7 Şubat 2013 Perşembe

Gelecek kaygınız varsa çalışmayacaksınız!


Bu yazımla Adıyamanlılara rahatsızlık vereceğimi biliyorum. Bunu bugün değil, çok uzun zamandır biliyorum ve doğrusu hiç de umursamıyorum.
Yazımı takip edenler “siyasi danışmanlık” yaptığımı da bilir. Diğer danışmanlardan farklı özelliklerimin olduğuna inanıyorum. Elbette her yiğidin bir yoğurt yiyişi varsa, her danışmanın da farklı bir tarzı olmalı.
Konu Adıyaman’sa, benim bir tavsiyem var ve bunu hep yaparım; “Gelecek kaygınız varsa çalışmayacaksınız.” diye…
Eğer gelecek kaygınız yoksa o zaman kolları sıvamaya başlayabilirsiniz…
Eğer Adıyaman’da birkaç dönem görev yapmak istiyorsanız, yan gelip yatacaksınız.
Yok eğer gelecek kaygınız yoksa,
İçine doğduğunuz zor koşulları değiştirmeye azamettiyseniz,
Sizin yaşadıklarınızı, gelecek nesillerin de yaşamamasını arzuluyorsanız,
Bunun için de bir daha seçilip seçilmemeyi umursamıyorsanız,
Görev alıp almamanız sizin için bir anlam ifade etmiyorsa,
İdealiniz, hizmet etmekten başka bir anlam taşımıyorsa,
Makamın size değer kattığına inananlardan değilseniz,
Ödün vere vere bir yere gelmeyi marifet de bilmiyorsanız, o zaman çalışın.
Öyle bir çalışın ki, kent sizin gibi çalışkanı görmemiş olsun.
Ama eğer çalışırsanız, başınıza geleceklerden de haberiniz olsun.
Hepsine hazırlıklı olacaksınız.
Yok bana iftira ettiler, yok emeğimi görmediler, yok vefasızlık yaptılar, yok şunu yaptılar, yok bunu yaptılar diye “şikayet” etmeyeceksiniz.
Çünkü, eğer çalışırsanız düşmanınız çok olacaktır.
Çalışmıyorsanız, hem düşmanınız olmaz, hem “oyunuzu arttırarak” bir daha, bir daha seçilirsiniz.
“Dedikodu” olur elbet ama bu, sağda solda laf söylemeden öteye gitmez, icraatta bir şey göremezsiniz.
Çalışmıyorsanız, bir daha seçileceğinizden emin olarak, yapılan dedikodulara kulak tıkayacaksınız.
Korkmayın, onlar konuşacak, siz kazanacaksınız.
Onlar konuşacak, siz büyüyeceksiniz.
Onlar konuşacak, siz gücünüze güç katacaksınız.
Zira bu arada boş durmayıp, cebinizi de dolduracaksınız, yakınlarınızı da zengin edeceksiniz.
Siz çalışmadan büyüyeceksiniz, memleket çalışmadığınız için büyümeyecek.
Ama memleketin bir önemi yok elbet, eğer sizin gelecek kaygınız varsa, bu her şeyin üstündedir ve bütün değerleri alaşağı etmeyi bilmeniz gerekir.
Diyelim siz siyasi değilsiniz.
O zaman çok daha rahatlıkla yan gelip yatabilirsiniz, arada bir türkü bile çağırabilirsiniz. Dostlarınızla sohbet edersiniz, bir çalımla zile basıp, orta şekerli kahve söyler, muhabbettin tadından vazgeçemezsiniz.
Hele bir de yemekhanesi olan kurumunuz varsa fazla masrafa da girmeden konuklarınızı ağırlarsınız bile.
Bakın, sizin dostunuz çok olur, “idareci oldu ama Allah var, burnu kalkmadı” diye sizden bahsedecek çok güzel hasletler bulurlar.
Ama eğer gelecek kaygısı olmayan ve aldığı görevi yapmak zorunda olan bir yöneticiyseniz, işte o zaman işiniz zor demektir.
Eşinizi, çocuğunuzu, hısım ve akrabanızı, arkadaşlarınızı, dostlarınızı ihmal edersiniz. Tam bir “görev adamı” olursunuz. Kılı kırk yararak hizmet eder, neyi kazandırayım kaygısıyla koşturup durur, kafa patlatırsınız.
Yaparsınız da…
Ama o zaman bir sabah “şafak operasyonu”yla sizi alaşağı etmenin yolunu bulanlarla karşılaşmanız an meselesidir.
İçi boş iddialarla sizi ve çalışma arkadaşlarınızı zan altında bırakırlar.
Yapmadıklarınıza kimse bakmaz, yaptıklarınıza burun kıvıracak bahaneden çok ne var?
O bahaneler, diğer kurumlarda işe yaramaz, sadece sizde işe yarar. Çünkü siz “çalışmayı” seçtiğiniz için suçlusunuz.
Hem ben size demiştim, “3Ç” formülünü hayatınıza düstur edeceksiniz. Neydi bu; Çalacaksınız, Çaldıracaksınız ve Çalışmayacaksınız.
Yok eğer siz 3Ç formülünü tersinden anlayıp, “Çalmayacağız, Çaldırmayacağız, Çalışacağız” derseniz, baştan kaybetmişsiniz demektir.
***
Adıyaman Üniversitesi eski Rektörü Prof.Dr. Mustafa Gündüz’ün, önceki gün Adıyaman Cumhuriyet Savcılığına verdiği ifadeyi okuyunca, daha önce kendisine hatırlattıklarım aklıma geldi…
“Bakın hocam gördünüz mü, ben size demiştim” türü çıkışları sevmememe rağmen, “haklıymışım değil mi?” demek zorunda kaldım…
Burası Adıyaman ve burada çalışanlara yer yok.
Siz “içine doğduğum koşulları değiştirmek” üzere çabaladınız da ne oldu?
Eğer bu fikrimde bir tek hatam varsa 59 yıldır bu ilde çalışan ve çalıştığı halde “ödüllendirilen” gösterin.
Yok öyle bir şey’
Ve bu yok oldukça bundan daha ileriye de gidemeyiz.
Sayın Gündüz gibi “çalışmayı” seçen az sayıda insanımız, “kötü örnek” olduklarını artık bilmeleri gerekiyor.
Yani şimdi kötü örnek olmanın ne âlemi var değil mi ama, bakın ne güzel yatıyoruz, yata yata büyüyoruz!

Twitimden seçmeler
İstemeyi bilmeyen, seçmeyi bir türlü öğrenemeyen, her gelenin “sallabaşı al maaşı” yaptığı bir kentte çalışanın pek bir önemi olmadı, olmayacak!
www.naifkarabatak.net

6 Şubat 2013 Çarşamba

Sorunlar şiddetle çözülür!


Büyüklerimizden öğrendik belki, sorun varsa, çözümü şiddettir. Eğer bir sorun varsa, sesin gür çıkmalı, yumruğun sert, dişlerin pek, yüzün olabildiğince çirkin olmalıydı. Haklı olup olmamana bakmadan, zeytinyağı gibi üste çıkmanın yoluydu şiddetten geçerdi.
Kiminle tartıştığının önemi yoktu, sorunun küçüklüğü veya büyüklüğü bir şey ifade etmezdi, eğer ortada “üste çıkma” gibi bir sonuç varsa, bu sen olmalıydın.
Muhatabının senin kanından, canından, hısımlık ve akraba bağıyla bağlı olmasının da bir şey değiştirmeyeceğini, sırf “haklı olma” adına, sırf “üstte çıkma” adına mubah göreceğin işlemlerin tahayyül edilemeyecek boyutlara varacağını gördük, duyduk, şahit olduk.
Yine muhatabın ister yedi yabancı, ister düşman bildiğin, ister sizle uzaktan yakından ilintisi olmayan birisi veya birileri olmasının da sonucu değiştirmediğini gördük.
Bizi “idare” ettiğini sananların tek çözümüydü şiddet.
Ortada bir sorun mu var, bastırmak gerekir.
“Bastırma” deyince silahlar konuşmalı, bombalar atılmalı, tazyikli sularla püskürtülmeli. (Atacağınız gaz bombasının sağlığa zararlı olmamasına dikkat etmeli!)
Bunun dışında gerektiğinde darağaçlarını kurabilmeli, “meydanda asacaksın üçünü beşini, görecekler gününü” diyen büyüklerimizi haklı çıkaracak malzemeler hazır edilmeli.
Ortada hak isteyen varsa, “hak istemenin ne olduğunu” göstermelisin.
Hukuk isteyene de, emeğinin karşılığını bekleyene de göstereceğin şey, şiddet olmalı, ürkütmeli, sindirmelisin.
Kimse başını kaldırmamalı, herkes haddini bilmeli.
Yoksa ne ev idare edilir, ne ülke.
Haksızsanız “haklıyım” diyebilmelisiniz, haklıysanız da zaten haklısınız.
İnsanlar “ben haklıyım” diyebilmenin yolunu, şiddette görmeye başladı.
Diliyle ifade edemediğini, gücüyle göstermenin yolunu seçti.
Duyguları ifade ediş tarzını değiştik belki de.
Unuttuk, çok unuttuğumuz güzel hasletler gibi.
Devlet olup olmamanız, hükümet edip etmemeniz, zenginliğiniz, fakirliğiniz, makamınız, mevkiiniz de sonucu etkilemeye yetmedi.
Aldığınız tahsil, “adam olmaya” yetmediği gibi, iletişim kurmaya da yetmedi.
Maalesef yetmedi.
Bu nedenle ki, bir aracı park ederken bile kavga çıkarabiliyoruz.
Banka kuyruğunda “sıra benim” tartışmasında bıçaklar çekilebiliyor.
Üst komşumuzun, bizden en emin olması gereken komşumuzun bir yaşındaki bebeğinin çıkardığı gürültü, birilerinin hayatının sonlanmasına gerekçe olabiliyor.
“Canından çok sevdiği” ve “sevgilim” dediği kişiyi ormana götürüp, kalbine bıçak saplamak, başını taşla ezmek, sevgi gösterisi olarak yorumlanmalı mı?
Çünkü bu ülkede sevginin yolu da şiddetten geçmeye başladı, nefretin yolu da.
Herkes haklı ve herkesin haklı olduğu bir ortamda, haksız bulmak kadar zor bir şeyin olmadığını görüyoruz.
Bugün barış diye “her şeylerini feda etmeye hazır” olanların şiddetseverliği, istenen barışa kuşkuyla yaklaşmamızı sağlıyor.
Devlet barış istiyor, operasyon yaparak.
Terör örgütü barış istiyor, saldırılar düzenleyerek.
Her iki tarafa destek olanlar barış istiyor, nefret kusarak.
Ya ne istediğimizi bilmiyoruz ya bildiğimiz en iyi dili konuşuyoruz.
Canımızdan, kanımızdan olanlara uyguladığımız şiddet, bizim “sevgiden” ve “barıştan” anladığımızın ipuçlarını veriyor zaten.
Sokak ortasında karısını 37 yerinden bıçaklayacak kadar sevgisi(!) olan bir erkeğin şiddete çözümünün nasıl olmasını beklersiniz?
Etiler’de “sevgilisinin” başını testereyle kesen adamın sevgisi, bu toplumun barışına verilen destek midir acaba?
Kendi öz oğlunu, öz kızını, öz babasını veya annesini katledecek kadar yüreği sevgiyle(!) dolu olanlar, ülkenin barışına nasıl bir katkı sağlarlar diye düşünmeden edemiyorum.
Konuşarak bir şeyin çözüme kavuşmayacağına inanan herkesin başvurduğu şiddet sarmalı, toplumun tümünü etkilemiyorsa, halen bu ülkede iyi insanlar var demektir.
İnsanları, hayvanlardan ayıran en önemli özelliklerini bir yana bırakarak, “vahşeti” tercih etmeleri, gen bozukluğundan mıdır, karakter bozukluğundan mıdır bilemiyorum.
Ama bildiğim bir şey var, büyüklerimiz bize ne öğretiyorlarsa, sorunun çözümü için çare olarak neyi uyguluyorlarsa, toplum olarak ona doğru bir kayışın içindeyiz ki, sonu hiç de iyi görünmüyor.

Twitimden seçmeler
Her seçim döneminde, birileri bir şey olmak için hiç bir şey olmamaya başlar ve kişiliklerini kaybederek, makam sahibi olunacağını sanırlar, olurlar da!
www.naifkarabatak.net

5 Şubat 2013 Salı

Ah bir darbe olsa da, nasiplensek!


“Eskiden ihtilaller olurdu. Arada bir iktidar değişikliği söz konusu olurdu. Şimdi o ihtilali yapacak olan komutan da kalmadı. Hepsini tasfiye ettiler. Şimdi öyle bir kurtuluş yok” (Osman Aydın CHP Aydın Milletvekili)
Eskiden ne güzel ihtilal yaparlardı mirim, ne güzel.
Bir gece ansızın gelirlerdi; sütler kaymak tutmadan, kızılcıklar olmadan, ibibikler ötmeden gelir, bir daha gitmek bilmezlerdi.
Seçime gerek kalmazdı, aynı gece iktidardakiler iner, biz çıkardık.
Biz çıkardık netekim, bazen vücudumuzla, bazen beynimizle.
Bizim naçiz vücudumuz iktidarda olmasa da, beynimiz, kafamız, aklımız, yüreğimiz, sevdamız, aşkımız iktidarda olurdu.
Hem de öyle bir olurdu ki, kazmayla da, tankla da, tüfekle de sökülmeyecek kadar sağlam şekilde, bütün yurt sathının, güzide kurumlarına yayılır, her bir tarafa sirayet ederek her yerde hayat bulurduk.
Kompleksli genel başkanların kahrını çekmezdik.
İstifa eden vekil de olmazdı, farklı cızırtı yayanlar da.
Ne insan hakkı olurdu, ne hayvan hakkı.
Hem hakkı dediğin nedir ki, bizim dostumuzdur!
Başıboş kalacak bir millet değiliz mirim, değiliz.
Komuta kademesinden emir almak gibisi var mı?
Hazır ol dediklerinde selam durur, rahat dediklerinde bile gönülleri kalmasın diye el pençe divan durmayı sürdürürdük.
İyi yalardık ne güzel.
Biz yalamasak bile postalın tadını gösterirlerdi.
Vatandaşa haddini bildirirlerdi fena mı?
Ne güzel her yer işkence hane olurdu.
Adeta Açıkhava Müzesi gibiydi vatanımın dört bir yanı.
Milletimiz, her türlü acının tadına bakarak, olgunlaşma süreci geçirirdi.
Böylece geleceğe daha ümitle bakar, başıboş bırakılmanın ne kadar kötü bir şey olduğunu yaşayarak öğrenir, binlerce dua ederlerdi darbeci generallerimize…
Hani arada bir gıcıklık edip, içinden söven olurdu ama hiç değilse açıkça söven de bulunmazdı.
Çok güzel günlerdi be mirim, hadi bir kadeh daha alalım.
Ha ne diyordum, Bahar geldi koyun kuzu koklaştı, İki aşık kaç senedir bekleşti, Kara gözlüm düğün dernek yaklaştı, Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım heyyy!
Aklıma gelmişken, başkaldıran yerler olurdu, ne güzel bombayla dize getirirdik.
Hani dize gelecek halleri de olmazdı ya, hepsini mezara uğurlar, ülkeyi bir güzel idare ederdik.
Dersim’de yaptık değil mi mirim?
Hem sadece ölüler değil, sağ kalanlar da dize geldi, hep partimize oy verdi. O gün bugündür nasıl da bizden ayrılmıyorlar.
Ülke böyle idare edilir mirim, böyle.
Ha ne diyordum, “Aramızda dağlar vardır koskoca, Benim derdim o dağlardan yüce, Bir gün değil beş gün değil her gece, Yatağıma yatar yatmaz ordayım” heyt be, çek bir kadeh daha…
Bakın şimdi Kürt sorunu diyorlar, barış diyorlar, hak, hukuk ederek gaklayıp, gukluyorlar.
Ahhhh! Bir darbe olsaydı görürdün mirim görürdün.
Bu millet dom dom kurşununu yemeli, tombul tombul çığırtkanlık yapmamalı.
Atacaksın bombayı o bölgeye, topunu uçuracaksın havaya, ne Kürt sorunu kalır, ne gak guk eden gıcıklar bulunur.
Ülkeyi ne hale getirdiler mirim, ne hale.
Neredeyse Kürtleri bize kardeş ilan edecek, başörtülüleri başımıza taç yapacaklar.
Daha neler?
Hiç beyazla zenci aynı yerde yaşar mı?
Biz üstün ırkız mirim, biz üstün ırkız ama bir türlü şu köftehorlara anlatamadık gitti.
Bakın, bugünün yarını da var.
Bir ihtilal daha yaparsak, görürsünüz gününüzü.
Ahh mirim ah, güvenecek kimse kalmadı.
Hep bir demokratlık tutturdu gidiyorlar.
Yahu neyinize?
Şimdi iyi mi yani, her kafadan bir ses çıkıyor, herkes farklı şekilde ötüp duruyor.
Öttürmeyeceksin mirim, öttürmeyeceksin.
Öten tek şey, askerin düdüğü olacak, borazancının borusu olacak.
Çalacaksın yatacaklar, çalacaksın kalkacaklar.
Yoksa bu ülkeyi idare etmek kolay mı?
Sağılacak yığınlar olmayınca biz nasıl besleneceğiz mirim, nasıl besleneceğiz?
Alimallah kimse yüzümüze bakmaz, bir kaşık suda boğalar bizi.
İktidar yüzü de göremeyiz, bu gidişle fikirlerimiz de birer birer devletin tüm kurumlarından silinip atılacak.
Yeni bir oluşum gerek mirim, yeni bir oluşum.
Ergenekon cıvıdı artık, bize özgün bir şey bulalım, “Aydınlar” diye isim koyup, semayı karanlık etmek çok zor değil.
Şöyle birkaç omuzu kalabalığı yanımıza çekersek var ya mirim, var ya.
Sen o zaman şaşalı günlerimizi gör.
Biz ne günler gördük mirim, ne günler, hadi bir kadeh daha yudumlayalım, şerefe…

Twitimden seçmeler
“Tayyip Erdoğan, Türkiye'nin ilelebet ve ebedi başkanıdır” diyen Süleyman Soylu, çok hızlı AK Partili olmuş. :)
www.naifkarabatak.net

4 Şubat 2013 Pazartesi

Sizden üstünüm, çünkü narsistim!


Özellikle diktatörlerin akıl sağlığının yerinde olmadığını sıkça söyleyenlerden birisiyim. Sadece diktatörler değil elbet, “ben merkezli” bir dünya inşa etme hayali taşıyanlar, bu uğurda her şeyin yok olmasını göze alanlar, sadece kendi düşüncelerinin doğru, diğer bütün düşünceleri sakat görenler, herkesin kendi gibi yaşamasını, düşünmesini, giyinmesini zorlayanlar, birer hastadır.
Türkçesi “Kendine âşık olan adam” Narcissus tablosunu yapan İtalyan ressam Caravaggio, tarihteki örnekleri iyi analiz etmişti.
İnsanların kendini sevmesi, “kendine olan saygısı” oranının dışına çıktığında hastalıklı bir hal alıyor.
Elbette herkes kendisini birazcık da olsa beğenir. Fikirlerine güvenir, belki yakışıklı ve güzel olduğuna inanır. Beceriklidir, başarılıdır, iyi bir siyasetçi veya sanatkârdır. Toplum içinde sözü dinlenen, saygı gören, moda deyimle de karizmatiktir.
Ama sonuçta etten, tırnaktan ibarettir. Bir hastalıkla hayatı sonlanabilecek, bir kazayla her şey ters yüz olabilecek bir canlı. Nefes alıp veren ve hayatta kalmasının buna bağlı olduğu canlıdır insan. Ne kadar övünürse övünsün, küçük dağları “ben yarattım” edasına girerse girsin, bir kalp kriziyle, küçük bir yükseltiden düşüşle, kafasını bir yere çarpmayla yaşamı noktalanacak kadar da kolayca yok olup gidecek birisidir insan dediğimiz canlı.
Güç ve kudret sahiplerinin tek “inanmak” istemediği de budur aslında.
Narsisizm veya özseverlik, kısaca söylemek gerekirse kişinin kendisine tapması veya kişinin kendisine âşık olması olarak tanımlanır. Elbette her Narsist “kendime tapıyorum” veya “aşığım” demez.
Sigmund Freud, Narsisizmi anlatırken, “Dış dünyadan soyutlanan libidonun (cinsel enerji) egoya (ben) yönlendirilmesi” şeklinde açıklıyor.
Uzmanlar, bebek dış dünya ile ilişki kuramadığı erken bebeklik döneminde gerçek bir narsisizm durumu içinde olduğunu söylerler.
Çünkü libido henüz dış dünyaya yönlendirilmemiştir.
Bebeğin nesneleri ‘ben olmayan nesneler’ olarak algılaması aylar alıyormuş.
Uzmanlar göre bebekler, ‘ben’ ve ‘ben olmayan’ arasında bir ayrım yapamazmış.
Dış dünyaya ilgi duymuyor ve aslında dış dünyada bile değildir.
Böylece bebek için tek gerçek ancak ve ancak kendisi, tek gerçeklikse, acıkması, susaması ve üşümesidir. İşte uzmanlar bu durumu, “birincil narsisizm” olarak tarif ediyorlar.
Sonra bebek büyüdükçe bu değişiyor. Dış dünya ile ilişkileri artıyor ve dış dünya kurallarını öğrenmeye başlıyor. Bu defa dünyanın merkezinde olan “ben”i başka alana da kayar ve nesneleri sevmeye başlar, nesnel düşünce kazanır. İlgi alanı başka yöne kaysa da, görece olarak biraz narsist kalır. Buna da ikinci narsisizm deniyor.
İşte bu “olabilir” olarak kabul görenin dışına taşan “kendini beğenme” veya “sevme” bir hastalıklı hal almaya başlar.
Şizofreniyle ne kadar yakın bağı var bilemem ama önemli psikiyatrik rahatsızlıklardan olan nevroz, paranoya hatta psikozda narsisizm etkileri görülür.
Bugünden düne baktığımızda, Sezarlar, Firavunlar ve Nemrutlar başta olmak üzere tüm diktatörler gibi çok güçlü kişilerde bulunan rahatsızlığın temelinde “kendine tapma” dediğimiz Narsisizm var.
Bunlar, herkesin hayatının kendilerinin iki dudağının arasında olduğuna inanır ve buna başkalarını inandırmak için uygularlar da.
Çok güçlü ve kendilerini tanrı mesafesinde görmelerine rağmen, en büyük korkularıdır ölüm.
Bu korkuyu unutmak, yani gerçekle yüzleşmeme adına akla hayale gelmedik iş yapar, akla hayale gelmedik zalimliklerde bulunurlar.
İçten içe inanmadıklarını, dışarıya “inanıyor” ve “var” gibi gösterme adına güçlerinin ve şehvetlerinin bir sınırı yokmuşçasına davranırlar.
İnsanların hayatını hiçe sayar, yüzbinleri yok etmeyi önemsemezler bile.
Kadınlar, kızlar, içkiler, şatolar ve daha birçok görkemli ve zevkusefanın temelinde de asıl korkusunu gizleme vardır.
Ne kadar korkarsa, o kadar zalim olur, ne kadar korkarsa o kadar şatafat içinde yaşar.
Çünkü dünyanın merkezinde kendisi vardır, başkalarının düşünce ya da isteklerini önemsemez, başkalarının hakkına saygı göstermezler, aksi bile olsa her zaman kendilerinin haklı olduğu konusunda tereddüt bile kabul etmezler.
Hiç kimsenin değil ama kendilerinin her hakkı vardır, herkes bu hakkın gerçekleşmesi için çalışmalı, herkesin esas görevi onun memnun olmasını sağlamalıdır.
Başkalarının varlık sebebi, kendisine hizmet etmekten başka bir şey değildir. Bir de kendi haklılığını “onaylama” içindir.
***
Bırakalım Firavunları, Nemrutları, Sezarları, günümüzde bile patır patır yıkılmaya başlayan diktatörlere bakın…
Allah aşkına, bu yaklaşım size çok tanıdık gelmiyor mu?
Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana dayatılmaya çalışılan yaşam tarzı, “benim gibi düşüneceksiniz” dayatması, “böyle giyineceksiniz” türü komik çıkışlar ve “ben sizden üstünüm” yaklaşımı çok tanıdık gelmiyor mu?
Barış için bir kez daha ümidimizi yeşerttiğimiz bir zamanda, savaş sürsün, kan akmaya devam etsin diye direnenlerin asıl takıntısı ve asıl korkusunun ne olduğunu anlayıp, teşhisini koyma şansını bulabilir misiniz?
Bana göre bu ülkede en büyük Narsist, “laiklik” ve “ulusalcılık” adına yaşam tarzı dayatanlardır. Gerisi, esas niyetini gizle(yeme)me çılgınlığıdır, hepsi bu.

Twitimden seçmeler
Karayalçın "Türkiyeli diye bir millet olmaz" demiş. Amerikalı olur, Fransız olur, İsveçli olar, Türkiyeli olmaz. Zaten senden de lider olmaz.
www.naifkarabatak.net

3 Şubat 2013 Pazar

Kamunun hastanesi varmış, sevsinler!


Bizim buralarda bir söz var; “Desinler Haço’nun hançeri var” diye. Bu söz, uygulamada değil, sözde veya kâğıt üzerinde kalan işler için kullanılır. Süs olsun diye, “Dostlar pazarda görsün” babından. Hani desinler diye. Ya da bir zamanlar moda olan “sözde değil, özde”nin tam tersi.
Sağlık eski bakanı Recep Akdağ’ın sağlıkta dönüşümden sonra sağlıkta kördüğüm yapıp gittiği bir uygulama; Kamu Hastaneleri Birliği. Önce belli pilot bölgelerde, sonra tüm ülke sathına yayıldı bu “henüz rüştü ispat edilmemiş” uygulama.
Hep iyi niyetle başlardı zaten, “kervan yolda dizilir” diye düşünürlerdi. “Hele bir başlayalım, aksaklıkları tespit ede ede düzeltiriz” derlerdi.
Belki doğaldır, her uygulama böyle başlardı bizde, aksi olmuyordu nedense. Test etmeye zaman yoktu, ülkeyi laboratuvara çevirmek çok daha kolaydı. Hani bu yeni bir buluş değildi ki, laboratuvarda incelenip, denekler üzerinde etkisi ölçülsün. Koca bir ülkeyi denek yapmaktan kolayı olmazdı, belki koltuğun giderdi ama kolaydı.
Sağlık Bakanı Recep Akdağ, bu uğurda koltuğunu feda etti. Belki daha büyük taltifler bekliyor da olabilirdi ama uygulamanın sancıları yurdun dört bir yanından duyulmaya başlandı.
Çok büyük iddialarla, çok büyük “başarı” beklentisiyle kollar sıvandı. Belki “kollar sıvandı” lafı çok yerinde olmadı, “atamalar pay edilerek işe başlandı” demek daha uygun olurdu. Her yerde “liyakat” olarak kabul gören “aidiyet” farklıydı.
Şimdilik konumuz, Kamu Hastaneler Birliği uygulamasının tutup tutmadığı değil. En azından ilk altı aylık notlarını (doğru bir puanlama olursa eğer) aldıklarında konuşabiliriz.
Şimdi anlatacağım hikâye farklı. Üç farklı yer, üç farklı hastane ve üç farklı işlem, bu işin tutup tutmayacağı üzerine bir fikir verecektir diye düşünüyorum. Yoksa daha önce her hastanenin alımda “koruduğu” iddia edilen firmalar yerine, şimdi bütün hastaneler için “korunacağı” iddia edilen firmaların olması, eskilerini “sindirme” politikalarının etik kurallar dışında olması, yönetimde bulunanların “aidiyetleriyle” alakalıdır ve bunun nasıl olacağını her kent, çok yakından takip edebilecektir.
Benim anlatacağım hikâye bunlarla ilgili değil.
Yoksa hastane yöneticilerinin “tasarruf” diyerek, tasarruf anlayışı dışında, vatandaşı sağlığından edecek alımların durdurularak, gereksiz yere yapılan alımlarla da yapılan tasarrufa rahmet okutulmasından da söz etmeyeceğim. Bir gece yarısı genç kızları bile “ne haliniz varsa görün” diyerek servislerini kaldırmalarından da söz etmeyeceğim. Dedim ya ben başka şeyden bahsedeceğim dedim, neredeyse yazının sonuna geldik.
***
Birinci hikâyemiz herhangi bir ilimizde, her hangi iki hastanemizde geçiyor.
25 yaşında bir genç kadın doğum yapar. Ancak zatürreye yakalandığı için acilen yoğun bakıma alınması gerekiyordur. Kamu Hastaneleri Birliğine bağlı başka bir hastane aranır ve durum anlatılır. “Gönderin” der doktor ve derhal yoğun bakıma çıkar. Zaten 112 hastayı yetiştirmiştir.
Doktor alışkın olduğu şekilde işlemleri sıralar ve ardından da yerine getirildiğini sanır. Bir döner ki hiçbir personelin kılı bile kıpırdamıyor. Sinirlenir, bir yanda hastanın durumu ağır, bir yanda iş yapmayan personel pel pel bakıyor. “Neden davranmıyorsunuz?” diye çıkışır. Personelin boynu büküktür; “yapamayız, bizde yok”
“Nasıl yani” diye şaşırır doktor, “burası yoğun bakım” ama yoktur işte, bir başka hastaneye verilmiştir.
O zaman “damar yolu açılmalı” diyerek o talimatı verir ama pel pel bakan personelin durumunda tek değişiklik, yüzlerini biraz daha asmaları olur. “kelebek yok, damar yolu açılamaz” cevabıyla doktor biraz daha gerilir. O nerededir acaba, hepsi diğer hastanede…
Sağlıkta çare tükenmez, “seyyar röntgen” çekilerek, durumuna bakmak ister doktor. Yine aynı manzara, yine asık surat ve boynu bükük personeller. “Ona ne oldu, o da mı başka hastaneye gitti?” diye bu defa alacağı cevabı doktor sorar. Evet gitmiştir ama geri gelmiştir. Yalnız gelirken yolda düşmüş, camı kırılmıştır.
Kapının hemen dışında ise hastasının şifaya kavuşmasını bekleyen yakınlarının “sağlıktan umut kesmeden” şifa bekledikleri gözlenir ama bu kısa sürer, hastalarını alıp, başka bir ile götürmek zorunda kalırlar, hani sevkler duracaktı ya!
***
İkinci hikâyemiz de bir başka yerde, bir başka hastane…
Üroloji Uzmanı bir hastasını ameliyat etmeye karar verir ama hastanın kalpten sorunu vardır, Kardiyoloji Uzmanının onayı gerekmektedir. Ne yazık ki hastanede kardiyoloji uzmanı kalmamış, hepsi diğer hastaneye nakledilmiştir. Dosya elde dolaşır hasta, Kardiyoloji Uzmanı bulacak da, “onay” alacak. Dolaşana kadar kalbine bir şey olmazsa, ameliyat olacak ama olursa…
***
Üçünü hikâyemizin yeri de belli değil.
Yoğun bakımda bir telaş var, acil bir hasta sedyede ve derhal uyutulması gerekiyor. Doktor emirler yağdırır, “şunu şöyle yapın, bunu böyle yapın” diye ve ekler “Anestezi uzmanını çağırın” işte o olmaz.
“Neden?”
Sadece bir uzman vardır, diğerleri başka hastanelere nakledilmiş, o da şu an bir başka hastanede ameliyattaymış.
Doktor kızgınlıkla çıkar, aynı elbiseyle alelacele giderek uzmanı yalvar yakar getirir ve ameliyat yapılır…
***
Bu üç hikâyenin ortak iki noktası var.
Birincisi her üçünde de “nakledilen” bir yer olması. Zira o nakledilen yerde de “desinler Haço’nun hançeri var” diye göz boyama var.
İkinci ortak noktası ise üç hikâyede de Kamu Hastaneler Birliği’ni yönetenler ortada yok. Yani kâğıt üzerinde var ama uygulamada yok. Daha çok “aidiyet bağı” olduklarıyla VİP’de teşrik-i mesaideler…
Hani “desinler Haço’nun hançeri var” gibi bir şey, ya da kamunun hastanesi var, sevsinler…

Twitimden seçmeler
Ne yapacağınızı biliyorsanız yüzde ellisini tamamlamışsınız demektir. Kalanıysa sizin çabanıza kalmış.
www.naifkarabatak.net