14 Mart 2013 Perşembe

Papanın darbecisi

Doğrusu Vatikan’da söz sahibinin kim olacağıyla ilgili en ufak bir merakım, ilgim veya alakamın olması düşünülemez. Hani ne gidip vaftiz olacağım, ne günah çıkarmaya niyetim var, ne de başkaca bir ilgi alanım.
Ancak, dünyanın büyük bir bölümü için Papanın kim olacağı hayati öneme sahip.
Türkiye’de “din adamı” yok.
Aslında İslam’da “din adamı” diye “ruhban” bir sınıf olmasa da, âlimler, hocalar var. İran’da ise Mollalar var.
Katolik dünyası içinse Papa, büyük bir öneme sahip.
Bunun için papanın kimliği, Hristiyanların olaylara karşı tavrını belirleme açısından da önemli.
Yani gündemimizde olmayan bir konu olsa da, gündeminde olanlar nedeniyle kayıtsız kalamıyoruz.
Zira “bağnazlık” bazen din adamlarının çabasıyla önlenebiliyor, bazen din adamının bağnazlığıyla toplum bağnaz hale gelebiliyor.
O nedenle “örnek” alınan insanların “iyi örnek” olması halinde ona inanan ve güvenenlerin olumlu yöne kanalize edilebilecekleri ve toplumun şekillenmesinin farklı olabileceği biliniyor. Aksinde de olumsuzluk baş gösterebiliyor.
Bu açıdan papanın nasıl birisi olduğu, hangi düşünce yapısında olduğu,
Özgürlük ve insan hakları konusunda ne düşündüğü,
Farklı dinlere, mezheplere nasıl baktığı,
Farklı kimlik veya kültürlere karşı ne kadar sıcak yaklaşım sergilediği,
Ve farklı fikirlere ne kadar tahammül gösterebildiği çok önemli.
Sadece bunlar bile bizim “gündemimizde” olup olmamasının bir şeyi değiştirmediğinin göstergesi.
***
Vatikan, sıkça tartışma konusu oldu.
Çoğunlukla “cinsel istismar” suçlamalarıyla gündeme gelmesiyse ilginçti.
Ama bu defaki farklı…
Papa 16'ıncı Benedikt'in “özgür irademle” diyerek istifa etmesinden sonra Katolik dünyasında “papa” yarışı ve heyecanı yaşandı.
Sonunda papa seçildi.
Hem de alışkın olunan şekilde, yerde veya ülkede değil.
Bu defa papa Arjantin’den çıktı.
Basın ise papanın geçmişini sorgulamaya başladı.
Hani “cinsel istismar” iddialarıyla çalkalanan Katolik dünyası, yeni bir skandalla boğuşmak istemiyordu belki.
Neyse ki öyle bir şey olmadı.
Ama bizim alışkın olduğumuz bir şey oldu.
Papa darbeci çıktı.
En azından destek vermiş, göz yummuş bir isim.
Katolik dünyasının yeni ruhani lideri seçilen Jorge Mario Bergoglio, Arjantin’de 1976 yılındaki “darbeye örtülü destek vermek” ve “iki papazın işkence edilmesine göz yummakla” suçlanıyor.
Bu sadece suçlama değil, bunun için yıllar sonra, 2003 yılında Arjantin Katolik Kilisesi, “76 darbesine yeterince karşı çıkmadıklarını” belirterek özür dilemişti.
Sadece bu değil elbet, Alman olan 16. Benedict ise geçmişinde Nazi Partisi’nin gençlik örgütüne üye olmakla suçlanmıştı.
Bütün bunlar bence önemsiz ayrıntılar.
Ama “ruhani liderimiz” diyen geniş bir kitle için çok önemli.
Ve bu önem, dünyanın şekillenmesi açısından dikkate değer.
Zira bizdeki gibi laiklik elden gitmediğinden “devlet işleri” şekillenirken, papanın etkisinin göz ardı edildiği bugüne dek görülmüş şey değil.
Biz başkalarından aşırdığımız halde, “Allah” demek bile din işlerini devlet işlerine alet etmekle kalmaz,
Ülkenin köküne dinamit koymakla,
Devletin temel nizamlarını din kurallarına uydurmayla eş değer görürdük.
Ve şimdiki papa, aynen o dönemlere destek veren, işkenceye göz yuman bir isim.
Aslında “sicil” yönünde övünülecek bir geçmişi olmasa da, şu anda ne düşündüğü çok önemli. Geçmiş, geçmişte kalmışsa, çok daha demokratik olmuşsa, papa seçildikten sonra makamın ruhuna uygun bir düşünce yapısına çoktan bürünmüşse söyleyecek sözümüz olamaz. Aksi halde peşin hükümlü olmuş oluruz ki, önyargı iyi bir yaklaşım değil.
Bunu zaman gösterecek…

Twitimden seçmeler
Halen güneşi balçıkla sıvadığını sananların olması, geçmişten ders alınmaması, “odunum” dercesine fikrini dayatmaya kalkışması bayatladı.
www.naifkarabatak.net


12 Mart 2013 Salı

Ömür Gedik Afyon’a Gitsin!

Hürriyet gazetesi iki gün arayla kendisiyle çelişen konularda “gündeme” oturdu. Birinde “sansürcü” kendisiydi, diğerinde “sansür” olduğunu düşündüğü bir uygulamayı eleştiriyordu. Hem de haber verme tarzında değil, postal yaladıkları zamanlarda alışkın oldukları tarzda, alaya alarak, dalga geçerek…
Önce uyguladığı sansür veya kulağını çektiği yazardan söz edeyim.
Hürriyet Gazetesi Yazarı Ömür Gedik’in yazıları ve söyleşileri konuşulmuyor. Sinema eleştirileri, TV programları da konuşulanlar arasında “önemli” yer tutmuyor. Ama neredeyse “yok” hükmündeki kıyafetleri magazin basının gündeminde. Belki de Ömür Hanım, “sesi” değil de “çıplaklığıyla” meşhur olan sanatçı(!) çok gördüğünden veya özendiğinden olmalı, benzer bir yolu tercih etmiş. Doğrusu bir yazar için hiç de sevinilecek bir durum değil. Hani göstermek isterse gösterir, kimse onun kıyafetine karışamaz, bizi ilgilendiren bir yönü de yok elbet.
Ama yazar, önce yazılarıyla konuşulmalı.
Kimse karışamaz dedik ya Hürriyet Gazetesi karışırmış meğer. Gazete, Ömür Gedik’i “kıyafetleri” nedeniyle uyarmış. “Defileye mi çıkıyorsun kızım” demişlerdir. “Manken misin, yazar mısın?” diye uyarmışlardır. Belki de avam ağzıyla “Artist misin kardeşim” demişlerdir.
Gazetenin bu tarz bir uyarı hakları olup olmadığını doğrusu bilemiyorum ama benim gazetem de olsa, yazar veya muhabirlerin “işleriyle” konuşulmasını çok daha fazla arzulardım. Sansasyonla şöhret olmak, ülkemizde çok kolay oldu. Ömür Gedik’i pek tanımam ama kıyafetiyle kendisini bütün ülkeye tanıtmayı bildi. Ne yazık ki yazılarıyla değil.
***
Hürriyet Gazetesi, bu tavrıyla “gazetesine ve yazarına” sahip çıktığını göstermesi açısından dikkate değer bulduğumu söylemeliyim. Ama aynı hassasiyeti bir başkasında gösteremiyor.
Afyon’a mesela…
Afyon’da belediye otobüsleri tıka basa insanları taşıyor. Birçok kadın otobüslerde uğradığı tacizlerden bıkmış. Medeniyet dediğin “taciz edilmek” olmadığına göre haklarını aramak istemişler. Her gün “bu bana taciz etti” diye karakolun yolunu tutacağına, kalıcı çözüm için belediyeye müracaat etmişler.
Belediye, hem yaşanan kap kaç olayları, hem kadınlara yönelik taciz olaylarının artması nedeniyle bu talebi yerinde görmüş ve otobüs tahsis etmiş.
Sadece kadınlara…
Hürriyet bunun “Haremlik-selamlık” olduğuna inandığından eleştiriyor. “Yine Afyon” diyerek önceki gündeme gelen “hassas” konuları da kaşıyor. Hâlbuki kadınlar için “özel” otobüs tahsis etmek, dünyada ilk kez Afyon’da uygulanan bir uygulama değil. Üstelik de diğer otobüslere kadınların binmesi yasak değil. Sıkışıklıktan rahatsızlık duymayan binebiliyor. “Ben orada rahatım” diyene de ses edilmiyor. “Senin burada ne işin var bacım?” diyen de bulunmuyor. “Ben taciz edilmek istiyorum” diyen bir olacağını sanmadığımdan, özellikle onun için otobüse binecek kadın bulmak çok zor.
O zaman sorun ne?
Belediye, “tacizden bıkan” kadınlara otobüs tahsis etmekle kalmıyor, bir de onu “ücretsiz” hale getirerek, farklı bir de “hak desteği” vermiş.
Peki bundan Hürriyet niye gocunuyor?
Sadece bundan gocunmuyor tabii.
Talep halinde okullarda mescit açılmasından da rahatsızlık duyuyor.
Oysa Hürriyet’ten beklenen, “mescit açıyorsunuz, başka dinlerden ibadethane talebi olursa onu da açın” demek.
İbadet özgürlüğü, Hürriyet’in tekelinde olmadığına göre, anayasal güvence altına almaya bile gerek duyulmayan en temel insan haklarından birisidir. Yoksa hep duyduğumuz temel hak ve özgürlükler içerisinde yer alan maddeler, “Hürriyet’in inandığı” maddelere aykırı olamaz mı? Afyon’un gündeme gelmesi, özellikle Hürriyet Gazetesi tarafından gündeme getirilmesi bu ilk değil, daha önce de “içki” nedeniyle olmuştu.
Bir şeyi doğrusu anlayamıyorum. “Herkes içki içsin” diye bir çabanın içinde olmakla “içene de karışmayın” demek farklı şeylerdir.
İçki içene “neden içiyorsun?” diyecek olan alkolle mücadele eden kuruluşlar ve sağlıkçılardır.
Ama her yer alkollü olsun, ayyaşlar her yanımızı doldursun, sokaklarda nara atanlardan geçilmesin, külhanbeylerinin bağırtılarını duyalım gibi bir özlem veya istek nasıl bir “özgürlük” algısı anlayamıyorum.
Afyon’da, içki içenler, dilediği içkili mekânlara gidebilsinler, bunun bir engeli olmamalı.
Ama bu, “sarhoş naralarından ve tacizlerinden bıktık” diyenlerin de bir “yaşam” özgürlüğü olduğunu yok saymamalı.
Hâsılı, sorun içki içilen mekânlar, taciz edilen otobüsler, ibadet edecek yer bulamayan öğrenci veya öğretmenlere tanına haklar değil.
Sorun, birinin “hakkını” düşünürken, diğerinin hakkını önemsiz görmenin de ötesinde, küçümseme ve alaya almadır.
Oysa bir tek kişinin bile gasp edilen bir hakkı varsa, onu savunmak herkes gibi Hürriyet’in de boynunun borcu olmalıdır.
İddia ediyorum, Ömür Gedik Afyon’a gitsin, onu uyaracak bir tek kişi bulamayacaksınız. O zaman kimin “sansürcü” olduğunu daha iyi anlayabilirsiniz.

Twitimden seçmeler
Siyasilerin arkasından sövenler, yüzüne bakarken nasıl o kadar içten gülebilirler. Yüzüne samimiyken ardından nasıl söverler bilemiyorum.
www.naifkarabatak.net

11 Mart 2013 Pazartesi

Bu fotoğraf, barışın tam resmidir!

Bu fotoğrafa iyi bakın, bu fotoğraf üzerinden siyaset yapanları iyi düşünün ve bu fotoğrafın tam ortadan yırtılarak, birinin bir yana, diğerinin bir yana gitmesi için 30 yıldır mücadele içinde olanların iğrenç hesaplarını düşünün.
Fotoğrafa bir daha bakın…
İki acılı aile…
İkisi de evladını kaybetmiş…
İkisinin de yüreğine ateş düşmüş.
Ama ikisinin “konumu” farklı…
Birisinin evladı dağda, birisin ki ovada.
Birisi terörist, diğeri Mehmetçik.
Birini teröristler öldürmüş, diğerini askerler…
Hâsılı, toplumu ikiye bölen meselenin her iki uç noktası yan yana…
Aynı amaç için konuşuyorlar.
İkisi de bin bir ümitle çocuklarını büyütmüşler, okutmuş, bakmışlar.
Birisi dağa çıkmış, aile evladını göremez olmuş.
Diğeri vatani görevini ifa etmek için askere gitmiş.
Ama ikisi de hayatını kaybetmiş.
Biri askerle girdiği silahlı çatışmada asker tarafından öldürülmüş, diğeri PKK’yla giriştiği mücadele esnasında düşen helikopterde hayatını kaybetmiş.
İkisinin de acısı ortak; evladını yitirmişler.
İşte resim böyle bir şey...
Fotoğraf karesinde 5 insanımız var.
Üçü kadın, ikisi erkek…
İki anne, iki baba ve yakını…
Yıldızhan ailesi, 10 Kasım 2012 tarihinde Siirt’in Pervari ilçesinde askeri helikopterin düşmesi sonucu şehit olan Jandarma Uzman Çavuş Murat Yıldızhan’ı; Odabaşı ailesi de 2008 yılında PKK 'ya katılan ve Silvan'da çıkan çatışmada ölen oğulları Bedir Odabaşı'yı kaybetmiş.
Fotoğraf karesinin bize yansıyanı “iki aile” olduğu ama anlattıkları çok daha farklı.
Onlar yüreği yanarken, toplumu bir birine düşüren bir “kan davasının” her iki tarafı ve bunu siyaset için yapanlardan, rant elde etmek için didinenlerden, kanı seven ve sürekli akması için mücadele edenlerden de değiller.
Her ikisi de acıyı yaşayanlar…
Birisi terörden dolayı, diğeri askeri çatışmada Mehmetçik kurşunuyla evladını kaybetmiş.
Bugün “şehitlerin kemiklerini sızlattınız” diyenler, bu iki aileden birisi için bunu söylüyor. Oğlu dağa gidenler de diğer aile için bunu söylüyor.
Hiç riya yok, hiç zorlama yok, baskı yok, kafalarına dayanan bir dipçik, verilen gözdağı yok.
Kan davası yapmıyorlar, öç almak için dağa çıkıp, düz ovada koşturmuyorlar.
Sadece “biz yandık, başkası yanmasın” diyorlar.
Evlat acısının nasıl bir şey olduğunu yaşayarak öğrendiklerinden, dışarıdan atıp tutanlara anlam veremiyorlar.
On binlerce gencin üzerine bir on binlerce, hatta yüzbinlerce eklemeyi umursamayanlara inat, “bir tek kişi dahi ölmesin” istiyorlar ki, bir tek anne veya babanın yüreği yanmasın diye.
Barış tam da böyle bir şey…
Barışın resmi de bu resimdir.
Tuzu kuruların süreci savunup, eleştirmesine karşın, acısını çekenlerin ne dediğini çok güzel yansıtıyor.
“Biz yandık” diye yaşadıkları acıyı söyleyebiliyorlar.
Ama aynı acıyı başkasının yaşamaması için çabalıyorlar ve barış sürecinden de ümitliler.
Oysa tuzu kurular, “bu acıyı herkes yaşasın” diye barışa karşı çıkıyor, sürecin detayları arasında boğulup kalıyorlar.
Fotoğrafın bir başka söyledikleri de var.
Sadece acı çekenlerin barış terennümleri değil.
Aynı statüde olduklarını da anlatıyor.
İkisi de yoksul, ikisi de inançlı, ikisi de Kürt…
Yani ölen de Kürt, öldüren de…
Farklı da olabilirdi, her ikisi de Türk veya birisi Kürt, birisi Türk de olabilirdi.
Bu ülkenin çocuklarıydı sonuçta.
Ya oradan, ya buradan, ya şu dilden, ya bu dilden. Belki farklı inançtan, farklı mezhepten ama bu ülkenin çocukları…
Şimdi onlar adına barışa karşı çıkanlar var.
Onlar ve diğerleri adına barış olsun diye çabalayanlar.
Bu resim, bütün bunların aksine, acısını çekenlerin çaresizliğini, duasını, hüznünü, özlemini ve çabasını anlatıyor.
Ve belki biliyor, belki bilmiyorlar…
Ama şu bir gerçek ki, her ikisi de “birilerinin devam etmesini arzuladığı” bir savaşa kurban ettiler oğullarını.
Onlar ettiler, başkaları olmasın!
Barışın tam tercümesi, haykırışı bundan başka bir şey değil.

Twitimden seçmeler
Vicdanla cüzdan arasında her kaldığınızda tereddütsüz vicdana sarılanlardansanız, eli öpülecek adamsınız. Neslimiz tükenecek bu gidişle.
www.naifkarabatak.net

10 Mart 2013 Pazar

Barış güzel ama anlatmanız çok kötü!

Birçok defa yazdım ama beni dinleyen “etkili” birileri çıkmadı. Bir kez daha, bir kez daha söylemekten de bıkıp usanmayacağım; Barış süreci halka anlatılamıyor.
Ne yapıldığı, amaçlanın ne olduğu, sürecin sonunda ülkeyi neler beklediğiyle ilgili “tatmin edici” veya “iknaya” yönelik çabalar çok az olduğundan göze bile çarpmıyor.
Sosyal paylaşım sitelerinde beddua edenlerden tutun da, sürecinin ihanetten öte bir çaba olduğuna dek her şey var.
Akan kanın üzerinden siyaset yapıldığını düşünenler var.
Şehitlerin kemiklerinin sızladığını söyleyenler var.
Ahirette iki ellerinin yakalarında olacağı bedduasını yapanlar var.
AK Partinin BDP’yle, PKK’yla sarmaş dolaş olduğuna inananlar var.
“Türklük elden gitti” diye feryat figan edenler var.
Türk olduğunu söylemekten korkar hale geldiklerini dillendirenler var.
O kadar çok ilginç ve yapılmak istenenin tam zıddı değerlendirmeler var ki, bu hengâmede yapılmak isteneni savunmakta zorlananları görebiliyorum.
Hem AK Parti’den, hem BDP çevresinde barış sürecinin “imha etmeyeceği” değerlerle ilgili sorulara verilen cevaplar tatmin edici değil.
Hep bir şeylerin imha edileceğini, bölüneceğini, parçalanacağını, satılacağını düşünen önemli bir kesime, şartlandıklarının aksine bir süreç yaşanacağı ve bunun asıl güzelliğini yaşayacak olanların bizden sonraki nesil olduğunu anlatamıyorlar.
İşin ilginç yanıysa her iki tarafında böyle bir derdi yok gibi görünüyor.
Sanki basit bir yasa çıkarılacak.
Sanki, sayısal çoğunluğa bakarak genel kurulda parmak hesabı yapacaklar.
Sanki, sıradan bir iş yapılıyormuş gibi bir havadalar.
Sanki, cumhuriyet kurulduğundan bu yana süren bir sancı ve 1980 yılından beri devam eden bir terör belasının nihayetlenmesi değilmiş gibi konuşuyor, tartışıyorlar.
Barış için çaba içinde olanların aynı zamanda bir birlerine diş bilemesi de, sürecin anlaşılmasını önlüyor.
İşin özü, barışın tarafları süreci götüremiyor.
Veya götürüyor ama bunu halka anlatamıyorlar.
Burada bir umursamazlık var.
“Biz yapalım, nasılsa ne olacağı görülecektir” düşüncesi hâkim.
Oysa bu sorun halkın sorunu.
Bu dert, tüm milletin derdi.
Anlamsız savaşa bir anlam yükleyemiyorsanız, anlamlı barışa bir anlam yüklemeyi becerin.
Barış süreci, halkın sahiplenmesiyle çok daha hızlı ve kalıcı hale gelir.
Halkın istemediği bir barış, “barışacaksınız ulen” yaklaşımından farksız, samimiyetten yoksun, oldukça yavan duracak ve asla kalıcı olmayacaktır.
Yapılacak şey aslında çok basit.
Bir birine göndermede bulunacağınıza, halka sıcak mesajlar verin.
Şehitler üzerinden pazarlık yapılmadığını net anlatın.
Her iki kesimde de verilen mücadelenin, esas kaynağına yönelin.
Bu ülkede terörden nemalananları açıklayın, ülkenin ekonomisinin neden harcandığı hakkında aklı başında açıklamalar yapın.
Toprağa düşen her gencin, birilerinin saltanatının sürmesi adına olduğunu açıkça söyleyin.
Kaybettiğimiz on binlerce insanımıza yenilerinin eklenmesinin bir amaç veya idealle örtüşmediğine ikna edin.
Gelecekten bahsedin…
Barış olmadığı zaman sürüp gidecek ve sürekli kaybettiklerimize yanacağımız acılardan…
En kötü barışın bile kavgadan iyi olduğunu anlatın.
Bütün bunları anlatmıyor, anlatamıyorsunuz.
Siyasilerin hiç birisi, halkın “çekincelerini” izale edecek sözcükleri bulamıyor.
Kaygılarını yok edemiyor.
Korkularını önleyemiyor.
Sadece İmralı’ya kimler gitsin, kimler kalsın ve gelen mesajların nasıl sızdırıldığından, neler dendiğinden, neler istendiğinden başka bir şey konuşmuyorlar.
Oysa Türkiye’de bir milat olacak bu barış.
Darbecilerin kendilerine uygun ortamı her daim bulmaları adına yaşattıkları kargaşa ortamından kurtulacağız ve çoğunun elinde “kan” kokusu da kalmayacak, kozu da…
Gençlerimiz boş yere ölmeyecek.
Evlat acısı çekenler bulunmayacak.
Çocuğunu vatani görevini yapmaya gönderen anne, “oğlum kirli hesapların kurbanı olabilir mi?” düşüncesini taşımayacak.
Silivri’yi dolduranların yeniden “terörü besleme” ortamının tümü temizlenmiş olacak.
Ve insanlar “eşit” bir şekilde yaşamanın hazzına varacak, bir birine düşman gözüyle bakmayacak, “üstünüm” diyenlere gülüp geçilecek.
Bütün bunları siz anlatamıyorsanız, bırakın aydınlar anlatsın, sivil toplum örgütleri devreye girsin, barışı yaşayan ülkelerden insanlar gelsin, terörden kurtulanlar anlatsın…
Ama ne olursunuz siz anlatmayın, kalkışmayın bile. Zira anlattıklarınız beş para etmiyor.

Twitimden Seçmeler
Hayatın bütün acımasızlığı insanca yaşam mücadelesi verenlere mi?
www.naifkarabatak.net