymuyordu…
Eleştirim de haklı olarak bunaydı.
MHP’lilerden beklediğimse, sürecin barışa gideceği ve ülkede akan kanın duracağı, silahların susacağı, anaların gözyaşını dineceği umuduyla da olsa, kayıtsız kalmamalarıdır.
Sürecin barışla noktalanacak olması, “beklentimiz, arzumuz” olmalı.
Ama olmazsa olmaz elbet…
Süreci sabote etmek isteyen, akan kanın sürmesini arzulayanların sabotajları da, tahrikleri de, provokasyonları da olacak.
Ya onlar kazanacak, ya millet.
Hepimizin arzusunun nihayetinde milletin kazanmasıdır.
Bu ülkede herkesin barış içinde, kardeşçe yaşamasından kim gocunabilir, kim böylesine güzel tabloyu arzulamaz.
En azından bu defa ümitliyim…
Ve ümidimin boşa çıkmamasını en çok isteyenlerdenim.
Mevlana’nın dediği gibi “Olduğu kadar, olmadı kader” deriz…
Ve hiç değilse karınca gibi hem safımızı belirtir, hem o yolda olduğumuzu gösteririz.
Savaştan yana olmaktansa, barıştan yana ölmek, her zaman evladır…

Twitimden seçmeler
Olayları beklentinize göre değerlendirirseniz, görmek istediğinizi görür, duymak istediğinizi duyarsınız. Böylece gerçeğe asla ulaşamazsınız.
www.naifkarabatak.net

24 Mart 2013 Pazar

MHP Terör Örgütü mü oluyor?

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 30 yıldır akan kanın durması, silahların susmasının hemen ardından 9 ili kapsayan mitinglerine başladı, ilki ise Bursa’ydı…
Mitinglerde ne dediği, ne tehditler savurduğu, hangi hesapları yaptığı, aritmetik bilgisini de bildiğimizden hiç umursayanlardan değilim.
Ama terör örgütü ağzıyla konuşmasına birkaç kelam etmek lazım…
Bildik Bahçeli tavırları olduğundan, “felaket tellalığı”nı da umursamıyorum.
“Ülke elden gitti, yıkıldı, yok oldu, paramparça olduk, bin parçaya bölündük, hançer bıçak aşı olduk” gibi komik lafları kendisine yakıştırsa da, gülmekten kendimizi alamadığımız kesin.
İstediği kadar öfkelenerek, bu milleti, bu bayrağı ve bu ülkeyi sevdiğini söylesin, onun Ötüken ruhu, “kan” sevdasını gizlemeye yetmiyor.
Akıl fukarası olduğu belli olan bir grup bağırıyor; “Vur de vuralım, öl de ölelim.”
Bir siyasi lidere yakışan, böyle bir ses duyduğunda, öfkelenerek cevap vermektir; “Biz öldürmeye değil yaşatmaya geldik” diye başlayabilir.
“Biz sevgi toplumuyuz” diyebilir…
“İnsan sevgisiyle doluyuz” diyebilir.
Belki de İslam’da “öldürmenin” günah olduğundan da başlayabilir, hani “mukaddesatçı” tarafı olduğu da söyleniyor ya…
“Bir kişiyi öldüren, bütün insanlığı öldürmüş gibidir” diye haykırabilirdi…
Ya da ne bileyim kızardı ölüm kusan kalabalığa…
“Siz kendinizi ne sanıyorsunuz, nerede olduğunuzu, hangi çatının altında siyaset yaptığınızı unutmayın” derdi mesela…
“Biz insanlığa hizmeti seçtik” diyerek, “bir tek kişinin öldürülemeyeceğini” söyleyebilirdi…
“Siz nasıl Milliyetçi Hareket Partilisiniz?” diye sorup, “vurma, kırma, ölme, öldürme bize göre değil. Biz terörist miyiz?” diye çıkışabilirdi.
İnançlı olduğu bilinen kalabalığa had bildirmeye de başlayabilirdi; “Dinimizde öldürme de yok, intihar da” diyerek, “cahil” kesime iyi bir ders verebilirdi…
Bütün bunları Devlet Bahçeli yapmadı…
Peki ne yaptı; “Merak etmeyin, ona da sıra gelecek” diyerek, öldürmeye ve ölmeye hazır, kan kokusunu burnunda hissedenlere çanak tuttu, güç verdi, gaz verdi, taleplerinin haklı olduğunu söyledi.
Tıpkı bir terör örgütü lideri gibiydi…
Ölmeye ve öldürmeye hazır canlı bombalar emir bekliyordu, Bahçeli de “az sabredin canım, merak etmeyin o zevki size tattıracağım” der gibiydi…
Kan kokusu sarmıştı her yanı.
Gözler dönmüş, akıl bir yana gitmiş, kin ve nefret kusuyordu…
O kalabalığa “vur” diye emir verdiğinde, kimleri vuracağını da açıklamalıydı…
Terör örgütünü mü vuracaktı, hadi canım, silah bıraktıktan sonra mı, adama gülerler…
Abdullah Öcalan’ı mı, dalga geçmeyin, elinde idam etme yetkisi varken, “idam edilmemesi” için cansiperane mücadele eden kimdi?
Belki de “barış isteyen herkesi” vuracaklardır…
Başta da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı…
Sonra tüm AK Partilileri…
Sonra BDP’lileri…
Sonra da barışa destek veren, yüreği sevgiyle dolan, barış için hayatını ortaya koyan, ülkenin huzur ve refahı için çabalayan herkesi ama herkesi…
Belki de ülkenin yüzde 80’ini öldürmeleri gerekirdi.
Hadi diyelim Bahçeli’de birazcık feraset bile yok.
Liderlik yönü zaten yok.
Milliyetçilikle de “sorunlu” gibi…
Mukaddesatında da birazcık arıza var…
Peki bu partide “aklı başında” insanların neden sesi çıkmıyor.
Milliyetçilik, önüne geleni öldürecek kadar gözü dönmüşlük müdür?
Eline silah alıp dağa çıkmak, düz ovada koşmak mıdır?
Hem öyle bir şey olduğunda karşınıza asker de çıkacak, polis de…
Tıpkı “cani” diye suçladığınız terör örgütüne mi dönüşeceksiniz?
Yoksa Ergenekon Terör Örgütüne bu kadar arka çıkılmasının esas sebebi midir bu?
Şunu unutmayın, eğer bir partiye gönül verenler, inançlarına ve ideallerine aykırı çıkışa karşı durmuyorsa, “hastalıklı” liderle aynı düşünce yapısında olduğunuz ve aynı bilinmez karanlıklara doğru yol alıyorsunuz demektir.
Bahçeli, MHP’yi açık açık terör örgütü yapmaya niyetli.
Hem de bunu, ülke barışa giderken yapıyor.
Her şehit cenazesinde “bu kanı durduramıyorsunuz?” diye suçladığı hükümet, kanı kökten kurutmanın yolunu seçerken yapıyor.
Ülke huzura kavuşurken dağa çıkmanın ilk adımını atıyor…
Yapılan müzakereleri beğenmeyebilirsiniz, taviz verilip verilmediğini sorgulayabilirsiniz, “barış olsun ama..” diyerek çekincelerinizi ortaya koyabilirsiniz.
Hatta daha ileriye gidip, “bizsiz barış olmaz, ne olup bittiğini bilmek ve katkı sağlamak istiyoruz” da diyebilirsiniz, haklısınız da…
Ama barışanlarla savaşmak, ancak akıl sağlığı yerinde olmayan veya kandan gözü dönmüşlerin girişebileceği bir eylemdir.
Çok sayıda MHP’li dostum var ve hiç birinin gözünde kan görmedim, sıkılan yumruklarına, biledikleri dişlere şahitlik etmedim. O zaman ya Bahçeli MHP’li değil, ya MHP Bahçeli’den çok uzak.
O zaman ya o lideri susturun ya da o “öldürme heveslisi” görüşlerin MHP’yi bağlamadığını deklare eden çıkışlar yapın.
Aksi halde, MHP Terör Örgütü, “zamanını” beklemeden, ilan edilmiş olacak ve yazık olacak.

Twitimden seçmeler
Kanla beslenenlerin bağırtıları, altlarından kayan koltuklarının gıcırtısıdır.
www.naifkarabatak.net