14 Şubat 2013 Perşembe

Biraz da sağlıkçıları kızdıralım!

En dikkatli dokunulması gereken mesleklerden birisidir sağlıkçılar. Alanı geniş, her dalda uzmanı var, yardımcı sağlık personeli ve derdimize derman olması gereken “ilaçları” yapanlar, satanlar, aracı olanlar ve elbette “ilaçtan para kazanan” manipüle sağlıkçılar…
Konumuz da aslında bu…
Dün, dünyaca ünlü kolesterol uzmanı Philippe Even’in “300 milyar dolarlık yalan” diyerek, “kötü kolesterol”ün olmadığını, bunun sadece ilaç endüstrisinin ürettiği bir yalan olduğunu iddia etti. Even’in iddiasına göre söz konusu şirketlerin son 15 yılda “kolesterol yalan”ıyla 300 milyar dolar kazanmışlardı.
Rakam, korkunç olmasına korkunç ama asıl korkunç olan insan sağlığı üzerinden para kazanıyor olmalarıdır.
Çünkü her ilaç, sanıldığı kadar masum değil.
Baş ağrınızı dindirmek için kullandığınız bir ilacın yan tesirinde baş ağrısı yapabileceğini okuyunca sadece şoke olmakla kalmaz, o ilacın böbreklere, karaciğere veya mideye ne gibi etkileri olacağını düşünerek de şok olabilirsiniz.
Aslında bugüne dek kimseyi kızdırmak için iki satır yazı kaleme almadım. Kızanlar oldu elbet. Bu benim yazma niyetimden değil, okuyanın kendisinde gördüğü eksiklikten kaynaklı olduğunu biliyorum.
Sağlık sektörünü kızdırmak, bizim gibi her zaman muhtaç olanlar için pek riskli.
Ama zaten her ilaç riskli!
Dün Philippe Even’in açıklamasına denk bir açıklama da Sağlık Bakanlığı’ndan geldi.
Bakanlık, 52 ürünün “sağlıksız” olduğunu açıklıyordu.
O ürüne ruhsat verenin hangi kurum olduğunu sorgulamaya gerek var mı bilmiyorum.
Ama insanlar, bir başkasının sağlığıyla oynama riskini göze alarak, sağlıksız ürünleri piyasaya sürebiliyorlar.
Kötü niyetli bu insanlara “cevaz” veren kurumlar da her zaman bulunuyor.
Şimdi deşifre ediliyor ama yıllar yıllar boyu hiç kimse bu tür firmaları bilmedi, duymadı, bir köşede satılanları “ucuz” diyerek alıp kullandı.
Önce bir hastalığı nüksetti, sonra ondan kurtulmak için hastane hastane koşturup şifa aradı.
İlaç mümessillerinin “az önce uğradığı” doktora giden hasta, “yazılan reçeteyi” eczaneye yetiştirir.
Ne ilginçtir ki, az önce eczaneden çıkan “ilaç mümessili”nin tavsiye ettiği ilaç, daha etken(!) kabul edilerek eline tutuşturulur.
Belki SGK ödemiyordur, belki “eş değer” ilaçtır, belki “yerli üretim”dir ama benzerdir işte.
Benzemediği yön, ya ilaç çok daha pahalıdır ya çok daha ucuzdur.
Bir benzemeyeni daha var, hekim “bunu kullanacaksın” diye yazdığında “yan etkileri” göz önüne alınır, eczanede buna dikkat edilmez.
Bu, aslında her gün karşılaştığımız rutin muayene ve sonucudur.
Elbette her ilacın yan etkisi “kötü” değil ama her ilaç da “derde deva” değil.
Bunlar, benim kızdırmak istediğim ilaç sektörünü kızdırmaya yetmez biliyorum.
Çünkü bunlar çok sıradan işler…
Asıl kızdırılacak yön “salgın” haline getirilen hastalıklar ve tedavisi için dökülen milyar dolarlar…
Domuz Gribi, belki de bunların en masumu…
Üret bir hastalık, sonra gelsin paracıklar…
Dünyada hiçbir firma yoktur ki, bütün ülkeleri kendine mahkûm etsin…
Domuz Gribine “şifa” olsun diye üretilen veya öyle olduğu sanılsın diye piyasaya çıkarılan aşı, bütün dünya ülkelerine “yüksek fiyatla” pazarlandı, alternatifi de zaten yoktu.
Sonra duyduk ki, çok da önemli bir şey değilmiş..
Birileri domuzluk yapmış, insanları hasta etmiş, sonra da şifasını satmış…
Bu, bugüne ait bir şey değil. Belki de insanlar bozulmaya başladığından bu yana para hırsıyla dolu olanların başvurduğu bir yöntem.
Sağlıkçılar, daha doğrusu Sağlık Bakanlığının burada önemli bir suçu var.
Koruyucu hekimliğe verdiği önemin binde birini, “balon” hastalıklara veya “yan etkisi” çok olan ilaçlara harcasa, sanırım ülkemizde bu kadar hasta olmaz, sağlık için bu kadar para dökülmez.
Ama bu, bakanlığı aşan, uluslararası ilaç endüstrisi diye kibarca tabir edilen ama bir mafyadan farksız olan bu sanayi, insanları “şifa ararken” öldürüyor…
Kolesterol bunlardan sadece birisi…
Ya diğerleri?
Hangi ilaç bizi gittikçe ölüme doğru yaklaştırıyor, hangi sanal hastalıkla boğuşurken, varımızı yoğumuzu harcıyor, üstelik de canımızdan oluyoruz?
İşin aslı, herkes kendi doktoru olmalıdır…
Şüphelenilen gıdalardan kaçınmalı, sağlıklı beslenmenin yolu seçilmeli, soğuktan, sıcaktan kaçınmalı…
Her şeyin “fazlasının” zararlı olduğu bilinci yerleşmeli ve mutlaka “organik” diye yutturulan değil, gerçekten organik gıdalar tüketilmeli…
Tabii ki moraller iyi olmalı, stresten uzak durmalı…
İşte bu zor ve hepimiz dünyanın güçlükleriyle boğuşa boğuşa hasta oluyor, şifa ararken de birilerinin kasasını şişire şişire öte tarafa doğru yol alıyoruz.
Ne iğrenç bir alışveriş, bilseniz…

Twitimden seçmeler
Ahmet Necdet Sezer'in affettiği her mahkum, bir yerde birşeyler patlatıyor. Adam patlatma uzmanı yetişsin diye bayağı uğraşmış olmalı!
www.naifkarabatak.net

13 Şubat 2013 Çarşamba

Komutan mı kalmadı, darbe yapacak olan mı?

Ergenekon ve Balyoz davaları başladığından bu yana bir kesimde ilginç bir yakınma var. Bu kesim, orduda general kalmadığını, hepsinin Silivri’ye tıkıldığını, ordunun moralinin bozuk olduğunu, bunun da iç ve dış güvenlikte zafiyet doğuracağını ve daha birçok şeyi söylüyorlar ama bir tek şeyi söylemiyorlar; suçlu her kim olursa olsun cezasını çekmeli…
Elbette söylenenler yalan…
Ne orduda morali bozuk olan general var, ne general olmadığından dolayı ortaya çıkan bir zafiyet…
Aslında olaya farklı da bakabiliriz.
Bir kurumda “rüşvet çarkı” aleni şekilde dönmeye başlamışken, polisin yaptığı operasyon sonucu yargının “tutuklama” kararı, o kurumun işlerini aksatmaz veya işleri aksayacak diye tutuklamadan vazgeçilmez.
Hangi kurum olursa olsun, yasaları çiğneyen veya halka zulmedenlerin cezalandırılmasını yargıdan önce vatandaşın istemesi gerekir.
Çünkü o kurumda yapılan zulümse bizedir, bir hak yenme varsa da bizimdir…
Ama işin içine “darbe” girdiğinde birden bire “askersever” kesim ortaya çıkıyor.
Vatan millet naraları atıyorlar.
Görevini yapan askeri değil, görevini yapmayan ama buna karşı darbeye yeltenenleri savunmaya başlıyorlar.
Askerse derdiniz, darbe yanlısı olmayanlar da var, onuruyla, şerefiyle görevini ifa edenler var.
Neden onlar değil de, “suçlu” bulunan veya suç isnat edilenleri bu kadar hararetli savunuyorlar, anlamak çok da zor değil aslında.
Çünkü esas olan bir zihniyetin devlete egemen olmasının savaşıdır.
Halkın itibar göstermediği bir zihniyeti, silah zoruyla hâkim kılma savaşıdır bu savaş.
O nedenle “darbeci” sadece askeriye de çıkmıyor, çok daha farklı kurumlarda kendini gösteriyor.
Bir de basında elbet…
Kiralık kalemlerin olduğu, ortamı geren, yalan haberlerle milletin moralini bozan “gelecekse gelsin” diye telli mektup göndermelerini sağlayan “gazeteci” müsveddeleri…
İş daha da sağlam olsun diye “yüksek” olan her kurumda destekçileri var.
Özellikle de üniversitelerde konuşlanarak, “inancının gereğini” yapan öğrencilere hayatı zehir edenler…
Bütün bunları biliyoruz…
Ama illa bilmediğimizi söyledikleri var.
TSK’da general kalmadığı yalanı.
Aksiyon’un bu haftaki sayısında bu konuya ağırlıklı olarak yer vermişti. (Merak edenlerin derginin sayfalarında yer alan bu araştırma yazısını okumalarını isterim.)
Kısaca değinirsem,
301 olması gereken general sayısı ‘kişiye özel kadrolarla’ 365’e çıkmış, bunlardan sadece 36’sı Ergenekon veya Balyozdan tutuklu. Tutuklu olanların çoğunluğu “emekli” olduğundan “görevi aksatacak” bir durumları yok.
TSK’da 365 general bulunurken, nüfusu bizle kıyaslanamayacak kadar çok olan Çin’de ise 191 generalin olduğunu bu araştırmadan öğrenebiliyoruz.
Aslında CHP Aydın Milletvekili Osman Aydın’ın “Eskiden ihtilaller olurdu. Arada bir iktidar değişikliği olurdu. Şimdi o ihtilali yapacak komutan kalmadı.” yakınmasının altında bir gerçek var.
Aydın, “Asker darbe yapsın” diye bir özlem içinde değil.
Onun istediği “bize yarayacak darbe yapsın”dan başka bir şey değil.
Eğer ordu, “sağ cenaha” yarayacak (darbenin yaracağı olmaz ya) bir darbe girişiminde bulunsa, Aydın ve onun gibi düşünenlerin bir anda nasıl demokrat kesileceklerini görmemek mümkün değil.
Bu şekilde bir düşünce yapısında olanların, halkla arasına giren derin uçurumu kapatacak başka bir yol, yordam veya anlayışlarının olmamasından kaynaklanıyor.
Bugüne kadar hep zorla, hep baskıyla, hem zulümle işbaşına gelen bir zihniyetin, medet umacağı yegâne gücün darbe olmasını yadırgamamak gerekir.
Ne acı ki kendilerini aydın gören bu kesim, strateji değiştirerek, “halkla kaynaşma” yerine, alışageldikleri şekilde iktidar hayali kurmaktan başka bir yol ve yordam bulamıyorlar.
Oysa önlerinde her zaman güzel örnekler var.
Eğer amacınız halkın teveccühünü kazanmaksa, kazananları izleyerek işe başlayabilirsiniz.
Eğer ülkede huzur ve barış istiyorsanız, hiç kimseyi “küçümsemeden” kucaklamayı seçebilirsiniz. “Ben üstünüm” tafrası güdenlerin, ne kadar alçalabildiğine tarih şahittir.
Sorun, hangi yolu seçtiğinizdedir.
TSK’da general kalmadı yalanıyla, bir kesimin suçu aklanamayacağı gibi, suç işlemeyen generallere de leke sürmeye çalışmak, siyasetin gereği değil, terörden medet ummanın bir diğer adıdır.

Twitimden seçmeler
Kendi sorununu çözemeyenlerin, toplumun sorununu çözebilmesi mümkün değildir.
www.naifkarabatak.net


12 Şubat 2013 Salı

Dayanağınız dayanak olsa!


Dün bazı gazeteler “yeni bulmuş” gibi kamudaki başörtüsü yasağının dayanağını deşifre etti. 12 Eylül artığı bir yönetmenliğe dayanan yasağın kendisi de komik, bugüne kadar kimsenin el atamıyor olması da.
Yasaları çiğneyerek göreve gelenlerin “yasa” yapması ve buna uyuyor olması düşünülemeyeceğine göre, o tarihlerde yapılan her şeyin hukuksuz olduğu kabullenilmeli ve hepsi dürülüp, bükülüp, layık olduğu çukura atılmalı.
Bu nedenle de, o döneme dayanak olan hiçbir yasağın hükmü olmaz/olamaz.
Memursen’in başlattığı “Özgürlük İçin 10 Milyon İmza” kampanyasına ilgi oldukça fazla ve getirdiği ses de çok önemli.
Bu kampanyayla birlikte toplumun tüm kesimi olumlu-olumsuz görüş belirtti.
Kampanyaya destek veren özgürlük yanlısı insanlar, yasağın saçmalığına dikkat çekerken, bir kesim de “başörtülü çalışan”a alışamayacağı fikrinde ısrarlı.
Çünkü önüne konulan görüntünün dışında bir tarafa bakma şansı olmadığı gibi, farklı düşünerek kendini yormak istemeyenlerimiz de var.
Oysa bu yasak, tümden saçma sapan bir şey.
Üstelik kanuni bir yasak değil, yasal bir dayanağı yok.
Darbelerle mücadele edildiği bir dönemde, bir darbeci eskisinin kaleminde çıkan ve çok bozuk bir Türkçeyle yazılan, ne anlama geldiği anlaşılmayan, çekebildiğin yere kadar gidecek olan saçmalıklarla dolu bir yönetmenlik artığından başka bir şey değil.
Yasayla özgürlük veren bir ülkede, yönetmenlikle özgürlüklerin alınması yeni değil.
Birçok kamu kurumunda da “yasanın üzerinde” olan yönetmenlikler var.
Hatta bırakın bakanlığı, genel müdürlüğü, daire başkanlığını, bir il müdürü veya şube müdürü bile “yasayı hiçe sayan” yönetmenlik çıkarmakta mahir.
İnsanların hak ettiğini almasının önündeki engeli kaldırmakla yükümlü olanların, engellere engel ekleyerek yaşanmaz, çekilmez, tahammül edilmez bir ortam yaratmasının ne anlamı var?
Öncekileri anlıyoruz, peki bugüne ne oluyor?
Saçma sapan bir yönetmenliği kaldırmak bu kadar mı zor?
Bunun için 10 milyon imza toplamak gereksiz değil mi?
Yine kadınlarımızın “özgür” kıyafet tercihi için yeni anayasayı beklemek zorundalar mı?
Birilerinin “sivil” anayasa nazını, kaprisini, takıntısını, hatta saplantısını mı bekleyeceğiz?
Birilerinin keyfi gelecek, sonra mı insanlarımız özgür olacak?
Yazının başında, bazı gazetelerin “yeni bulduğu” yönetmenlikteki “yasağa” bakalım.
Sorsan yasak değil diyecekler zaten.
Çünkü çoktandır bizde bu tür yasaklar “düzenleme” adıyla hayata geçer.
12 Eylül darbesinin ardından Milli Güvenlik Konseyi (MGK) döneminde, 16 Temmuz 1982 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile kabul edilen yönetmeliğin 5. maddesinde şu ifade “yasağa gereçke”ymiş.
“Kadınlar; elbise, pantolon, etek temiz, düzgün, ütülü, sade; ayakkabılar ve/veya çizmeler sade ve normal topuklu, boyalı; görev mahallinde baş daima açık, saçlar düzgün taranmış veya toplanmış; tırnaklar normal kesilmiş olur.”
Birazcık kafaları çalışsaydı, “normal”in kime göre olduğunu, “baş açık”ın her tarafa çekilebileceğini, “düzgün taranmış”tan kastın kişiye göre değişeceğini, “tırnaklar normal kesilmiş”in de kişilerin tercihine, kültürüne, beğenisine göre farklılık göstereceğini anlarlardı.
Ama darbecide akıl aramak, pek aklı başında iş olmayacağından, yazdıklarını “baskıyla” izah ediyor, uyguluyor, hatta gerekirse Kahramanmaraş’ta Sütçü İmam’ı çileden çıkaran düşman askerinin iğrenç saldırısına özeniyor, kadınların başının örtüsünü çekip alabiliyorlardı.
***
Elbette bu yasağın dayanağının sağlam olup olmaması, bir şeye benzeyip benzememesi, yasağı getirenlerde beyin olup olmaması bir şey değiştirmez.
Önemli olan bu yasağın, insan haklarına, kişisel özgürlüklere, medeniliğe, demokrasiye ve özgür yaşama aykırı olmasıdır.
Bunun dışındaki her şey “bahane”dir.
Bugüne kadar bahane olarak gösterileni kaldırmak, yerine yenisini koymak iktidarlara aittir.
40 yıllık yasağa gerekçe olan bir kâğıt parçasını yırtıp atmak, bu kadar güç olmamalı.
Bunun için “toplumsal uzlaşma”ya gerek yok.
Eğer o yasak konurken, toplumsal uzlaşma aranmışsa, kaldırırken de aranması bir nebze anlaşılabilir.
Zaten özgürlük için “uzlaşı” aramak yersizdir.
İnsanların en temel haklarını kullanabilmeleri için, “icazet” beklemek gereksizdir.
Hak ise kullanılmalı, yasaklarla insanların önü tıkanmamalıdır.
Hani dayanağınız dayanak olsa bir şeye benzeyecek ya, büzüştürüp bir kenara atın işte, çok mu zor?

Twitimden seçmeler
Giden geri gelmiyor da, gidenlerin toplamı geleceğe tutunmanızı engelliyor. Belki de acı olan bu yönü...
www.naifkarabatak.net

11 Şubat 2013 Pazartesi

Hükümet kuralım, hükümet yıkalım!


Eskiden kahve köşelerinde hükümet kurup, hükümet yıkardık. Çayın şekerini karıştırmaya başladığımızda mevcudu yıkardık, çayın son yudumunu aldığımızdaysa hükümeti yeniden kurmuş olurduk.
Elbette her zaman konu hükümet değildi, bazen de gündemdeki başka konuydu veya dünyanın her hangi bir yerindeki sorun.
Bizden kaçmazdı tabii ki…
Yine çayın şekerini karıştırmayla, son yudumu alma arasında geçen sürede, tüm sorunları hallediverirdik. Masadan kalkıp, evimizin yolunu tuttuğumuzdaysa, her şey yerli yerindeydi, sorun, sorun olarak dururken, çözüm için kafa yoranların haddi hesabı olmazdı.
Şimdi de kahve köşelerinde aynı şekilde sorun çözenlerimiz var ama daha çok bu iş sosyal medyada yapılıyor, belirleyici olan konulara da sıkça rastlanıyor.
Dün bir farklılık yapayım dedim, hani sosyal medyanın gücünü test edeyim, köşemi onlar belirlesin.
Hali üzere arkadaş listemdekilere on dakikalığına “köşemin konusunu belirleme” çağrısında bulundum.
Bazıları oraya yazmaya çekinmiş olmalı ki, özel mesaj attılar, bazıları e-mail, bazıları da telefonla konu teklifinde bulundu. Çok az arkadaşımsa notumun altına yorum yaptı.
“Grip deyip geçmeyin” diyenin mustarip olduğu hastalığı anladık. Siz yine de grip deyip geçmeyin, tedbirinizi alın.
“Memleketin kaderi kötü” diyen sevgili dostumun mesajını aldım ama “yerel” kalmama adına kötü kaderiyle baş başa bırakıyorum. Nasılsa o kenti yönetenler, memleketin kaderinin kötü olduğunu dillendiriyorsa bize laf yetiştirmek düşmez.
“Mutlu köleler” diyen dostum ise farklı bir yaraya parmak basmıştı. Dünkü yazımda statükonun asıl hedefinin “Mutlu köleler yaratmak” olduğunu söylemiştim. Aslında Ergenekon gibi terör örgütlerine gerek olmadan da “halinden memnun köleler”in olduğu bir ülkede yaşıyoruz, maalesef…
Başbakanın Balyoz sanığı emekli general Ergun Saygun’u ziyaret etmesini yorumlamamı isteyen de vardı.
Bu başlı başına bir yazı konusudur.
Ama şunu söyleyeyim, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, ziyarete iki yönden bakmıştı; birincisi “insani yönden” Bu yönden bakınca normal olduğunu söyledi ama ikincisi ise “Ergenekon’a yapılan haksızlıktan” dolayıysa diyerek, durumdan vazife çıkardı.
Bence birinci yönden baksın, yani olaya “insani” yönden baksın…
Elbette bu kadar basit değil, o ziyareti doğru yorumlamak ve okumak istiyorsanız, “barış” mesajlarının havada uçuştuğunu unutmayın ve aslında “muhatap” kesimin göz ardı edilmemesi adına yapılan bir temas olarak da algılayabilirsiniz.
Eee hep diyoruz ya, Ergenekon’un parmağı her yerde diye…
Daha çok vardı, dün sınırdaki patlama, makam hırsı, insanın gözünü kör eden saltanat, emeklilere zam, sağlık ve eğitimle ilgili yazmamı isteyenler…
Ama birisi dikkatimi çekti…
“Arkadaşını satana dürüst denmez”di…
“Satana” zaten arkadaş da denmezdi, dost da…
Belki de karıştırdığımız bu, her arkadaşı dost görmemiz, her yüzümüze gülene güven duymamızdır.
Sanırım Mevlana’nın “Sarımsak Tarlası” diye bir hikayesi vardı, dostluk üzerine…
Hani bir genç babasına “dostunun çokluğuyla” övünürmüş de, babası çok dostu olamayacağını, onların arkadaş olduğunu söylermiş.
Babasıyla iddialaşmaya varan konuşmalar geçmiş, babası da sınama teklif etmiş.
Buradan sonrasını o akıcı üslupla aktarayım…
***
Bir akşam bir koyun keserler ve koyarlar çuvala. Baba der ki oğluna, ‘Hadi al bu çuvalı, şimdi götür dostuna’. Çuvaldan kanlar damlamakta, Sanki öldürmüşler de bir adamı koymuşlar çuvala. Dıştan böyle sanılmakta.
Delikanlı sırtlar çuvalı, gider en iyi bildiği dostuna, çalar kapıyı. O dost, bakar ki bir çuval, hem de kanlı, kapar hızla kapıyı delikanlının suratına, almaz içeri arkadaşını. Böylece tek tek dolaşır delikanlı kendince tanıdığı sevdiği dostlarını. Ne çare, hepsinde de sonuç aynıdır.
Evlat geriye döner ama içten yıkılır...
Babasına dönerek; ‘Haklıymışsın baba’ der. ‘Dost yokmuş bu dünyada ne sana, ne de bana...
Baba ‘Hayır evlat!’ der, benim bir dostum var bildiğim. Hadi, çuvalı al da bir kere de git ona...
Genç adam, çuvalı sırtlar tekrar.
Alnından ter, çuvaldan kanlar damlar...
Gider, baba dostuna. Kabul görür, sevinir.
O dost, delikanlıyı alır hemen içeri.
Geçerler arka bahçeye. Bir çukur kazarlar birlikte, çuvaldaki koyunu gömerler adam diye, üzerine de serpiştirirler toprak.
Belli olmasın diye dikerler sarımsak...
Genç adam gelir babasına; ‘Baba, iste dost buymuş’ diye konuşunca, babası; ‘Daha erken, o belli olmaz daha. Sen yarın git ona, çıkart bir kavga, atacaksın iki tokat, hiç çekinmeden ona, işte o zaman anlaşılacak, dostun hakikisi. Sonra gel olanları anlat bana...’
Genç adam, aynen yapar babasının dediğini, maksadı anlamaktır dostun hakikisini, babasının dostuna istemeden basar iki tokadı!
Der ki tokadı yiyen dost; ‘Git de söyle babana, biz satmayız sarımsak tarlasını böyle iki tokada!’
***
Eğer böyle bir dostunuz varsa, sizin başka bir şeye de ihtiyacınız yok demektir…
O zaman mutlu köle de olmazsınız, gribe yakalandığınızda bir tas çorba yapanınız da bulunur.
Bir tek hükümet kurup, hükümet yıkmak kalır ki, ona devam!…

Twitimden seçmeler
Ya korkmayacaksınız ya korkunuzu ele vermeyeceksiniz. Sizi sevmeyenlerin elinde koz olmayacak, ilk vuracağı yeri öğrenemeyecekler.
www.naifkarabatak.net

10 Şubat 2013 Pazar

İçimizdeki Ergenekon!


Sivri çıkışlarıyla sürekli gündemde olan AK Parti Gaziantep Milletvekili Şamil Tayyar, bu defa memleketinde Ergenekon’un “sızmaya çalıştığı” yeni adresi deşifre etmesiyle dikkat çekti.
Ama ben Tayyar’a “günaydın” demek için birkaç kelam edeceğim.
Tayyar’a göre, Ergenekon, AK Partinin içine sızarak, yaşamını sürdürmeye çalışıyor.
Yıllardır mücadele edilen derin ve merkezi yapının dizlerinin üzerine çökmüş gibi göründüğünü ama tümden yok edilmediğini belirten Tayyar, “Eğer biz 12 Eylül Referandumuyla birlikte bu derin devletin tasfiye edildiğini düşünüp rehavete kapılırsak, yarın güç kaybettiğimiz anda bunlar bizim sırtımızda tepinirler. AK Parti'ye hayat hakkı tanımazlar.”
Sorun AK Partiye hayat hakkı tanıyıp tanımaması değil.
Sorun bu ülkenin insanlarının yaşam hakkının elinden alınmaması, özgür tercihlerine ipotek konulmaması, özgür yaşama hakkının esaretle yer değiştirmemesidir.
Ergenekon’a toplumun farklı kesimlerinin bakışı da farklıdır.
Kimi, Ergenekon’un “katıksız bir terör örgütü” olduğuna inanırken, kimi de “ülkenin gerçek sahiplerinin direndiği bir çatı” olarak görüyor.
Aslında ikisi de doğru.
Ergenekon, özgür yaşama arzusuyla dolu, insanca yaşamı seçen her fert için bir terör örgütüdür.
Yine Ergenekon, cumhuriyetin kuruluşuyla beraber “ele geçirdikleri kazanımı” ellerinden kaçırmamaya direnenlerin de birlikte olduğu bir yapının tam adıdır.
Bu açıdan bakıldığında, Ergenekon’a, aslında statükonun devamını isteyenlerin direnci olarak da bakabiliriz.
Peki AK Parti de bu var mı?
Elbette var.
Mevcut yapıdan memnun olanlar, gücünü başka türlü elde bulunduramayanlar, gözlerinin önünde akıp gidecek saltanatlarını korumaya çabalayanların direncidir belki de.
AK Partide Ergenekoncu veya aynı zihniyete mensup insanların olmasından doğalı olabilir mi?
Tıpkı diğer partilerde, yapılanmalarda, kurum veya kuruluşlarda olduğu gibi.
Burada ismin çok önemi yok aslında.
Önemli olan, daha iyiye gidişe engel olan ayak bağının nasıl örgütlü hale geldiğidir.
Türkiye’de sadece Ergenekon değil, PKK’nın silah bırakmamasının,
Terörün bir türlü sonlandırılamamasının,
Anaların gözyaşının dinmemesinin,
Veya insanların özgürce yaşamasının önündeki engeldir bu yapı, bu anlayış, bu türden örgütlenmeler.
Her kesimde olması, tüm kesimlerin özgürce karar almasını da engelliyor.
Her seferinde atılan barış adımlarının akamete uğraması, o örgüt veya yapılanmaların içerisinde direnç gösterenlerin etkisi nedeniyledir.
Siz buna farklı isimler verebilirsiniz.
Kendinizi farklı tarif de edebilirsiniz.
İşgal ettiğiniz makamlar nedeniyle “konumunuzu” öne sürerek, “terörist” sayılamayacağınızı da söyleyebilirsiniz.
Ve belki gerçekten de terörist değilsiniz.
Ama Silivri’de gün doldurmakla meşgulsünüz.
Sorun burada amacınız olan statükonun devamı için neler yaptığınızda gizlidir.
Kanunları ne kadar çiğnediniz, neleri gizlediniz, neleri karıştırdınız, neleri var gibi gösterdiniz?
Halkı galeyana getirmek, bir kesimi diğer kesime düşman etmek için ne kadar uğraş verdiniz?
Kendinizce haklısınız elbet, o saltanat korunacaksa, siz onu yapıyorsunuz.
Ve sonuçta bu ülkede “halinden memnun köleler”in olması sizin işinize geliyor.
Çünkü siz, ancak gücünüzü bununla muhafaza edebiliyorsunuz.
Siz, sahip olduğunuzu korumaya çalışırken, terörist damgası yiyebiliyorsunuz.
Çünkü bunun başkaca bir tarifi yok.
Ama sizin yaptığınızı, bu ülkede farklı şekilde yapanlar çok.
Özellikle “her türlü yapılanmanın” içinde…
AK Partide de bu var, CHP’de de, MHP’de de…
Hatta PKK veya BDP’de de…
Bu nedenle isimlere takılmaktan çok, ayak bağı olduklarına bakmak gerekiyor.
Ergenekon’u anarken, “mevcut yapıyı” koruma adına harcanan değerlere bakmanızı öneririm.
İşte o zaman, kendi varlıkları için, hiçe saydıklarını çok daha net anlayabilirsiniz.
Ve o zaman AK Parti’deki bu “eskiden gelen” yapılanmanın da nelere engel olduğunu, özellikle yeni anayasa direncini çözebilirsiniz.
Belki o zaman, her oluşumda yeni bir “İçimizdeki Ergenekon” vizyona girer, gişe rekorları bile kırar…

Twitimden seçmeler
Eskiden savaş için dağa çıkarlardı. Şimdi barış için çıkmaya başladılar. Ayşen Gruda’dan sona Müjdat Gezen de “gerekirse” demiş. Gerekmez!
www.naifkarabatak.net