21 Şubat 2013 Perşembe

Ne zaman “zenci” olduğunuzu anlarsınız?

Yazının başlığına bakarak, “ben zenci değilim ki?” demeniz kadar normal bir şey yok, zaten siz zenci değilsiniz, en azından şimdilik…
Zencilik, ayıplanacak bir yakıştırma değil. Sadece uzun yıllar süren bir köleliğin sembolleşmiş rengidir.
Renginizin önemi yok aslında, bu sizle ilgili, size bakanla ilgili…
İster beyaz olun, ister süt beyazı kıvamında bulunun, sarı olun, esmer olun fark etmez.
Gün gelir, zenci olursunuz ve o gün, zenci olmanın nasıl zor bir şey olduğunu anlarsınız.
Bir arada yaşarsınız, birlikte çalışırsınız, belki aynı sofrada yemek bile yersiniz, kahvede oyun oynar, parkta dinlenirsiniz.
Aynı havayı teneffüs eder, aynı gökyüzüne bakarak hayallere dalarsınız.
Bütün bunları yaşarken, zenci olduğunuz aklınızın ucuna gelmez, siz de başkasına “zenci” muamelesi yapmazsınız.
Zira herkes gibi bir kıyafetiniz vardır, herkesin yediğini yiyor, herkes gibi konuşup, herkes gibi düşündüğünüzü söylüyorsunuz.
Onlarla gülüyor, onlarla ağlıyorsunuz…
Çocuğunuzu aynı okula gönderip, aynı sınavlarda başarı arıyorsunuz.
Hayat mücadelesi, bir arada yaşadıklarınızla eşitse sorun yok.
Orta hallisiniz, sizin gibi halli olanlarla hemhal olduğunuz sürece asla aklınıza zenciliği getirmenizi gerektirecek bir durumla karşılaşmazsınız.
Merak etmeyin, hayatınız rutin halde sürer gider.
Kitap okumayı seviyorsanız, zenci olabileceğinizi de düşünmezsiniz, ta ki okuduklarınızı hayatınıza düstur edene dek.
Kendinizi keşfetmeye başlarsanız, durum biraz kritik hal alır, kendinize çeki düzen verin.
Çünkü siz kendiniz olmaya başladığınız andan itibaren zenci muamelesi göreceğinizi bilmelisiniz.
Bu zor bir sınavdır.
Anadilinizi konuşmaya başlarsınız mesela…
Bir arada yaşadıklarınız sizden farklı konuşuyorsa size bakış değişir.
Önceleri hoş gelebilir.
Farklı bir lisan, farklı bir aksan, şivenin kendine has tadı…
Ama bunu yaşatmaya çalıştığınızda sorun başlar…
İnandığınız gibi giyinmeyi arzuladığınızda, Yaratana karşı sorumluluğunuzu hatırladığınızda, dikkat edin, sıkıntılı günler geçirebilirsiniz.
Çünkü o andan itibaren bir arada yaşadıklarınızdan farklı bir düşüncede olduğunuz, farklı bir giyim tarzına bürüneceğiniz gündeme gelecek.
Ve bir de bunu uygularsanız, işte o zaman zenciliğe hazır olun.
Siz hem o kıyafetle okuyacak, hem okuduktan sonra bunu iş hayatında da sürdüreceksiniz.
Ne yani, şimdi siz alışkanlıklarımızı mı değiştireceksin?
Göz zevkimiz dumura uğrayacak.
Biz böyle bir şeye alışkın değiliz diyenler çıkacak.
Çünkü onların gördüğü “şartlandıkları”ndan başka bir şey değil.
Korkak ve ürkek olur böyleleri…
Yıllarca sindirilmiştir.
“Höst” dediğinde yerlerde sürünecek bir yapıdadır.
Veya ülkenin gerçek sahipleridir.
Kuralı belirleyen de, dilediği zaman değişen de onlardır ve o kuralların içerisinde sizin kendiniz olmanız yoktur.
Ancak, onların dediği olabilirsiniz, aksinde zenci…
Sadece dil ve kıyafet değil elbet…
Nasrettin Hoca’nın “ye kürküm ye” diye yaptığı nazireyi biliyorsanız, toplumun kılık kıyafete verdiği önemi de anlamışsınızdır.
Hatta bazıları “tapacak” kadar dış görünüşe önem verir, içi önemsemez.
Çünkü kendisi de öyledir.
Dışı kalaylı, içi vay vaylıdır.
Dışıyla malı götürüyordur, makamıyla adam oluyordur, yanaştıkça zengin, uzaklaştıkça fakir düşüyordur.
Kendisinin varlık sebebi, bir başkasına olan saygısı oranındadır.
Böyle insanlar, kendi suçlarını yüzüne karşı haykıracak aykırılığa alışkın değildir.
Farklı da olabilir.
İnandığınızı yaşamada sadece İslam anlaşılmasın.
Siz neye inanıyorsanız, siz neye saygı duyuyorsanız, siz hangi kültürden geliyorsanız, kendinize hangi kimliği yakıştırıyorsanız durum değişmez.
Yaşadığınız toplumda “egemen” olanların bakış açısıyla uyuşup, uyuşmadığınızdır önemli olan.
Onların putlaştırdığına tapmak, onların sembollerine inanmak, onların hassasiyetleridir esas olan.
Siz yoksunuz…
Siz ancak onlara “eyvallah” ettiğiniz sürece apak olabilirsiniz…
Aksinde, çirkin, itici, kötü ve zenci olursunuz.
Sakın kendiniz olmayın, görürsünüz gününüzü…

Twitimden seçmeler
Berfo ana, darbecilerin yüreğini söküp aldığı analardan sadece birisiydi ve o şimdi yok. Allah rahmet eylesin, sebeplerine de lanet!
www.naifkarabatak.net

20 Şubat 2013 Çarşamba

Barışa kan, kin ve nefret bulaştırmayın!

Ortada “barış” diye bir kavram dolaşıyorsa doğal olarak “savaş” veya “kavga”nın olduğu fikri ağır basar. Bu küslük de olabilir, süregelen bir kan davası da, “incir çekirdeğini” doldurmayan bir konu nedeniyle yıllar yıllar boyu süren bir dargınlık da. Ama barış olacaksa, demek ki ortada huzursuzluk var. Barış, “küsler” arasında oluyorsa eğer, sevimsiz bir tablonun ortaya çıkması da kaçınılmazdır.
Çocukken hiç yere kavga ettiğimiz arkadaşlarımız veya kardeşlerimizle barıştırılma sahnelerini hatırlıyorum. “Asla barışmaya yanaşmayan” bir tavır takınır ama “barışmak için can atar”dık. Kardeşler ve arkadaşlar arasında küslük, çekilmez bir şeydir. Her gün yüz yüze bakıyorsun, aynı sofradan yiyor, aynı insanlarla bir arada yaşıyor, hayatı paylaşıyorsun.
Küsmek, bu açıdan zor ama barışmak da bir o kadar zor. Her ikisinde de esas olan “gurur”dur. Gururun incindi diye küseceksin, gururun incinmeden de barışacaksın. Barış olmalı ama ezilmemelisin. Barışırken, aynı hatayı bir daha yapmamasını hatırlatmalısın. Bu senin haklılığını ortaya koyar. Aynısını küstüğün de istese bir şey fark etmez, sen de aynı hatayı bir daha yapmayacaksın.
İki tarafın da gururu incitilmeden barıştırırdı büyükler…
Ve birkaç dakika sonra hiç küslük olmamış gibi oyunumuza kaldığımız yerden devam ederdik. Sanki kin beslediğimiz o değildi, sanki boğazına sarılmaya çalıştığımız karşımızda durmuyordu, sanki için için kızıp köpürdüğümüz bir başkasıydı. Önemsenmemekti aslında bütün mesele. Önemsendiğiniz andan itibaren sorun yoktu. Siz, insansınız ve önemlisiniz. O zaman bunu niye o bilmiyor?
***
40 yıla yaklaşan bir kavga barışla noktalanmak üzere. Ama her iki kesimin de “suçu” çok. Liste yapmaya kalksan hangisi galip gelir bilinmez. Ama her iki taraf da karşı tarafı “cinayet işlemekle” suçluyor.
PKK’lılar dağa çıkarken, darbecilerin “işkencelerini” bahane olarak haklı bir yere koymuşlardı.
Daha vardı elbet, “inkar-asimilasyon” yani doğal olarak “dikkate almama-önemsememe” vardı.
Darbeciler gitti, darbecilerin yöntemi değişmedi. İnkar boyutu bir yana mücadele yöntemi de değişmedi. Ellerde silah vardı, gözlerde kin, yüreklerde nefret…
Neden olunan da biliniyordu, neden olanların iğrenç metotları da…
Sonra o günler geride kaldı, “beyaz bir sayfa” açmaktan çok öte adımlar atıldı ama bir yandan da kanın durmasını istemeyen, kandan beslenenlerin tezgahladığı kanlı ve kirli oyunlar vardı.
Nihayet barış için ciddi adım atıldı…
Ama her iki kesimde de “nefret” uyandıracak, yüreklerden söküp atılması pek de kolay olmayan öfke vardı.
Bu nedenle anlatmak istediğini anlatamıyor, nereye gideceklerini bilmiyor, kime konuşacaklarını hesaplayamıyorlardı. Böyle bir zamanda BDP’lilerin Karadeniz gezisi başladı. İlk oradan olması ilginç geldi. Şovenliğe varan bir ırkçılığın hakim olduğu bölgeye gitmek, risk almaktı. Elbette herkes her yere gidebilirdi/gitmeliydi de.
Ama “illa bugün, oradan başlayacağız” diyerek en temel hakkını hatırlayanlar oldu. Düne kadar bu hakkın neden hatırlanmadığı ise sorgulanmadı.
Oysa herkes biliyor ki, ortada cenazeler var, kanlı eller var, havadan düşen bombalarla parçalanan insanlar var.
Herkes kendi tarafındakini “şehit” görürken, diğerini “leş” olarak algılıyor, öyle inanıyor. Herkesin kahramanı kendinden, düşmanı karşıdan.
Barış turunda, insanların buna bakmayacağını, gözlerindeki kini göstermeyeceklerini düşünmek mümkün değil.
Bir tarafta havadan atılan bombalarla yakınını kaybedenler, bir taraftan gencecik oğlunun görev yaptığı karakola yapılan baskın sonrası yüreğine düşen acı. Belki bir canlı bombayla eşini, kızını, oğlunu kaybetti, belki bütün bir ailesini dağda yitirdi.
Barış için gidilen her yerde, yöre insanının acısı öne çıkacak.
Şehit yakınları BDP’lilere baktıklarında PKK’lıları görecekler. Yakınını dağda kaybedenler veya Uludere’de başına bomba yağdıranların yakınları da AK Partililere baktıklarında darbecilerin işkencelerini hatırlayacaklar.
Kısaca barış turuna BDP’lilerin çıkması sorunun kaynağı değil, siyasilerin çıkması esas neden. Bu açıdan, dün söylediğimi bugün de tekrar ediyorum; barışı halka siyasiler anlatmasın, ne olursunuz bir süre susun. Gidin evinizde oturun. Barış sonrası için güzel planlar yapın, çoklarınızla oyun oynayın, eşinizle gezmeye gidin, alışveriş edin ama “barış”ı ağzınıza almayın. Bırakın, bunu aydınlar yapsın, sivil inisiyatifler bu görevi üstlensin, anaların sesi çıksın, evlatlar konuşsun, babalar suskunluğunu bozsun.
Ama siz asla konuşmayın, konuştukça batıyor, battıkça konuşuyorsunuz.
Ne olursunuz, bu kez barışa, kan, kin ve nefret bulaştırmayın…

19 Şubat 2013 Salı

Vekil her yere gidebilir, Karadeniz asla!

Önceki gün 9 saat boyunca Sinop’ta yaşanan gerginliğe odaklandık. Dün ise Samsun’da benzer görüntüler vardı. Henüz Sinop’a gelmeden önce İmralı görüşmeleriyle yeniden ve bir kez daha yeşeren barış umudu, ülkenin önünü açabilecekti.
Belki sadece kan durmayacak, onla birlikte yaşanan acılar da dinecekti.
Ona bağlı ekonomik çöküş de aşılacak ve ülke “bir arada yaşama”nın hazzına varacaktı.
Bunun için ödenecek bedellerin hepsi, daha önce ödenmiş olacaktı.
Barışın “iyi bir şey” olduğunu anlatmaya dönük bir heyetin Karadeniz’e gezi düzenleyeceğini ilk duyduğumda aklıma provokasyon geldi.
Sadece benim değil elbet, BDP içinden de, AK Partiden de, diğer partilerden de, hatta okumuş yazmış herkes, bu gezinin “zamanlaması”nı ve “yöresini” eleştirdi.
Elbette her vekil, her yere gidebilirdi.
Bunu herkes söylüyordu.
Bu ülkenin milletvekili, istediği her yere gidebilir, görüşmeler yapabilir, halka kendini anlatacak ortam bulurdu.
Ama Karadeniz aslaydı…
Çünkü orada provokasyon vardı.
Karadeniz insanı farklıydı.
Uzaydan gelmemişlerdi ama farklılardı.
Sonunda beklenen oldu ama şükür ki, daha önceki yaşadığımız acılar yaşanmadı.
Bir kez daha “gaza” gelenlerin nasıl cahilce bir tutum içine girebildiklerini ve sonunu düşünmeden nasıl kargaşaya dâhil olabildiklerini, hafızamızı tazeleyerek gördük.
Bu kadar yaşanan acıya rağmen, gaza gelenlerin her yerde, her devirde olduğunu, olmaya devam edeceğini de gördük.
Aldıkları gazla, hiçbir mantıkla olarak izah edemeyecekleri bir yola çılgınca koştuklarını gördük.
Kendi fikrinde olmayanlara karşı nasıl da hasmane tutum takındıklarına şahitlik ettik.
Çok şey gördük ama herkes Karadeniz’e gezi düzenleyen HDK üyelerini suçlu buldu.
Karadenizlilere de bir şeyler diyen vardı ama onlar “bilinçli şekilde provokasyona doğru” gitmişlerdi.
Yavuz hırsız kimdi belli değil.
Ev sahibini suçlayanların hırsıza toz kondurmaması da ilgi çekici.
Ortada bir olay varsa bunun suçlusu bellidir, hırsızın suçunu görmeden, ev sahibine yüklenmek de akıl kârı değildir.
***
Öncelikle milletvekillerine saldırmak için “akın” yapanların düşünce yapısına bakmak gerekiyor.
Bu tür olayları yapanlarda “ırkçılık” dozu, ölümcül hale gelmiştir.
Eğer bu kötü bir şeyse “Türk ırkçılığı” veya “Kürt ırkçılığının” ulaşabileceği noktanın böyle bir şey olduğunu bilmek gerekiyor.
Öyleyse her türlü ırkçılık, insani olmadığı gibi, İslami’de değildir.
Bu böyle bilindiği halde, her iki kesimde de aşırı ırkçılığı meziyet olarak alanlar var ve bunlar “bir arada yaşama” arayışını “kavgayla” çözebileceklerini sanacak kadar da ilginç bir anlayışa sahipler.
Öte yandan, sanki herkes kendi seçtiği vekilinden çok memnunmuş, kendi partisinin vekili, kendisi gibi düşünüyor, kendisini sayıyor, görüşlerini önemsiyormuş gibi, BDP’li vekilleri “sevmemeyi” bir marifet biliyorlar.
Elbette kimse kimseyi sevmek zorunda değil ama saygı göstermek zorunda.
Ne kadar sevmezseniz de, her vekili seçen bir kitle var.
Ne kadar saygı gösterirseniz, o kadar saygı göreceğiniz gibi önemli bir düstur var.
Üstelik beğendiğin etkinliğe gidip, beğenmediğine gitmeme, hatta “görmeme” özgürlüğün bile var.
Barışa karşıysan, bunu çıkıp anlatma özgürlüğün var.
“Savaş sürsün” diyorsan bile bunu açıkça söyleme, dolayısıyla bu sürecin farklı katmanlarda nasıl algılandığını açıklama özgürlüğün var.
“Onlar yanlış düşünüyor” gibi tezlerini ortaya koyma özgürlüğüne sahipsin.
O zaman “buraya giremez” diye birilerine, bir yerleri yasak etme ne?
Aynısı size olsa nasıl tepki verirsiniz?
Diyarbakır’da, Şırnak’ta, Hakkari’de, Mardin’de bir ziyaret esnasında aynı tepki size olsa nasıl bir cevabınız olurdu?
Bırakın her vekili, her görüşte insanın Türkiye’nin her yerine “özgürce” seyahat etme hakkı var ve bunu savunmak her şeyden önce insanlık görevidir.
İnsanlık dışı bir olayı, insanlıkmış gibi yansıtarak sadece kendi ırkçı kafa yapınızı kandırabilirsiniz, bizi kandıramazsınız.
Gelelim milletvekillerine…
Hatırlarsanız, benzer çıkışları doğu ve güneydoğuda bazı vilayetlerde de gördük.
“Buraya giremezsiniz” türü çıkışların, görüntüsünün ne kadar itici ve ne kadar insani olmadığınıysa Karadeniz’de…
Öyleyse “kendiniz için istediğinizi, başkası için de istemedikçe” bu tür çıkışlar veya tepkiler anlamsızlaşacaktır.
Peki Karadeniz’de suçlu kim derseniz, önce o gençleri “gaza” getirenler, sonra da aldıkları gazla sonunu göremedikleri bir “akın”a kalkışanlardır…
Diğeri sadece ve sadece usul yönünden tartışılabilir.
Barış sürecini anlatmak için seçilen isimler doğru mu, farklı bir yol izlenebilir mi, bunu siyasiler dışında toplumun sözüne güvendiği aydınlar daha mı iyi kotarırdı?
Ben bu fikirdeyim.
Bu süreci, bana göre siyasiler anlatmayı bırakmalı.
Barışın neler getirip, neler götüreceğini insanlara anlatacak paneller, sempozyumlar, farklı etkinlikler yapılmalı ama “gövde gösterisi”ne dönüşecek argümanlardan uzak olmalı.
Zira burada “yenen” veya “yenilen” yok, kazanacak koca bir ülke ve insanları var.
Sırrı Süreyya Önder’in benzetmesiyle de, birileri “höt-zöt” etti diye, atılan barış adımı geri çekilmemeli.

Twitimden seçmeler
Atatürk'ün çocuğu yoktu ama maşallah torunu çook. Hepsi birden İş Bankasına ihtar çekmiş. Bir ihtar da CHP'ye çekselerdi ya, o da Ata'nın :)
www.naifkarabatak.net

18 Şubat 2013 Pazartesi

İmralı’ya kim gitsin, kim gitmesin?

Bakın arkadaşlar, İmralı’ya gidecek heyeti belirlememiz gerekiyor. Bugünkü toplantımız, bu açıdan çok önemli. Zaman daralıyor, sinirler geriliyor, akşam dolaba koyduğum çiğ köftelik et eriyor.
Şimdi, herkes ikinci heyette yer almasını istedikleri arkadaşları söylesin, burada çekince olup olmadığına bakacağız.
-İlk isim benden olsun, aha da bu yanımdaki önemli isim gitsin.
-Zinhar o olmaz?
-Nedenmiş o?
-Çünkü onun güvenlik soruşturması sıkıntılı çıktı, kırmızı çentik yemiş, dut yemiş bülbül gibi yerinde durmalı.
-Peki ikinci isim benden olsun, falan isme ne dersiniz?
-Ben olur derim de, o isme Ergenekon sıcak bakmıyor, süreci sabote edebilirler.
-İşimiz var canım, o zaman falan isim olsun, ona kimse bir şey demez, yıllardır içimizde.
-O isme devlet sıcak bakıyor, olabilir ama Kandil yanaşmıyor.
-Tamam o zaman bir isim ben önereyim.
-Buyur, ama biraz acele edin halen bir isim üzerinde anlaşamadık, daha sırada var.
-Falan isme ne dersiniz?
-Ben bir şey demem de, o isme İmralı sıcak bakmıyor, gözüm görmesin dedi.
-Aha da ben buldum, falan isim gitsin.
-Aha da dedin ama tutturamadın, ona da Kemal bey sıcak bakmıyor, barışa destek olmaz da sonra yarı yolda kalırız.
-Falan isme kimse bir şey demez sanırım.
-Der! Merak etme falan isme engel var. Bahçeli o isme sıcak bakmıyor, son dakika golü atar matar da, Alimallah süreç sekteye uğrar.
-O zaman size çözüm, ben gideyim.
-Hadi lan, sen çayını dağıt, benim ki iki şekerli olsun.
-Size de iyilik yaramıyor, kendimi feda ediyorum işte.
-Sen çayını dağıt, sus ve asla konuşma.
-Peki bu isme ne dersiniz?
-İyi olur deriz de, ona da dış güçler sıcak bakmıyor.
-Tamam ya, ona şu sıcak değil, buna şu sıcak değil. İyisi mi biz barış süreci için Kemal Derviş gibi ithal arabulucu getirelim. Ama önceden konuşalım, tüm güvenlik ve çekincelerden uzak olsun.
-Öyle olunca da İmralı’yla anlaşamayız, hem Kandil ne der?
-Ne demesi değil, önemli olan sorunu bilen, çözüme odaklanan olması lazım. İthal arabulucu olayın hassasiyetini kavrayamaz. İçimizden birileri olması lazım ki, dengeyi tutturabilelim.
-Bu göl maya tutmaz arkadaşlar. Biz devleti suçluyoruz ama sadece o değil ki, herkesin bir sözü var, herkesin kırmızıçizgileri var.
-Bu iş kırmızıçizgiyle, pembe tabloyla, yavruağzıyla olmaz, bu iş başladı mı, sürdürülmeli ve kesintiye uğramamalı. Yoksa Alimallah nazar mazar değer.
Öyleyse benim bir teklifim var, hükümetle bir araya gelelim, “Oooo ondurma, canım ister dondurma, o çıkan zombaba” diyelim ve o isim gitsin.
-İyi söylüyon, hoş söylüyon da sen diğer mihrakları unutuyorsun. Biz daha Birgül Ayman Güler’in çekincelerini söylemedik, Silivri sakinlerinin tek tek çekincelerine değinmedik. Ergun Saygun’a bile gelmedik, Erbil’i hesaba katmadık, Beşer Esad’ı hiç dikkate almadık, İran’ı konuşmadık ve canımız ciğerimiz biricik müttefikimiz Amerika’mızın birleşik devletlerini de konuşmadık.
-O zaman bu iş çıkmaz ayın son çarşambasına tamamdır!
-Aynen öyle.
-Sanırım biz müzakere derken, muhatap derken bir yerde yanlış yapıyoruz. Önemli olan barışın olması, sürecin seyri içinde devam etmesi. Eğer isimlere takılırsak, illa şunlar olacak dersek, çözüm istemeyenlere önemli kozlar vereceğiz.
-Aynen öyle…
***
İmralı’yla başlayan barış görüşmelerinin “isim takıntısı” nedeniyle alacağı tavır, bu mizansenden farklı değil aslında.
Çünkü İmralı’yla hükümet veya daha açık ifadeyle devlet arasında görüşmeyi sağlayacak heyet, her kesimde bir dayatma aracı gibi kendini göstermeye başladı.
O diyor ben gideceğim, öbürü diyor ben. Onun dediğini diğeri kabullenmiyor, diğerinin dediğini beriki…
Oysa sorun kolayca çözülecek boyutta.
Bu isimlerin illa bir partiden olması gerekmez, sürece dâhil olmayan üçüncü şahıslar üzerinden bu iş götürülebilir. Sözüne güvenilen, saygı duyulan, barış yanlısı, ırkçı yönü bulunmayan, demokrat kimliğiyle öne çıkan “aydın” dediğimiz siyasetten uzak insanlar, bu işi çok daha kısa sürede çöze ve çok daha “çentik” yemeden isim tespit edilebilir.
Ama eğer amaç, barış olsun, gençler toprağa düşmesin, analar ağlamasın, evlatlar yetim kalmasın, gelinler gözyaşı dökmesin deniliyorsa bu böyle…
Değilse her isme bir çekince koyacak bulunur.
Ve bu böylece sürüp gider…

Twitimden Seçmeler
Her gün bir umutla güne uyanıyoruz ve her gün umudunuzu kırmak için didinenler de bizle birlikte mesaide oluyor. Hayat böyle bir şey!
www.naifkarabatak.net

17 Şubat 2013 Pazar

Niyet, postun altında gizli

Önceki gün Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Mardin’de önemli mesajlar verdi. Altı çizilecek bazı mesajlarının birçok yerde derin etkiler bıraktığını tahmin edebiliyorum ama ya bazı yerlerde?
“Hiçbir koyun kendi kuzusunu çiğneyip geçmez. Devlet sizin bir yerde kuzunuz. Onları çiğneyip geçmeyeceğinize inanıyorum.” dedi mesela…
Kuzunun olduğu yerde kurdun olmaması imkânsız. Peki, kim kurt, kim kuzu?
Başbakan, devletin kuzu olduğunu söylerken, buna ne kadar inanıyor veya her yerde mi böyle olduğunu düşünüyor, bilemiyorum.
Ama devletin kuzu olduğu dönemleri pek görmedik. En azından yaşadığım kentte kuzu olanların vatandaş olduğunu, kurtluğun ise devlete kaldığına inanlardanım.
Bunun için birkaç veriye bakmak yeterlidir.
Mesela orada adalet var mıdır, yok mudur?
Orada insanlar işlerini gördürürken hakarete uğruyor mudur, uğramıyor mudur?
Belki de hizmet alırken rüşvet veriyordur, “yüzdesini” vermeden işi görülmüyordur.
Yata yata büyüyen kurumlar vardır, karpuzdan da irice…
Ya da hizmetin “h”sinden habersizdir.
Ne bileyim, belki de verilen her hizmet, bir ulufe olarak görülüyordur.
Kim bilir “bizim oğlan bina okuyordur, dönüp dönüp yine bina okuyor”dur.
Yani kimin kuzu olup, kimin kurt olduğuna o yörede yaşayanlar karar verir, yaşadığından bilir, çektiklerinden haberdardır veya suskunluklarıdır haykırışın tam karşılığı…
Başbakan sadece devletin kuzuluğuna vurgu yapmadı elbet.
Diyarbakır gibi halkın hizmet alamadığı yerlerde belediyenin AK Partide olmamasına gerekçe gösterdi. Öyleyse bütün AK Partili belediyeler acayip bir hizmet veriyorlardı.
Yolsuzluk ve usulsüzlük görülmüyordu.
Rüşvet çarkı sonlandırılmıştı.
Vatandaşın en temel hakkı olan imar düzenlemelerinde, konut yapımında, site inşasında “bana da” diyerek pay alan yoktu.
İşte bu sorulara doğru cevap vermek veya vermemek arasında bocalayan AK Partililerin nasıl bir ikilem yaşadığını çok iyi biliyorum.
Diyarbakır’ı bu şekliyle ha BDP yönetmiş, ha AK Parti yönetmiş değişen bir şey olmayacak.
Eğer o kente hizmet gelmiyorsa, bunun partiyle değil, kişilerle alakası var.
Fark ise birisinde açıkça eleştirebilen bir başbakan, diğerinde sessizliğini koruyan bir başbakan olması…
Ama başbakan öyle demiyordu. Birkaç kenti örnek veriyordu. Mesela Gaziantep, 7’inci organize sanayini doldurmuştu. Ama “aynı huzurla Adıyaman büyüyor” derken, ikinci OSB’nin kurulamadığını, işçilerin kapı dışarı edildiğini, 300 liraya işçi çalıştırıldığını, kaçak işçi ve ucuz iş gücü cennetinde bile işsizliğin yüzde 11’de olduğu bir kentti. Yani bazı yerler öyle büyümüyordu, “huzurla” hiç değil. Olan huzursa “vatandaşın kuzuluğu”nda gizliydi.
Ama biz gelelim başbakanın bahsettiği kurtla kuzuya…
Başbakan Erdoğan, devletin kuzu olduğunu söylerken, Mardin’de kaçak elektrik kullanımına vurgu yaptı.
Tüketilen elektriğin sadece dörtte biri tahsil ediliyormuş. Demek ki, dört kişiden üçü elektrik ücreti ödemiyormuş. Ama buna rağmen Mardin’de karanlıkta kalan kimse yok.
Yani, “elektrik ücretini ödemedin, kesiyorum” deyip, önce kesme, sonra açma parası tahsil eden de yok. Hatta “kesmediği” halde açma-kapama ücretini haksız şekilde cebine indiren kurumlar yok.
Ama 4 kişiden dördünün de elektrik parası ödediği kentte, kapatsa da, kapatmasa da aynı ücreti tahsil edenlere kuzu denmez, kurt denir.
Yasal işleminizi rüşvet çarkının içinde boğularak gerçekleştiremediğiniz bir yerde yaşıyorsanız, o devlete kuzu denmez, kuzu postuna bürünen kurt denir.
Bir kurumda haklı talebinizi iletirken kapı dışarı edildiğiniz bir yerde, devletin kuzuluğundan bahsetmek pek mümkün değildir.
Ağır silahlı 15 polisin düğün basıp, sonra da “bana mukavemet ediyor” zırıltısına inanan yargının olduğu bir kentte, kurdun kuzu postu giymiş olduğuna inanabilirsiniz.
Kim bilir ya da kimse bilmez ya! Bazı yerlerde “yerel hukuk” vardır ve her kurum kafasının estiğini yapmakla vatandaşa kurtluğunu gösteriyordur.
Devlet elbette kuzu olmalıdır.
Halkın refahı, huzuru ve barışı için adımlar atmalıdır.
Halk adına görev yapan ve halkın daha iyi yaşam sürmesi için onlardan aldığı vergilerle onlara hizmet eden yapıdır devlet.
Düne kadar “ben sizin babanızım, ben ne dersem o olur” anlayışının, “ben sizin hizmetkârınızım, ben ne dersem o olur” anlayışına dönüşmesi, bir değişim veya dönüşüm değil, zulmün farklı adla devam etmesinden başka bir şey değildir.
Eğer ödediğiniz vergiler hizmete yansımıyorsa,
Almanız gereken hizmeti alamıyorsanız,
Hasbelkader aldığınız hizmeti de rüşvet vererek elde edebiliyorsanız, orada kurt olsanız ne olur, kuzu olsanız ne olur?
Önemli olan hangi postun altında olduğunuz değil, giydiğiniz postun altında hangi niyetle iş yaptığınızdır.
Ve ne yazık ki, devlet, bir türlü kuzu olamadı.
Kurt olaraksa farklı postlara çokça girdi, girmeye de devam ediyor.

Twitimden seçmeler
Ne olduğunuzu başkalarından duymak size bir şey kazandırmaz. Aynaya bakacak yüreğiniz ve aynanız olacak bir dost yeter.
www.naifkarabatak.net