17 Ocak 2013 Perşembe

İsteyince nasıl da oluyormuş


Son bir haftadır Paris’te öldürülen PKK’nın kurucularından Sakine Cansız, Leyla Söylemez ve Fidan Doğan’ı konuşuyoruz.
Önce “kim öldürdü” tartışmalarıyla suçlamalar havada uçuştu ama çabuk toparlanıldı.
Kimin öldürdüğünden çok niye öldürdüğü önemliydi ve bu da “barış olmasın”dan başka bir amaç gütmeyen cinayetti.
Tıpkı örneğini çok gördüğümüz diğer cinayetler gibi.
Bu tartışmalar henüz nihayetlenmemişken, cenazelerin gelmesi halinde “olaylar” çıkacağını büyüte büyüte iddia edenler vardı.
Bunun için de her kesimi sağduyuya çağıran. Asıl istenenlerden birisi de cenazelerin gömüleceği zaman çıkacak olaylar ve ölecek insanlardı.
Şükür bu defa tutmadı.
Barışın önünde hangi zihniyetin durduğu anlaşıldı.
Ve büyük bir kalabalıkla da olsa cenaze töreninin devletin temel nizamının altına dinamit koymadığı da, kalabalığın isterse provokasyonları önleyebileceği de, polis olmadan da güvenlik sağlanacağı da öğrenildi.
Belki de bu önemli bir sınavdı.
Hem BDP’liler, hem PKK’lılar barışta ne kadar samimiydi, bu cenaze töreni onlar için önemli bir sınavdı, niyetlerini ortaya dökecekleri bir alandı.
Cenaze töreninde kendisi küçük anlamı büyük bir pankart vardı ve her şey onda gizliydi zaten.
Pankarta; “Savaşın kazananı, barışın kaybedeni olmaz” yazıyordu.
Ve günlerdir, aylardır, hatta yıllardır söylediklerimizin tek cümleyle özetiydi bu.
Bu söz sadece terörün içinde olanlara değil, terörle mücadele edenlere de, terörün bitmesi için bir şekilde destek olacaklara da veya karşı çıkanlara da bir mesajdı.
Tarihin hiçbir döneminde savaş, bir kazanım aracı olmamıştır.
Barıştan da hiç kimse bir şey kaybetmemiş, aksine barış, insanlara verdiği huzur ve ekonomik yönden de getirisi olan bir süreci başlatmıştır.
Yine “despotlukla” ortamın huzurunun sağlanmadığı da bir kez daha ortaya çıktı.
Polis baskısının gereksizliği,
Gaz bombasının çözümsüzlüğü,
Copların, panzerlerin, askerlerin, polislerin huzur sağlayamadığı bir kez daha kanıtlandı.
Güce güçle karşılık vermek, toplum psikolojisinin de bir gereğidir.
Her sokak eyleminde katılımcıdan daha çok polis veya askerin olması, huzur sağlama adına bir adım değil, gerginliği arttırma adına bir adımdır.
Devlet, elbette ki güvenlik önlemi almalı, halkın huzurunu sağlama adına tedbire başvurmalıdır ama bu tedbir, olmayan olayın çıkmasına zemin hazırlayacak kadar katı bir şekilde planlanmamalıdır.
Ve belki de en önemlisi olayı önlemeye çalışan polis ve askerin psikolojisinin çok sağlam olması gerekir. Aksi halde, her toplumsal olayda yaşadığımız istenmeyen görüntüler çıkar.
Sağduyu halindeyse dünkü görüntü…
Dün, kanımca PKK ve BDP’liler, kendilerinden beklenen sınavı başarılı bir şekilde verdi.
Belki o görüntülerden hoşnut olmayan milyonlar vardı.
Belki üç PKK’lının cenazesi için hakaretler yağdıranlar da vardı.
Ama bundan daha önemlisi, o kalabalıkta tek olay olmadı ve barış sürecini sekteye uğratacak girişimde bulunan taraflar bulunmadı.
Hükümet de bu konuda iyi bir sınav verdi.
Günlerdir olay olacak diye hükümeti “gaza” getirmeye çalışanlar, hayalleriyle baş başa kaldı.
Şimdi sırada diğer taraf var.
Aynı sınavı başarılı bir şekilde verebilmeliler.
Paris’te sıkılan kurşunlar savaşın devamına değil, barışın başlangıcına vesile olmalı.
Her kötü olay, iyi olayı beraberinde getirmeli.
Ve kurulan her tuzak, gerisin geri püskürtülmeli.
Bugüne dek bu yapılmadığı için 40 yılı bulan bir sürede insanlarımızı kaybediyorduk.
Uğur Mumcu’yu da böyle kaybettik, Eşref Bitlis’i de, Muhsin Yazıcıoğlu’nu da, nicelerini de…
Hep bir şeylere engel olmak için ortamı karıştıranlar oldu.
Her zaman kaos isteyenlerin ekmeğine yağ sürecek tepkiler geldi.
Ve şimdi de Paris’te, silahlar hiç susmasın diye tetiğe dokunuldu.
Bu defa tutmamalı.
Dün tutmayacağının sinyali verildi.
Bugün o sinyal devam etmeli, hiç kesilmeden…

Twitimden Seçmeler
Gazeteci ve yazarların kıymet-i harbiyesinin olmadığı bir zamanda Mehmet Ali Birand'ın ölüme kadar giden sürecinde gösterilen ilgi dikkate değerdi. Merhuma Allah'tan rahmet diliyorum, sevenlerinin başı sağ olsun.
www.naifkarabatak.net

16 Ocak 2013 Çarşamba

Zor ama adı üstünde samimiyet sınavı


Bugüne kadar karşı çıkılan konulara birden bire “destek” olunmasını istemek elbette kolay değil. Hain bildiğin, terörist diye düşman gördüğün, küfrettiğin, hakaretler yağdırdığın, her şehit cenazesinde lanetler okuduğun kesime bırakın el uzatmayı, “sıcak” bir mesaj veya “tebessüm” göndermeniz kolay değil. Bunu istemek bile zor.
Ama imkânsız değil.
Zira aynısı sizin karşı olduğunuzdan da isteniyor.
Bugüne kadar sivil halka, askere, polise veya genel olarak ülkeye karşı düşmanca tavır besleyen, eline silah alan, gencecik bedenlerin toprağa düşmesine neden olanların bir anda hedefe oturttuğu kesime “sıcak” bakmasını beklemek mümkün değil. Bunu istemek de diğeri gibi gerçekten zor.
Ama bu da diğeri gibi imkânsız değil.
***
Dün Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bu sürecin bir “samimiyet sınavı” olduğunu söylerken, muhtemelen zorluğunu da biliyordu.
Terörle mücadele veya ülkede akan kanın tarihsel geçmişi 40 yıla neredeyse dayandı. 40 yıldır sebepli-sebepsiz insanlar ölüyor. Her seferinde ağlayan analar, bacılar, kardeşler oluyor. Dul kalıp sevgisini içine gömen gelinler bulunuyor. Saçını okşayan babasını yitiren minicik yavruların çaresizliği bir türlü bitmiyor.
Ve her seferinde bundan nemalananların gözünden bir tek damla yaş düşmüyor.
Bitecek konumda olan adı konmamış bir savaş var.
“Bitsin” denildiğinde bitecek kadar kolay, sürsün denildiğinde ilelebet sürecek kadar da kolay bir süreç.
40 yıla yakın bir süredir ilk kez AK Parti döneminde barış ümitleri yeşerdi. Her seferinde yeşeren ümitleri budayanlar bulunduysa da, barış ümidi her iki tarafta da kaybolmadı.
Akan kanın durması için her iki kesimin de ciddi adımlar atması gerekiyordu.
Ateşten gömlek giyilmesi, gelebilecek tepkileri göğüsleyebilmesi ve bütün bunların hayata geçmesi için de bazı yasal değişikliklerin yapılması icap ediyordu.
Öncesinde toplumun “gazını” alma da deseniz, bir uzlaşı arayışı vardı. Aklı başında olan, kandan nefret eden, barış yanlısı olan, aklıselim herkes akan kanın durması için atılabilecek adımları her platformda söylüyordu, her platformda da tepkiler çığ gibi yükseliyordu.
Gerçekten kolay değildi.
Ama bir şeye karar verdiğinizde, sonucuna katlanmak, acı da olsa kızılcık şerbetini içmek gerekiyordu.
Ne istediğinize karar verecektiniz, hepsi bu…
Bu kan akmaya devam mı etsin, yoksa “bir arada yaşamakla” övündüğümüz toplumun tüm kesimleriyle birlikte kan akmadan, silah doğrultmadan, barış içinde yaşam mı gelsin?
Elbette ikincisi daha mantıklı, daha insani, daha güzel…
Ama birincisinden nemalananlar varken, ikincisi nemalanmaya pek açık değil.
Birincisinden siyasi rant elde eden varken, ikincisi siyasi kayıp nedeni olabilecek bir yol.
Doğrusu bu yol, siyasilerin kolaylıkla tercih edebilecekleri bir yol değil.
Dikenli tellerle dolu, eleştiri oklarının öylesine öldürücü darbeleri var ki, kimse girmek istemez.
Ama sonunda bunun olması gerekiyor.
40 yıla yakın bir zamandır akan bu kanın, ne zaman dindirilmesi düşünülüyor?
Böyle bir plan var mı?
Bir kırk yıl daha, üstüne bir kırk yıl daha koyarak insanların hiç yere ölümünün seyredilmesi, ardından da “şehitler ölmez, vatan bölünmez” bildik ve hiçbir sonuca götürmeyen laflarının tekrar edilmesi mi umuluyor?
Bu defa barış kaçırılmamalı.
Zor elbet.
Dün ülkemize gelen PKK’lı kadınların cenazesinde yaşanan ve yaşanacakları kabullenmek kolay değil.
Uludere’de ölenleri yüreğe gömmek de kolay değil, toprağa düşen şehitleri için yüreği dağlananları ikna etmek de…
Habur’dan girişte yaşananların bir kez daha olma ihtimalini düşünmek de zor, o görüntüyü daha şenlikli hale getirememeyi düşünmek de.
Hâsılı her iki kesim için de zor bir süreçtir, kabul edilmeli.
Ama eğer barış isteniyorsa, her iki kesim, bir diğerini yok farz ederek bu yola girmemeli.
Zor olan sürece dâhil olmaksa, “sessiz” kalmak da çok önemlidir.
Hiçbir şey yapamıyorsanız, sessiz kalarak akan kanı durdurun.
Yarın yaptığınız veya yapmadığınız hiçbir şeye pişman olmayacaksınız.
40 yıldır akan kanı durdurmak az şey değil, bilinmeli…

Twitimden seçmeler
Prof.Dr. Ahmet Ercan, 2015'e kadar deprem beklenen illeri açıklamış. Biz Mayalıların kıyametini bile bekledik, 2015’i mi beklemeyeceğiz?
www.naifkarabatak.net

15 Ocak 2013 Salı

Mini eteğin dayanılmaz cazibesi


Yıl; 1980, 12 Eylül darbesinin hemen ertesi. Yer; Adıyaman. Sıkıyönetim Komutanı ilde faaliyet gösteren bütün berberleri toplantıya çağırmış. Pardon “çağırma” bölümü o dönemin ruhuna ters olacağından biraz şık düşmedi, “zorla getirilmiş.”
İşi tıraş etmekten öteye gitmeyen berberler, apar topar getirilerek tıkıldıkları salonda komutanın gelmesini korkuyla bekliyor.
Biraz sonra zalimliğiyle ün salacak, namı ileride duyulacak olan “Karabela” lakaplı komutan gelecek. Öyle bir bela salacak ki kentin başına, insanlar, insan olmaktan utanır hale gelecek. Öyle zalimlikler yapacak, insanları öyle aşağılayacak, işkencenin her türünü öylesine uygulayacak ki, “pis” işler denildiğinde akla ilk o gelecek…
Komutan toplantı salonuna girene dek kış mevsiminin soğukluğuna rağmen ter döken berberler, “ne olacaksa şimdi olsun” demekten geri kalmıyorlardı.
Nihayet komutan geldi…
Berberlere hitaben konuşma yaptı ama sanki hakaret eder gibi, döver gibi, söver gibi.
Nasıl davranmaları gerektiğini, nasıl giyinmeleri gerektiğini, müşteriye karşı nasıl muamele edeceklerini falan filan geçtikten sonra “asıl konuya geleyim” dediğinde berberler içlerinden “eyvah” dedi.
Aslında ortada trajikomik bir olay vardı, sahneye konan oyun “aklı başında” hiç kimsenin kabul edemeyeceği kadar saçmalıklarla doluydu.
Komutan devam etti; saçlar alabros kesilecek ya da subay tıraşı yapılacak. Memlekette uzun saç görürsem suçlusu siz olursunuz…
“Sonra” diye kükredi.
Bıyık kesimini çizilmiş şekilde anlattı. Dudak üstünde olacak, üstlerden alınmayacak, “doğal bıyık” dışına çıkılmayacak.
Ve herkesin mutlaka sakalının kesilmesi istendi.
***
İşte o günlerden kalan “kıyafet dayatması” bugünlere kadar geldi.
Bugün açın kıyafet yönetmenliğini, halkın başına bela olan o adamın tarifinden farksızdır. Saçların nasıl kesileceğini, bıyığın nasıl olacağını ve ek olarak da kıyafetlerin neredeyse rengine, bedenine kadar detaylandıracak kadar komiktir.
Kadınlarda da böyle elbet…
Ne giyineceklerini, giyindiklerini ne kadar uzatıp, ne kadar kısaltacaklarını detaylı şekilde anlatmışlar, hiçbir ayrıntıyı atlamamaya özen göstermişler.
Bu o kadar içimize işlemiş ki, farklısını düşünemeyecek bir millet olmuşuz. Bugün “sakallı memur” dendiğinde “olmazzzz” diye karşı çıkacakların esas dayandığı nokta, bilinçaltına yerleşen o korkunun yansımasıdır. Aynı şekilde “başörtülü memur” diye bir hak talebinde bulunduğumuzda da insanlar edinilmiş çaresizliklerinden kaynaklanan doğal bir tepki gösterebiliyorlar. Onlara göre hâkimin başı açıktır, avukat açık olmalıdır, hemşire kep takmalıdır, polisin şapkası olmalıdır.
Oysa hayatın her alanında “seçme” hakkının olduğunu haykırdığımız insanların, “ne giyineceğini” veya “nasıl giyineceğini” seçme hakkının olamayacağına inanarak, robot gibi tek tip insan yığını oluşturulmasını kabul eder hale gelmişiz.
Sırf bu nedenle “anadilde eğitim” dediğimizde de aynı bilinçaltına yerleşen “yasaklayıcı” tavrı benimsemekten geri durmuyoruz.
Bu defa farklı mı ne?
İlk kez Memursen’in öncülüğünde yüzlerce sivil toplum kuruluşu bir araya geldi.
Özgürlük için 10 milyon imza toplamaya kararlı şekilde adım attı.
Ama.. aması ise her özgürlüğe aynı şekilde yaklaşamamamız.
Başkasının doğrularını veya savunduğu değerlerin bize uyup uymadığını elekten geçirdikten sonra karşı çıkmamızdır.
Doğrusu yaklaşık bir haftadır başlatılan ve hız kesmeden süren “Özgürlük için 10 milyon imza” kampanyası, mini etek için olsaydı nasıl kabul görür veya nasıl tepki çeker diye çok düşündüm.
Sonuçta, mini etek, kadınların bir bölümünün tercih ettiği, bir bölümünün ise giyinmeyi asla düşünmediği bir giyecek.
Bir karış bez parçasından ibaret ama giyene göre önemi olan, bakana göreyse cazibesi olduğuna inanılan alt giysisi…
Sonuçta bir giysi, tıpkı tayyör gibi, ceket gibi, şapka gibi, fular gibi, belki de başörtüsü gibi…
İlk kez sağdan ve soldan, başörtüsü hassasiyeti olan veya pek de önemsemeyenler bir araya gelerek imza atmaya, meydanlara çıkmaya, haykırmaya başladılar; kıyafet dayatmasına son diyerek…
Çok güzel bir adım, çok güzel bir çaba.
Ama bu hayatın her alanına yayılmalı.
Özgürlük için tüm dayatmalara karşı durulmalı.
Bizim için “önemsiz” olan, bir anlam ifade etmeyen konularda, anlam ifade edenlerle birlikte mücadele edilebilmeli.
O zaman bu ülkede terör de olmaz, “hak” gaspında bulunan kara belalar da…
Herkes farklılıklarıyla birlikte ülkesinde yaşamanın hazzına varır.
Devletin, dayatmanın merkezi değil, özgürlüklerin teminatı haline geldiğini görebiliriz.
Eğer başkasının değerlerine sahiplenmeden, sadece kendi değerleri için mücadele edilmeye devam edilirse, her iki kesimde de sürekli aykırı sesler yükselmeye devam edecektir.
Bu defa farklı olsun, bir imzayla özgürlüğe adım atma şansı kaçırılmasın ve unutulmamalı ki, cazibe, kıyafete değil, insana olduğu zaman bir anlam ifade edecektir.

Twitimden seçmeler
Sadece bir kez “gıcık” olduğumuzu sandığımız kişinin ne demek istediğini dinlesek, belki de sadece dinlemediğimiz için gıcık olduğunu anlayabiliriz.
www.naifkarabatak.net

14 Ocak 2013 Pazartesi

Irkçılığın gelebileceği boyut!


Tarihten bugüne ırkçılık denildiğinde ilk akla gelenin Hitler olması aslında tesadüf değil. Hâlbuki Hitler’den önce de, sonra da “kafatasçı” sayılan ırkçılığın doruğa ulaştığı yer ve zamanlar var ama Hitler bir başka…

Ülkemizde çoğunlukla milliyetçilikle ırkçılık bir birine karıştırılıyor. Vatanını ve milletini seven herkese ırkçı diyen olduğu gibi, ırkçıların vatanını ve milletini seviyor görüntüsü kafaları karıştırmaya yetiyor.

Daha düne kadar kapı komşusuyla hiçbir sorunu olmayanlar, ortaya çıkan ırkçılık tartışmalarıyla bakışını değiştirebiliyor.

Gündeme inanç geldiğinde komşusunun veya en iyi dostunun inancı, mezhebi sorgulanmaya başlıyor.

Herhangi bir ilde olan olumsuz olay, o ilde doğmuş olanları kötü yönde etkilemeye yetiyor, bir anda hedefe oturtulan koca bir kentli görebiliyoruz.

Doğu ve Güneydoğulu insanlara “Kürt” diye “aşağılayıcı” bir şekilde bakanlara karşın, “Kürt” olmanın ayrıcalık olduğunu düşünen ırkçılar da ortaya çıkmaya başladı.
Belki de “etki tepkiyi doğurur” sözü bir kez daha doğruluğunu ortaya koydu. Türkler, kendilerinin “en üstün ırk” olduğunu söylemeye başlayınca Kürtlerden de aynısını tekrarlayan çıktı, bu farklı ırklarla sürüp gitti.

Oysa her kesim de biliyordu ki, üstün olan ırk değil, sahip olduğu değerler, birikimi, insani ilişkileri, merhamet duygusu, bilgisi, kültürü vs. gibi “kazanımlar”dı…

Ama ırkçılığın temeli de kazanımlarda değil, ait olduğu yerdi.
Tıpkı Nazilerin üstünlüğü(!) gibi…
***
Dün, Nazi Almanyası’na ait deneylerin fotoğrafları ortaya çıktı. Hitler’n “Üstün Irk”ı elde etmek için yaptırdığı bu deneylerde Polonya’dan kaçırılan çocukların ten rengi ultraviyole ışınlarıyla sarartıldığını öğrendik.

O çocuklar şanslı elbet.

Ten rengi sarı olsa da hayatta kalabilmenin bir yoluna rastlamışlardı.
Hitler, “engelli” istemeyenlerdendi. Çünkü “üstün ırkta” engelli olmazdı. Bu nedenle engelli olanları katletmekten imtina etmemişti.

Yahudileri gaz odalarında yakmıştı.

Sadece Yahudiler değildi elbet.

Onun tek odaklandığı konu “üstün ırk”tı.

Sorunsuz, kendisine yürekten bağlı, itiraz etmeyen, hepsi bir birine benzeyen “yakışıklı” ve “güzel” insanların çoğalmasını istiyordu.

Adeta üretiyordu.

II. Dünya Savaşı sırasında Nazi liderlerinden Heinrich Himmler’in emriyle, Almanya ve Norveç’te Lebensborn evi açılmış.

Burada özel olarak seçilmiş “üstün ırktan” gelen kadın ve erkeklerden, 8 bin çocuk dünyaya getirilmiş. Hitler'in emriyle Polonya’dan kaçırılan binlerce çocuk ise, büyüdükçe esmerleşince ultraviyole ışınları uygulanarak sarartılmış.

Üstün ırk, sarışın ve mavi gözlüydü.

Kaçırılan çocuklar arasından tek tek seçim yapıldı, sağlıklı olanlar SS ailelerine evlatlık verildi, kabul etmeyenlerin canına kıyıldı.

Daha birçok şey, birçok işkence, akla hayale gelmedik ölüm metotları. Hepsi “kendisi gibi” görünen, “kendisi gibi” düşünen, “kendisi gibi” yaşayan insan üretmekti.
İşte bütün ırkçılığın bilinçaltında yatan da buydu.

Bugün ülkemizde yaşanan acıların altında yatan da bu, çözümsüz olarak görülen veya hiç var olduğuna inanılmayan da bu.

Kurtuluş savaşında omuz omuza verilen mücadeleden sonra “Ne Mutlu Türküm Diyene” diyerek “Üstün ırk” bulunmuştu.

Bunun dışında kalan hepsi 2.sınıf vatandaştı.

Hak, önce Türklerindi.

Hitlerden farklı olarak ülkemizde “üstün ırk”tan sonra “üst tabaka” da seçilmişti. Onların giyimi örnekti, yemesi örnekti, gezmesi örnekti, konuşması örnekti. Diğerlerinin hepsi ötekiydi.

Devleti yönetenler, “ari” olmadığına inandıkları halk tabakasından insanların yönetime gelmesini içine sindiremediler.

Ne zaman “halkın çocuğu” diye lanse edilenler işbaşına gelse darbe de peşi sıra geldi. Bu halkın çocukları başörtüsü takıyordu, farklı giyiniyordu, farklı konuşuyordu, farklı düşünüyor, farklı inanıyordu. Standartlara göre değillerdi ve o zaman “üstün ırk” olmaları da mümkün olamazdı.

Çünkü ülkemizde “derin devlet” en büyük ırkçı konumundaydı.

Öylesine kanlarına işlemişti ki, Cumhuriyetin kurulduğundan bu yana söz sahibi olacakları sistemi oluşturmuşlardı. 367 krizi, bu sistemin direnmesinin son halkasıydı.

Terörü bitirecek her adımda farklı olayların gündeme gelmesi, üstün ırkı koruma içgüdüsünden başka bir şey değildir.

Her zaman sahneye konulan ve her zaman kandıracak geniş kitlelerin bulunması, insanların kolayca aldatılmasından değil, bilinçaltına yerleştirdikleri üstünlüklerinin galebe çalmasından dolayıdır.

Her zaman “bu defada barış şansını kaçırdık” diyenler dahi, bilinçaltında besledikleri karganın gözlerini oyduklarından habersizler.

Önce “üstünlüğün” ırktan olmadığı anlaşılacak, sonra barış için yürekten adım atılacak. Yoksa hepsi akamete uğrayacak boşa çabalardan öte bir şey değildir.

Twitimden seçmeler
Aslında bazılarına neci, kim veya neye hizmet ettiğini söyleyip, kafasını karıştırmaya gerek yok. Herkes kendisini bizden daha iyi tanır!
www.naifkarabatak.net

13 Ocak 2013 Pazar

Bir Beyaz Melek daha çekelim


Hayatının son demlerinde kendisini devletin şefkatli kollarına bırakan insanların “Huzur evi” denen yerde huzur aramaya çalışırken, “dayak” yedikleri, kötü muameleyle karşılaştıkları, insan onur ve şerefini ayaklar altına alan iğrenç hareketlere tanıklık ettikleri, Mahsun Kırmızıgül’ün Beyaz Melek filmiyle gündemimize çok daha acıtıcı bir şekilde girmişti.

Filmin galasını izleyen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Evde Bakım” için maaş tahsis etmesi gündeme gelmiş, yaşlı ve bakıma muhtaç engelliler, kendi evlerinde bakımını üstlenen aile bireylerine maaş ödenmesine başlanmıştı.

Böylece huzur vermeyen huzurevlerinde kalan yaşlı insan sayısı da birer birer azalmaya başlamış, “özürlü yakınını gizlemeye” çalışanlar, bunu açıkça söyleyerek destek almıştı. Bu destek halen sürüyor ve bu nedenle yaşlı ve engelli vatandaşlarımız kendi haline terk edilmeden, sokağa atılmadan, huzurevleri gibi bakım merkezlerine bırakılmadan hayatının son demlerini huzur içinde geçirmeye çalışıyorlar.

Görüntü böyle ve çok güzel bir görüntü…

Ancak işin içinde “para” olunca insanların nasıl iğrençleşebileceğini çok önceleri öğrenmiştik.

Daha çok kazanma adına insan sağlığını hiçe sayan ürünleri piyasaya sürenler, önce hangisini bozduklarını kendileri bile bilmiyor. Önce yiyecekler mi bozulmuştu, insanlık mı?

Elbette insanlık bozulmuştu.

Ve bozulan insanlığın neler yapabileceğini gösteren her olayda şok üstüne şok yaşıyorduk.

Yiyeceği bozarak insanların sağlığını tehlikeye atanlar, sağlığı tehlikeye atılmışları koruyacak değillerdi.

Özürlü çocukların eğitimini sağlayan Rehabilitasyon merkezlerinin giderini karşılayan devlet, bir anda “özürlü toplama timleri”yle karşılaşınca neye uğradığını şaşırdı.

Daha sonra kısıtlama getirdi…

Özel Tıp Merkezlerine izin veren devlet, “para kazanma adına boşa tahlil yapan” merkezlerin ortaya çıkmasını sağladı.

“Destek” verilen her konuda “nasıl destek alırım” diyen kötü niyetlilerin çıkmasının mümkün olduğu da artık biliniyordu.

Çünkü önce insanlıklarını öldürmüşlerdi, üç kuruşa satılan onurlarının üzerine ne kazanırlarsa kârdı.

Ve son iğrençlik…

Devletin parasıyla engelliye dayak ve devletin parası için “yaşlı ve engellilerin pazarlanması”.

İnsan pazarlayacak kadar gözü dönmüşler, üç kuruş daha fazla kazanmak için akla hayale gelmedik çirkinlikleri yapabiliyorlar.

Bilindiği gibi devlet, hasta yakınlarına ya da hastanın kaldığı bakım merkezlerinde bin 700 lirayı bulan maddi destekte bulunuyor. Bu insanî uygulama, sosyal devlet olmanın aslında bir gereğidir. Hiçbir devlet kendi insanını sokağa bırakmamalı ama devleti oluşturan bireyler, bugüne dek tersini yaptı.

Şimdi devletin içindeki kötü niyetlilerin yaptıklarını, ondan kazananlar yapmaya başladı.

Köle ticareti de diyebileceğimiz uygulama patlak verince basın yayın organlarında bir anda gündemi değiştirdi.

Engelli hastalar, bakım merkezleri tarafından para karşılığı ailelerinden alınıyor, daha yüksek ücrete başka bakımevlerine satılıyor.

Ölen engellilerin maaşları alınmaya devam ediliyor.

Engelliler, otogarlardan toplanarak bakım merkezlerine getiriliyor. Daha sonra da vasilikleri üstlenilerek devletten teşvik alınıyor.

Bütün bunlar “yolunu bulma” olarak algılanabilir ve belki sadece yasaları çiğneme cezası verilmesi istenebilir.

Daha çok kazanmak isteyenler, bununla yetinmiyor. Vicdan ve merhamet duygusu olmadığından üstüne bir de kötü muamelede bulunuyorlar.

Çok iğrenç ortamlarda, çok iğrenç muameleye tabi tutulan yaşlı ve engelliler, bin 500 ile 4 bin lira arasında pazarlanıyorlar…

Biz hep devletin insanlara zulmettiğini söylerdik, bugüne kadar örneğini de çok gördük.

Peki bu insanlar kim?

Bu iğrençlikleri önlemek için bir Beyaz Melek filmi daha mı yapılsa bu filmi de, yüreğinde merhamet duygusu olmayan, para kazanma adına her türlü adiliği yapanlara izlettirirsek, yumuşayacak bir yürekleri olur mu, emin değilim.

Biz yine de çekelim, kim bilir belki insanlığını hatırlayan katı yürekliler bulunur…

Twitimden seçmeler
Her şeyi ben bilirim diyen yöneticiler, aslında hiç bir şey bilmeyenlerdir.
www.naifkarabatak.net