7 Mart 2013 Perşembe

Sıkın dişinizi, bugünlük kadınları sevin!

Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Yani bugünlük kadınlara ne kadar sevdiğimizi, onları ne kadar saydığımızı, başımıza taç, gönlümüze ilaç olduklarını, cenneti ayakları altına seren bir dine mensup olduğumuzu, siyasette görmek istediğimizi, kariyer yaparken de anneliği yapabileceğini.. her şeyi ama her şeyi söyleyeceğimiz gün. Sıkın dişinizi, bugün söyleyin, yarın unutun.
Hep öyle yapıyoruz ya, bugün söyleyeceğiz, 364 gün unutacağız.
Özellikle bugün siyasiler “mesajlarıyla” kadınlara verdikleri önemi gösterecek. Odalar, sendikalar, dernekler.. Tüm sivil toplum kuruluşları, kadına değer verdiklerini gösterecek etkinlikte bulunacaklar. Bir karanfil uzatacaklar, nazlı, narin ve hoş kokulu…
Bunu yaparken bile “yerimize göz dikme ha!” tavırlarını hissedebilirsiniz. Zira siyaset, erkek işidir.
Bugün ya sadece bugün, biraz daha sıkın dişinizi. 24 saat nedir ki, yarın tekrar gerçek kimliğinize dönersiniz.
“Kadınlar Günü” derken bile “dışladığınızı” hissediyorsunuz, biliyorsunuz, yaşıyorsunuz ve inanıyorsunuz.
Kadın başkadır, erkek başka. Kadının erkek için yaratıldığına inandığınız ama erkeğin de kadın için yaratıldığını düşünmediğiniz inancınızla içiniz çok rahat.
Siz güçlüsünüz, o zaman zayıf ezilmeli. Gücü göstermek, birini ezmekle olur. Öyleyse herkes haddini bilecek, yerine oturacak.
Makamı, konumu, tahsili, yaşadığı yer, aldığı eğitim veya kültüre bakmaksızın, bir tarafı ağır basan erkeklerin “geninde” olan bir üstünlük olduğuna kuşku duymuyorum. Belki de erkeklerin “eşitlik” anlayışı, damarına basana kadardır. Sevgi, saygı, hoşgörüyü bile “damara” kadar anlayan bir erkeklik anlayışına sahibiz.
Hem seviyoruz, hem dövüyoruz. Severken ses etmeyenin, döverken mızmızlanması hiç hoş değil.
Kadın dediğin namustur, o zaman namusumuza leke gelmemeli. Erkeğin de namusu olduğu yalanı ortaya atılmamalı.
Erkek aldatır, kadın haysiyetini korur. Erkeğin aldatması, “çapkınlık”tır, kadının aldatması “orus….luktur”
Maalesef böyle…
***
Dün bir okurum, Nazlıcan…
Bir şeyler karalayıp göndermiş, “adımı yazma ama” dedi.
Kadına şiddeti kaleme almış.
Şiddet derken “illa dayak” akla gelmemeli diye not düşmüş.
Erkeğin tasladığı her üstünlük, kadını ezmeye dönük bir eylemdir çünkü.
Yaşadığını yazmış Nazlıcan…
Çevresindekileri yazmış…
Sadece üstün oldukları için şiddet uygulayanları…
Sadece üstün oldukları için kapının anahtarını çevirmeme adına anahtar taşımayanları.
“Karımdır, evinde olmalı, beni beklemeli, kapımı açmalı” yaklaşımının bile bir “afra tafra”dan öte “üstünlük” taslama adına yapıldığını…
250-300 liraya çalışan tekstil işçilerinin umutlarının “tacizlerle” alındığını, ses çıkarılmadığını, dağa kaldırılıp öldürüldüğünü söylüyor Nazlıcan…
Canına tak edip intihar yolunu seçenlerin sayısındaki artışa dikkat çekerek, “boğuluyoruz!” diye haykırıyor Nazlıcan.
Törenin “kadın için” olduğu bir bölgede yaşamanın acısını anlatıyor, erkeğin neden bir töresi olmadığının halen sorgulanamadığını anlatmaya çalışıyor Nazlıcan…
Onurun neden “erkeğe has” olduğunu, aldatılan kadının onurunun yerinde saydığını anlayamadığını anlatmaya çalışıyor ya, boşa çaba olduğunu kendisi de biliyor.
(Nazlıcan dediğimde aklıma Ahmet Kaya geliyor. Hani “Biz üç kişiydik” diye başlardı ya Nazlıcan, Bedirhan ve ben Suphi…)
İkiye bir öndeydik zaten…
Güç erkekteydi, kadın erkeğin zevkusefasıydı, helal de olsa, haram da…
Helal olduğunda, evinde eşini beklemeliydi, kendisi başkalarıyla oynaşsa da…
Haramında zaten sorun yoktu, erkekti, yapardı…
Kadın, sadece sevdiği için töreye kurban edilirdi. Sadece sevmişti, uzaktan uzağa. Adını terennüm etmişti belki, geleceğe dair planlar kurup, hülyalara dalmıştı.
Sakın töreye takılıp kalma. Sadece bu bölgede böyle değil Nazlıcan…
Dünyanın her yerinde böyle, ne yazık ki böyle…
İnsanlara cinsiyetiyle değil, insanlığıyla bakmayı öğrendiğimiz gün, kadın ve erkeğin eşit olduğu/olacağı bir hayata kavuşabiliriz. Aksinde sen kadınsın Nazlıcan, biz erkek…
“Şiddete karşı susmayalım” derken, kadınların haykırması gerektiğini de söylemiş.
Eğer “şiddete dur!” diye haykırılacaksa bunu erkekler yaptığı gün sona erecektir, kadın yaptığı zaman değil. Güç gösterisinin “erkeğe has” değil, “hayvansal içgüdünün dışa vurumu” olarak algılayan erkekler, kendilerine yapılan haksızlığın farkına vararak haykıracaklardır Nazlıcan.
Ama bunun olmayacağını sen de biliyorsun, ben de…
Sadece böyle düşünenlerin sayısını arttırmak zorunda olduğumuzu bil yeter. Yoksa şiddet, her zaman oldu ve olmaya devam edecektir.
Bakın gün bitti bile!
Şimdi herkes kendi kimliğine bürünsün; insanlar insan kimliğine, vahşiler vahşet postuna…

Twitimden seçmeler
Hz. Ömer'in “İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız.” sözünü sıkça tekrarlamak gerek!
www.naifkarabatak.net

6 Mart 2013 Çarşamba

800 lira büyük para!

800 liranın büyük para olduğunu bugün öğrenmedik, çooook eskilerden beri biliyorduk ya dün Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik bir kez daha hatırlattı. Bakan Çelik, Habertürk’te yayınlanan Balçiçek İlter’in Söz Sende programına katılarak, aldı sazı eline ve başladı tıngırdatmaya…
“800 lira büyük bir para” dedi…
“Bir aile bu parayla geçinir…” dedi…
Daha çok şey söyledi sazın tellerine vurarak…
Elbette geçinir…
Geçiniyor da…
Ama nasıl?
Nasılsa nasıl, çok da umurumuzda mı?
Bakan Çelik’e bir kez daha teşekkür ediyorum.
Eğer 800 liranın büyük para olduğunu hatırlatmasaydı, bilmeyecektik.
Üzülecektik, milyonlarca asgari ücretliye.
Hatta bir asgari ücreti ikiye bölen işletmelerin nasıl da iyi bir şey yaptığının farkına varmayacaktık. Büyük parayı, “normal para” yapmak az şey değil.
Alıştırmayacaksın milleti.
Ne o, birkaç bin lira maaş mı olur?
Harca harca bitmez.
Sağa sola mı savuracaksın, kötü yola mı düşeceksin, har vurup harman mı savuracaksın, eğlenceden eğlenceye mi koşacaksın, ne yapacaksın?
800 lira zaten büyük para, öyle diyor sayın bakan.
Koskoca bakan.
Yalan söyleyecek değil ya.
Devletin bakanı, hesabı kitabı bilen demektir.
Alır eline hesap makinasını, ekmeğin fiyatını yazar, altına ayda 250 gram eti dâhil eder, ay boyunca yetecek bir dilim peyniri, beş on adet zeytini katar, öğle ve akşam yemekleri için kuru ekmeği hesapladı mı, al sana bir aylık geçim endeksi.
800 lira çok bile…
Çocuğun okula giderken harçlık istemeyiversin…
On yılda bir bluz alınsın…
Pantolonun yırtılan yerlerine süslü yama yapılsın.
Doktora gitmeyiver ne olacak, hastane katılım payı ve yüzde 20 ilaç payını sofraya eklersin.
Minibüse binme, otobüse selam verme, uçağı düşünme…
“Tabanvayla” git istediğin her yere, tutan mı var?
Doğum günü kutlama, evlilik yıldönümünü unut gitsin.
Hediye alma, misafir çağırma, sakın sen de gitme ki, kimse gelmesin.
“İyi babayım” diyerek çocuğuna oyuncak alayım deme.
Çocuk bu, oyuncakla ne işi olabilir?
Ayağını kırsın evinde otursun.
Sokağa çıkartmayacaksın, kimseye göstermeyeceksin.
Arkadaşı ne kadar az olursa o kadar kafan rahat eder.
Yok onda şu varmış, bunda bu varmış derdin olmayacak.
Mızmızlanan bir çocuğa sahip olmadığın için kafan rahat edecek.
Hatta mümkünse devletin dağıtacağı tablet bilgisayarları bile geri iade et.
Kırık dökük televizyonun düğmesine sakın basma.
Şu dizide şunu giydi, şunu yedi, şurada gezdi gibi gıcık konularla akşamı zehir etme.
Yarımşar ekmekten ibaret mükellef akşam yemeğini yediğiniz andan itibaren herkes yatağına gitsin, elektrik fazla yanmasın, çay koyacağız diye zaman harcanmasın.
Sadece çay değil, tüp gidecek, su gidecek, şeker gidecek.
İyisi mi hemen uyuyun, gece uyanmayın bile, tuvalete gidiş süreniz daha az olur.
Çocuğunu okutma, eşinin kıyafet almasına müsaade etme, kuaförün yolunu hatırlatma…
Canın tatlı çekmesin, “lifli gıdalarla beslen” yalanına uyup, sebze ve meyveye el uzatmayasın.
Hayal kurma, bırak her şey olduğu gibi kalsın.
Sen çalış, 8 saat, 10 saat, 12 saat.
Nasılsa ay sonunda 800 lira gibi büyük bir ücret alacaksın.
Önce kira ödemeye gideceksin, yarısı uçup gidecek.
Elektrik parası, su parası ve telefon parasıyla elde pek bir şey kalmayacak.
O kalmayacak olan kısım, senin rahat etmen içindir.
Az yiyeceksin…
Borcun olmadığı için çok uyuyacaksın.
Ev kalabalık eşyalarla boğulmayacak.
Volta atacak alanın geniş olacak.
Sağlıklı beslenmiş olacaksın.
Yani az yiye yiye sağlıklı besleneceksin.
Sürekli kemerine bir delik açarak, “manken gibi” vücuda sahip olduğun için sayın bakana dua edeceksin.
Ve işte o zaman sayın bakanın ne kadar doğru söylediğini anlayacaksın.
800 lira gerçekten büyük bir para…
Yerinde durduğu müddetçe büyük, sakın elinizi atmayın, orada öylece kalsın.
Kime lazımsa gelsin alsın, sıkıysa alsın.
Ne harcadınız ki, kim neyi alsın?
Siz iyisi mi bakana kulak verin.
Halinize şükredin.
800 lira gibi büyük bir paraya sahip olmanın gurur ve huzuruyla geçin işinizin başına…
Çalışın, patronunuz ithalat ve ihracat yapsın.
Kaçırdığı her vergi, size maaş olarak döneceğinden 800 liraları bölmesine ses etmeyin.
SGK primlerinin yatıp yatmadığını da kontrol etmeyin, patronu ürkütmeye gerek yok.
Asla sendikalı olup, kendinizi kapının dışında bulmayın.
Bırakın patronlar güçlensin ki, size 800 lira verebilsin.
Bir de aman ha sayın bakana “madem çok, sadece bir ay bu parayla geçin bakalım” türü çıkışlar yapmayın.
Hep sizin iyiliğiniz, sağlığınız, rahatınız içindir.
Azıcık aşınız, dertsiz başınız olur.
Çok alırsanız, çok harcamanız gerekir ki, çık işin içinden çıkabilirsen.
Ne şanslısınız siz asgari ücretliler, ne şanslısınız!

Twitimden seçmeler
Hukuk zaferi hoşmuş. Ttnet'in avukatını şikâyet ettim. İkinci kez tahsilat için icra göndermesinde haklılığıma karar verdi. Avukat mort oldu tabii.
www.naifkarabatak.net

5 Mart 2013 Salı

Tutanakların gazeteciliği

Milliyet Gazetesi’nin “İmralı Zabıtları” gazetede deprem etkisi yarattı. “Barış sürecini sabote etmeye dönük” olduğu gerekçesiyle haberin yayınlanması birçok kesimde tepki çekti. Başbakan ağır sözler söyledi, hükümet kanadı tepki gösterdi, BDP’nin tepkisi de vardı, tutanakta adı veya kurumu olanların da…
Haberin yayınlanması ve tepkilerin çığ gibi büyümesiyle de Milliyet’te deprem gecikmedi.
Gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Derya Sazak, gazetenin gedikli yazarı Hasan Cemal ve Can Dündar’ın kelesinin istenmesine tepki olarak gazeteyi terk edip, sonra geri döndüğü iddia ediliyor.
Ama elbette bu arada tutanakların yayınlanmasının “gazetecilik” olup olmadığı tartışılmaya başlandı.
“İmralı Tutanağı”, Genel Yayın Yönetmeni olarak bana gelseydi, nasıl bir tavır içinde olurdum, doğrusu çok da tereddüt etmeden “yayınlamazdım” diyebilirim.
İsterseniz açayım…
Haber, kamuoyunun bilgisine sunulan her şeydir.
Ama her şey süzülmeden verilmez.
“Süzmek”, sansür etmek değil, işlemek ve etkilerini hesap etmektir.
Nasıl bir habercilik yaptığınızla da alakalıdır bu.
Devlet habercisi misiniz, halk habercisi misiniz?
Yoksa birilerinin borazanı mısınız, özgür basın olmakla mı övünürsünüz?
Objektiflik kriteriniz nereye kadar, tuttuğunuz, taraf olduğunuza dokunulana kadar mı?
Eleştirirken adil misiniz, kantarın topuzunu sallamaktan kaçınmaz mısınız?
Hasılı, yayınlandığınız haberden gönlünüz rahat mı?
Çünkü, bir haberin yayınlanması kadar kolay bir şey yoktur.
Onun etkisi sorundur.
Bu nedenle “hak” haberciliği, “çocuk” haberciliği, “kadın” haberciliği, “engelli” haberciliği gibi toplumun farklı kesimlerinde bir haberin nasıl algılanabileceği, onların haklarına nereye kadar riayet edileceği, nelerin gözetilip, nelerden kaçınılacağını bilmek gerekir.
Toplumu ilgilendiren bir haberin yayınlanması veya yayınlanmaması halinde ortaya çıkacak tabloyu düşünerek karar vermek, hassas bir terazidir.
Bir intihar haberini manşetten vermekle, üçüncü sayfaya atmak farklı bir hassasiyetin ürünüdür.
İsterseniz intiharın tüm detaylarını anlatır, niyeti olanlara destek(!) bile olabilirsiniz ama dilerseniz “kaçabildiğiniz” kadar haberi detaylandırmaz, intihar ettiğini belirterek kısa kesersiniz.
Bütün bunlar tamamen gazetecinin veya genel olarak gazete politikasını oluşturan genel yayın yönetmeninin hassasiyetine göre değişir.
Ama ülkeyi ilgilendiren bir haber nasıl olmalı?
Gazeteci devletin tarafında olmak zorunda değil ama karşısında durmak gibi bir zorunluluğu da yok.
Yani “nerede durması gerekiyorsa” oradadır ama hep orada kalacaktır diye bir kural da olmaz/olamaz.
Kuşkusuz İmralı’ya giden heyetin Abdullah Öcalan’la ne konuştuğu, nelerin getirildiği, nelerin götürüldüğü önemli detaylardır.
Ancak detayları “öğrenmekle yayınlamak” arasında ince bir çizgi vardır.
Gazetecinin bunu bilmesi gerekir.
Eğer barış olsun istiyorsanız, yani barıştan yanaysanız, o tutanakları yayınlayıp, süreci sabote edecek girişimden kaçınmak, gazetecinin durduğu yere göre görevidir.
Yine barışa karşıysanız, tutanakların yayınlanması halinde süreç sekteye uğrayacaksa, yani durduğunuz yere göre amacınız gerçekleşecekse haberin yayınlanmasından daha doğalı olamaz.
Zira her ikisinde de haberi “durduğunuz yere” göre yayınlıyorsunuz veya yayınlamıyorsunuz.
Okurunuza göre bir duruşunuz söz konusu bile değil.
Okurun bunu öğrenip öğrenmemesi neyi değiştirir, onlara ne kazandırır, ne kaybettirir diye bir kaygı söz konusu değil.
Milliyetin tepesinde yayınlanan İmralı Tutanakları, okur için yayınlanmış bir haber olmaktan çok ötedir.
Sadece durdukları yere göre servis edilenin, sayfaya taşınması söz konusudur.
Ve bu, bildiğimiz manada bir gazetecilik değil.
En azından “kaygıları olan” bir gazetecilik değil, “durduğu yerin hakkını veren” gazeteciliğe iyi bir örnektir, hepsi o.

Twitimden seçmeler
Yöneticilik, bütün birimleri ihmal edip, birini öne çıkarmak değil, bütün birimleri öne çıkaracak dinamikleri harekete geçirebilmektir.
www.naifkarabatak.net

4 Mart 2013 Pazartesi

Ağalık bitti, zulüm sürüyor!

Gözünün alabildiğinden fazlası, sesinin gidebildiği yere dek, aklının alamayacağı kadar çok, hayallerinle süsleyemeyeceğin kadar geniş arazilerin sahibi olmak, “ağa” olmaktır aynı zamanda.
Öyle böyle değil, hesap kitaba gelmez, parayla alınmaz, bir şeyle takas edilmez.
Kazanmakla olmaz, para vererek satın alınmaz.
Alın teri dökülmez, çalışarak elde edilmez…
Hâsılı “ağaların sahip olduğu” toprak parçası “kazanarak” elde edilmez.
Bunun çok farklı yönleri olsa da, geçmişi ta Cumhuriyetin kuruluş yıllarına dayanır.
Halkı zapturapt altına almanın farklı bir yoluydu bu.
Koca bir kentte “birkaç kişiyi muhatap” almak, iktidar için çok daha kolaydı.
“Zengin üretme” de denilebilecek bir yolla kimileri zengin edildi.
El konulan, sahipleri öldürülen, kovulan, hakaret edilen, küçük düşürülenlerin yanında “vatan için” savaşanların döndüklerinde bir karış toprağının olmadığını görmesi acının maddi boyutuydu.
Bütün bunlar geride kaldı sanıyorduk ya değilmiş.
Batman’ın Zorköy’ünde yaşayan köylüler için hayat gerçekten zordu.
Babalarından, dedelerinden kalan tarlaları ekip biçerek nafakalarını temin ediyorlardı.
Toprak parçası, onları kimseye muhtaç ettirmiyordu.
Evine ekmek giriyor, mutfağında kaynayan tenceresi görülüyordu.
Çocukları aç ve açıkta kalmıyor, üründen elde ettikleriyle oğullarını everiyor, kızlarını gelin ediyorlardı.
O tarlanın getirisiyle traktör alıyor, otomobile binebiliyorlardı.
Atalarından kalan mirası çarçur etmiyor, gözü gibi bakıp, nakış gibi işliyorlardı.
Ama birilerinin eski alışkanlığı depreşmişti.
Savaşa giden erkeklerin hem kadınlarını alır, hem tarlalarına el koyarlardı.
Bazen aileyi kovarak tarlaya sahip olurlardı.
Vatanını savunmak için düşmanla mücadeleye giden Mehmetçikse, asıl düşmanın köyünde olduğunu çok sonraları öğrenecekti, eğer şehit düşmezse…
Gazi olduğunda hem “kaybolan” ailesine yanardı, hem elden giden topraklarına.
Ve susardı, çığlık atarcasına, yürek yakarcasına…
Çeker giderdi, kendisine vatan olmayan kurtardığı topraklardan.
Ya kaybolur giderdi, ya kaybedilirdi.
Ve ağanın toprakları büyüdükçe büyür, serveti arttıkça artardı, zulmü sürer giderdi.
Biz bunların çok eskide kaldığını sanıyorduk ya değilmiş.
Şimdilerde ağalığın yerini “beylik” aldı belki, “patron” oldu çoğu ama öyle zulümlerle değil, başka türlü yollar öğrenerek…
Beylik iyiydi elbet, kapitalist sistemin kaymağını yiyenler olmalıydı.
Tüketim çılgınlığı, birilerini büyütmeye yarıyordu.
Ağalık bitmişti ya, Batman’da yeniden hortladı.
Atalarından kalma topraklarını, haberleri olmadan ağa tarafından kendi adına tapulandığını gören Batman Merkeze bağlı Zorköy (Segirka) köylüleri başkaldırdı.
Eskiden “başkaldırma” hakları da yoktu elbet.
Ağanın izin verdiği haklar vardı, onda da başkaldırma yazmıyordu.
Yıllardır ekip biçtikleri arazilerin kendilerinden habersiz tapulanmasına kızan köylüler, 50 traktörle toplu olarak il merkezine gittiler…
Daha doğrusu gitmeye çalışılar.
Devlet durdurdu.
Polisler, köylülerin Batman’a o şekilde girmesine izin vermedi.
Çünkü köylüler yasaları çiğnemiş olurlardı.
Ağanın çiğnemesi önemsizdi, o gelir geçerdi, hoş görülürdü.
Ama köylülerin, yani sıradan vatandaşın yasa çiğnemesine devletin müsaade etmesi düşünülemezdi bile.
Sayıyı azalttı devlet.
Bir sıfırı silip, beş kişilik ekip kurdular.
Öncü kuvveti onlar.
Yapılan hukuksuzluğu Batman valisine anlatacak, o da derhal çözüm bulacak, tarlalarını köylüye geri verecekti.
Ama mümkün değildi.
Köylüler daha önce tapu için müracaat ettiklerinde devletin kimin yanında olduğu belliydi.
“Burası baraj kapsamındadır. Kesinlikle tapusu yapılamaz, devlet buna müsaade etmez” cevabı almışlardı.
Ama o devlet, vatandaşın haberi yokken, ağaya tapu edebilmişti.
Üstelik aynı devlet köylülere yalan söylemişti.
Köylülerin bir cümlesi dikkat çekiciydi; “Başbakan Recep Tayip Erdoğan'ı cezaevine atan zihniyet ile topraklarımızı ellimizden alan zihniyet aynı.”
Maalesef öyle…
Bu ülkede her zaman “tahakküm” edenin olması için çaba harcayanlar oldu, bu gidişle de ilelebet yaşayacak zihniyet, böyle bir zihniyettir.
Ergenekon boşuna kurulmadı ya, vatandaşın hakkını savunmak için değil, tahakküm edenlerin zulmünün sürmesi için…

Twitimden seçmeler
Dün okuma etkinliği vardı, beş kişiydik. Okumak iyi bir şey değildir diye biz de konuştuk, muhabbet ettik. Okumak, yüzleşmektir ve zordur.
www.naifkarabatak.net

3 Mart 2013 Pazar

Siz rahat olun, biz ölürüz!

Barışın adı her geçtiğinde gelen tepkiler, sürecin şekliyle ilgili değil, sonlandırılmasıyla ilgili. Anlamsız kavganın her şeye rağmen sürmesine “kılıf” bularak bizi inandırmaktan başka bir şey değil.
Zira bazılarının rahat etmesi için bizim ölmemiz lazım.
Annelerin gözyaşı kimsenin umurunda değil.
Yetim kalan çocukların saçlarını okşayacak kimsenin kalmayacağının da bir önemi yok.
Uzun ve mutlu bir hayat özlemiyle attıkları ilk imzadan sonra eşinin toprağa verilmesinin yalnızlığını yaşayan genç kadının yüreğindeki yangın da kimsenin umurunda değil.
20 yaşına kadar gözü gibi bakıp koruduğu evladını kanlar içinde gören babanın suskunluğunun haykırışını da önemseyen yok.
Onlar için önemli olan “terörle pazarlık yapılamayacağı”dır.
Bunun dışındaki her şey önemsizdir.
Biz koca bir ülkeyiz, üç beş çapulcuyla pazarlık yapmayız.
Dağa çıkarız, öldürür döneriz.
Sonra onlar bizi öldürür, “şehitler ölmez, vatan bölünmez” sloganını atar, gök kubbeyi sallarız.
Bir sonraki gün yeni şehitler gelir, biz yine dağa çıkarız.
Bir onlardan ölür, bir bizden.
Ölenler, bir başka bedenlerde dirilir.
Öfke artar, kin sürer gider.
Niçin öldürdüğünü, süren kan davasının esas nedenini sorgulamak akla gelmez.
Onlar teröristtir, o zaman ölmelidir.
Biz terörist değiliz ama ölmeliyiz.
“Ölüm” dışında bir başka seçenek ortaya konmaz.
Ya onlar ölecek, ya biz de değil.
Onları öldürmek için ölürüz…
Yaşamak için öldürürüz, ölmek için öldürürüz.
Onların ki leştir, bizimki şehit.
O zaman şehadet şerbeti içmemizi kimse engellememeli, ölmeliyiz ki, şehit olalım, kan akmalı, gözyaşı sel olmalı, çocuklar yetim kalmalı, boynu bükük gelinler dolmalı…
O zaman rahat edecekler işte…
Biz öleceğiz, onlar rahat edecek.
Toprağa düşen her beden, “teröristle pazarlık yapılmadığı” için mutlu ve mesut öte yana göç edecek.
Toprağa düşen her beden, birilerinin içini rahatlatacak, mutlu ve mesut yaşayacaklar.
Varsın onlar mutlu olsun, biz ölürüz.
Varsın onların ağzı kulaklarına varsın, biz evlatlarımızı önce yetiştirir, sonra ölüme yollarız.
***
İnanın barışa karşı çıkanlara söylenecek başka söz bulamıyorum.
Bir darbenin açtığı yarayı, bin darbeyle sürdürmek, kimin ne işine yarayacak bilemiyorum.
Terör örgütünün doğmasına sebep olan, onu sürekli ayakta tutmak için çaba harcayan Ergenekon Terör Örgütünün asıl isteği de “öldürmek” olduğuna göre, kim ne için, neden ölüyor?
Terörün ne zaman “azdığı” ne zaman sakinleştiğine bakarak bile “nemalananları” görüp, çırpınışlarının esas nedenini öğrenmek çok kolay.
Barışa karşı olanlar, her seferinde süreci sabote edecek bir kurşun buldular, huzurun tam ortasına acımasızca sıktılar. Yine onu yapmak, bir kez daha bu kavganın sürmesine neden olmak istiyorlar.
İmralı görüşme tutanaklarının basına servis edilmesinin altında yatan esas sebebin bu olduğuna da kuşku duymuyorum.
Silahlar sustuğunda susacakların son çırpınışıdır bu.
Ya bugün bu işi bozarlar ya ebediyen susarlar.
Onları susturmak, barışa sarılmakla mümkün.
Bir başka deyişle de, bu ülkenin başına bela olan asıl teröristlerden kurtulmak için, barışa daha sıkı sarılmalı, süreci akamete uğratmak isteyenleri de iyi tanımalıyız.
Bahanelerinin hiç biri “sevgiden” değil.
Ne vatan sevgisi, ne millet sevgisi, ne yanan bir yürek söz konusu.
Onların tek derdi, kanın akması, iktidarlarının yeniden eski günlerdeki gibi sürmesidir.
Diğerleri çeşniden ibarettir ve o çeşni de çok pis kokular salgılayan türdendir.

Twitimden seçmeler
Siyaseten bitenlerin, siyaset yapmak için sarıldıkları şey, denize düşenlerin sarıldığından farksızdır.
www.naifkarabatak.net