21 Mart 2013 Perşembe

Nevruz’un adı barış oldu!

Barıştan yana olanlar, barışa karşı duranlar ve kafaları karışık olanlarla birlikte uzun bir yolculuğun sonuna gelindi gibi. Baskı, zulüm ve şiddet sarmalının doğurduğu terör, dün 21 Mart Nevruz Bayramı’nda yeni bir sürece girdi, barışa yelken açtı.
Dün, Diyarbakır’da yoğun kalabalık ve Nevruz coşkusu yaşadı.
Olay olmadı, gerilimi tırmandıran veya karşı koyanlar çıkmadı.
Sinirler gerilmedi, yumruklar sıkılmadı, dişler bilenmedi.
Olması gereken oldu.
Doğal olarak eleştirecek tablo da vardı, takdir edilecek tablo da…
Bahar Bayramı, toprağın yeniden uyanışını, barışa doğru kaydırdı.
Günlerdir, Abdullah Öcalan’ın Nevruz mesajı merak ediliyordu.
BDP, PKK ve genelde de ülkemiz insanına yönelik “barış, kardeşlik” vurgularıyla dolu mesajı okundu.
İçinde katılacağımız yönde vardı, karşı çıkacağımız da…
Ancak “genel olarak” iyi hazırlanmış, süreç anlatılmış, silahlı mücadelenin gereksizliği, insanların ölmesinin nedensizliği ve mücadelenin demokratik zeminde siyasetle sürdürüleceği üzerine kurulmuştu.
Öcalan, “Binlerce yıllık bu büyük medeniyeti farklılıklarla, dinlerle, mezheplerle, kardeşçe yaşayan Kürtler için Dicle ile Fırat, Sakarya ve Meriç’in kardeşleridir. Halay ve delilo, horon ve zeybek akrabadır. Bu büyük medeniyet, bu kardeş topluluklar, siyasi baskılarla birbirine düşürülmeye çalışılmış hakkı, hukuku, eşitlik ve özgürlüğü esas almayan düzenler inşa edilmeye çalışılmıştır.” derken, hep söylemeye çalıştığımız birlikteliğe, kardeşliğe vurgu yapmış.
İnsanlar farklı düşünebilir, farklı inanabilir ve farklı siyasi düşünceye sahip olabilir ama bu, “bir arada” olmaya engel olmamalı. Aynı zeminde siyaset yapmanın yolu tıkanmamalı. Kendini özgürce ifade edebileceği ortamlar yüzlerine kapanmamalıdır.
İnsanlar ait olduğu kimlik veya “ait olduğuna inandığı” kimlikle kendini ifade edebilmesi en temel hakkıdır. Tıpkı inandığını söylemesi gibi, tıpkı özgürce ibadetini yapma hakkı gibidir.
Türkiye zor süreçlerden geçti.
Darbe dönemlerinde bu ülkenin insanları çok çekti.
İnsan onur ve şerefini ayaklar altına alan hakaretler yapıldı, işkence edildi, bir gece alınıp, bir daha döndürülmedi.
Darbecilerin günahını 30 yıldan fazladır bu ülkenin insanları çekiyor ve halen utanmadan “bugün olsa gene yaparım” tavrından vazgeçmiyorlar.
30 yıldır gencecik insanların toprağa düşmesine sebep olan Kenan Evren ve onun eli kanlı arkadaşları, sadece insanımızı öldürmesine sebep olmadı, geleceklerini çaldılar, umutlarını aldılar, yüreklere ateş koydu, gözlerden yaş akıttılar.
Halkın vergilerini ipotek altına aldı ve terörle mücadeleye harcamak zorunda bıraktılar veya her gelen çözümü silahta buldu, kaynakları o yönde harcadı.
Darbe heveslilerinin işine geliyordu.
Terör olacak, ülke karışacak, “kırmızıçizgileri” hiç değişemeyecekti.
İnanç korku kaynağıydı, dil korku kaynağı, düşünce korku kaynağıydı.
Barış içinde yaşayabileceğimiz bir ortam varken, bizi ayıracak her yolu denediler.
İnsanların alışkanlıklarını değiştirdiler.
Bugün “Kürtçe anadilde eğitim” dendiğinde karşı çıkanların esas kaynağı “öğrenilmişlik çaresizlikten” başka bir şey değildi çünkü.
Bu ülkede ikinci sınıf vatandaş yoktu ama hep varmış gibi gösterdiler.
Birinci sınıf hep kendileriydi, diğerleri “önemsenmeyerek” sınıflara ayrılıyordu.
Baskıyla, inkârla, yok saymayla, özgürlükleri kısıtlamayla, düşüncelerini ifade edenleri bastırmayla ülke yönettiğini sandılar ama aslında koltuklarını sağlamlaştırmaktan başka yaptıkları bir şey yoktu.
Ama o koltukları artık yok.
Bu millet hiçbir zaman baskıya boyun eğmedi, darbecilere de ilelebet eğecek değildi.
Dün, Diyarbakır’da okunan mesaj, gelinen nokta açısından umut verici…
Bir hayal edin bakalım…
Silahlar bırakılacak, terör örgütü üyeleri ülke dışına çıkacak.
Hiç olay olmayacak.
Doğu ve güneydoğuda esnaf kepenklerini kapatacak gün bulamayacak.
Her gün şehit cenazeleri de gelmeyecek, dağa çıkan insan da olmayacak, orada ölen de bulunmayacak.
Acı olmayacak, gözyaşı dökülmeyecek, huzur içerisinde bir yaşam sürülecek.
Ve yine siyasi arenada herkes dilinin döndüğünce, gücünün yettiğince, bilgi ve birikiminin elverdiği ölçüde mücadelesini sürdürecek, kendisini anlatacak, oy isteyecek, çözüm arayacak…
Ülkenin ekonomisi halka ve yatırıma yönelecek.
Daha çok kazanma, daha çok istihdam ve daha çok maaş olarak karşılığını bulacak.
Sonra yatırımlar artacak, yaşam standardı yükselecek.
Bütün bunlar güzel elbet.
Güzel de böyle bir ortamda Ergenekoncuların ve “ırkçıların” manevra alanı yok.
Barıştan herkes kazançlı çıkacak veya diğer bir deyimle bütün halk, barıştan ekmek yiyecek…
Barış, bir tek savaştan nemalananlara ekmek vermeyecek.
Ne ki, şimdiye kadar yediklerine saysınlar…
Bir dönem kapanıyor ve bir tarih yazılıyor. Nevruz’un adı barış oluyor.

Twitimden seçmeler
“Çanakkale” veya “Kurtuluş” mücadelesini “gururla” anlatanlar, gün gelir, savaştan kurtulanların “şapka”ya kurban edildiğini söyleyecekler!
www.naifkarabatak.net

20 Mart 2013 Çarşamba

Bu lavı bir yerden hatırlıyorum!

Zamanlama her zamanki gibi dikkat çekiciydi. Ergenekon duruşması vardı ve savcının mütalaası “terör örgütü” olduğunu söylüyor, sanıklara müebbet hapis cezası istiyordu. İdam kalkmıştı, belki de idam isteyecekti.
Savcının ne istediği değil, elbette ki, hakimin ne karar vereceği önemliydi, onda da çok ümit gözükmüyordu.
Darbe planı yaptıkları, bunun için “terör örgütü” kurdukları, devletin kaynaklarını, devleti yıkmak, ülkeyi bölmek, halkı sindirmek, karşı çıkanı öldürmek, esir etmek adına kullandıkları artık gün gibi açıktı.
Kaçacak, göçecek yer yoktu.
Abilerinin yaptığı darbe sonrası insanlara az işkence yapılmamış, az onur kırıcı hareketlerde bulunmamışlardı.
Gencecik insanları öldürmüşlerdi.
Yaşı tutmayanın yaşını bile büyütecek özverili(!) çabanın içine girmişlerdi.
Abilerinin doğurduğu terör örgütünü ülkenin başına bela etmişlerdi ne güzel.
Her zaman kendilerine ihtiyaç vardı.
Ülke karışacak, bütçenin tamamına yakınını iç edeceklerdi.
Bir iki sortiyle halkın cebine girmesi gerekenleri dağa bayıra atıp, döneceklerdi ama güç kendilerinde olacaktı.
Nasılsa kendilerinin terör örgütü de vardı, istetme gibiydi, joker görevi görüyordu.
Bomba atılacaksa atıyorlar, kurşun sıkılacaksa sıkıyorlardı.
Hem tarikat bile kurmuşlardı.
Alışkınlardı anlayacağınız; meyhaneden adam toplayıp “şeyh” yapmamışlar mıydı?
Ama şimdi sıkışmışlardı.
Kaçacak, göçecek yer olmadığı gibi “barış”la bütün yaptıkları da ters yüz olacaktı.
Az uğraşmamışlardı.
Ülkenin terörle sürekli imtihan edilmesi için ne çabalar vermişlerdi.
Her şehitte nasıl da insanlar sokağa dökülüyor, “şehitler ölmez, vatan bölünmez” diyorlardı.
Milliyetçilik duygularını canlı tutuyorlardı işte fena mı?
Ama artık bu da olmayacaktı.
Barış olduğunda, kan akmayacaktı, analar ağlamayacaktı, çocuklar yetim kalamayacaktı, babaların yüreği dağlanmayacaktı.
Kendilerine de ihtiyaç duyulmayacaktı.
Ne kötüydü, ne kötü…
Müebbet yemeleri umurlarında değildi ya, barış olması en kötüsüydü.
Çünkü barış olduğunda, kendilerinden sonra gelecek terör örgütü üyeleri at oynatacak alan bulamayacaktı.
Yapacakları her darbe planı, plan olmaktan öteye gitmeyecekti.
Kağıt parçası olarak kalacaktı, “kağıt bu, kağıt” diye kükreyen de bulunmayacaktı.
O zaman ortalığı yeniden karıştırmak lazımdı.
Hem gözdağı verilmiş olurdu, hem de halkın milliyetçilik duygularından nemalanacak bir kıpırtı bulabilirlerdi.
Adalet Bakanlığı iyiydi…
Ergenekon davasında savcının mütalaasına güzel bir cevap olurdu.
Hukuka aykırılık önemli değildi.
Nasılsa hep hukuku çiğneyerek gücü elinde bulundurmuşlardı, abilerinden öyle görmüşlerdi.
AK Parti de iyiydi…
Hem Ergenekon davasını ortaya çıkaracak ve sürdürecek kararlılığından dolayı, hem de barış görüşmeleri nedeniyle…
Mesaj iyiydi…
Ama bir başka tanıdık silahla saldırmak lazımdı…
Lav silahı çok ince bir mesaj olabilirdi.
Nasılsa içindeki ateş aldıktan sonra “boru bu boru” denilebilirdi.
Lavı, lavlıktan çıkaracak şey, tetiğe dokunmaktı.
Pek de alışkınlardı.
“Boru bu, boru” diye haykırırlardı hiç değilse.
“Kim ateş etmiş canım, bakın bu boru!”
Bir de “abi” mesajı vermek lazımdı, hizmete gönderme olurdu.
“Abilerin” en çok olduğu yere bir mesaj gerekiyordu.
Hani “Ergenekonla yatıp Ergenekon’la kalkan yayın organları” nedeniyle nasıl da zor durumda kalıyorlardı.
Hüseyin Fevzi Tekin iyiydi…
Ne de olsa kod adı “abi”ydi…
DHKPC’den olup olmaması bir şey değiştirmezdi, az mı taşeron örgüt kullanmışlardı, az mı?
Çok iğrençsiniz Ergenekoncular, çok iğrenç…

Twitimden seçmeler
Ölmeyi göze almışsanız, savaşmak için olmasın, barışmak için olsun! Ardınızdan “öldürmeyi severdi” demezler, “barış için öldü” derler!
www.naifkarabatak.net

19 Mart 2013 Salı

Milletvekiline “parmak” gözüyle bakılmamalı

Türkiye’de “siyasi partiler mi var” yoksa “liderlerin partileri mi var” doğrusu buna cevap vermeden, milletvekillerine nasıl bakıldığını da net olarak açıklayamazsınız.
Öncelikle Türkiye’de siyasi partiler, uzun zaman önce tarihe gömüldü.
Ülkemizde ne yazık ki liderlerin partisi var.
Koltukta kimin oturması önemli değil, “bugün oturanın dediği, partinin en temel politikasıdır ve mutlaka uyulması gereken kuraldır”
Demokrasi mücadelesi veren veya verdiğini söyleyen bütün partilerde “demokrasi dışı” yöntemlerle parti içi organlar belirlenir.
Bu, en küçük bir organdan, il ve ilçe yönetimlerine, yerel yönetimlere ve onun organlarına olduğu gibi, genel merkez yöneticilerinin belirlenmesine kadar değişmez.
O nedenle de “ben seçilirsem” demokrasi vardır, başkası seçildiğinde “demokrasi dışı yolla atanmıştır” diye rahatlıkça eleştiride bulunulur.
Dün eleştirdiği, hatta eleştirinin dozunu kaçırdığı bir partiye “geçiş” yapabilir ve bir anda “baldıran zehri” içmeye de gidilir, “bal şerbeti” içmeye de…
Sorun, nerede durduğun değildir çünkü. Kaldıracağın parmağın, hangi liderin amacına hizmet edeceğiyle doğrudan orantılıdır.
Eğer vekil, donanımlı değilse, bilgi ve birikimi yoksa, demokrasi anlayışı oturmamışsa, hak ve özgürlüklerle ilgili kelam edecek cümle kuramıyorsa ve bunu savunamıyorsa, hangi partide olması bir şey değiştirmez. Sadece “denge”yi değiştirir, hepsi o.
***
CHP İzmir Milletvekili Birgül Ayman Güler’in “Kürt” ve “Türk”ü eşit görmemesi üzerine yükselen tepkiler sonrası CHP Adıyaman Milletvekili Dr. Salih Fırat, partisinden istifa etmişti.
Çok uzun olmayan bir süre bağımsız kalan Fırat, beklenildiği gibi AK Parti’ye geçti.
Geçerken iki şeye vurgu yaptı, birincisi “baldıran şerbeti” içmeye geldiğiydi.
İkincisi “katılımların süreceği”yle ilgili açıklamasıydı…
Bazıları için bu bilgi önemli olabilir ama benim için “hiç bir öneme” sahip değil.
Çünkü ben vekillerin, milletin vekili olması gerektiğini düşünenlerdenim.
Milletin hakkını koruyan, sonuna kadar savunan, onların özgür yaşaması için didinen, daha iyi bir yaşama kavuşturmak için çaba harcayan, antidemokratik yasaları değiştiren, değişmesi için siyasi hayatına mal olsa bile mücadele eden, ülkeyi barışa götüren, huzurla buluşturan, onları kimseye muhtaç etmeyecek bir kazanca kavuşmasına çabalayan olarak görmek isteyenlerdenim.
Böyle değil elbet…
En azından böyle olmak isteyenlerin sayısı çok az ve olanlar da zaten kendisini gösteriyor.
Aksinde diğerleri “parmak milletvekili” kategorisine giriyorlar.
Meclise girersiniz, parti başkanınız neye karar vermişse, siz o yönde “parmak” kaldırırsınız. İçeriğini bilmez, sorgulayamaz, aksi görüş bildiremezsiniz.
Elbette bu “bir arada olmanın gereği” diye düşünebilirsiniz ama değil. Çünkü partinin ideolojisi, liderin iki dudağının arasından çıkandır.
Hal böyle olunca partilerdeki milletvekili sayısı, liderin elini güçlendiren en önemli etkendir.
Salih Fırat, dün AK Partili oldu.
AK Parti’ye geçeceği tahminlerin ötesinde bir beklentiydi ve bu beklenti, kendisini “vekil eden” CHP’de ve “oy veren” kesimde “haklı bir” tepkiye neden oldu.
Hatta daha da ileriye gidip, dün savcılığa suç duyurusunda bulunarak “oylarımızı çaldı” dediler.
Yazının başından beri, genel olarak tüm siyasi partilerdeki vekil anlayışını ve parti içi demokrasiyi eleştirdiğim anlaşılmıştır.
Şimdi gelelim CHP’ye…
Bir soruya “samimi” cevap vermelerini beklemiyorum ama “umuyorum” diyelim…
Her şey ters yüz olsaydı, AK Parti’den “istifa” eden veya edenler, CHP’ye geçseydi, aynı tepki verilir miydi?
Ve AK Parti…
Daha düne kadar “acımasızca” eleştirenlerin, partinize katılması, sıradan bir olay olmaya başladı.
Tersi olsaydı, AK Parti’den CHP’ye gidenler için “aynı anlayışlı” tavrı veya “hoşgörüyü” gösterebilir miydiniz?
İki siyasi partide “yüreğinden geçeni” söyleyemeyecek durumda, biliyorum.
Çünkü Türkiye’de siyasetin sevilmemesinin esas nedeni, o söyleyemediklerinde yatıyor.
“Bizden olanın iyi, bizim karşımızda olanın kötü” olarak algılandığı ama kendi içinde de “arkanı kolladığın” bir yapıdır siyasi parti dedikleri…
Böyle bir yapıda “çeşni” olan oylarınızın son tahlilde hangi partiye uçarak veya kaçarak gittiğinin bir önemi yok.
Zira vekili veya belediye başkanını seçen siz değilsiniz, liderlerdir.
Sizin yaptığınız “aday olarak önünüze gelene” oy vermekten öte bir şey değildir.
Asıl tepki, o zaman lazım.
“Bize rağmen” aday olanlar, bizden oy talep etmemeliler…
(Ya ben ne diyorum, bu işler hep böyle gidiyor. Vazgeçtim! Söylediklerimi unutun ve tepkinizi ya da sevginizi göstermeye devam edin…)

Twitimden seçmeler
Bir gün kaldı 21 Mart’a. Nevruz’daki “v”yi çift dikiş yapmayla yapmama arasındadır sizin siyasi anlayışınız. Bu kadar şekle takarız biz!
www.naifkarabatak.net

18 Mart 2013 Pazartesi

İkinci Çanakkale Zaferi barıştır!

Özellikle Çanakkale Savaşları söz konusu olduğunda “Dönmeyi hiç düşünmediler” diye Çanakkale’de mücadele eden Mehmetçiklerin “ölümü göze alarak” gittiklerini söyleyerek nasıl bir fedakârlıkta bulundukları anlatılır. Yine aynı savaşta, Mustafa Kemal’in Arıburnu Kuvvetleri Komutanı olarak verdiği emirde “Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zamanda yerimizi başka kuvvetler alabilir.” dediği de rivayet edilir.
Savaşlarla ilgili kahramanlık destanları, kulaktan kulağa yayılan sıra dışı öyküler, hep insanların vatanı ve milleti için nelere katlanıldığının anlaşılmasına dönüktür. Adsız kahramanların fedakârlığı, adı olanların da namı yürür gider. Kimisi iyi anılır, kimisi kötü.
Ancak, Mustafa Kemal’in “Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum” emrinin bugün doğru anlaşılmış veya doğru aktarılmış bir emir olarak algılandığına inanmıyorum.
“Kanınızın son damlasına kadar savaşacaksınız” demekle, “taarruz etmeyin, ölün” demek arasında çok büyük bir fark vardır. Bir kahramanlık destanı yazmak için insanları bile bile ölüme götürmenin mantıklı hiçbir yönü olduğunu düşünmüyorum.
Elbette bunlar, ülkenin içinde bulunduğu şartlarda sıkça sürdürülen savaşlardan biriside yaşanandır, bugün sürdürülen “anlamsız” mücadelede değil..
Cumhuriyetin kurulmasından çok önce yaşanan Çanakkale Deniz Savaşları, dünya savaşları ve sonrasındaki kurtuluş müsaadeleriyle destanlaşan ama adları bilinmeyen kahramanlar üretti.
Anasının kınalayıp cepheye yolladığı gençlerin, hangi bölgeden, hangi il, ilçe, kasaba veya köyden olduğunun önemi yoktu. Türk müdür, Kürt müdür, Laz mıdır, Çerkez midir diye soran da olmadı.
Henüz “Misak-ı Milli” diye sınırlarımız daraltılmamışken, Halep’ten de, Şam’dan da askerler cepheye koşanlar arasındaydı.
Askerlerin Sünni mi olduğu, Alevi mi olduğunun bir önemi olmadığı gibi, Müslüman olup olmaması da önemli değildi.
Ülke topraklarında yaşayan herkes, işgal edilmeye hazır bekleyen düşmanı püskürtmekten başka bir amaç taşımıyordu. Eğer ülke işgal edilirse ya yine ölecekler, ya esir alınacaklardı. Bu arada namuslarına leke sürülecek, çocukları veya eşleri katledilecekti.
Muhtemelen, düşman ayak bastığı andan itibaren, “azıcık aşım, ağrısız başım” diyerek kırsalda verdikleri onurlu yaşam mücadelesi, daha ağır ama daha onursuz bir şekle dönüşebilirdi.
Böyle bir zamanda “askere alma” beklenmeden cepheye gidenlere ek olarak, kadınların mermi taşıması, yiyecek için didinmesi, gönüllü hemşire olarak yaraya merhem olması da “öldürmek” için değil, “yaşatmak” içindi.
Özgürce yaşamak içindi.
Esir olmaktansa, direnerek, savaşarak ölmeyi yeğleyenlerdi adsız kahramanlar.
Çünkü sadece kendileri esir olmayacaktı, çocukları ve sonrasında gelen nesiller de iğrenç emellere alet edilecek, ülke açık cezaevine dönüşecek, ibadet yapılmayacak, insanca yaşama bir hayal olarak kalacaktı.
Bütün bunlar, dışarıdan gelen düşmanı “ayak bastırmama” adına verilen mücadelelerde destanlaşır.
Ortada yazılacak bir destan yokken, insanları ölüme göndermenin adı daha farklı olmalıdır.
30 yıldan fazla bu ülkede insanlar ölüyor.
Niye ölüyor, niye sakat kalıyor belli değil.
Halen barış olmasın diye uğraşanlar, “Kandil’i yakarız, İmralı’yı yıkarız” derken de, insanların ölmeye devam etmesini, barışın gelmemesi adına toprak altına gideceklerinin sayısının önemsizliğine vurgu yapmaya çalışıyorlar.
Kanı durdurmayı değil, “Size ölmeyi emrediyorum” demeyi çok daha kolay ve çok daha sağlıklı bulabiliyorlar ve sanki “benzer” bir mücadele içinde olduklarını sanıyorlar.
Oysa o zaman ülke işgal edilmek üzereydi, şimdi ülke işgal altında olsun diye uğraşanların doğurduğu bir sorun var.
Üstelik de terörü doğuranlar, terörle mücadeleyi de başlatanlardı.
Sonrasında gelenler, terörü doğuranlarla değil, teröristlerle mücadele ederek, antidemokratik dönemlerin varlığını bilerek veya bilmeyerek sürdürdüler.
İlk kez tersine bir dönüş yaşanıyor.
Terörü doğuranlar yargılanıyor.
Darbeciler “sembolik” de kabul edilse yaptıkları iğrençlikler yüzlerine vuruluyor.
Bir daha heveslenenler Silivri’de gün dolduruyor.
Çanakkale Savaşında düşman ülkeyi işgal etseydi, bu millete reva görmeyeceği alçaklıkları planlayan, notlarını alan, hesabını kitabını yapanların istirahat ettiği yerdir Silivri…
Bu milletin vergileriyle maaş alıp, bu millettin malı olan silahları, onlara doğrultanlar, bu millete dışkı yediren, cezaevlerinde işkencede bulunan, sokaklarda insanlara hakaret eden, eşinin ve çocuklarının önünde tecavüz edenler, Fatih Camisini bombalamayı düşleyen, Denizaltına çocukları doldurup havaya uçurmaya niyetlenenler, Çanakkale’de ülkemize saldıranlardan daha aşağılık ve daha şerefsizdir.
Zira birisi açıkça düşmandır, diğeri kuzu postuna bürünmüş kurttur. Her zaman düşmandan değil, dost görünen hainden korkacaksınız.
Ve bu barış görüşmeleri, ülkesine ihanet eden hainlerin bütün hesaplarını altüst ederek, ülkeyi düze çıkaracak, insanları barış içinde yaşatacak Çanakkale Savaşları kadar önemli bir adımdır.
Kısaca söylemek gerekirse Çanakkale ruhunu özümseyebilenler, barışın, bir kez daha zafer kazanmak olduğunu da anlayanlardır.

Twitimden seçmeler
Okul sütünden sonra ev yemeği tadında okul yemeği geliyormuş. Çocuklarımız zehirlenir, bünye alışkın değil, sütü bile kaldıramadık! :)))
www.naifkarabatak.net

17 Mart 2013 Pazar

Kandil’i yakar, İmralı’yı yıkarız!

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin sözünü duyduğumda, aklıma Roma’yı yakan Neron’dan, Karagümrük’ü yakan Uğur Aslan’a kadar ne hikâyeler, ne şiirler, ne ezgiler geldi, geçti bilmiyorum.
“Yakmak” ve “yıkmak” en kolay, en sıradan, en alelade iki kelime çünkü. Bir çocuğun eline vereceğiniz kibrit, koca bir kenti ateşe verebilir mesela. Bunun için “siyasi deha” olmanıza gerek yok.
Bir dozer, koca bir kenti yerle bir edebilir. Bunun için de tarihten gelen bir siyasi anlayışı benimsiyor olup olmanız bir şey değiştirmez. Bir dozer operatörü ve bir dozer. Yakıtını da tamamladın mı, istediğin yeri yıkabilirsin.
Ama yapamazsın…
Yapmak farklı bir şey; Yıkmak da kolay, yakmak da…
İkisine de tecrübe gerektirmiyor, sevgi istemiyor, okkalı bir yüreğe gerek duyulmuyor.
Ama “onarmak” ustalık ister; işini sevmek, insanları sevmek gerekir.
Söz konusu “barış-savaş” ise o zaman daha çok sevgi gerekir, merhametli olmak, vicdan sahibi bulunmak lazım gelir.
Savaşırsan, ölür veya öldürürsün.
Ölürsen, sonucu göremezsin, öldürürsen mücadele edeceğin kimse kalmaz.
Ölmeyip, yanındakilerin hepsini de öldürebilirsin, ölmeyip, kalan hayatını esir olarak da geçirebilirsin. Ama barışırsan, hem insan sevgisiyle dolu olduğun anlaşılır, hem barışmanın erdemliliğinin görürsün. Barışırsan, farklı alanlarda birlikte çalışacak veya mücadele edecek insanlarla bir arada yaşarsın. Barışırsan, seversin. Barışırsan, insanlığın zirvesine varırsın.
Yoksa, “deliyim gözü kara deliyim, yakarım Romayı da yakarım” diyerek alırsın eline bir ateş, atarsın insanlığın tam ortasına…
Daha da kızdığında, “7 Yıl değil 70 yıl bile olsa paşa paşa” yatmayı göze alarak, “Karagümrük’ü yakarım, sonra girer paşa paşa yatarım hâkim bey” diye türkü de çığırırsın.
Yakmak kolay dedim ya…
***
Ayrıntılara boğulmadan barış görüşmelerinin sürmesini isteyenlerin ayrıntılarda boğulduğunu görmek, “Ne yârdan geçerim, ne serden” sözünü hatırlatıyor. Bu söz, “ne sevdiklerimden vazgeçerim, ne kendimden” manasına geldiği gibi, genişleterek farklı anlamlar da yükleyebiliyoruz.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan “baldıran zehri” içmeye hazır olduğunu söyleyerek barış görüşmelerine başladı. Kimi “siyasi hayatıma mal olsa da” dedi, kimi ortaya “gövdesini” koydu, kimi başka zehir adları telaffuz etti, kimi de “Barışı getirenin 40 yıl kölesi olurum” diyerek, bir içimlik kahvenin hatırından daha az olmadığını söyledi.
İster baldıran zehrini zerk edin, ister kızılcık şerbetiyle yetinin. İster zakkum ağacının yapraklarına dadanın, ister pembe çiçeklerini suya koyup için. Hiç fark etmez.
Fark eden, sizin bir şeyleri feda edecek yüreğinizin olduğunu ikrar etmeniz ve işe başlarken “ne anadan, ne yârdan” geçemeyeceğinizi söylememenizdir.
İster “ne serden geçerim, ne yârdan” deyin, ister yârin yerine “ana”yı koyun değişen bir şey olmayacak. Değişen, sizin vazgeçebildiklerinizin olmasıdır. Aksinde ise hem kendinizi oyalıyorsunuz, hem karşıya boş yere umut dağıtıyorsunuz demektir.
***
İmralı süreciyle başlayan barış görüşmeleri, öncekilerin aksine seyrinde gidiyor gözükse de ayrıntılarda boğulmaya her an hazır olduğumuz izlenimini veriyor.
KCK davalarının ne olacağı konuşuluyor, yargılanıp içeri mi tıkılacaklar, yoksa serbest kalmalarının formülünü mü bulacaklar. Abdullah Öcalan, İmralı’da mı kalacak, eve mi hapsedilecek. İmralı’da kalması ülke için artı mıdır, eve hapsolursa eksiye mi düşeceğiz. Dağdakiler düz ovaya mı gelecek, başka ülkelere mi konacak. Silahlar yere gömülüp, “boru bunlar boru” diyen birisinin çıkması mı beklenecek?
Hasılı, odaklanılanın barış olduğu unutularak, bir kazan-kaybet hesabı görülüyor.
Oysa bir şeylerden vazgeçmeyi göze almadan, feda edecek yâr bulmadan başarmak mümkün olmayacak.
Bütün bunlar barışın tarafları olan kesimde elbet.
Bir de barış olmasın diye çabanın içinde olanlar var.
Bunların hepsine ek olarak “feda edecek” bir değeri olmayanların sıraladıkları “hainlik” var.
Kimisi 75 milyonu feda ederek, onları dağa gönderip, “üç beş çapulcuyu” yok edeceğini sanırken, kimisi koca bir ülkeyle baş etmek için her ölen gence yenilerini eklemeyi göze alabiliyor.
Hatta İmralı’yı yıkıp, Kandil’i yakacak güç ve kudrete de sahibiz. Önemli olan yakıp, yıkacak güç ve kudrete sahipken, el uzatıp, sevgi saçacak bir yüreğe sahip olabilmektir.
Herkes biliyor ki, terör örgütü bir ülkeyle başa çıkamaz, bunun mantığı yok. Yine herkes biliyor ki, bir terör örgütü, “öldürmekle” bitirilemez, her ölen, bir başka bedende dirilerek, kan davasını sürdürür, gider.
O zaman sorun, ölenin çokluğu değil, ölenin olmaması için çaba harcamaktır.
Ve burada vazgeçeceğin yârin olup olmadığına bakmak gerekiyor.
Zira herkes biliyor ki, “yârdan geçilir serden geçilmez” olduğudur.
Sizin vazgeçecek yâriniz olsun, kazanacak çok şeyiniz olacaktır.

Twitimden Seçmeler
Bugün 18 Mart, Helepçe'yi andığınızda “Kürt” Çanakkale'yi andığınızda Türk olursunuz.. Oysa ikisinde de dram var, zalimin mazlumu ezmesi. Mazlumun kimliği değil, acısı önemli.
www.naifkarabatak.net