9 Ocak 2013 Çarşamba

Ben neymişim be abi!


Kahvede bir köşeye sinmiş, garsonun görüp, “ne içersin gardaş?” sorusuna muhatap olmamak için kendisini kendisiyle gizlemişti. Hep öyle yapıyordu zaten. Dıştan bakan “cebi dolu” birisi olarak düşünebilirdi ama işte çay içecek parası bile yoktu.

Derken şık giyimli birisi yaklaştı yanına…

“Vayyy” dedi, “memleketimin medarı iftiharı buradaymış.”

“Eyvah” dedi köşeye sinen adam, “eyvah ki, ne eyvah.”

“Şimdi çay ısmarlamak da lazım”

Hava soğuktu, dışarısı buzdu, tıpkı buzdan kalbi olanlar gibi.

Hafif bir kar yağıyordu, insanlar karın güzelliğini seyrederken, iki ellerini de ceplerine koyarak boyunlarını içine çekip, kahvenin önünden gelip geçiyorlardı.

Çocuklar karı görmek için dışarı çıkmışlar, beyaz gelinliğiyle adeta farklı bir kente bürünen memleketlerini seyre dalmışlardı.

Memleketlerini güzel eden kar mıydı yoksa zaten güzel olan memleketlerine kar mı yağmıştı, bilmiyorlardı.

“Nasılsın?” sorusuyla kendine geldi, köşeye sinen adam…

Nasıl olacaktı, ısmarlayacak bir çay parası, minibüse binecek dolmuş parası yoktu, daha nasıl olsundu…

Daha nasıl olsundu, sabah çocuğuna harçlık bırakamamış, eşinin siparişini almamak için sessizce sıvışmıştı.

İlk kez cep telefonunun kapandığına sevinmişti.

Eşi arayıp, siparişleri not ettirmeyecek, bir bir tembih etme şansını da bulamayacaktı.

“İyiyim” dedi, kötü durumuna inat…

Başka ne diyebilirdi ki, o memleketin medarı iftiharı değil miydi?

“Ne olacak bu memleketin hali” sözünü hiç duymadı, ne vardı ki memleketin halinde?

Kendi hali yeterince kafasının içini dolduruyor, sorunlar yumağında boğuşmaktan memleketin çıkan çivisiyle ilgili tek kelam etmeye mecali kalmamıştı.

“Aslında suç sizde be gardaş, hani kusura bakma ya” dediğini de pek duymadı.

Gerçekleri ortaya dökme görevini yerine getirmesi gerekiyormuş.

Rüşvet varmış, yatırım yokmuş, halka kötü muamele yapılıyormuş.

“Siz susmayın” dedi adam, konuşmasını salık veren bir sürü laf etti ama köşeye sinen adam, garsonun gelmemesi için dualar ediyordu.

Dışarısı soğuktu, soğuk yürekler gibi…

Kahvede kalmalıydı, sindiği köşesinde zaman doldurmalıydı.

Ama bu adama da bir cevap vermek gerekiyordu, merhum Abdurrahim Karakoç’un şiiri geldi aklına “şey” dedi yutkundu, eğdi başını…

Bereket adamın telefonu çaldı, çay içmeye vakti yoktu, hemen sıvışmalıydı.

“Ama” dedi giderken, “bu sorunları unutma” diye tembihledi.

Unutmuyordu ama kendi sorunlarını…

Neyse iyi kurtarmıştı paçayı.

Ya bir de çay isteseydi, garsona nasıl ödeme yapacaktı?

***

“Vayyyy” diye bir başka ses duydu.

Sesin sahibine bakmak bile istemedi ya, ayıp olmasın diye vayyylı adama baktı. Tanımıyordu ama onun kendisini tanıdığını çok iyi biliyordu.

“Yalaka seni” diye aşağılayan bir ses tonuna iğrendi birden, iliklerine kadar titredi.

“Sizin gibi yalakalar yüzünden bu memleket bu hallerde. Siz cebinizi doldurun, memleket bu hallere gelsin” dedi adam çekti gitti.

“Cebi dolu” kısmını duymuştu ama kimin cebi dolmuştu pek kavrayamadı.

Yalak mı, acaba kimden bahsediyordu, yine kim aşağılıkça yalakalık etmişti birilerine…

Önemsemedi, köşeye sinen adam olarak kalmak bugün çok daha iyiydi.

“Heyttt canım benim” haykırışıyla yeniden köşesinden kıpırdadı.

“Sen var ya sen” diye bir övgü başladı ki, sormayın.

“Siz bu kentin medarı iftiharısınız, siz yüz akımız, yürek sesimizsiniz. Kalk burada, ne diye oturuyorsun. Bak bugün sizin gününüz” dedi.

Yahu kimdi bu, neler yumurtluyordu?

“Boş ver” dedi, adama yer gösterdi ama garsonun bir kez daha kendisine yardım etmesini istedi içinden ve sessizce…

“Çok kutsal bir iş yapıyorsunuz be!” dedi adam, elini köşeye sinen adamın dizine vurarak.

“Siz olmazsanız bu ülkede ne demokrasi olur, ne insan haklarını önemseyen” diye bir sür hak ve özgürlüklerle ilgili konuşma yaptı.

Sonra kurumları çalıştıran da oydu, siyasilere haddini bildiren de, STK’ları harekete geçiren de…

Çok önemli bir meslek icra ediyordu ki, kuvvet sıralamasında birinciliğe kadar yükseldiği dönemler vardı.

“Senin yerinde olmak isterim be!” diye dizine bir şaplak yediğinde, “buyur, ben kalkayım, sen otur” diyecekti ki, garsonun görmesinden korkup, bir kez daha sindi, “şey” deyip yutkunmaya gerek de duymadı.

Adam anlattı, köşeye sinen adam aradan bazılarını duydu.

Adam övgüler dizdi, köşeye sinen adam eşinin siparişleri için akşam ne cevap vereceği üzerine kafa yordu.

Adam bir övdü, bir övdü ama köşeye sinen adam “ben neymişim be abi!” diyemeden, çocuğuna bırakamadığı harçlığın acısını yüreğinde hissetti.

Ve adamın cep telefonu çaldı…

Demek onun da “ödenmemiş faturası” yoktu.

Acele gitmesi gerekiyormuş, giderken “10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günün Kutlu olsun üstad” dediğini duydu ama onla meşgul olamayacak kadar köşesine sinmişti.

8 Ocak 2013 Salı

Ankara Barosu adalet mi istiyor?


Ankara Barosu, “Zalimler için son bir şans” diye kampanya başlatmış. Dün Taksim Hill Otel’de, Fatih Hilmioğlu gibi Ergenekon sanıklarının serbest bırakılmasını istemişler. Bunu da zalimlere son bir şans vererek yapmışlar. Hani aksi halde darbe falan yapmayacaklarmış, vicdanlarını rahatlatma adına son bir şans veriyorlarmış. Burada zalim olan darbeye yeltenenler değil, onu cezalandıranlarmış!

Zira Fatih Hilmioğlu kanser hastasıymış.

Sonra evladını kaybetmiş.

Ailesinin acısına ortak olamamış.

Bütün bunlar ajite gibi gözükse de haklılık payı elbet var. İnsanlar acı günlerinde ailesine destek olmalı, onların yanında durmalı ama bunun için de “suç” işleyerek cezaevine düşmemelidir.

Cezaevinde yatan insanların hepsinin farklı acıları var ve belki birçoğu da “suçsuz” yere içeride ömür tüketiyor. Adaletse, bence oradan başlamak gerekiyor.

Ama ben Fatih Hilmioğlu için adalet isteyenlerin samimiyetini ölçme adına başka bir adalete gönderme yapacağım ve yürekleri varsa, samimiyseler, adaleti orada aramalarını isteyeceğim.

Önce bakalım Ankara Barosu Başkanı Av. Metin Feyzioğlu neler söylemiş;

“Fatih Hoca evladını gömdü ve zindana geri götürüldü. Evinde ailesinin acısını paylaşamadı; göğsünü onlara siper edemedi bir baba olarak. Ona bu dünyada hiçbir güç, hiçbir zalim bundan daha ağır bir ceza veremez. Fatih Hocanın serbest bırakılmasını istemek, aslında zalimlere son bir şans vermektir, vicdanlarını bir nebze rahatlatabilmeleri için. Onlara bir kez daha elimizi uzatıyoruz. Çok geç olmadan tutsunlar ve insanlıklarını kurtarmayı denesinler diye.”

Çok duygu dolu bir konuşma elbet.

Öyle birisinden bahsediyor ki, kendisini kral sandığı günlerde “sağ iktidar” için ya da AK Parti iktidarı için “Yüzde 95’le gelseler de iktidar olmalarına izin vermeyiz” diyebiliyor. Hani bunu söylemek için “bir güce” ihtiyaç vardı. O güçse Ergenekon Terör Örgütü olmalıydı.

İşte Ankara Barosu’ndan isteyeceğim adalet, o kral sandığı zamanlara ilişkin. Yoksa darbecilerin avukatlığını yapmasını, darbesever olmalarını, önemsediğim yok. Kim nerede durmak isterse orada durur, kimi halkına karşı ihanet edenlerin yanında olur, kimi halkına özgürlük isteyenlerin yanında. Kısaca herkes kendine yakışan yerdedir!

Biz öbür adalete bakalım…

Malatya’da Zirve Yayınevi cinayet davasının lafını bile etmeyeceğim, bir mesai arkadaşına tacizde bulunmasını, hatta üçüncü kattan aşağıya atmasıyla ilgili iddiaları soracağım.

2004 yılının Eylül ayıydı.

Malatya İnönü Üniversitesi (İ.Ü.) Turgut Özal Tıp Merkezi'nde başhekim sekreteri olarak görev yapan İ.K, nasıl olmuşsa akşam saatlerinde Rektörlük binasının 3. katından aşağıya düşmüştü. Hani cam silmiyordu, intihara kalkışmamıştı, birileri itmiş olmalıydı ya da “atlamak zorunda” kalmalıydı.

İ.K. hemen hastaneye kaldırıldı. Oradaki ifadesinde Rektör Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu ve üniversite Genel Sekreteri Reşat Özkan’ın kendisine taciz ederek üzerine yürüdüklerini ve küfrettiklerini iddia ederek, 3. kattan aşağıya nasıl düştüğünü hatırlayamadığını söyledi.

Bir bayana küfreden bir rektör olabilir miydi?

Genel Sekreteriyle birlikte “taciz” etmek…

“Taciz”in kapsamı çok geniş aslında, buradaki “cinsel” değil belki, fiziksel ve duygusal baskı olabilir.

Ama bir taciz, bir hakaret ve sonunda üçüncü kattan aşağı düşme veya atma var.

Kral ya…

Üstünde çok durulmadı.

Mahkeme ne kadar sürdü, sonuçta nasıl bir karar çıktı veya çıkmadı bilgim yok.

İşte bu bilgiyi Ankara Barosu’ndan istiyorum.

Rektörlüğündeki yanlış işleri “MİT Başkanına” aktarmak zorunda kalan İ.K’yı sürekli tehdit ediyor muydu?

Bilinçli olarak mesai saati sonunda rektörlüğe çağırdı mı?

Orada İ.K’yı bir kez daha tehdit etti mi?

Genel Sekreterle birlikte küfür ve hakaret de bulundular mı?

Nasıl bir taciz olayı oldu, neyle tehdit etti, nasıl bir gözdağı verdi?

İ.K. rektörlüğün üçüncü katında “hele bir uçup geleyim” mi dedi, yoksa ikisi bir olup, genç kadını aşağıya mı attılar?

Adalet mi istiyorsunuz?

Buyurun işte size fırsat.

Güçlüyken tereyağından kıl çeker gibi yakasını kurtaran Fatih Hilmioğlu’nun bu davasına bir bakın…

Gururu incinen, milli sporcu olan eşiyle birlikte yaşadığı acı günleri bir nebze onarma adına bu davaya bir el atın.

Adaletin nerede kaypaklık ettiğini belki gözlerinizle görürsünüz.

Güçsüz olanların nasıl hakarete uğradığını, nasıl taciz edildiğini, nasıl yaralandığını ve sonunda nasıl “suçlu” konumuna sokulduğunu birlikte öğrenme şansını yakalarız.

Ankara Barosu, size son bir şans veriyorum, zalimleri korumayın!

Bir kez olsun, hayatınızda bir kez olsun “adalet”in “a”sından haberdar olun ve bunun için mücadele edin.

Sizde o yürek varsa elbet!

Twitimden seçmeler
Bizim buralara kar acı yağar bilir misin?
Yağmur sel, kar dağ olur geçit vermez.
Sizin gibi manzaralık resim çekemeyiz,
Mahsur kalanları resimleriz, işinize yaramaz!
www.naifkarabatak.net

7 Ocak 2013 Pazartesi

İlla kafanıza balyozla vurulmamalı!


Size dokunmayan yılanın kaç yıl yaşayacağı umurunuzda olmayabilir ama dokunduklarının acısını yüreğinizde hissetmeye başladığınızdaysa iş değişir.

Bu sözüm, sadece Balyoz Darbe Planı veya Ergenekon Terör Örgütü’nün yaptıkları ve yapmayı planladıkları için değil, hayatın tüm alanında geçerlidir.

Ergenekon’un adı duyulmaya ilk başlandığında ülkede iki farklı anlayış hâkim olmaya başladı.

Bir kısmı “zinhar” böyle bir şeyin olmayacağına inananlardı ki, bunlara göre bu ülkede darbe falan olduğu da yoktu.

Ne derin yapılanma vardı, ne faili meçhule giden canlar.

Ne kimsenin hakkı yenmişti, ne çiğnenen bir hukuk vardı.

Elindeki yetkiyi kötüye kullanan olmadığı gibi, millettin ödediği vergilerle alınan silahların vatandaşa çevrilmesi de söz konusu değildi.

Onlar, dışkı yedirilen insanlardan bihaberlerdi.

Onlar, annesi, babası, eşi ve çocuğunun önünde tecavüz eden darbecileri görmemişlerdi.

Onlar Diyarbakır Cezaevinde insanlık dışı muameleye tabi tutulmamışlardı.

Ve onlar darağacına giden başbakan veya bakanları olmadığı gibi “acısını hissedenler” de değillerdi.

Bütün bunlarla karşılaşmayan veya karşılaşanları can kulağıyla dinleyip, yüreğine ateş düşmeyenler,

İstiklal Mahkemelerinin aşağılık kararlarından,

Dersim’e bomba atan iğrenç ellerden,

Kubilay’ı katleden hainlerden haberdar olmaları da beklenemezdi.

Çünkü yılan kendilerine hiç dokunmamıştı.

Bu nedenle bu yılanın kaç yıl yaşayacağı da umurlarında değildi.

Onlara göre “laik” olmak yeterliydi.

Atatürkçü olmazsanız da öyle görünmek, bütün kötülükleri önlemeye yetiyordu.

En azından “yaftalama” görmeden sürüp giden bir hayata sahiplerdi!

***

Balyoz Darbe Planı davasının gerekçeli kararı dün yayınlandı. Buna göre Çetin Doğan “Cunta Lideri” olarak gösterildi.

Bin 435 sayfalık gerekçeli kararda, Balyozcuların neler planladığını, nerelere kadar geldiklerini ve gerçekleştiremedikleri darbeden söz ediliyor.

Şu söz dikkat çekiyor; “Söz konusu yapılanma Ağustos 2003 tarihinde cunta lideri Çetin Doğan’ın emekli olmasından sonra darbeyi gerçekleştirecek elverişli ortamı nasıl bulduğu sorusu akla gelmektedir. Ancak TSK’da genel olarak daha önceki planlardan yola çıkarak yeni planlar hazırlanması yönünde bir alışkanlık vardır. Hatta Balyoz darbe planı hazırlanırken 12 Eylül 1980 darbesinden yola çıkılmıştır.”

“Alışkanlık” dikkat çekici bir kelime…

TSK içerisinde her zaman birileri “cunta lideri” hevesine kapıldığı anlaşılıyor. Örnekleriyse 12 Eylül darbecileri…

Tıpkı ondaki gibi “şartları olgunlaştırma” adına cinayet işleyebiliyor, ülkeyi karıştırabiliyor, faili meçhule giden insanların esas faili olduklarını haykırıyorlar.

Bütün bunların bize bir zararı olmamış olabilir…

Yılan henüz bize değmemiştir.

YAŞ kararıyla atılarak, simit satmak zorunda kalanlardan olmayabiliriz.

28 Şubat sürecindeki bütün adaletsizlikler bize uğramamış da olabilir.

Ne iftiraya uğramışsınızdır, ne düzmece belgelerle işinizden olmuş, bir parça ekmeğe muhtaç duruma düşmüşsünüzdür.

Ama eğer “gerçekleşmeyen” darbe gerçekleşseydi, hayal dahi edemeyeceğiniz kötü şeyler olacaktı.

Belki yine size bir şey olmayacak, “laik” kalkan sizi koruyacaktı.

Bunun için de yılanın size dokunmadığından hareketle kaç yıl daha yaşaması üzerine kafa yormamış olabilirsiniz.

Ama insanlık da zaten burada başlıyor, size dokunmayan yılan, bu ülkenin iliklerine kadar yeterince dokundu ve o dokunma nedeniyledir ki, 40 yıldır bu ülkede terör can alıyor, kan döküyor, gözyaşları sel olup akıyor.

Acı, sadece size yapıldığında sızı vermez.

Önemli olan, ta uzaklardaki acıyı yüreğinde hissedebilmektir. Aslında darbecilerin açtığı yara, öyle çok da uzaklarda değil, hemen yanı başımızdaki insanlara bakın, hissedin, kulak kabartın yeter.

***

Kararda sanıklar için söylenen şu söz de çok önemli; “Kendi mağduriyetlerine kısmen ya da tamamen kendi hareketleriyle neden olan sanıklar, bu durumdan kendi lehlerine sonuç çıkararak haklarının ihlal edildiğini iddia edemezler.”

Elbette edemezler, bir kez de yaparken düşüneceklerdi.

Halen Ergenekon’un ve Balyoz’un avukatlığını yapanlar illa balyozun kafalarına inmesini beklemelerine gerek yok.

Bu kafayı biz her dönem, her ülkede, her ortamda gördük.

Birileri, koca ülkeyi kendisine kul köle etme gibi bir hastalığa tutuluyor ve bunun sonucu da “darbe” diye ortaya çıkıyor.

Bu defa iyi kurtardık, hepsi bu!

Twitimden seçmeler
Zonguldak Kozlu'da “kömür işçisi” 8 vatandaşımızı kaybettik. Kömürden ekmek yapanların acı sonu!
www.naifkarabatak.net



6 Ocak 2013 Pazar

Amaç akan kanı durdurmaksa…


Gerek hükümet kanadı, gerekse BDP çevrelerinin “neyi” bitirmeyi amaçladıkları çok net anlaşılmıyor. Zira BDP çevreleri Kürt Sorununu bitirmek için müzakere edilecek merciinin kendileri olduğunu söylerken, hükümet kanadıysa ortada Kürt Sorunu olmadığı, terör sorunu bulunduğunu söylüyor. Ve netice itibariyle de iki kesimin iki farklı sorunu bitirme çabaları sonuca ulaşmıyor.

Bu sadece günümüzün sorunu değil elbet. 40 yıllık bir sorunun evrilerek geldiği nokta burası. Alınan mesafenin az olmadığını kabullenmek gerekiyor.

Öncelikle “Kürt Sorunu” olarak gösterilen birçok sorunun aşıldığı bir gerçek ama yine Kürt Sorununu yansıtan anlayışın değişmediği de bir gerçek.

Toplumun tüm kesiminde “faşizan” bir anlayış hakim. Kimisinde az, kimisinde çok ama ırkçı yaklaşımı benimseyen ve bunu faşizanlığa kadar götüren çevrelerin sayısı azımsanamayacak kadar çok. Üstelik bu her iki tarafta da var. BDP’liler Kürtlere bakış açısını eleştirmek için “faşizan” suçlamaları yaparken, bir yandan da “Kürt Irkçılığını” faşizanlığa götürenlere “dur” diyen yok.

Eğer kimin kimden üstün olduğunu düşünmeye başlıyorsanız veya ülkeyi sahiplenip, kendiniz gibi düşünmeyenleri de “sığıntı” gibi görüyorsanız, faşizanlık kanınıza işlemiş demektir. Halbuki bu ülke Türklerin ne kadar vatanıysa Kürtlerin de o kadar vatanıdır. Öyle olmalıdır, bunun aksini düşünecek en ufak bir tereddüt veya şüpheye yer verecek bir anlayış yer etmemelidir.

Ancak ne yazık ki ediyor.

Ülkenin isminden kaynaklanan bir sahiplenme Türklerin birçoğunda var. “Ülkenin adı farklı olaydı bu olur muydu” tartışması elbet yapılabilir ama mevcuda göre de böyle bir hak, kimseye verilmemiştir. Çünkü ülke topraklarında yaşamını sürdüren insanların dili, dini, rengi, etnik kökeni veya ırkı farklı olabilir. Bu “ayrışma için bir sebep değil, birleşme için neden”dir.

Cumhuriyetin kurulduğu günden bu yana, kurtuluş mücadelesi veren asıl halk, hep “düşman” olarak görüldü. Cepheye gönüllü giden, kanıyla, canıyla bu toprakları düşmana karşı savunanların içinde her ırktan, her düşünceden, her etnik kökenden insan vardı. Anadolu’nun yağız delikanlıları “Kürt” veya “Türk” diye ayrılmazdı.

Cumhuriyet kurulduktan sonraysa insanlar hem “sınıf” olarak ayrıldı, hem “statü” olarak farklı yerlere konuldu, hem de “yaşamları sorgulanarak” ayıklandı. Bunda inanç da vardı, dil de. Hatta giydiği kıyafet yüzünden Ankara Kızılay’a sokulmayan “Milletin efendisi” diye Atatürk’ün tarif ettiği köylüler de vardı.

O günden sonra insanlar “inançlı-inançsız” diye ayrıldı, “Kürt-Türk” diye sınıflandırıldı ve “laik-anti laik” diye kamplara ayrıldı.

Oysa bu ülke herkesindi. Üzerinde yaşamını sürdüren herkesin. Ve orada yaşamını sürdürenler eşit haklara sahip olmalı, adaletle hükmedilmeliydi.

Yapılmadı tabii.

Ülkenin büyük bir bölümünü oluşturan Doğu ve Güneydoğu’da yaşayanlar “ikinci sınıf” insan muamelesine tabii tutulurken, yatırımlardan nasiplenmedi, eğitimde, sağlıkta ve daha birçok temel haklardan mahrum edildi. Yine insanların hepsi “Türk” diye tarif edildi, herkesin “Atatürkçü” olması gibi komik bir anlayış hakim oldu, herkesin “Laik” olmak zorunluluğu varmış gibi davranıldı. Üstelik davranılmakla kalmadı, baskıyla bunu sağlamaya çalıştılar. Gelinen noktada “Kürt yok” diyenlerin yerini “terör var” diyenler aldı.

***

Kabul edelim ki bütün bu anlayışlar çok gerilerde kaldı. Sadece “yaklaşım” pek değişmedi. Dün Kürt sorunu nedeniyle insanlar ölüyordu, bugün terör sorunu nedeniyle. Anaların gözyaşı yine dinmiyor, evlatlar toprağa veriliyor, her iki tarafın ölüsü şehit, dirisi gazi oluyor. Yine her iki kesim karşısındaki ölüye “leş” diyebiliyor. İşte bu, anlayışın değişmediğini gösteren en temel gerekçedir.

***

Son günlerde “barış” umudu yeniden filizlendi.

DTK Eşbaşkanı Ahmet Türk ile BDP Batman Milletvekili Ayla Akat, İmralı’da Abdullah Öcalan’la görüşmelerinden sonra “yeniden” bir umut doğduğu belirtildi. Hükümet kanadı da “silahları bırakmak koşuluyla” müzakerelere açık olduğu mesajlarını vermeye başladı ama bir yandan da operasyonlar sürüyor, PKK’lıların saldırıları da devam ediyor.

Hem önceki süreçte, hem barış umudunun yeşerdiği her dönemde iki kesimin büyük hataları var. En kötüsü ise her iki kesim de hatalarını görmeden barış umuduyla dolacak adımlar atıyor.

Hükümet kanadı, sorunun adına takılmış gidiyor. Sorunu isimlendirmenin ne önemi var, önemli olan “Akan kan sorunu”dur.

BDP kanadıysa barış için her zaman hazır olduklarını söyledikleri halde, silahların bırakılması için “tek bir olumlu adım” atmamakta direniyor. Daha aksine ortamı gerecek açıklamalar, meclisi kilitleyecek çıkışlar, agresif ve ırkçı yaklaşımlarla barıştan yana değil, savaştan taraf oldukları izlenimini veriyorlar.

Bütün bunların aslında gerilen sinirlerden ve karşılıklı olarak bir birlerini anlamamaya çabalamaktan kaynaklandığı da bir gerçek.

Şimdi her iki tarafın da bir şeye karar vermesi lazım; amacınız ne?

“Sorunun adını koymak” mı, “muhatap alınmak” mı?

Yoksa akan kanı durdurmak mı?

Eğer amaç, her iki kesimde de akan kanı durdurmaksa o zaman “ama”ları bir yana bırakmanın şimdi tam zamanı…

Yoksa tarih sizi pek hayırla yad etmeyecek, ona göre…

Twitimden seçmeler
Gazeteciler için en zoru, inanmadığın haberi yapmak zorunda kalmak, siyasetçi içinse inanmadığı politikayı savunmaktır. İnanmıyorsanız, yapmayacaksınız!
www.naifkarabatak.net