24 Ocak 2013 Perşembe

Ne kadar eşitiz, bakalım!


Doğrusu hiç kimsenin CHP Milletvekili Birgül Ayman Güler’e bir şey yutturmaya niyeti yoktu ama kendisi böyle söylüyordu veya bizlere bir şeyler yutturma niyetindeydi...
Üstüne basa basa “Kürt milliyetçiliğini bana ‘ilericilik’ ve ‘bağımsızcılık’ diye yutturamazsınız.” diyordu.
Belki haklıydı, ırkçılığın bağımsızlığı ve özgürlüğü mü olurdu?
Ama o da ne, sadece Kürt Milliyetçiliği için bu geçerliydi, Türk Milliyetçiliğine toz kondurmak kimin haddineydi?
Boşnak asıllı Birgül Ayman Güler devam etti;
“Türk ulusuyla Kürt milliyetini eşit, eş değerde gördüremezsiniz.”
Gördürmek isteyen olmuş demek ki…
Hâlbuki ne mümkün?
Geçtiğimiz günlerde Hitler’in “Üstün ırk” bulma arayışını özetleyen bir yazı kaleme almıştım.
Demek Birgül Hanım o yazıyı okumuş.
Veya Hitler’in bütün görüşlerini önceden hıfzetmiş.
Benim yazı yazmama kadar geçen onlarca yılda, “üstün ırk” olmasından dolayı gururla gezinip, tozunuyormuş.
Önce Boşnaklığı mı üstün, Türklüğü mü açıklamamış.
Hani Boşnak olması ne övünülecek, ne yerilecek bir durumdur. Boşnak’sa Boşnak’tır, Türk’se de Türk’tür. Yani gerisi hikâyedir, lafügüzaftır, boş konuşmaktan öte bir şey değildir.
Ama o üstün olduğunu söylüyor; Türk olarak üstünmüş. Boşnaklığı bir kenara bırakalı çok olmuş.
Çok üstünmüş, Kürt’ten de, Arnavut’tan da, Laz’dan da, Çerkezlerden de, hatta Boşnaklardan da…
Çünkü o “Saf kan Türk”müş.
Bunu da “Türk, bir ulusun adıdır, Kürt bir milliyetin adıdır.” diye açıklıyor.
Veya fazla konuşmaya gerek duymuyor, Türk olunca, bütün ırkların en üstünü oluyormuşuz.
Artık bir şey yapmamıza gerek yok.
Ne adam gibi davranmaya ihtiyacımız var, ne inanca, ne eğitime, ne kültüre…
Türk olun, gelsin üstünlük, asalet, soy, sop…
Böylesine sakat bir düşünce yapısında olanın akademik seviyede bir eğitim alıyor olması ve bu kişinin “milletin vekili” gibi bir sıfat taşıması, ancak bizim ülkemizde olabilir.
Kendisine oy verirlerken “sen üstün ırk değilsin, bana oy verme” demeyen Birgül hanımefendi, vekilliği kazandıktan sonra toplumun bir kesimini aşağılamayı, küçümsemeyi, hor görmeyi ve kendisini “Bulunmaz Bursa Kumaşı” konumuna yükseltmeyi seçebiliyor.
Belki yanlış anlatmış, biz yanlış anlamışızdır diye düşünmeden edemiyoruz.
Ama konuştukça batıyor, battıkça da konuşmaya devam ediyor.
Had bilmiyor, kelimelere anlam yükleyemiyor, kavramların çağrıştırdıklarından habersiz, incittiği geniş kitleleri de demek ki umursamıyor…
***
O umursamadı ama CHP Adıyaman Milletvekili Salih Fırat (kısa bir süreliğine de olsa) umursadı.
Tepki olarak partisinden istifa etti.
Fırat’a oy veren kitlelerin içinde farklı kimlikte, inanışta insanlar vardı ve bu yaptığı davranış bir anda gündemi salladı. Onurlu bir çıkış yaptığı şeklinde yorumlar bir biri ardına gelmeye başladı.
Partisinde ise öyle değildi.
Adıyaman’da “Güle güle” diyerek zaten çok rahat olmadığı yerden gidişine sevinenler vardı. Bu sosyal medyada da kendini gösterdi.
“Siyasette doğru yerde doğru adım” attığı bir günde, Salih Fırat, istifasını geri aldı.
Parti yetkilileri istifayı işleme koymama ricasında bulunmuşlar.
Şimdi merak ediyorum.
Irkçılığa bir tepki gösteren Fırat, istifasını geri alarak ırkçılığı kabullenmiş mi oldu?
Yoksa parti üst yönetimine; “Bu vekilin görüşlerini paylaşıyor musunuz?” diye sorup, “yok canım ne alaka” yanıtını mı aldı?
Eğer öyleyse partide hem Birgül Hanım, hem Salih Fırat durduğuna göre, parti üst yönetimi hangi görüşü paylaşmış oldu?
Meclis kürsüsünde partinin görüşünü değil, Hitlerin görüşünü savunduğu için Birgül hanımı hoş görmek gerektiğine mi karar verdiler?
Nasıl oldu bilmiyorum ama iyi bir çıkış yakalayan Salih Fırat’ın, kötü bir dönüşü Hitler hayranı olduğunu düşündüğüm Birgül hanımın ırkçı görüşlerinin haklılığını ispatladı.
Bize de başka bir yol kalmadı…
Şimdi artık elimize kalemi ve kâğıdı alalım, biz kimle ne kadar eşitiz çentik atalım…
Sonra da not vermesi için ırkçılığın hocası olan Birgül hanıma postalayalım…

Twitimden seçmeler
Uğur Mumcu ve daha nice aydını katledenler ortaya çıkmışken, anma adı altında halen Müslümanlara saldıranlar, en azından kötü niyetli bağnazlardır.
www.naifkarabatak.net

23 Ocak 2013 Çarşamba

Siyaset beynimizin neresinde?


Bugün siyaset yazmayı hiç istemedim. Farklı bir konuya odaklanmak üzereydim ki, yine araya siyaset girdi, çekip çıkarmaya çalıştımsa da çırpındıkça battığını gördüm.
Uzmanlar teknolojinin beynimizi yorduğunu söylüyor. Aslında pek kullanmadığımız beynimizin yorulması çok da mümkün değil ama uzmanları yalanlayacak da değilim.
İnsanlar beyinlerinin çok azını kullanırmış. Sadece yüzde bir daha fazla kullansa süper bir insan olma şansını elde edebiliyormuş.
Sadece bu değil elbet.
Zaten beynimizin azını kullanıyorken, onu bile çok görenler, düşünmememiz için her şeyi feda edebiliyorlar.
Bunların başında televizyon geliyor.
Okumayı ve hayal kurmayı, böylece beyni geliştirecek egzersiz yapmayı engellemenin yolu televizyon gibi hazır görüntülerin yutturulmasıdır.
Teknolojinin beyni yormasıyla ilgili uzmanların değerlendirmesini okuyunca ister istemez, beynin en çok kullanılması gereken ama hiç kullanılmayan alanı olan siyaset aklıma geldi.
Sahi, siyasiler beyinlerinin kaçta kaçını kullanıyor?
Ya da “yerini muhafaza etme” adına harcadıkları enerjiyi, “hizmete” veya “daha iyi bir ülke/dünya” için demokrasiyi geliştirme, özgürlük alanlarını genişletme, ayak bağı olan yasa veya anayasa maddelerini değiştirme, barış ortamı tesis etme, ayrımcılığı yok etme gibi birçok alanda beyin ne kadar kullanılıyor?
***
Doğrusu beyin çok ilginç ve bir o kadar da mucizevi bir organ…
Cevize benzemesiyle de elinize alıp inceleme şansını bulacağını harika bir örneği, leziz bir tadı var.
Beynin bir tarafı diğerinden farklı...
Beynin sağını veya solunu kullanana göre kabiliyeti, yönelimleri, başarıları veya başarabilecekleri değişiklik gösteriyor.
Hangi tarafa ağırlık veriyorsanız veya egzersizi hangi yönde yapıyorsanız beyninizin gelişmesi de o yönde artıyor.
Duygusal zekâya sahip olup olmadığınız, müziğe olan ilginizin derecesi, sanata bakışınız veya başarılı olma şansınız, spordaki kabiliyetiniz, yazı yazmadaki verimliliğiniz… Bütün bunların hepsi, beynimizle ilgili…
Beyaz bir et parçasından ibaret olsa da, içindeki müthiş sanat, bizi biz yapan değerleri barındırandır aynı zamanda.
İşte siyasetle beyin burada çok önemli bir birlikteliğe sahip…
Siyaset, neredeyse hayatın kendisidir.
Toplumun olumlu veya olumsuz şekillenmesinde, insanların iyi veya kötü bir şekilde yönetilmesinde, hayatın çekilmez veya yaşanılır kılınmasında, geleceğin iyi ya da kötü bir şekilde planlanmasında, insanların başarıyı yakalaması veya akamete uğratılması noktasında.. hâsılı hayatın her alanında önümüzü açan veya kapatan siyasettir.
Bu kadar önemli olan siyaseti meslek olarak seçenlereyse siyasetçi diyoruz.
Öyleyse siyasetçiler, en az bilim adamları kadar beyinlerini kullanıyor olabilmeliler.
Ama öyle değil.
Bazıları kullanıyor, bazılarında “hiç beyin yokmuş” gibi davranmalarını hayretle izliyoruz.
Eğer siyasetçiler beyinlerini kullanıyor olsalardı, neler olurdu neler?
Öncelikle tarihten bugüne “vahşet” denen hiçbir olay olmazdı.
Savaşları görmez, insanların hiç yere heba edildiğine tanıklık etmezdik.
Yoksulluk olmazdı belki, açlık çeken görülmez, bir parça ekmeğe muhtaç olan bulunmazdı.
Siyasiler beyinlerini çalıştırsalardı diktatörler bulunmazdı belki.
Onların yaptığı zulümlere yanmaz, ellerimizi açıp dua edecek mazlumlar bulamazdık.
Birilerin vereceği hakka kalmaz, özgürlük için kafamızı patlatmaz, meydanlara inmezdik.
Eğer beyinlerini çalıştıran siyasiler olsaydı, kendilerini halktan korumaz, halkı korumaya gerek olmayan bir yapı inşa ederlerdi.
Ve eğer siyasiler beyinlerini yeterince kullanabiliyor olsalardı, koltuğu koruma adına harcadıkları enerjiyi, daha iyi bir dünya için harcarlardı…
Eee bize kalansa onların koltuklarını muhafaza etmek için “oy” verip, “oy oy Eminem” türküsünü çığırmak kalıyor; “Parmağında yüzükler, nedir bu güzellikler.”

Twitimden seçmeler
“NEMRUT'un KANINDA, Çukurova’nın pamuğunda, Edirne’nin mısırında CHP vardır.” (İmza Kemal Kılıçdaroğlu.)
www.naifkarabatak.net

22 Ocak 2013 Salı

Bir iyilik yapın ve susun!


Ümitliyim, nihayet anlamsız savaş, anlamlı barışa doğru yol almaya başlandı. Bugüne dek konunun muhatapları dışında sağduyulu seslerin yükselmemesi, süreci sabote etmek isteyenlerin de ekmeğine yağ sürüyordu. Belki bu kez, belki bu kez diye geçiştirdiklerimizi sabote eden de sahiplenmemeydi.
Terörden en çok çeken bölge halkı, evladını kaybedenler, yüreğine ateş düşenler dışında kalan ve henüz yılanın dokunmadıkları, sürecin neticesinde değil, kendince verilen veya verilecek tavizlere odaklanıyor.
Cepheye gitmesi mümkün olmadığı halde ucuz kahramanlık yapmayı tercih edenlerin ardı arkası ise kesilmiyor.
Bu defa farklı olacağının sinyali, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyenlerin sayısının gittikçe azalmasındandır.
Son bir haftadır önemli sivil toplum kuruluşları, insan hak ve özgürlükleri için mücadele eden kuruluşlar, irili ufaklı birçok dernek, sendika, meslek kuruluşları ve duyarlı olan herkesin barış çağrısı yapması çok önemli.
Bunların içinde kadın derneklerinin çokluğu, anaların gözyaşını dindirmeye dönük, kadınların verdiği çabayı yansıtması açısından dikkate değerdir.
Sadece kadınlar değil elbet, toplumun tüm kesimi, bu defa barış olsun diye sesini yükseltmeye başladı.
Toplum barış istedikçe, savaştan nemalananlar hayat hakkı bulamayacak ve işte o zaman bildik oyunlar da kolayca sahnelenemeyecektir.
En kötüsü, sürecin bir yol haritası olmamasıdır. Olanda gizlendiğinden, türbinlere oynayan siyasiler, verdikleri mesajlarla henüz doğmayan barışı öldürebileceklerini bilemezler.
Aslında bilirler bilmesine ya, “tabandan gelecek tepkiye” karşı şerbetlenme amacı güderken, süreci sabote ettiklerinin farkına varamıyorlar.
Bazı “ırkçı” ideolojilerin sürecin başlamadan bitmesi için verdiği uğraşı anlayabiliyoruz.
Ancak, konunun muhataplarının yani bu halka karşı sorumluluğu olanların ağız birliği etmişçesine kendi tabanını memnun etme adına, barışa darbe vuracak laflarını anlayamıyoruz.
Yahu bir susun…
Susun da barışın dili konuşsun.
Kürt sorununun olup olmadığını önemsemeyin.
Sorunun var olup olmaması bu süreçte bir şey değiştirmeyecek.
Kimi buna Kürt Sorunu diyecek, kimi Terör Sorununda karar kılacak.
Adını farklı koyun ne olur, “Kardeşlik sorunu” deyin ve atacağınız adımı atın.
Süreci sabote edecek bir cümle, yarın pişman olunacak bir sürece girilmesine neden olur.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Kürt Sorunu Yoktur” türü açıklamasının sadece bir bölümünü alıp, diğer bölümü görmeyenler tepki gösterirken sakin durmayı ve dinlemeyi bilseler farklı algılayacaklar.
Olayın bir Kürt Sorunu olduğunu söyleyenleri de sakince dinleme şansı bulsalar, aslında herkesin aynı şeyi söylediği anlaşılacak.
Çünkü her kesim kendi tabanına yönelik konuşuyor.
Her kesim tabanının anlayıp, kavrayacağı ve kabulleneceği sözler sarf etme derdinde.
Bırakın dert onların olsun, barış bizim olsun…
Türkiye zor süreçlerden çok girdi ama bir türlü çıkamadı.
Bu defa tünelin ucu gözükecek gibi.
Kavramlara takılıp, kargaşanın sürmesi için elini ovuşturanların ekmeğine yağ sürmek gereksiz.
Ama ısrarla birileri bunu sürdürmeye kararlı.
Dün partilerin grup toplantıları vardı.
Kimi kılıcını kuşanmış, cepheye gitmeye hazırdı.
Nasılsa kendisi gitmeyecekti.
Lafla gençleri ölüme götürmekten kolay ne vardı.
Kimi eski defterleri karıştırdı, kimi eskimeyen laflar etti, kimi bayat sözlerden öte bir şey demedi.
Lütfen, bir iyilik yapın ve bu defa susarak barışa doğru yol alın.
Siz konuşunca insanlar ölüyor, susun ve yaşatın…

Twitimden seçmeler
Devlete borcumuzun olup olmadığını öğrenmek için İnternet Vergi Dairesine girmek yeterli. Peki devletin bize borcunun olup olmadığını nasıl öğreneceğiz! :))
www.naifkarabatak.net

21 Ocak 2013 Pazartesi

Derdini söyle yeter, dermanı bizde!


Yoğun koşuşturma arasında veya en olur olmaz yerde çalan bir telefonu merak edip açıyorsunuz. Karşınızda kibar bir hanım kızımız var ve size ne gibi dertleriniz olduğunu soruyor. Öyle böyle değil, cinsel hayatınızı renklendirecek varsa sorun şıp diye çözecek şekildi.
Önce yüzünüz kızarıyor, sonra bozarıyorsunuz ve sonra toparlanıp, “yok istemem” deseniz de beş dakika dinlemek zorunda kalıyorsunuz. Yüzüne kapatamıyor, tersleyemiyorsunuz. Zira o hanım kız, sadece işini yapan bir çalışandan başkası değil.
Kapatıyorsunuz telefonu.
Nasıl atlattınız bilmem ama atlatıyorsunuz işte…
Henüz bir gün ya geçti, ya geçmedi. Nasıl ayarlıyorlarsa yine sizin en yoğun anınızda buluyorlar.
Karşıda yine kibar bir hanım kızımız var. Size sigara bıraktırmaya kesin kararlı. Acayip bir ilaç ellerinde varmış. Bir kullanıyorsun, hemen sigarayı bırakıyorsun.
“İçmiyorum” deseniz de, “içiyorum” deseniz de yakanızı kurtaramıyorsunuz. Ya kabalık edip telefonu kapatacak ya onların kabalığına katlanacaksınız.
Ve bir süre sonra yine telefonunuz çalar.
Bu defa çok kibar bir başka hanım.
Söze “Selamünaleyküm” diye başladığına göre bunun cinsellikle ilgili bir çakma ilaç satmadığı muhakkak.
Bu defa sizi en can alıcı noktanızdan yakalıyorlar.
Müthiş dizgi ve baskısıyla Kur’an-ı Kerim var, yanında ilmihal, cd’li bir takım kaynaklar. Üstelik neredeyse sadece kargo ücretine.
O da mübarek sanki aydan kargoyla gönderiliyor gibi pahalı.
Yine asla kırmadan, üzmeden telefonu kapatıyorsunuz veya alıyorsunuz, adresi vererek yakanızı kurtarıyorsunuz.
Kredi kartınız mı yok, ayıp ettiniz hemen gönderelim, para mı lazım, çok ayıp biz ne güne duruyoruz?
Ve bir başka telefon, sizi hayat sigortasıyla hayata bağlayacaklar…
Falanca hastanede müthiş bir testten geçip, dinç olacaksınız.
Yaşam sigortasıyla yaşama bağlım kalacaksınız.
Üstelik acayip paralar ödüyorlar, ölümünüz halinde elbet.
Ambulans mı lazım, çilingire mi ihtiyacınız var, kredi kartınızı mı kaybettiniz, evinize hırsız mı girdi, deprem mi oldu, sel mi bastı, Arap kızı camdan mı baktı…
Kısaca her şeye her soruna şıp diye çözüm, anında cebinizde…
Sağlıklı kalmanız için her türlü ilacı önerenler, çalan telefonlarla bozulan sinirlere bir çare bulamıyorlar.
***
Şükür şimdi bulunacak.
Çünkü daha “SMS” mesajlarıyla gelen reklamları not etmedim.
Bazen hepsi bir günde, bazen hepsi artarda gelir.
Birini atlatırsınız, birisine takılırsınız.
Ve sonunda “çarpıldığınızı” veya “boş yere para harcadığınızı” görüp üzülürsünüz.
Bu insanlar telefonunuzu nereden bulur, nasıl ulaşır, nasıl bu kadar cüretkâr olurlar bir türlü anlamazsınız.
Bu iş “alan razı, satan razı” uygulamasına benzer. GSM operatörleri de durumdan memnundur, firmalar da kolay ulaşılacak telefonlarla kârına kâr katmaktadır.
Ve olan size olmaktadır.
Yani tüketiciye, yani vatandaşa…
Şimdi olmayacak.
Elbette TBMM’ye sunulan Elektronik Ticaret Kanun Tasarısı kabul edilirse…
Demek ki yine iş bizlere düşüyor.
Bu kanun çıkmalı, sabahın köründen, gecenin bir yarısına kadar market, bakkal, kasap, otomobil reklam SMS’lerine ek olarak bizi sinir eden, duygu sömürüsü yapan, kibarlığımızdan faydalanan veya boş yere kaba olmamıza neden olan telefon ticaretine bir son verilmesi için vekillere baskı yapmak lazım.
Zira bu iş iyi bir pazar ve bu pazardan vatandaş hariç, herkes nemalanıyor.
Bir tek nemalanmayan bizleriz ve biz bu soruna çare olamamanın sıkıntısını da üstüne çekenleriz.
Hani hep o reklamlarda “derdini söyle, dermanı bizde” gibi sözler ediyorlar ya, işte vatandaşın derdi, sizin gereksizliğinizdir.
Varsa buna bir ilacınız, alalım!

Twitimden seçmeler
Eskiden ağa vardı, azabın derdi çekilmezdi. Şimdi ağalık pek kalmadı, gönüllü azaplarsa artıyor ve onların derdi hiç çekilmiyor!
www.naifkarabatak.net



20 Ocak 2013 Pazar

Ayıp etmişsiniz, çelik cop iyiydi!


Emniyet Genel Müdürlüğü, Çelik Cop alımından vazgeçmiş. Çok ayıp etmiş, çoook. Bizi o güzellikten, o lezzetten, o tattan, o kaloriden mahrum bırakmış.
Oysa çelik copun alımı gündeme geldiğinde öylesine ballandıra ballandıra anlatıyorlardı ki, insanın öğle yemeği yerine yiyesi geliyordu.
Tıpkı biber gazının biberinin organik olduğunu söylenmesi gibiydi.
Gelen tepkiler, çelik coptan vazgeçilmesini sağladı.
Şimdiyse çelik copun zararını aynı müdürlük anlatıyor.
Bakalım copun yan tesirleri nelermiş, kondikasyonunda neler varmış neler?
(Maydanozlu köfteleri de siz ekleyin…)
Emniyet, geçtiğimiz aylarda asayiş olaylarına çözüm olacak alet edevatı bulma derdine düşmüştü.
Hani serde işkence var ya, farklı bir alet düşünme şansları da olmuyordu.
İlla dövecekler.
Ataları öyle öğretmiş, suçları yok ya…
Belki de dişini sökecek, dersini yüzecekler.
Olmadı elektrik verip, sağ sol kroşelerinin tadına baktıracaklar.
Kendilerinin suç işlemesi mümkün olmadığından “suç işlemeye hazır” sivilleri yola getirmenin yolunu bulacaklar.
***
Emniyet Genel Müdürlüğü, geçtiğimiz aylarda asayiş birimlerinde görevli polislerin kullanımına sunmak, yani istifadelerine tahsis etmek üzere teleskopik (çelik) cop almayı planlıyorken, gelen tepkiler üzerine vazgeçti.
Hâlbuki o zaman bu alımı savunuyor, faydalarını anlatıyorlardı.
Biz de nerdeyse doktorlardan çelik copları reçetelendirmesini isteyecekti.
Şimdiyse zararlarını öğreniyoruz.
Meğer çelik cop, şüphelinin (suçlunun değil, vatandaşın) kafasına isabet etmesi halinde öldürücü ve ağır yaralayıcı özellik taşıyormuş.
Coptan vazgeçmek yok elbet.
Şimdi yine “teleskopik” özelliğe sahip olan ancak çeliğe göre daha hafif ve yumuşak özelliğe sahip “karbondan” oluşan cop alınacakmış.
“İlla ki alacağız” deniyor demek ki.
Copu yiyeceğimiz kesin, sadece çeşnisi ayarlanıyor.
Ama sevinin karbon coplar, çelik gibi sert değilmiş, hatta kırılma özelliğine sahipmiş.
Kafanızda kırılmasına da aldırmayın, öldürücü ya da yaralayıcı etkisi bulunmuyormuş.
Okşuyor mübarek okşuyor.
Diyelim sırtınızda bir ağrı var, masaj salonlarını gezip, ortopedi doktorları arayıp durmayın.
Kendinizi coplatın.
İlaç gibi mübarek…
***
Türkiye’de bir şey hiç değişmiyor.
Tıpkı “Ordunun devleti” olduğu günler gibi.
Kamuda görev yapan bir kısım, her zaman kendisini “ayrıcalıklı” sanıyor.
Bunların konumları, adları, unvanları değişse de, her zaman “bir kısım, diğer bütün kısımdan ayrıcalıklı” konuma yükselebiliyor.
Kendisi dışında herkesi suç işleyen biliyor.
Devleti koruyan, yasaları uygulatan ama kendilerinin bundan istisna olduğu bilincinde…
Buna o kadar inanıyorlar ki, beyinlerine o kadar işlemiş ki, kendileri dışında herkesi “potansiyel suçlu” görme yanlışına düşüyorlar.
Dolayısıyla da devletin gerçek sahibi kendileri, diğerleriyse “korunmak zorunda olunan” yığınlardan öte bir şey değil.
Türkiye asker devletiyken de böyle, polis devletiyken de.
Esas olan demokrasi olmadığı müddetçe bu böyle de olacak.
Çünkü temel anlayış değişmiyor.
Halkı zapturapt altına almanın yolu, her zaman şiddetten geçiyor.
Şiddet dışında bir çözüm önerileri olmuyor.
Halkı koruma yerine, halktan kendilerini koruma adına proje üretiyor, masraf ediyor, birilerini zengin edip duruyorlar.
Elbette polisin olaylara müdahalesi gerekir, elbette suçlu, cezasını çekmeli ama bu cezayı polis değil, yargı vermeli.
Her seferinde “şiddetle önleme” formülü, “biz şiddeti uygulamakla görevliyiz” anlayışına sahip ve bunu kendisine hak bilenlerin ortaya çıkmasına neden oluyor.
Yoksa polisin görev yapmasına, suçluları yakalamasına, gerektiği zaman, gerekli alet ve edevatları kullanmasına, hatta yasalarda yazıldığı şekilde silahına sarılmasına sözüm olamaz/olamaz.
Sorun, “bunu kendine hak bilenlerin” nasıl önleneceği konusunda en ufak bir teşebbüste bulunulmuyor olmasıdır.
Bu ülkenin gerçek sahibi, ne polistir, ne asker. Bu ülkenin sahipleri, ülkede yaşayanlardır.
Sadece herkesin görevi farklı…

Twitimden seçmeler
Yalanlarla dolu bir dünyada gerçeğin peşinde koşmak ne zor şey anne...
www.naifkarabatak.net