23 Mayıs 2013 Perşembe

O ne haldir, bu ne haldir?

Çakmak gibi gözleri vardı, konuşurken sesinde bir otorite hâkimdi. Çatık kaşları, tebessüm etmeyen yüzü ve vakur tavrıyla “sert adam” profili çiziyordu. Aldığı görevin bilincindeydi, “süper yetkilerle” donatıldığından olmalı, o zamanlar “Süpermen” bile denirdi, Süper Valiye.
Hayri Kozakçıoğlu, ismi anıldığında ilk aklıma gelen Olağanüstü Hal Bölge Valisi olarak atandığında televizyonlarda yer alan haberlerden hafızamda kalan bu görüntüydü…
Elbette ki bu, medyaya gösterilen yönüydü.
Bir de medyaya yansımayan yönü vardı ki, daha sonraları bunları “faili meçhuller” diye anmaya başlayacaktık.
Ama hemen ardından da Hayri Kozakçıoğlu’nun görevinden çok uzun yıllar sonra “intihar etti” haberiyle “ne oldum demeyeceksin, ne olacağım diyeceksin” sözündeki gerçekliğe bir kez daha inanarak, “ardınızdan iyi desinler” diye bir çabanın içinde olmamız gerektiğini anladık.
12 Eylül 1980 ve öncesinde süren Sıkıyönetim Uygulamaları, özellikle Doğu ve Güneydoğu’da insanları canından bezdirmişti.
Adeta devlet terörün estiği bölgede, kısaca OHAL olarak tarif edilen Olağanüstü Hal Bölge Valisi Hayri Kozakçıoğlu, tüm yetkileri eline almış, bütün valileri de kendisine bağlayan bir güce kavuşmuştu. Sadece valiler değil elbet, kaymakamlar da, askeri erkân da ona bağlıydı, ondan habersiz kuş uçurtulmazdı.
Darbenin zulümleri sonucu, 1984 yılında terör olayları da artmaya başlamıştı.
“Huzur ve güvenin sağlanması” için 19 Temmuz 1987’de hayatımıza, 285 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameyle bir kavram girdi; OHAL!
O hal, çok iyi bir hal değildi elbet.
Bölge insanına kan kusturan ikinci uygulama, darbeden sonra OHAL’le geldi.
İnsanlar bir gece evinden alınıyordu, bir daha da giden geri dönmüyordu.
Oysa OHAL, sivil iktidar zamanında başlamış ama darbe dönemi uygulamasını aratır olmuştu.
Hoş o dönemde ödenen “Olağanüstü Hal Tazminatı” nedeniyle olayları tırmandıran “kamu görevlileri” de artık dillere destan olmuştu. Gecenin karanlığına sıkılan her kurşun, OHAL’in TBMM’de tam 46 kez uzatılmasına yarıyordu.
AK Parti iktidar olduktan sonra da ilk kaldırılan antidemokratik uygulama Ohal oldu.
1987 yılından başlayan uygulama 30 Kasım 2002 tarihinde sona erdi, ardında bıraktığı nice acılarla…
Öyle ki, o dönemde neler olduğunu sadece yaşayanlar bildi.
Kulaktan kulağa aktarılan ve destanlaşan hikâyelerin gerçek olup olmadığıysa asla bilinmedi.
Oysa kayıplar sürüyordu, insanlar insanca yaşayamıyordu, herkes “açık cezaevi” haline gelen memleketlerinde yaşama mücadelesi veriyordu.
Kimin aldığı, nereye götürdüğü, neden bir türlü geri getirmediği, sadece ailenin içinde sessiz bir feryat olarak göğe yükseliyordu.
İnsanlar korkuyordu.
Takip ediliyorlar, dinleniyorlar, fişleniyorlar ve anında infaz ediliyorlardı.
Türkiye’nin nerelerden geldiğini en iyi gösteren örnek, bölge insanına hayatı zindan eden uygulamaların yaşandığı dönemlerdir.
Halkın güvenliğini sağlamak adına kurulan sistem, halkın güvenli yaşamasının önündeki en büyük engeldi.
Ve o engelin en tepe ismiyse Hayri Kozakçıoğlu’ydu…
En uzun süre “Süper Vali” olarak görev yapan Kozakçıoğlu’ydu, sonra sırasıyla Necati Çetinkaya, Ünal Erkan, Necati Bilican, Aydın Arslan ve Gökhan Aydıner bu görevi yürüttü.
Ama Kozakçıoğlu’yla ilgili iddialar, sadece bölgedeki antidemokratik uygulamalar değildi.
Zimmetine geçirdiği iddia edilen paralar da vardı. Az buz bir şey değildi elbet, sadece Vakıfbank’taki hesabında 7 milyar lira bulunabiliyordu…
Mal varlığının haddi hesabı olmayan Kozakçıoğlu, bunu bir de siyasetle taçlandırdı, DYP listesinden meclise girdi. Hani şu “Devlet için kurşun yiyen de bir, kurşun sıkan da bir” diye bir teröriste arka çıkan Tansu Çiller’in partisinden…
Ve Kozakçıoğlu, dün intihar etti.
Eğer iddia doğruysa intihar, değilse sırlı bir ölüm.
75 yaşında hayatına son veren Kozakçıoğlu, döneminde yapılan uygulamaların ne hesabını verdi, ne günah çıkarma adına deşifre etti, kendisiyle birlikte sır olup gitti.
O, bir zamanlar çok kudretliydi, diğer tüm kudretli zalimler gibi…
Elindeki yetkiyi insanların insanca yaşamaması adına kullanmakla kalmayıp, muhtemelen cebini de dolduranlar arasına girmişti.
Diyarbakır’da bir suikasta kurban giden Emniyet Müdürü Gaffar Okan’ı uğurlayan milyonlar bulunabiliyordu ama aynı ilde görev yaptığı halde, ona “fatiha” okuyan kaç kişinin bulunacağı parmak hesabıyla sayılmaya başlıyordu.
İnsanların hangi görevde olması, ne kadar yetkiyle donatılması, ne kadar parasının olması, soyu, sopu, rengi, dini, dili ırkından önce gerekli olan, bu dünyada hoş bir sâdâ bırakmaktır.
Gerisi öylesine yalan ki…
Ve o yalan için insanlar hırsının kurbanı oluyor, hak etmediğini alıp, insanlara zulmediyorlar…
Sahi, değiyor mu?

Twitimden seçmeler
Cemaat, irtica paranoyasının yerini, cemaat paranoyasının aldığından şikâyetçi. Belki de paranoyasız yapamıyoruz. Öyle alıştırdılar!
www.naifkarabatak.net

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuz her zaman yol gösterici olacaktır, teşekkürler