28 Şubat 2013 Perşembe

Sizi meslek sahibi yapmadım ya oh olsun!

Bugün sizi uzak diyarlara götüreceğim, “eğitime” ve “hizmete” ihtiyaç duyulan ama tahsis edilen malzemeleri “kutsayarak” açmayanların yaşadığı bir kente; Adıyaman’a…
Yıllar önce Adıyaman’ın Sincik ilçesini ziyaretimde Çok Programlı Lisenin “Bilgisayar” bölümüne hayran kalmıştım. Hem sayı olarak çoktu, hem de güzel tefriş edilmiş bir çalışma bölümü yapılmıştı. Sonra öğrendim, meğer o bilgisayarlar yıllarca “karanlık bir odada” bekletilmiş…
İnanmazsınız ama Milli Eğitim Bakanlığının Bilgisayar Laboratuvarı oluşturmak üzere okula tahsis ederek gönderdiği bilgisayarlar, “paketi açılmadan” depoya istif edilmiş.
O zamanın okul müdürü “biz anlamayız bozulur” diye depoya istif etmiş.
Müdür, nasılsa görevlisi gelir açar, kurar diye düşünmüş.
Ve öylece kalmış, yıllar boyunca…
Ta ki, “bilgisayardan anlayan” ve “çalışmak isteyen” bir okul müdürü atanana kadar…
Okulda Bilgisayar Laboratuvarı olmadığını gören müdür, mesai arkadaşlarına “neden şimdiye dek talepte bulunulmadığını” sormuş.
Öğretmenlerin de haberi yokmuş.
Bereket müstahdemin bilgisi varmış.
Hani içindekinden değil, kapağı açılmamış paketlerin istiflenmesinden…
“Müdür bey depoda bir şeyler var ama..” deyince bakmışlar…
Hiç açılmamış onlarca bilgisayar, monitör, yazıcı, slayt ve daha neler…
O günden sonra ilçede “bilgisayar bilen” öğrenci sayısında hızlı bir artış oldu.
Bu, aslında bir şeyi daha gösteriyordu, sadece bir şeyleri tahsis etmek, ödeneği temin etmek bir şeyleri değiştirmiyordu.
Koltuğunda oturup, etliye sütlüye karışmadan geçinip giden ne idareciler gördük.
Mevcudu korumak, her zaman kafayı ağrıtmamayı sağlar, bunun böyle olduğuna inananlarsa “gelişmemeyi” ve “geliştirmemeyi” başaranlardır(!)
Bir başka paketi açılmamış olay duyunca Sincik’teki bilgisayarlar aklıma geldi.
***
Ülkede eşi var mıdır bilmem ama Sincik’ten dolayı bir eşinin olduğunu biliyordum. Şimdi diğer eşini öğrendim.
Adıyaman’ın Çelikhan ilçesinin Pınarbaşı Kasabasında Çok Programlı bir lise var.
1999 yılında açılan lisenin “tam teşekküllü” olması için zamanın idarecileri veya bakanlık iyi çalışmış.
Kasabanın gençleri iş sahibi olsun diye Mobilya Dekorasyon bölümü için gerekli tüm malzemeleri de göndermişler…
14 yıl önce gönderilen bu malzemeler, 14 yıl boyunca depoda bekletilmiş.
O paketin içinde neler var diye merak eden oldu mu merak ediyorum. Hani insan bir köşesini açar, şöyle ucundan bakar, birisine sorar, gelen evraklarda nelerin tahsis edildiğini merak eder.
Belki de korkmuşlardı, içinde “öcü” olma ihtimali vardır.
Ama öyle değilmiş…
Yani içinde ne olduğunu bilen idareciler varmış.
Tam 14 yıl boyunca o okulda görev yapmışlar…
Ama dokunmamışlar, dokundurtmamışlar.
Kutsal saymışlardır belki ama değil.
Rahatları bozulmasın istemişler…
Çok bilmeyeceksin.
Bildiğini de belirtmeyeceksin.
Eğitim dediğin nedir ki, gir derse, çık dersten…
Yani bir de meslek mi öğreteceksiniz?
Ne kadar ayıp!
Öğretmemek için “dokunanı yakarım” diye emir vermiş de olabilirler.
Kasabanın öğrencileri hiçbir meslek sahibi olmadan 14 yıl sonra gençliklerini bile devirerek işsizler ordusuna katılmış.
Vebali kimsenin umurunda değil elbet.
14 yıl sonra paketi açmayan ve açtırmayan idarecinin tayini bir başka teknik liseye çıkmış.
Şehir merkezinde, çok farklı bölümlerin olduğu okulda “çalışmayacaksın” olmayacağına göre bütün bölümleri işler halde tutmak gerekiyor. (Gerçi onu yapmayan Teknik Lise ve Endüstri Meslek Liseleri de gördük ve oranın idarecilerinin de nasıl koltuğa yapıştırıldığına şahitlik ettik ya neyse…)
İdarecimiz, koltuğa yapışamayacağını öğrenince ve açılan yeni bölüme de malzeme bulamayınca aklına karanlık odada, hiç dokunulmayan malzemeler gelmiş.
Ve bunu o okuldan talep etmiş.
Okul da atıl olan malzemeyi vermekte sakınca görmemiş.
Şimdi ilçe halkı isyan ediyor.
14 yıldır kullandırılmayan malzemeyi, bir başka yere tayini çıkan idarecinin talep etmesi, “sizi meslek sahibi yapmadım ya oh olsun” demekten başka ne olduğunu düşünüyorlar kara kara…
Milli Eğitim bu arada işin neresinde hep bunu merak eder dururum ya…

Twitimden seçmeler
Hani hep CHP'yi eleştirdiğim söyleniyor ya, yanlış. CHP Adıyaman İl Başkanı Bilal Doğan “Oda başkanları ve STK temsilcilerine zahmet olmazsa temsil ettikleri insanların haklarını aramayı bilsinler.” demiş, ahhhh nerde o günler başkan nerdeeee?
www.naifkarabatak.net

27 Şubat 2013 Çarşamba

Bir senaryonun darbesi

Ülkemizde “her on yılda bir” yapıldığına inanılan darbelerin “ayar” verme adına yapıldığını, “demokrasi” var sanan bazı siyasilerin “ipin ucunu kaçırdığı” düşünülerek hizaya getirildiği söylenir.
Elbette bu sadece söylemde kalmayan, gerçek olan bir yaklaşımdır.
Darbelerin her zaman silahla, tankla, tüfekle, işkenceyle olmadığını 28 Şubat’ta gördük.
Aslında 28 Şubat, belli bir tarihi olan darbe değil, o güne gelene dek hazırlanan senaryonun hayata geçirildiği ve sonrasında da oyunun devam ettiği bir darbedir.
Önceki silahlı müdahalelerde bile bir senaryo vardı. “Şartları olgunlaştırma” denen bu senaryo, darbe yapanları haklı konuma getiren iğrenç bir oyundan ibaretti.
Ama 28 Şubat farklı…
Başından sonuna kadar kurgulanan oyunun sahneye konulması ve bütün toplumun mağdur edilmesinin tam adıdır.
Sadece ekonomik yönden baksak bile, 28 Şubat’ın ülkeye faturası 300 milyar dolardan çok daha fazladır.
Bu rakam, yeni bir Türkiye inşa edecek kadar büyük bir rakamdır.
Ve bu rakam, birilerinin cebine gitsin diye yapılmış ve birileri de bu parayla servetleri dudak uçuklatacak hale gelmiş, halk ise sefilleri oynamıştır.
Elinde silah ve güç varken efelenen darbeciler, “28 Şubat’ın bin yıl süreceğini” söyleyerek, “sürüp giden” bir darbe yaptıklarını iddia etmelerinin altında, tüm kurumlara, kuruluşlara, medyaya ve sivil toplum kuruluşlarına sızmış Ergenekon yapılanmasına güveniyorlardı.
Aslında ortada Ergenekon diye bir örgüt var mıydı, yok muydu halen tartışılsa da, aslolan, Ergenekon’un darbecilerin düşünce yapısının kurumsallaşmış hali olduğudur.
Birazcık hafıza tazelemekte fayda var…
28 Şubat, 12 Eylül darbesinin hemen bitimi olan Anavatan Partisi’nin iktidar olmasıyla başlamıştı. Yapılan vetolar, nasıl bir ülke istediklerini gösteriyordu.
Darbecilerin işaret ettiği değil, halkın istediği iktidar olunca, vatandaşın kendilerini bir türlü sevmeyeceklerini de iyi biliyorlardı.
Bunu sadece o gün değil, tek parti zulmünün hüküm sürdüğü zamanlardan beri biliyorlardı.
Bunu bildikleri içindir ki, fikirlerini iktidarda tutmanın en kestirme yoluydu baskıların sürmesi.
28 Şubat süreci bu anlayışın bir ürünü, bunu gerçekleştirenlerse tek parti zihniyetine mensup olan, kendilerini “Ergenekon” yapılanmasında gizleyenlerdi.
Merhum Necmettin Erbakan’ın başbakan olmasıyla hızlana süreç, bir anda piyasaya sürülen aktörlerin oyunuyla kızışmıştı.
Halkın seçtiği bir iktidarı antidemokratik yöntemle götürenler, tehdit ve şantajla siyasilere “had bildirme” yarışına girenler, medya ve sivil toplum kuruluşlarındaki postal yalayıcılarıyla da süreci sıcak tutmayı başarmışlardı.
Elbette “bin yıl sürecek” derken kendilerince doğru söylüyorlardı.
Zira Erbakan hükümeti alaşağı edildiği halde mağduriyetler bitmedi, insanlar iftiralarla fişlendi, bir gece yarısı evden alınanlar geri dönmedi, yüzlerce aydın katledildi, Sivas’ta insanlar yakıldı, Başbağlar’da bebeleri bile katlettiler.
Hiç acımadan askerleri ölüme gönderdi, kendileri gibi terör örgütü olan “kardeşlerine” suçu yüklediler.
Süreci tamamladıklarına inandıkları zaman terör örgütünün silah kullanmasını gerektirecek bir durum da söz konusu olmadı.
Senaryoda kurgulayamadıkları tek olgu, AK Partinin tek başına iktidar olmasıydı. Yeni bir süreç başlayınca zor durumda kaldı, demokratik adımlarla, Avrupa Birliği çıkışlarıyla ve geçmişle yüzleşmeyle sıkıntıya düştüler.
Ve bir anda tekrar silahlar patladı, Mehmetçikler toprağa yeniden düşmeye başladı. Bu, Ergenekon’un İmralı’yla “derin pazarlığının” bir ürünü olabileceğini akla getirdi.
Amaçlanan, şehit cenazeleriyle iktidarı alaşağı etmekti.
Yani bugün “İmralı’yla pazarlık yapılıyor” diye kıyamet koparanlar, AK Partiyi düşürme adına farklı bir pazarlığın içindeydi.
Onda kan akıyordu, bunda kan duracak, fark ise bu…
MİT’teki operasyonun esas amacının da bu olduğuna inananlardanım.
Zira “o pazarlık” bilinmiyor olsaydı, Ergenekon’un hayatiyeti de bilinmeyecekti veya diğer hükümetler gibi “görülmemiş” gibi yapılacak, sineye çekilecekti.
Bütün bunları düşündüğünüzde, 12 Eylül darbesinin işkenceleriyle başlayan kanlı sürecin, 33 yıl boyunca 50 bine yakın insanın canına mal olduğunu, sakat kalanlar ve yüreği dağlananlarla, gözyaşını içine akıtanların sayısının bile bilinmediğini gösterecekti.
Ülke ekonomisini havaya savuran bu süreç, özellikle terörden en çok çeken bölge insanının mağdur olmasına, yatırımsızlık nedeniyle sefalete mahkum edilmesine ve insanca yaşayacak ortamın bir türlü gelmemesine neden oldular.
Bugün barışa karşı çıkanlar bilmeli ki, ortada ne bir pazarlık var, ne bir terör örgütü.
Ortada olan ve halen gösterimde olan iğrenç bir senaryonun yırtılıp çöpe atılmasından başka bir şey değil.
Bir başka deyişle barış geldiğinde, herkes kendi yerine geçecek.
Ve en önemlisi bu ülkede bu tür oyunlar tutsun diye yapılan bütün ayrımcılık kalkacak, insanlar eşit vatandaş olarak hür ve huzurlu bir şekilde yaşamını sürdürecek.
Ve bu ortamda yaşaması mümkün olmayan terör örgütlerinin ana kaynağı da, Silivri’de ömür tüketecek…

Twitimden seçmeler
Konuşunca hayatının roman olacağını söyleyen çoktur ama gerçekten hayatınızı kaç sayfaya sığdırabileceğinizi düşündünüz mü?
www.naifkarabatak.net

26 Şubat 2013 Salı

İsmet Özel’i aleladeleştirmek

Birkaç gündü Şair İsmet Özel’in sözleri ve bu sözlere verilen sert/yumuşak cevaplar tartışılıyor. Kimi her zamanki gibi “İsmet Özel’i anlamazsınız” havasında, kimi onu basite alma derdinde, kimi ırkçı olduğunu, kimi de son tahlilde kafayı sıyırdığını söylüyor.
İsmet Özel, bu ülkenin yetiştirdiği ender şair ve düşünce adamlarından birisidir.
Doğaldır ki, herkes her şairi veya yazarı anlayamaz, tahlil edemez, çözümlerken dikkat etmesi gerekenleri es geçtiğinden doğru bir değerlendirme yapamaz.
Ama zaten şair olmasına gerek yok, bu ülkede halkın ne istediğini anlamayan binlerce siyasetçi geldi geçti. Halen de “halka rağmen” halk için siyaset yapanlar var.
Bir başka deyişle İsmet Özel, ne bize çok yabancı, ne biz ona…
Çünkü bu toplumda bir birini anlamadan iletişim kurma derdinde olanlar var.
Bir arada yaşayıp, ne dediğini, ne hissettiğini, neyi anlatmaya çalıştığını, neye ihtiyacı olduğunu bilmeyenler var.
Bu konuda eğitim alanları bile şok eden insan yapısına sahip bir milletiz.
Sosyologları şaşırtan kentler, köyler, kasabalar oldu.
Ekonomistleri şaşırtan dar gelirlilerin ayakta kalma çabası oldu.
Hâsılı toplumun bir kesiminin bir diğer kesimi anlamaması normal, zaten beklenen de “anlamak” değil, “saygı” duymak.
İsmet Özel’i kutsayıp, “anlaşılamayacağını” söyleyenleri itibara alanlardan değilim.
Bir şair, şirini kendisi için yazar belki…
Okuyansa, anlayabildiği, kabiliyeti, eğitimi, kültürü oranında anlar.
Bu anlamama çoksa o zaman anlatamama sorunu olduğu da anlaşılabilir.
Burası çok da umurumda değil, İsmet Özel’in kimi şiirlerini severim, kimilerini sevmem.
Herkes gibi benim de, ne sevme zorunluluğum var, ne sevmeme.
Nasılsa “anlaşılmıyorum” diyerek saçmalama hakkına da karışacak değilim.
Elmayla armudu toplamasına da ses çıkarmam ama ortaya çıkarttığı ucubeyi yememizi dayatmasına “hoop!” derim.
Birkaç gün önce bir televizyon kanalında, İsmet Özel’in Hitlerin değişik bir versiyonuna bürünmesini şaşkınlıkla izleyenler vardı.
Habertürk’te ekrana gelen “Öteki Gündem” programına konuk olan şair İsmet Özel ve Aytunç Altundal, “Türklük, Türklüğün tanımı ve değerleri”ni tartıştılar.
Belki “tartıştılar” lafı az gelir.
Çünkü “Türklüğe” yükledikleri “ilahi” anlamları dinleyen herkes şok oldu.
Bir tek kendilerine bir şey olmadı.
Çünkü söylediklerine inanıyorlardı veya herkesi aptal sanarak inanmış görünüyorlardı.
Aytunç Altındal’a söyleyecek tek sözüm olamaz, Hitleri kıskandıracak kadar “ari”, Birgül Ayman Güler’i çatlatacak kadar da “üstün”.
Onu geçiyorum ama İsmet Özel’e söyleyecek birkaç sözüm var.
Özel’e göre Müslüman olmayanın Türk olması mümkün olmadığı gibi, namaz kılmayanın da Türk olması mümkün değil.
Biraz daha açsa “Türk rüşvet yemez, Türk ahlaksızlık yapmaz, Türk şunu yapmaz, Türk bunu yapmaz” diyecek.
Çünkü anladığım kadarıyla o da Hitler gibi “üstün ırk” olarak Türklüğü görmeye başlamış.
Eğer bu ırk üstünse, hata yapması da mümkün değil.
Hata yapan, otomatik olarak Türklükten çıkar, aforoz edilir.
Aforoz makamındaysa Yüce İsmet Özel var…
Hemen çıkartır alimallah, hele bir ahlaksız Türk görsün!
Abartmıyorum, zira bu sözleriyle Müslümanlığı Türklükle eş değer gördüğü açık.
Bir Arap’ın Müslüman olmaması sorun olmayacak ama birisi Müslüman değilse Türk olması mümkün olmayacak.
Bir İngiliz de, Fransız da öyle olacak.
İslam yazdığımızda eşittir Türklük anlayacağız, Türklük dediğimizde de eşittir İslam…
İnsanın ırkıyla, memleketiyle, mahallesiyle, ailesiyle gurur duyması elbette güzel bir şey ama bunu “İslam’la bağdaştırması” haddi aşmaktır.
“Ben Türk’üm, Türk olduğum için de mutluyum ama yine Türk olduğum için hiç kimseden üstün değilim.” diyebilmeliyiz. Bunu diğer ırklar da söyleyebilmeli.
Üstünlük, İslam’a göre takvadır, insanlığa göreyse adamlıktır…
Ne bu dünyada, ne öte yakada insanlığı kurtaracaklar arasında aile-soy-sop-kabile-ırk-para-makam-mevki yok…
Eğer İsmet Özel böyle bir haber aldıysa kulağına üfüren rahmani değil, şeytani olmalıdır.
Kulağına üfürene bakmamalı, Hucurat süresinin 13’üncü ayetini okumalı, “Ey insanlar! Muhakkak ki Biz, sizi bir erkek ve bir kadından yarattık. Ve sizi milletler ve kabileler kıldık ki, birbirinizi (soyunuzu, babalarınızı) tanıyasınız. Muhakkak ki Allah'ın indinde en çok kerim olanınız (ikram olunanınız, en şerefli olanınız), (ırk ya da soy olarak değil) en çok takva sahibi olanınızdır.”
Ama ne ki, “Allah, bana 20 yaşımda komünist olmayı nasip etti” diye şükür secdesine kalkışacak birisinin, bunu iki farklı kutbu anlamaya dönük bir kazanım olarak değil, “Eğer bir insan komünist olmadan Müslümansa bu insanın Ümmet-i Muhammet'e yapmayacağı kötülük yok” diyecek kadar da bütün Müslümanların dinden çıkıp “önce komünist” olmasını öğütleyen, hatta bunun farz gibi olduğunu söyleyen bir garip adam.
Komünistliği İslam’ın “sosyal” yönüne dayanak göstermesi, İslam’ın Komünistlikten aşırdığı değil, Komünizmin İslam’dan aşırdığı şeklinde anlaşılmalıdır. (Mesela zekat..)
Bunu böyle algılamıyor ama önce bütün Müslümanları Türk yapıyor, sonra da hepsinin Komünist olması gerektiğini söylüyor.
Hem de önce komünist, sonra Müslüman.
Bir başka deyişle de önce Müslüman olduysanız vay halinize/vay halimize…
Bir paranoya haline getirdiği “Amerika Birleşik Devletleri’nin Türkiye’deki uzantıları bir şekilde milli refleksler gösteren İsmet Özel’i aleladeleştirmek üzere çareler” aramalarına gerek yok.
Bir insan kendi eliyle de kendi kendini oldukça basitleştirebiliyor, aleladele bir hale getirebiliyor.
Bir gün göçer giderse ardından, “Rahmetli ‘anlaşılamadığı’ zaman daha iyiydi, sonra anlaşılmaya başlandı ve yazık!” dedik, diye anlatabiliriz.

Twitimden seçmeler
Ankara Barosu buyurmuş ki, “İstanbul Barosuna yapılan bize yapılmıştır” deyu. Zaten al birini vur Ergenekon'a :)
www.naifkarabatak.net

25 Şubat 2013 Pazartesi

Sizin adaletiniz mi vardı?

Eğer Türkiye gibi bir ülkede yaşıyorsanız “başım belaya girmez” diye öngörüde bulunmayacaksınız. Bu sizin ne kadar kibar, ne kadar iyi, ne kadar vatansever, ne kadar insan sever olmanızla alakalı değil. Hatta “kanun adamı” diyecek kadar yasalara harfiyen bağlı olsanız da, karşınızda güçlü biri veya birileri varsa, sizin kesinlikle “suçlu” olmanız an meselesidir.
Yazı yazınca başının belaya girmemesi mümkün değil.
Şükür yazıdan dolayı adıma açılan davalardan beraat ettim.
Ama “vatandaş” olarak yaşamaya çalışırken uğradığım haksızlığı anlatacak merci bulamadım.
Üstelik de mağdur edilmişken, suçlu bulundum.
Çünkü bütün o merciler, haklıyı korumaya dönük değil, “güçlü olan” haksızı korumaya dönük tasarlanmış.
Şimdi merak ediyorum, koca koca Adliye Sarayı yapmakla övünenler, içine adalet koyamadıkları için hayıflanmaları gerekirken, nasıl da şişiniyorlar, nasılda…
Adalet, belki de tarihin her döneminde tartışma konusu olmuştur. Çünkü adaleti uygulayanların adaletsizliği daha çok gündeme gelmiştir.
Hukuk dersinde öğrendiklerini orada bırakıp, ideolojilerini, öfkelerini, sevgilerini, nefretlerini öne çıkarmakla kalmayıp, beceriksizlikleri ve kaybettikleri muhakeme yetenekleriyle vatandaşa adalet dağıttığını sananların yanında “aldıklarıyla” yönü değişenler de var.
Kimse kusura bakmasın, Türkiye’de adalet, sadece güçlüler için var.
Eğer güçsüzseniz, karşınızdaki ise hem paralı, hem güçlüyse kesin siz suçlu olacaksınız.
Yine eğer sizi mağdur eden “bir kurumsa” kesinlikle o kurumu mağdur ettiğinizden dolayı başınız beladan kurtulamayacaktır.
***
Vatandaş olarak iki defa başım belaya girdi.
Birisinde düğünümüzde eğlenirken, yol kontrolünden kaçan alkollü bir sürücüyü aramak için ağır silahlı 15 polis düğünümüzü bastı, terör estirdi, çocukları korkuttu, kadınları ürküttü, sağa sola ateş açtı ve yakaladıkları adamı öldüresiye dövdüler…
Düğün sahibi olarak bu duruma karşı çıkıp, “şikâyet edeceğim” sözümü “polise mukavemet” olarak algılayanların ve bir yıl ceza verenlerin bırakın hukuk okumasını, guguk bilgilerinin olduğu bile söylenemez…
Ama benim elimde silah yoktu…
Olsaydı, güçlü konuma ben gelecektim ve o zaman belki mağdur olduğum fikri ağır basacaktı.
Polislerde silah vardı, hem de on beşinde de ağır makinalı silah, panzer de kapıdaydı…
Ve bu satırların yazarının bu kadar büyük bir güce “mukavemet edecek kadar süper güçlerle donatıldığını” düşünen “zekâ” ve “vicdana” sahip hukukçular olabiliyor…
Bu davada hukuki mücadelem sürüyor…
Ama sadece bu değil ya…
***
Hepinizin başına gelebilir…
Herhangi bir kurumdan bir hizmet satın alırsınız, sonra da beğenmeyip değiştirirsiniz…
Yandınız demektir…
Türk Telekom’dan ttnet internet hizmeti alıyorken, hem ücreti, hem hizmeti beğenmediğimden bir başka servis sağlayıcısına geçtim.
Geçen sen misin?
2010 yılında, internet sağlayıcımı değiştirdim. Borcumu ödememe rağmen birkaç ay daha irili ufaklı fatura geldi, onları da ödedim.
Daha sonra çok küçük cüzi miktarlarda faturalandırma olduğunu e-mailime gelen e-faturadan öğrendim ama umursamadım.
Bir ara işkillendim. Türk Telekom’a gidip, az olan ücreti de ödedim.
Aradan yıllar geçti.
İki yıl geçen bir süre sonra icradan bir yazı geldi, 500 lira kadar bir borcum varmış…
Ulaşabildiğim oranda Türk Telekom’daki yetkililere ulaştım, borcumun olmadığını söyledim ama ne çare “ödeyeceksin” dediler.
Ödedim…
İki ay sonra bir kez daha “teşekkür mektubu” göndermesi gereken Ttnet’in paralı avukatı, 312 liralık bir ödeme daha gönderdi, borcum varmış…
Hem bu defa mektup göndermedi, icra memurunu gönderdi.
Mecburen bunu da ödeyeceğim. Başka çare ne yazık ki yok. Maalesef hakkın yendiğinde başını vuracağın bir merciinin olmadığı bir ülkede yaşıyoruz.
Türkiye’de adalet yok diyorum ya…
Hani o icra memuru, avukatın yalan söylediğine inanmaz, dolandırıcı olabileceği aklına gelmez, ahlaki yoksunluğunu da hesaba katmaz…
Çünkü o paralı avukat, kamunun alacağını tahsil ediyordur…
Vatandaş ise yolunacak inektir.
Öyleyse yolacaksın…
Evine gideceksin, icra uygulamaya kalkacaksın…
Ne yazık ki, icra memuruna başka bir seçenek bırakan yasa maddesi bulunmamaktadır.
Ve sonra da bu ülkede adalet var diyeceksiniz.
Hay sizin adaletinizin…

Twitimden seçmeler
Dünyada “adaletsizliğiyle” nam salan “vergi”nin haftasını kutlayan nadir milletlerden birisiyiz. Bir tek zil takıp oynamadığımız kalıyor, haydi kutlayalım 
www.naifkarabatak.net

24 Şubat 2013 Pazar

Muhacir olasım geldi!

Hiç işlemediği bir suçtan dolayı müebbet kürek cezasına çarptırılan ve hayatı boyunca da “özgür kalma” adına akla hayale gelmedik zor denemelere kalkışan “Kelebek”in (Papillon) hikâyesini okuyalı çok oldu. Henri Charriere tarafından 1968 yılında yayımlanan ve yazarının başından geçenleri anlatan otobiyografik roman, bir bakıma “esaret”le “özgürlük” arasındaki derin farkı sindirmenize yarıyor.
Moskova’nın en soğuk yerlerinden olan ve genellikle esir kampı haline gelen Sibirya’da yaşanan acıların yer aldığı çok sayıda roman da okuduk.
Kamp ve Ölüm Kampı filmleri de bu tür acıları görsel olarak yaşamamızı sağlayan filmler olarak önemli bir yer tutuyor. Tabii ki Nazi Almanya’sında zulmüyle meşhur kampları da unutmak mümkün değil.
Eskilere gitmeye gerek yok, “esir kampı” veya “mülteci kampı” dendiğinde, ön adının ne olduğuna bakmadan kampların “iyi” görüntüsü olduğuna şahitlik eden pek olmadı.
Hele hele sürekli savaşların olduğu, insanların yerini yurdunu bırakarak bilinmezlere doğru bir umut yolculuğuna başladığı her yerde “kamp” varsa, kampın olduğu her yerde de “insanlık dışı bir yaşam” var demektir.
Daha önce Iraklı mültecileri görmüştük, Saddam’ın zulmünden kaçarak sığınanları. Sonra Saddam’dan daha zalim olan Amerika’nın zulmünden kaçanları…
Şimdiyse babası gibi eli kanlı katil olan Beşer Esad’ın zulmünden kaçanların hayatta kalma yolculuğunun nihayetlendiği kampları biliyoruz.
Doğrusu bugüne kadar mültecilerle ilgili çok yazı yazdım, Suriye’deki zulmü anlatmak için dilimin döndüğünce bir şeyler söylemeye çalıştım ama hiç Çadır Kentlerde yaşayanları, yaşamaya çabaladıkları yerde görmemiştim. Dün bunun için bir şans elde ettim.
***
Ülkemize sığınan mültecilerin sayısı gün geçtikçe artıyor. Son rakamlar 200 bini geçtiğini gösteriyor. Hatay’da 14 bin 198, Gaziantep’te 33 bin 58 (9 bin 12’si İslahiye, 7 bin 618’i Karkamış, 16 bir 428’i Nizip barınma merkezlerinde), Kilis’te 13 bin 544, Şanlıurfa’da 84 bin 905 (40 bin 399’u Ceylanpınar, 32 bin 795’i Akçakale çadırkentlerinde, 11 bin 711’i Harran kökenli konteynerkentinde), Kahramanmaraş’ta 16 bin 744, Osmaniye’de 7 bin 950, Adıyaman’da 10 bin 3 ve Adana’da 2 bin 820 kişinin barınıyor.
Bu rakamlar, rakam olmanın ötesinde bir şey. Hepsinin bir hayatı var, hepsi geçmişlerini bırakarak, geleceğe doğru bilinmez bir yola adım attı. Şu an yerleştikleri yerde, “kendilerine ait olmayan bir yaşamı” sürdürmeye çalışıyorlar.
Dün AK Parti Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner, Adıyaman Valisi Mahmut Demirtaş’ın da eşlik ettiği ziyarette Çadır Kent’i görme imkânına kavuştum.
Doğrusunu söylemek gerekirse, yazının başında bahsettiğim “kamplara” hiç benzemeyen, halen sağlıksız koşullarıyla sürekli gündemde olan başka ülkedekilerle de kıyaslanmayan Çadır Kentlerin içinde “en iyisi” diye bilinen Adıyaman Suriyeli Mülteci Konaklama Tesisini gezdik. Bu ortamı sağlayanları kutlamak gerekiyor.
Akla gelecek her türlü imkânla donatılan Çadır Kentte, “yok, yok” denilecek kadar her şey var. Ailelerin konakladığı çadırkentler, “soğuğa karşı” dayanıklı, ısıtma sistemi iyi, buranın dışında kalan sosyal alanlarsa tam bir şehir imkânlarıyla donatılmış, “çamur deryası kamp” görüntüsünden eser yok. Eğitimden sağlığa, mesleki kurslardan “öğrenmeye” dönük kurslara, spor aktivitelerinden kendini geliştireceğin her alanda aklınıza gelecek her türlü imkân oluşturulmuş.
Kamp alanı çok geniş olunca, insanların gönlünce gezebileceği geniş yerler, “tel örgüyle çevrili kamp” fikrini azaltıyor.
Kadınlar el işi, dikiş, nakış, halı gibi kurslara gidip “para kazanma” şansını da elde ediyor. Çocuklar eğitimlerini tamamlıyor, beceri kazandırma kurslarıyla hem dil öğreniyor, hem el becerisini geliştirerek, mesleğe dönük çabanın içine giriyorlar.
Kadın ve erkekler, “Türkçe öğrenme” amacıyla açılan kurslara gidiyor, kendi dillerini de geliştiriyorlar.
Suriye’de tahsilini tamamlayan veya yarıda bırakan birçok üniversiteli var. Onlar da Türkçe öğrenerek, üniversitelere gitme hayali kuruyorlar. Gençler halı sahada futbol da oynuyor, potaya topu geçirmek için de çabalıyorlar. Çocuklar parklarda oynarken, bebekler süt içebiliyor.
Bütün bunları görünce “insanın mülteci olası geliyor” denilebilir ama değil.
Çünkü her şey varsa bile insanların “özgürlüğü” kendi ellerinde değil.
Burada insanlar, en azından kendi değil.
Yaşam sürdürdükleri vatanlarında olduğu gibi değiller; iyi veya kötü ama kendi hayatlarını yaşıyorlardı. Burada “başkasının hayatını” yaşar gibiler.
Elbette muhacirlik, özgürlüğe atılan bir adım olarak, onuruyla yaşamak için onursuzluğu terk etme adına takdir edilecek bir yola çıkışın adıdır.
Ama aslolan Ensar olabilmektir.
İnsanın Ensar olası gelmeli ki, “el uzatan” bulunduğunu, insanlığın ölmediğini, zulme karşı müşfik kalplerin var olduğunu tüm zalimlerin yüzüne haykırabilelim.
İnsan Ensar olmalı, mültecilerin kurduğu hayal, gerçeğe dönüşmeli.
Dün bir fikrimi paylaştım; “Ensar aile” gibi, mültecilerin, gönüllü ailelerde hafta sonu veya birkaç gün geçirmelerini sağlayacak bir proje. Bu şekilde mültecinin olduğu yerde Ensar’ın olabileceğini gösterebiliriz. Bugün onlar mülteci, yarınsa özgür olarak ülkelerine dönecekler ama yüreklerinde “iz” bırakabilmeliyiz.
Bizi misafir eden bir mülteci, çadırına Suriyeli şairin şiirini yazmıştı, not aldım; “Ey esirler bir gün hepiniz özgür kalacaksınız”
Ama önce özgür olduğunu sanan esir yürekler özgür olmalı…

Twitimden seçmeler
Kimi konuşarak büyür, kimi susarak. Konuşarak büyüyenler gün gelir küçülürler ama susarak büyüyenlere yücelik yakışır.
www.naifkarabatak.net