31 Ocak 2013 Perşembe

Terörün ürkütücü rakamları


Rakamlara pek takılan birisi değilim. Rakamlara yüklenmesi gereken anlamlar üzerinde durmaya daha çok dikkat ediyorum. Biraz açarsam, diyelim bir trafik kazası var. Kazanın bilançosu açıklandığında, ister 1 kişi, ister 40 kişi hayatını kaybetmiş, bir o kadar yaralı insan yaşam mücadelesi vermiş olsun. Bütün bunlar rakamdan ibarettir ve hiçbir anlamı, yürek burkan tarafı yoktur. İstatistik yapmaya yarar, birer çentik daha atarsınız ölü ve yaralı kısmına…
Ama o rakamlara anlam yüklerseniz iş değişir.
İşte o zaman hayata gözlerini kapayan her insanın yaşamını düşünür, geleceğe dair planlarını hesaplar, gittiği zaman ardından bıraktıklarının acı, gözyaşı ve mağduriyetlerini de düşünerek bir sayının kimlerin hayatını karattığını daha net anlayabiliriz.
Neredeyse 40 yılı bulan bir süreçte ülkemizde çok insan hayatını kaybetti, çoğu sakat kaldı, hayatı kararanlar oldu, pisipisine katledilen insanlara rastladık.
Yüzbinlerce insan yerini yurdunu terk etti, hayallerini, anılarını, umutlarını, kazançlarını bırakarak başka illere, zor şartlar altında yaşama mahkûm edildi.
Bütün bunların rakamsal değeri var elbet; Mesela 35 bin 576 insanımızı teröre kurban vermişiz. Bu süreçte 7 bin 918 kamu görevlisi şehit olmuş. 5 bin 557 sivil hayatını kaybetmiş. 386 bin 360 kişi köylerinden göç etmek zorunda kalmış.
Bütün bunlar rakamsal değerlerdir ve en çarpıcı anlamı, rakamların basamak sayısının yüksekliğidir.
Gelin bunlara anlam yükleyelim.
Yani gerçeğini, yani yaşananları, acıları, umutları, sönen hayalleri, geri gelmeyen canları ve hiçbir zaman eskisi gibi olmayacak mutlulukları…
Bir savaşta kaybedilen insan kadar “kayıp” var. Tam 35 bin 576 insan…
Kimi asker, kimi polis, kimi sivil, kimi terörist…
Kimi evine yetişmeye çalışırken patlayan bombayla hayatı kararmış, kimi daha bir yaşına girmeden annesinin kucağında veya karnında hayatını kaybetmiş.
Dünyaya gözlerini açıp, acımasız dünyanın yüzünü görmeden acımasızlığa kurban edilmiş.
Yüz binlerce insan yaralanmış, onulmaz hastalığa yakalanmış. Çoğu sakat kalmış, ya ayağı tutmamış, ya eli. Belki gözünü kaybetmiş, belki duyma yeteneğini, belki de bir daha konuşmamaya yemin etmiş.
Ve bunların tamamına yakınının Kürt olmasıysa, batıdan bölgeye bakışın ne kadar sorunlu olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici. Sadece “şehit” olanların bile yüzde 22’si Kürt kökenli. Buna terör örgütü mensubu, sivil vatandaşımızı eklediğinizde, üstüne de köyünü terk etmek zorunda kalanların tamamının Kürt olduğunun farkına vardığınızda, terörün asıl kimi ve hangi bölgeleri vurduğu daha net anlaşılabilir ve asıl barış isteyenlerin de “mağdur” kesim olduğunun farkına varılır.
“Azıcık aşım, ağrısız başım” denilerek kendi köyünde, kendi toprağında yaşam mücadelesi veren ve onuruyla yaşayan insanlara “biz burada terörle mücadele edemiyoruz, sizi koruyamayız” denilerek yerinden yurdundan edilmiş.
Bu sayı yüz binleri bulmuş.
Kimi gidip hamal olmuş, kimi temizlik yapmaya çabalamış, kimi suça karışmış, kimi evladını büyük şehrin ahtapot kollarına kaptırmış ve aileler dağılmış, yoksul düşmüş, dilenecek hale gelmiş.
Varlıklıyken el açan konumuna gelen insanların dönüp arkalarına baktıklarında “suç” hanelerinde sadece “kendi köyünde yaşam mücadelesi vermek” kalmış.
Ne terörle mücadele edenlerle, ne mücadele edilenlerle bir alakaları olmamış.
Kendi halinde “sıradan” diyeceğimiz bu insanları sıra dışı duruma getirmek, sadece beceriksizlikle açıklanacak bir durum değil.
Kötü niyet taşıyan, durması mümkün olan bir kanın akmasına göz yuman, hatta teşvik eden siyasi ve askeri anlayışın ayıbından, günahından başka nedir?
Beceremeyen onlar, akan kanı durduramayan onlar, insanların hiç yere hayatını kaybetmesine neden olan onlar ama acısını çeken başkaları.
Yerini yurdunu terk edenler, bir daha toparlanamadı.
Ne dağılan aileler bir araya geldi, ne itildikleri suç batağında kendilerini anlatabildiler.
Asıl suçluların omuzları çok kalabalık, makamları çok yüksek ve derin bağlantıları çok güçlüydü.
Bu ülkede hiçbir zaman asıl suçlunun peşine düşülmediğinden olmalı ki, ülkede cirit atanların işlediği faili meçhul olan cinayetlerin sayısını hesap etmeye kimsenin ne zamanı oldu, ne de böyle bir imkânları.
Ve biz elimize tutuşturulan “kayıtlara geçmiş” veriler üzerinden kayıplarımızı konuşmaya başladık, acılarımızı hesapladık, yitirilen umutları, dağılan hayatları gözden geçirdik.
Ama bu ülkede, 40 değil, 80 yılı aşkın bir zamandır kendilerini hükmedenler olarak görenlerin zulümleriyle karşılaştık.
Normal zamanlarda yaptıkları zulmü, kıydıkları canı az buluyor olmalıydılar ki, darbe yaparak bu sayıya sayı eklemeyi marifet bildiler.
Kendi elleriyle kurdukları terör örgütünü, kendi elleriyle kurdukları bir başka terör örgütüne kırdırarak, arada “ne kadar ölen çok olursa, o kadar koltuğumuz sağlam kalır” düşüncesine kapıldılar.
Ve biz, “barış olursa ne olur” hesabı yapmaya başladık.
Ne olacağı var mı, kandan beslenen vampirler işsiz kalır, bu ülkede yaşayan herkes mutlu bir hayata kavuşur.
Sadece bu bile, barış için atılacak her adımı hak göstermektedir, yeterli değil mi?

Twitimden seçmeler
Bu akşam (30 Ocak) Adıyamanlılar Vakfında “Yerel ve Ulusal Gündem” başlıklı seminerde dostlarla sohbet ettik. Hoş bir ortamdı, keyif aldım.
www.naifkarabatak.net

30 Ocak 2013 Çarşamba

Hırsızın hiç mi suçu yok?


İçişleri eski Bakanı İdris Naim Şahin, görevden alınmasını yorumlarken, birilerinin işine çomak soktuğu için görevden alındığını söylemiş.
Doğrudur.
İçişleri Bakanı olan birisinin, doğal olarak birilerinin işine çomak sokması, memnun olmayan kesimin bulunması, hatta nefret edeninin olmasından daha doğalı yoktur.
Eğer siz, güvenlik sağlamaya dönük tedbir alan ve uygulatan bir makamdaysanız, kimi beğenecek, kimi beğenmeyecek.
Ama Allah aşkına İdris Naim Şahin’in hiç mi suçu yok?
Şahin’e göre yokmuş elbet.
Sadece BDP’liler kendisini sevmiyormuş,
Millet seviyormuş.
O milletin içinde AK Partililer varsa, nasıl tepki gösterdiklerini, nasıl diş bilediklerini, partiden istifa etmeyi düşünenlerin olduğunun kulağına gelmemesi nasıl mümkün olabilir?
Bakan olmak, birilerine takla attırmak değildir.
Bakan olmak, ırkçı söylemlerle bir kesimi incitmek değildir.
Bakan olmak, güvenlik tedbiri adı altında her toplantıyı savaş alanına çevirecek uygulamalara imza atamak da değildir.
Bakan olmak, gösterici sayısından daha çok polisi alana yığarak tahrik etmek de değildir.
Daha çok şey var.
Sadece takla attırma meselesinde AK Partililerin nasıl tepki gösterdiğinin canlı şahitlerindenim.
Bir insanın engelli olması, zekâ özürlü olması bile “alaya alınacak” bir hak doğurmayacağı gibi, partisinin demokratik açılımına veya Milli Birlik ve Kardeşlik Projesine tezat ırkçı söylemde bulunmak da bir hak değildi.
Kabine değişikliğinde AK Partililerin en çok Şahin’in gidişine memnun olduğunu gözlemleyememesi, onun siyasi eksikliği veya “hatalarını görememesi” olarak yorumlamak mümkün.
Ama halen ısrar etmesiyse onun bilinçli olarak hata gördüklerimizi yaptığını gösterir.
Şahin, “Hakkımda medya üzerinden karalama ve itibarsızlaştırma kampanyası yürütüldü. ‘Bu adam birilerinin oyununu bozdu. Siz de bu adamı bozun’ denilerek talimat verildi. İdris Naim Şahin birilerinin işine çomak soktu onun için böyle oldu” demiş.
Bu süreçte bir özeleştiri yapma şansını bulamaması büyük bir eksikliktir.
Halen “haklı” olduğunu söyleyerek, hatayı karşıda araması, kendisini hatalardan arınmış görmesindendir.
MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin “Başbakan, İmralı süreci için AKP'nin yüz akı bakanı harcadı” demesini kendisine kalkan yapması bir şey değiştirmez.
Aynı Bahçeli, Türklerle Kürtleri eşit gördüremezsiniz haykırışının sahibi CHP’li Birgül Ayman Güler’e de destek olmuştu.
MHP liderinin muhalif olduğu iktidar partisinin bir bakanına veya zıt görüşte bulunduğu bir partinin vekiline desteği, “aynı kafa yapısında” olduğunuzu gösterir, haklı olduğunuzu değil.
Özellikle “organik” diyerek biber gazı sıkılmasını meşrulaştırmakla ünlenen İdris Naim Şahin’in “Polisin kullandığı gaz organik tabi. Sentetik olsa herkes akciğer kanseri olur.” demesi, halen bir şeylerin farkına varamadığının göstergesidir.
Biber gazının kanser yapıp yapmayacağını düşünene dek, çelik cop için harcadığı mesaiyi düşünseydi daha iyi olurdu.
Meğer vatandaşın sağlığını bu kadar düşünüyordu, onların kanser olmaması için çaba harcıyordu, o zaman gazı tümden yasaklasaydı veya gidip Sağlık Bakanı olmak için mücadele etseydi. (Düşünmesi bile korkunç ya!)
Ama o işin kolaycılığına kaçıyor.
Diğerleri gibi.
Tüm diğer başarısızlar gibi.
Tüm diğer kendini beğenenler gibi.
Bakanlık kimseye baki kalmayacaktır.
Önemli olan o makamdan indikten sonra da bir saygı görebilmektir.
Bütün makamlar gibi, bakanlık da gelip geçicidir.
Ama insanlık, dürüstlük, hak yememe, başkasını küçük görmeme, hoşgörü, tevazu gibi hasletlerse “yiğidi öldür, hakkını ver” şeklinde dönüşür ki, işte bu kalıcıdır.
Belki zordur ama kalıcıdır, öldükten sonra bile ardından konuşulacak olanlardır.
Üç günlük bakanlık koltuğunu terk etmeden yapılan eleştiriler, terk ettikten sonra yüzüne bakılmayacak durumu gelir.
Şahin’in anlamadığı bu, diğerleri belki de kendini kandırmadan öte bir şey değildir.

Twitimden seçmeler
Geriye dönüp baktığımızda, yaşanan tüm acıları bile tebessümle karşılayabiliyorsak ne mutlu.
www.naifkarabatak.net

29 Ocak 2013 Salı

Bir bulamaç olsaydı


Kıtlığın hüküm sürdüğü yıllardı. Ekmek karneye bağlanmış, insanlar bir parça kuru ekmeğe muhtaç hale gelmişti. Otlardan ekmek yapıldığı, buğday ve arpa tanelerinin yerden, hatta pis yerlerden toplanarak hayatta kalma mücadelesinin verildiği bir dönemdi.
Adıyaman’da, Eskisaray Camiinin hemen yanında ise farklı bir telaş vardı. İmmi bacının doğum sancıları tutmuş, mahallenin kadınları seferber olmuştu. Bir taraftan sıcak su kaynatılıyor, bir taraftan erkekler evden çıkarılıyor, bir taraftansa İmmi bacının ıkınması için yardım eden kadınların motive edici cümleleri duyuluyordu. Hadi “İmmi bacı hadi, biraz daha ıkın” sesleri arasında mahallenin ebesi işini yapmaya çabalıyordu.
Odanın içine dolan ağlama sesiyle yeni bir hayat başlıyor, yeni hayatlara adım atacak minik Yusuf eve neşe saçıyordu.
Çocuğun doğumuyla birlikte yeni bir telaş başladı. İmmi bacı lohusaydı artık ve iyi beslenmesi gerekiyordu. O arada “bir bulamaç olsaydı” sesi duyuldu, yürekler cız etti.
Ne bulamacı İmmi bacı, ne bulamacı. Millet ekmek bulmanın derdinde, ekmeğe katık edeceklerini unutalı çok oldu, şimdi bulamacın zamanı mıydı?
Ama nasıl da canı bulamaç istiyordu, nasılda.
Şimdi takati olsa kalksaydı.
Malzeme olsa mutfağa dalsaydı.
Bir tavaya yağ koyup ısıtsaydı.
Bir başka kaba 3 bardak pekmezi boca etseydi.
Pekmezin üzerine bir bardak suyu aktararak karıştırsaydı.
Sonra azıcık unu serpiştirip, tekrar karıştırsaydı.
Mübarek mis gibi kokusu nasıl da burnunda tüttü.
Sonra bıraksaydı öylece, nasılsa helva kıvamına gelene dek suyunu da çeker, helva da hazır hale gelirdi.
Ah, birazcık olsaydı, şuncacık çocuğa meme verecek hali bile yoktu.
Akşam Hacı Mılla eve geldi, minik Yusuf’unu kucağına alarak sevdi.
Ama çocuk ağlıyor, ağlamasıysa bir türlü kesilmiyordu.
“Karnı acıkmış” dedi Hacı Mılla eşine…
Biliyordu karnının acıktığını, biliyordu henüz midesine birkaç damla sütten başka bir şey girmediğini, biliyordu, çok başka şeyleri de biliyordu ya, yapacak bir şeyi yoktu.
Bir daha aldı küçük Yusuf’unu kucağına, bir defa daha göğsüne dayadı, süt gelmeyeceğini bile bile bulamaç hayali kurdu, durdu.
Hacı Mılla, ikinci evlat sahibi oluyordu ama eşe dosta, konuya komşuya, hısıma akrabaya bir ziyafet çekecek durumu yoktu. Parası olsa da yoktu, parası yoktu, zaten yoktu.
Bir ekmek daha alabilirler mi diye muhtara danışmaya gitti.
Hani karneyle alıyor, üç ekmekten başkasına ise izin vermiyorlardı.
Günde üç ekmek, üç öğüne nasıl yetecekti?
Muhtar, çocuğun yeni doğduğunu söyleyerek bu isteği reddetti.
Hacı Mılla oğlu Dursun’u da alarak yiyecek bir şeyler bulmaya çıktı. Dağlara vurdular, ovalara indiler, derelerden geçtiler, bahçelerde soluklandılar ama ne çare, kavuracak ottan başka bir şey yoktu, ekmeğin yerini tutacak bir şey bulmaksa imkânsızdı.
Eve döndüler çaresizce, ellerinde bir deste ottan başka bir şey yoktu.
O ana kadar eşinin “bulamaç” sayıkladığından habersizdi ve işte odaya girer girmez, İmmi’nin “bir kap bulamaç olsaydı” sayıklamasıyla kendine geldi.
Nereden bulurdu, bulamaç yapmak o kadar kolay mıydı, kimde vardı ki?
Bir umutla mahalleye çıktı, her komşuya sordu, “yağ var mı, un var mı, pekmez var mı?”
Yok, hiç kimsede bir damla pekmez de yoktu, yağ da, un da.
Zaten olsaydı, jandarma eve baskın yapar, “nerden buldunuz” diyerek ev halkını eşek sudan gelene kadar döverdi.
Daha geçen gün evi askerler basmış, her bir yanı şişlerle kontrol etmiş, evin zemininde ambar olup olmadığına bakmışlardı. Yoktu ama hem bir sürü azar işitmiş, hem de az itilip kakılmamışlardı.
Gece yarısına doğru kapıda bir ses duydu Hacı Mılla, kandili yakıp, kapıya doğru yaklaştı, kulağını verdi, bir ayak sesiydi ama pek sessizceydi.
Korkuyla kapıyı araladı, bir gıcırtıyla önce Dursun uyandı, sonra İmmi bacı yerinden doğruldu.
Bereket gelen komşuları Emine’ydi.
Emine yeni evlenmiş, Malatya’dan gelin gelmişti. Boylu posluydu, endamlıydı. İmmi bacının doğum yaptığını duyunca memleketten getirdiği ve azıcık kalan pekmez, yağ ve unla bulamaç hazırlamıştı.
Hepsinin yüzü aydınlandı. İmmi bacının yüzüne şimdiden renk gelmiş, göğüsleri süt dolmaya başlamıştı bile.
Hacı Mılla yol verdi, Emine bacı içeriye girsin diyerek kenara çekildi.
Emine ise ayak parmaklarının ucuna basarak kapıya yöneldi, kapı boyuna göre olmadığından mümkün olduğunca eğilerek adımını içeriye atıyordu ki, bir anda nasıl olduysa oldu kafası kapının üstüne yerleştirilen keresteye çarptı, elindeki bulamaç kabını düşürmemek için ne kadar uğraş verdiyse de toprak zemine savrulmasını engelleyemedi. Hacı Mılla, bir yandan komşusu Emine’nin düşmesine engel olmaya çalışırken, bir yanda gözünün önünde akıp giden bulamacın toprakta yayılmasına baktı, içi acıyarak.
Bir bulamaç olsaydı iyi olacaktı ya, olmadı…
***
Babam, böyle bir zamanda, böyle bir yoklukta gözlerini dünyaya açmıştı. O, o günleri hiç hatırlamak istemiyor, bense o günlerin bir daha geri gelmemesinin demokratik mücadelesini veriyorum.
Bugün, 49 yaşına bastım…
Ninemin anne ve babama anlattığı bu anı, çocukluğumdan bu yana her yaş günümde içim burkularak bir kez daha hatırlarım…
Ülkeyi kurtaranların, kendilerini kurtaramadığı zamanları…

Twitimden seçmeler
Başımızda kavak yellerinin estiği zaman, romantik şarkılarıyla bize destek olan Ferdi Özbeğen’i kaybettik. Giden gidiyor, burası bir han!
www.naifkarabatak.net

28 Ocak 2013 Pazartesi

Devlet mi zalim bizler mi?


Devletin zulmünü, insanlara karşı acımasızlığını, hak ve hukuk tanımazlığını, olağanüstü dönemlerdeki kuralsızlığını anlata anlata bitiremeyiz.
Sadece bizde değil, dünyanın dört bir yanında hükmedenler, hükmü altındakileri ezmeyi marifet bildi ve biz de bütün bu zorbalığa karşı durmak için kalem oynatıp duruyoruz.
Ama kendi çocuğumuza, yakınımıza, komşumuza, birlikte yaşadıklarımıza daha kötüsünü yapmaktan da geri kalmıyoruz.
Son bir haftada Şanlıurfa’da iki acı olay ortaya çıktı.
Birisi 35 bin liralık kumar borcuna karşılık 14 yaşındaki kızını satan baba(!) haberi vardı.
Olayı anlatmak bile insanın vücudunun sarsılmasına yetiyor. Tüylerin diken diken olmasını önleyemiyorsun.
Hangisini anlatsak, baba olduğunu sanan kişinin acımasızlığını mı, vicdansızlığı mı, insanlıktan bir gram nasiplenmemesi mi, hangisini?
Kumarın nasıl bir illet olduğunu, kendi kanından, kendi canından, yüreğinin bir parçasını feda edecek hale gelmesini mi?
Hem de bir değil, üç kişiye birden satmayı, hiçbir kelimeyle, hiçbir cümleyle anlatmak mümkün değil.
İkinci olay ise dün gerçekleşti.
Siverek’te polise başvuran 14 yaşındaki bir kız, babasının isteğiyle 3 aydır birlikte yaşadığı 15 yaşındaki akrabasının kendisiyle zorla cinsel ilişkiye girdiğini söyleyerek şikâyetçi oldu.
Anne ve babası ayrı yaşayan kızı, babası “bir yakını” diyerek zorla ikamete mecbur bırakmış.
Sığındığı veya satıldığı evde ise kendisine zorla tecavüz edilmiş.
Aile bireylerine durumu anlatmasına rağmen değişen bir şey olmamış.
Ve kız bir yolunu bularak kaçıp, polise sığınmış.
***
Doğrusu “devlet” diye bir yapı söz konusu değil.
Devleti oluşturan insanlar var.
Millete hizmet adına oluşturulan bu yapı, insanların “karmaşadan” uzak yaşamasını ve daha iyi bir hayat sürmesine yönelik tedbirler alır, imkânlar sağlar.
O yapıyı oluşturan ve aramızdan çıkan insanlarsa ya bize benzer ya başkasına…
Başkasına benzediği zamanlar, bizi horladığını, aşağıladığını, zulmettiğini, hakaret ettiğini, hatta CHP’li Birgül Ayman Güler gibi “eşit olmadığımızı” bile söyleyebilir.
Çünkü kendisini “devlet” veya daha doğru tabirle “hükmeden” konumunda görenler, diğerlerini “emri altındaki uşak” olarak görmeleri garipsenemez.
Yaşadığımız bütün çetrefilli olayların özünde hükmetme arzusu, hırsı var.
Adaletle hükmetmeyi bilmeyenler, zalimlikle hükmedileceğini sanıyorlar.
Peki bu devlet…
Tarihten bugüne çok kötü örneklerini gördüğümüz için artık kanıksayabiliyor, sadece daha iyi olması için uğraş veriyoruz.
Ya biz?
Komşumuza karşı ne kadar adaletliyiz?
Evimizde kendi çocuğumuza ve eşimize karşı adaletle hükmedebiliyor muyuz, yoksa borusu öten mi kazanıyor?
İşyerinde kendi çalışanımıza karşı bütün ceberutluğumuzu gösteriyor muyuz, yoksa onların da tıpkı sizin gibi bir çalışan olduğunu bilerek görev dağılımı dışında bir talebiniz olmuyor mu?
Ya da yönettiğiniz ili soyup soğana mı çeviriyorsunuz, yoksa aldığınız görevin hakkını verirken hak yememeye mi çabalıyorsunuz?
Sadece birkaçına bile “olumlu” cevap verseniz yeterli.
Ama veremiyoruz.
Kendi öz çocuğunu birkaç saatlik kumarda kaybeden şeref yoksunu insanlarla birlikte yaşıyoruz.
Anlaşamayan çiftler ayrılır, şartları çok zorlayarak iki yabancı gibi yaşamanın anlamı yok.
Ama ayrılırken, çocukları heba etmek nasıl mümkün olabiliyor, nasıl satılıyor, nasıl pazarlanıyor, nasıl bile bile iğrenç ellere teslim ediliyor?
Ve işte o zaman anlıyoruz ki, en ufak fikir teatisi bile yapamayan bizler, hemen kavgaya sarılıp, şiddetle üste çıkmayı beceriyorsak, sorun devlet denen yapıda değil, onu oluşturan bizlerdedir.
Bugüne kadarki bütün zulmü yapanlar da “özel üretilmiş yaratıklar” değildi, içimizden çıkan insanlardı ve halen onlar zulmetmeyi sürdürüyor.
Kısaca, bizi yönetenlerin bize benzemesini istiyorsak, önce biz özümüze benzeyeceğiz!

Twitimden seçmeler
Özgürlüğü kimsenin iki dudağının arasında bırakmamalı. Düşündüğün, hayal ettiğin ve adımladığın oranda özgür olabiliriz.
www.naifkarabatak.net

27 Ocak 2013 Pazar

CHP’ye teşekkür borçluyuz


Aslında Süheyl Batum çok doğru söylüyordu; Birgül Ayman Güler, bu ülkede “Kral Çıplak” diye haykıran kişiydi. Çünkü o, bir süredir takkiye yapan bir anlayışın gerçek niyetini ortaya koyarak kendi anlayışıyla “Kral Çıplak” demişti.
Çok doğru söylüyordu Süheyl Batum.
Sadece bugün değil, cumhuriyet kurulduğundan bu yana kendisini “aydın” sanan veya “ülkenin gerçek sahibi” konumunda görenlerin, bir diğerine bakışını çok güzel anlatan kelimeleri bir biri ardına dizen CHP’li vardı artık.
“Çobanın oyuyla benim oyum bir olamaz” diyenden de farksızdı bu.
Her zaman bir kesim diğerinden üstündü.
Az mürekkep yalamamıştı.
Az kin gütmemiş, az diş bilememişti.
Hırs onlardaydı, ardına kadar tüm kapıların açılacağı güç de onlardaydı.
Öyleyse “çalışan” sınıfın “yöneten” sınıf haline dönüşmesi kabul edilemezdi.
Kurtuluş Savaşı’nda ülkeyi düşmanın istila etmesine müsaade etmeyen bir millete karşın, köşe bucak sinenler, mücadele edenleri yargılamadan asan konumuna geçmişti.
İstiklal Mahkemelerini kuranlar, cepheye hiç gitmemiş olanlar arasından seçilmesi tesadüf değildi.
Çanakkale savaşında verilen zayiata rahmet okutan kayıplar, kirli bir şapka için verilebiliyordu.
Esas olan, kölelerin sadakatiydi.
Şapka tak dediysek takacaktınız, cahil kalın dediysek de kalacaktınız.
Ülkeyi kurtaranlar, ülkenin işgal edildiğini anladıklarında darağaçlarında sallanmaya başlamış, Dersim’in üzerine bomba yağmış, camiler ahır olmuş, millet açlıktan inim inim inlemeye başlamıştı.
Halkı zapturapt altına almak için az uğraş vermediler.
Gerektiğinde darbe yaptılar, gerektiğinde darbenin şartlarını olgunlaştırma adına nice aydınları katlettiler.
Bazen terör örgütü kurup, ülkeyi kan gölüne çevirdi, sonra çıkıp “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” sloganı attırarak, bir kesimi, bir kesime açıkça düşman ilan ettiler.
Köyleri de boşalttılar, işkenceye de çanak tuttular.
Zira CHP Milletvekili Birgül Ayman Güler’in dediği gibi “Kürt milliyetçiliğini bana ‘ilericilik’ ve ‘bağımsızcılık’ diye yutturamazsınız. Türk ulusuyla Kürt milliyetini eşit, eş değerde gördüremezsiniz.”
Olamazdı da.
Çünkü bir milleti, diğer millete üstün tutmak için az uğraş verilmemiş, az inkâr politikaları güdülmemişti.
Hem meşru müdafaa hakkını kullanarak saldırıya geçiyorlardı. Daha önce de çok kereler saldırmışlardı.
İkinci saldırı da Aydın’da başlamıştı.
CHP’nin Aydın Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu “Kürtleri Aydın'dan temizleyeceğim” diyerek birer temizliğe(!) başlamıştı bile.
Çünkü “Türk ulusu” dedikleri de bütün Türkleri kapsamıyordu; kendileriydi sadece…
Kendileri gibi düşünen, kendileri gibi giyinen, kendileri gibi inananlardı ya da hiçbir şeye inanmayan fikirsiz, inançsız, görgüsüz, asalaklar yığınıydı.
Bizim sırtımızdan besleniyorlardı zira.
Biz çalışıyorduk, onlar kazanıyordu.
Biz emek veriyorduk, onlar sefa sürüyordu.
En iyi onlardı hep; laiklerdi, vatanını sevelerdi, gerçek bir Türklerdi.
Boşnak olsalar da bir şey değişmezdi, Arnavut olsalar da.
Yeter ki “üstün sınıfa” dâhil olma becerisini göstersinlerdi.
Bunun yolu da çok kolaydı; “Atatürk” derlerdi, “Kemalist” olurlardı, “laiklik” masalı okurlardı ve herkesi “küçümser” bir yapıya bürünürlerdi.
Türkiye 40 yıla yakın bir zamandır terörle imtihan ediliyor, gencecik insanlarını toprağa veriyorsa bunun gerçek suçlusuydu bu anlayış.
Bu anlayış, insanların giyinme, inanma, yaşama özgürlüğünü şekillendirenlerdi.
İşte bütün bu nedenlerle CHP’ye çok teşekkür etmek gerekiyor.
Bu ülke bilmeli ki, barış sırf bu anlayışı yerin dibine batırma adına gerekli.
Herkesin eşit olduğu, huzurlu bir ülkede yaşamak, onların kabulleneceği, nemalanacağı, saltanat süreceği bir yer olamayacaktı.
Gelişen bir ülke, ekonomik olarak sıçrama yapan bir Türkiye, geri kalmışlık zincirlerini kıran doğu ve güneydoğu, onların yönetebileceği, borusunu öttürebileceği yerler olamazdı.
Bu nedenle milletin meclisine çıkıp, millete hakaret etme yürekliliğini göstermeliydi.
Milletten toplanan vergilerle cebine doldurduğu maaşı alıp, “biz eşit değiliz” diye meclis kürsüsünden haykıracak Aydın’dan kovacak yüreğe sahip olunmalıydı.
Ergenekonsever Süheyl Batum boş yere Kral Çıplak dediğini söylemedi.
Onlar kendi anlayışlarını ortaya döküyordu.
Ama asıl Kral Çıplak diyen CHP değil, barışa imza atanlar, bugüne kadar ülkenin başına bela olan bu asalaklar güruhunu diskalifiye edenler olacak.
O nedenle bu süreç zor, o nedenle herkes barış için, herkes Kral Çıplak diyebilmek için bir sınavda.
Ama biz yine de CHP’ye teşekkür borçluyuz; bizim gösteremediğimiz gerçek yüzlerini bize gösterdikleri için. Bizim söyleyip, bir türlü anlatamadığımız gerçek kimliklerini, kişiliklerini bu kadar hararetle ortaya döküp, “kral çıplak” diyecek derecede de sahiplendikleri için…

Twitimden seçmeler
İyi düşündüğümüz her an, birileri milyon kere kötülük hesabı yapabiliyor. İyi her zaman galip gelmeyebilir ama yenildiği anlamı taşımaz.
www.naifkarabatak.net