21 Ağustos 2013 Çarşamba

Hayvan katliamına insani tepki!

Danışman pürtelaş içeriye girdi, nefes nefese kalmış, sırtından akan terler, pantolonunu bile ıslatmıştı. Başkan, garip garip danışmanına baktı ama vereceği ürkütücü haberden de çekiniyordu. Danışmanın hali de hiç iç açıcı değildi. Nedenini öğrenmek için sorması gerektiğini düşündü ama başkanlığı da ucuzlatmak istemiyordu, sadece baktı.
Bereket danışman konuşmaya başladı ama ne dediği anlaşılmıyordu. İşte şimdi başkanlık yapabilirdi; “otur hele, bir soluklan” diye kalkıp, yer gösterdi.
Oturacak zaman mı vardı, nefes almaya takati mi kalmıştı?
Mecburen oturdu danışman…
Başkan, masanın üstünde duran zile fiyakalı şekilde bastı.
Biraz sonra çok alımlı sekreter içeriye girdi, “buyurunuz efendim” dedi ama bunu şiir gibi söyledi, başkanın içi geçti.
Çabuk toparlandı, “kızım acele bir su ve çay” dedi. Sekreter hanım kızımız çıktı, biraz sonra da elinde bir bardak su, bir bardak da tavşan kanı çayla geri döndü.
Danışman bir dikişte bardağın dibini gördü, çaya tek çeker atıp karıştırdı. Bir yudum aldı ve söze başladı…
-Durum çok kötü başkanım, acilen bir açıklama yapmamız lazım, hemen yönetim kurulunu toplayın.
-Ne oldu, neden toplanacakmışız?
-Ben hepsini çağırdım zaten, toplantı odasında hazır bekliyorlar, zaman geçmesin, orada konuşalım…
Başkan, merak etmişti ya neyse danışmanına güveni tamdı, çok zeki bir çocuktu. Hatta kendisinden bile zekiydi.
***
Yönetim Kurulu üyeleri yuvarlak masanın etrafına yerlerini almış, gelen kahveleriyle birlikte purolarını tüttürüyor, bir yandan da sohbet ediyorlardı.
Sohbetin konusunun borsa, spekülasyon, cari açık, girdi maliyetleri ve işçilik gibi ödemeler olduğu anlaşılıyordu.
Başkan içeriye girince hepsi ayağa kalktı, başkan yerine geçti…
İlk sözü alan başkan, danışmanına doğru yönelerek; “Anlat bakalım, nedir bu acil durum?”
-Sevgili başkanım, değerli üyeler…
-Seremoniyi geç de konuya gel.
-Efendim Monamali’de darbe olmuş, halk tepki göstermiş, ordunun emriyle halka ateş açılmış, tam tamına beş bin kişi katledilmiş, olaylar sürüyor.
-Vah vah, yazık, dedi üyelerden birisi.
Başkan, “Peki ne yapacağız?” diye katliamdaki rollerinin ne olacağını sordu danışmanına…
-Acilen bir kınama yayınlamalıyız, hem de sert bir dille…
Üyenin birisi merakını gidermek için sordu; “Yahu bu Monamali nerede?”
-Çok uzakta efendim, Afrika’nın balta girmemiş ormanlarından daha da ileride.
-O zaman bizim alanımıza girmez.
-Ama orada da insan var.
-Bak bu doğru, insan, her yerde insandır ve hakları korunmalıdır.
-Aynen öyle efendim, zaten ben bu derneği de bu nedenle seviyorum.
-Teşekkür ederim.
Başkan konuşmalardan rahatsız olmuştu. Kendisi orada bostan korkuluğu değildi ya. Sinirlenerek; “Peki katliamı yapanın görüşü ne, sağcı mı, solcu mu, laik mi, Kemalist mi?”
-Sayın başkanım, orada Kemalistlik falan yok, sağcılık, solculuk da yok.
-Eee ne ya bunlar?
-İnsan!
-O zaman hemen bir açıklama yapalım, arkadaşlar metni birlikte hazırlayalım.
Deminden beri suskun olan kısa boylu şişman üye yerinden doğruldu, yönünü danışmana dönerek; “Monamalililer hangi ırktan, Türk mü, Kürt mü, Arap mı, Çerkez mi?”
-Yok efendim, bunların ırkı çok farklı, dünyada başka yok bunlardan Tamatatiler bunlar.
-O zaman açıklama yapmamıza gerek yok. Hani Türk olsalardı yapardık. Hem bunlar “Ne mutlu Türküm diyene” lafını duymamışlar mı?
-Üzgünüm efendim, duymamışlar!
-Arkadaşlar o zaman ne yapalım?
Danışman araya girer; “Arkadaşlar beş bin insandan bahsediyorum, çoluk, çocuk, genç, yaşlı ve hepsi de masum…”
-Peki, o zaman…
-Sayın başkan lütfen ama, daha bunların ırkları “kabul edilebilir ırklar” içerisinde bile değil. Bize ne Tamatatiler’den? Hem iktidar bu işe nasıl bakar, muhalefet ne der, Amerika’nın tavrını, İsrail’in nasıl baktığını, Rusya’nın tepkisini, İran’ın ne diyeceğini bilmiyoruz.
-Bak haklısın. Bu detaylar önemli. Sevgili danışmanım işini tam yap, herkesin olaya bakışını not al, sonra bize gel. Bizim de işimiz gücümüz var ama değil mi?
-Efendim, ilk açıklamayı biz yapacağız, bu ses getirir!
-Diyelim açıklama yaptık, bizim kanat bu işe ne der, ya bizden farklı bir açıklama yaparsa?
-Biz ırkına, inancına bakmadan demokratik tavrımızı ortaya koyacağız…
-Geç onu sevgili danışmanım, kendini çok kaptırmışsın. Ya bunların ülkesinde gerici bir yapılanma varsa, bak ordu gelip, aydınlatmış diye düşünecek durum ortaya çıkarsa…
-Beş bin insanı öldürerek, bayağı aydınlatılmış oldu sayın başkanım.
-Olmaz deme, biz kaç defa aydınlattık bu ülkeyi biliyor musun?
-Hatta başbakan bile astık sayın başkanım, haklısın.
-Elbette, o günden sonra ülkemiz modernleşti, laikleştik, Kemalist rejim daha fazla kök saldı.
Danışman içinden “Anamızı ağlatan da o kök salmaydı ya” diye geçirdi ya, söyleyemedi…
Başkan her şeye rağmen açıklama yapılmasından tarafmış gibi kendinden emin sesiyle konuşmaya başladı;
-Arkadaşlar, başkasının tavrını beklemeye çok da lüzum görmüyorum. Sonuçta bir insanlık dramı var. Zaten bizim açıklamamız, gidenleri geri getirmez..
-Diğer üye ayağa kalktı; “Arkadaşlar, öyle her katliamda zırt pırt açıklama yapamayız, bunların dini inancını da bilmiyoruz…”
-Efendim, onlar Müslüman!
Başkan elini sallayarak, “bu iş bitti” der gibi bir tavırla devam etti; “Bak olmadı şimdi, hani Hristiyan olsaydı, Yahudi olsaydı açıklamamız ses getirirdi ama Müslümanlarmış, olmadı ki…”
Olmadı zaten, kuru kuruya bir kınama bile yapmayı çok gördüler…
***
Müslüman’ın yerine başka bir din koyabilirdim…
Tamatilerin yerine başka ırk, kimlik…
Farklı mezhepleri de sayabilirdim…
Ama neyi sayarsam sayayayım “insan” kısmını atlayamam…
Hatta insan değil, hayvanlarsa bile “hayvan katliamına” insani tepki göstermek gerekip, gerekmediğini düşünecek insani bir yönün bulunması gerektiğini düşünürüm…
Ben düşünüyorum ama.. ama “ama” diye katliamları haklı, masum veya susma gerekçesi gören/gösterenlere de tahammül pek kolay olmuyor!

Tweetimden seçmeler
R4bia işaretiyle Mısır'da veya dünyanın her hangi köşesinde olan zulmü önleyemeyeceğimi biliyorum. Benimki zulme karşı çıkmak, hepsi bu!
www.naifkarabatak.net

15 Ağustos 2013 Perşembe

Ben sizin yüreğinizi taşıyamıyorum!

Eskiden komşusunun derdiyle dertlenmek vardı, şimdi komşusunun kimliğini sorgulayarak acısını değerlendirenler var. Eskiden komşusu açken tok yatılmazdı, şimdi komşusundan artanla servete konma derdinde olan var.
Eskiden, yeniden, dünden, yarından…
Bütün bunlar zaman ve mekânla ilgili…
İnsanlıkta ise ne zaman var, ne mekân, ne sınırlar, ne kimlikler, ne kişilikler…
Sadece acı var, mazlum var, zalim var.
Bu, yüreğinde insanlıktan eser kalanlar için…
Mısır’da binlerce insan öldürüldü, binlerce kişi ise yaşam mücadelesi veriyor.
Buna rağmen yüreğinde en ufak bir acıma hissi duymayanlar var.
Önemsenmiyor Mısır’ın acısı.
Önemsenmiyor toprağa düşen her beden.
Oluk oluk akan kan, dökülen gözyaşı, tutulan yas, dağlanan yürekler…
Çünkü Mısır, kendilerine çok uzak…
Ya o dinden değiller…
Ya renkleri aynı değil.
Belki kıyafetlerini beğenmiyorlar, belki dillerinden etkilenmiyorlar…
Oradaki çocuğu, kendi çocuklarının yerine koyamıyorlar.
Oradaki kadın, kendi kadınları değil nasılsa…
Ne gençleri kendi gençleri, ne yaşlıları…
Hiçbir bağ kuramıyorlar…
İnsanlığı bir kenara bırakınca, “ortak bir bağ” bulmakta zorlanıyorlar.
Onların demokrasi özlemi de onları etkilemiyor.
Canı pahasına darbecilere karşı dik duruşlarının onurunu takdir edemiyorlar.
Tankların, topların, ağır makinalı silahların karşısında kitapla, Kur’an’la ve nasihatle yürüyen inanların şerefini ölçmeye hiçbir ölçü aletleri yetmiyor.
Aynı ülkede kan dökülmesine alkış tutan kan emicilerin “demokratlığına” gölge düşürmemeyi, hiçbir anlayışa sığdıramasalar da, direnmeye devam ediyorlar.
Çünkü onların direnmesi, demokrasiye karşı direnmedir…
Kendilerinden olmayan herkese karşı bir dirençtir…
Demokratlıkları sahtedir, insan kılığında olmaları hiçbir anlam ifade etmemektedir.
Ölenin ırkı daha çok önem taşıyordur belki…
Belki ölenin inancı önde gelmektedir.
Ya din kardeşidir, ya din düşmanı…
Acıya renk verir onlar…
Kurşunun adres sorması gerektiğine inanırlar…
Demokratik tepkileri, kendi oylarıyla gelmeyenedir…
Halen Taksim’de halka hayatı zehir eden, insanların dükkânlarını ateşe veren, yağmalayan, talan eden, kaldırım taşlarını söken, yakan, yıkan, tahrip edenleri demokrat görenler, Mısır’da darbeye karşı duranları demokrat göremiyor.
Çünkü onlar göremiyor…
Kalp gözleri kör olmuş.
Yürekleri taşlaşmış.
İnsanlıklarını gardıroba koyup saklamışlar.
Darbeye alkış tutmayı, demokratik bir eylem gibi yutturmaya çalışmışlar.
Tıpkı batı gibi…
Bütün dünyaya demokrasi dersi veren, fikir ve düşünce özgürlüğünde sınır tanımayanların, kendinden olmayanların nasıl da yok hükmünde saydıklarının en iğrenç örneği Suriye’dir, Mısır’dır, Arakan’dır, Doğu Türkistan’dır, Afrika’nın herhangi küçük bir ülkesidir…
Hâsılı, dünyanın neresinde olursa olsun…
Derisinin rengi, dili, dini, ırkı, yaşam şekli ne olursa olsun, bütün mazlumlara acıyacak bir yürek taşımıyorsanız, sizde yürek olduğunu söyleyenlere sakın inanmayın.
Ne iş yaptığınıza da bakmayın…
İster şair olun, ister yazar.
İster gazeteci, ister hak savunucusu…
İster siyasi, ister memur, ister işçi, ister asker, polis…
Siz gidin, önce insan olup olmadığınıza baktırın.
Tahlil yaptırın, film çektirin, en gelişmiş hastanelerin tüm imkânlarını kullanın.
Bunu yapın!
Çünkü sizin gibilerin insan sayıldığı bir dünyada, bizim gibilerin yüreği patlayacak hale geliyor.
Binlerce insanın öldürülmesini sadece seyreden yaratıklar, insan olarak aramızda yer ediyor.
Siz insan olamazsınız!
Siz, ancak tüm darbeciler gibi, Mısır’daki Sisi gibi, Türkiye’deki Ergenekon gibi, dünyadaki İsrail gibi, Amerika gibi, kan emici yöneticiler ayarında olabilirsiniz.
Boşuna alıcılarınızın ayarıyla oynamayın!
Ayarsız olan bizzat insanlığınızdır.

Tweetimden seçmeler
İnsanlıktan nasibini alan herkes, zulümlerin sona ermesi için dua ediyor ama zulüm sürüyor. Kendimize bakalım, duamız bile kabul olmuyor!
www.naifkarabatak.net

14 Ağustos 2013 Çarşamba

Şerefsizliğin adını Sisi koydum!

Acılar insanı olgunlaştırırsa eğer, darbecilerin yaşattığı her acı, insanları daha çok demokrat yapar. Belki de yaşanan acıların en iyi tarafı, acı yaşatanların iğrenç yüzüne tanıklık etmektir.
Medeni olduğunu söyleyen ülkelerin,
Demokratlıkta mangalda kül bırakmayanların,
İnsan hak ve özgürlüğü diye ortalığı kasıp kavuranların,
Barış ödülü alanların,
Dünyaya demokrasi ihraç edenlerin,
Bütün herkese örnek kriterleri bünyesinde barındıranların insanlığının nerede öldüğünü görebiliyoruz.
Mesela Mısır’da…
Dün, önceki gün ve daha önceki günler…
Binlerce insan; çoluk, çocuk, kadın, genç, yaşlı…
Mısır’ı görmemeye yemin edenler, acıları da yüreğinde hissedemiyor.
Bu kurum, kuruluş ve kişilerin aslında sesi gür çıkıyor.
Mesela Mısır’da Tahrir Meydanında Mursi’ye karşı çıkanların nasıl da bir hak talebi olduğunu ballandıra ballandıra anlatıyorlardı.
Çünkü Mursi kendilerinden değildi…
Onlar gibi düşünmüyor, onlar gibi inanmıyor ve onlar gibi yaşamıyordu.
İsrailli bir çocuğun burnunun kanaması, onlar için büyük bir insanlık ayıbı olarak algılanıyor ve nefsi müdafaa yaparken bir çocuğun burnunu kanatan Filistinliler terörist olabiliyordu.
Gezi Parkında polisin ortalığı savaş alanına çevirenlere karşı attığı gaz bombası, “ibretle izlenecek” bir olay olarak günlerce gündemlerinden düşmeyebiliyor.
Mısır’da seçilmiş hükümete karşı, darbe çağrısı yapanlar demokrat oluyordu ama diğer meydanda, yani Adevviye Meydanında darbeye karşı çıkanlar için “laf söyleme” gereği bile duymuyorlardı.
Üstelik, gözü dönmüş katiller ellerindeki silahlarla rastgele ateş açıp, binlerce kişiyi yere düşürürken…
Tarihin en büyük katliamı Mısır’da yaşanıyor…
Avrupa ülkeleri, kendi kriterlerini çiğniyor, onurlarını ayaklar altına alıyor, insanlıklarını yok sayıyor, başlarını kuma gömerek, Kopenhag Kriterleriyle insanlığı nasıl yücelttiklerine inanmamızı istiyorlar.
Nato ve BM ise tamamen yok hükmünde.
Amerika, demokrasi ihraç edeceği bir ülke olarak Mısır’ın eli kanlı darbecisini gündemine bile almıyor. Sindiği köşesinde “darbe” bile diyemediği bir el koymayı nasıl isimlendireceğinin şaşkınlığını yaşıyor.
Türkiye farklı değil elbet…
Tıpkı Tahrir meydanında, seçilmiş bir iktidarı alaşağı etmenin kalkışmasını yapanlar gibi,
Taksim’de Gezi Parkını bahane ederek, seçilmiş iktidarı alaşağı etmenin yollarını arayanlar, Mısır katliamını, Gezi eylemlerine benzetebiliyor.
Oysa ortada ne armut var, ne elma…
Ama kafası karışık, ne yaptığını bilmeyen, ağzından çıkanı kulağı duymayan acayip bir kesim var.
Oysa burada her şey çok kolay...
Öylesine kolay ki, bir zamanlar el üstünde tutulan partiler, şimdi siyasi tarihin unutulanları arasında kendine yer edinebiliyor.
Bu dönem birinci parti çıkan, bir sonraki dönem sonuncu parti olabiliyor veya tam tersi.
12’inci kuruluş yıldönümünü kutlayan AK Parti, 11 yıldır bu ülkede iktidar.
Yaptıkları güzel şeyler de var, yanlışlar da…
Zaman zaman çok demokrat çıkışları da var, ırkçı yaklaşımda bulunduğu zamanlar da…
Özgürlüklerin önündeki engelleri kaldırma çabaları takdire değer; zaman zaman özgürlüğü önleyen girişimleriyse şaşkınlık yaratıyor.
Genelleme yaptığınızda, Türkiye’de bugüne dek iktidar olan siyasi partilerden artısı daha fazla, eksisi daha eksik diyebiliriz.
En azından, bir sonraki seçimde halkın desteği veya tokadı vurma şansı olan tüm iktidarlar gibi bir iktidar…
Diktatörlük söz konusu değil, belki haddini bildirilecek girişimler var.
Baskı yok ama özgürlük alanı, genişletilmeyi bekliyor.
Darbecilere karşı duruşu dik, “mesai arkadaşım” gibi acayip sahiplenmeler gereksiz.
Ama sonuçta bir siyasi parti işte, politika yapan, seçimle belirlenen, seçimle de geri gidecek olan bir parti.
Bu nedenle Taksim, asla Tahrir olamaz…
O zihniyet, dün ölen insanlığı bile sahiplenecek kadar alçaldı.
Masum Gezi eylemlerini, darbe eylemine dönüştürmeye çalışanlar bilmeli ki, artık bu dünya, eski dünya değil, bu ülke eski ülke değil.
Şimdi darbecilerin borusunun öteceği zaman hiç değil.
Millet, daha çok özgürlük, daha çok demokrasi istiyor; hem de canı pahasına, kanı pahasına.
Bu acı bize bir şeyi daha öğretti; Ortadoğu ve özellikle de kutsal topraklarda çok aşağılık yöneticilerin var olduğunu…
İşte bütün bu yöneticileri, darbe destekçilerini, darbecileri ve onun postal yalayıcılarını, maddi destekçilerini düşünerek diyorum ki, “Şerefsizliğin adını Sisi koydum. Tüm darbecilere ve onların destekçilerine ibret olsun” diye.

Tweetimden seçmeler
Eskiden “bir lokma, bir hırka”yla yetinen Yunus vardı, tarihe adını yazdıran. Şimdi makam ve ihale kapan müritler var. Biz Neye inanacağız?
www.naifkarabatak.net

Cemaat tasfiyesi yazarlara mı kaldı?

Yazının başlığına bakıp, “için için” gülmeyin. Kabul ediyorum, bu ülkede birçok şeyin tasfiyesi -ne yazık ki- “gazeteci” ve “yazar” diye geçinenlere kalmıştı veya zaten öyleydi, ihale hep onlardaydı…
Her dönem, kimi aldığı emirle bunu yapıyordu, kimi düşmanlıkla, kimi boşalacak yere konma adına. Hangi amaçla yapılırsa yapılsın ahlaki olmadığı gün gibi açık.
Aynı kesimin bir yerleri tasfiye etmeye çabalarının sonucunda, tasfiye edildiğini görmek de kaderin garip cilvesi olarak karşımızda duruyor. Özellikle Gezi olaylarında hükümeti tasfiye etmek, hatta darbeyle düşürmek için canını dişine takan bazı yazarların, teskerelerini almalarını ibretle izledik.
Elbette ne onlar işinden olmalıydı, ne seçimle işbaşına gelen hükümetler, darbeyle alaşağı edilmeliydi.
Belki burada “haddini bilmeli” diyebiliriz ama had bilmek, kimi medya kuruluşlarında çok eğreti duruyor.
10 yıldır AK Partiyi devirmeye çalışan güç odaklarının aklına nedense bir türlü sandık gelmedi.
Belki de alışmış kudurmuştan beterdir.
Belki de sandıkla asla başaramayacaklarını biliyorlardır.
Sonuç itibariyle seçimle işbaşına gelmiş bir hükümeti, seçim dışı yollarla alaşağı etmek için akla hayale gelmedik senaryoları hayata geçirdiler.
Sağa sola atılan bombalar, yanlış yerleri hedefleyen silahlar ve son olarak Gezi eylemleri…
Artık hiç kimse Gezi eylemlerinin “masum başlayıp, masum biten bir eylem” olmadığını çok iyi biliyor.
Eylem sürecinde “Hükümet gitti/gidiyor, pastadan pay alalım” hülyası görenlerin ciddi pay kavgası bile vardı.
Bunlardan birisi de medyaydı elbet…
***
İşte o medya şimdi farklı bir kavganın fitilini ateşlemeye niyetli. (Hoş buna koz verenler de yok değil…)
Belki de her kurgudan önce eşeğin aklına karpuz kabuğunu sokan eksik olmuyordur.
Bu defa da öyle olmaması için hiçbir sebep yok.
Fetullah Gülen’in başını çektiği “hizmet” diye lanse edilen cemaatle AK Partiyi güreştirmeye kesinlikle niyetli bir kesimin olduğu gün gibi açık. Cemaatle AK Parti’yi kavgaya tutuşturmak, “kim daha güçlü” diye sınamak, bilek güreşinden kazançlı çıkacağını ummak, birileri için çok kazançlı bir “deneme” olabilir.
Elbette bu, “cemaat eleştirilmez, AK Parti eleştirilmez” gibi bir taassupla söylemiyorum.
Zira eleştirmek, doğruyu bulmak adına mutlaka gereklidir. Kaldı ki, eleştirmek, karşı çıkma adına da olsa “yön gösterici”dir…
“Bakın, bizi böyle görüyorlarmış”, değerlendirmesini yapmaya fırsat verir. O taraftan nasıl göründüğünüze bakıp, kendinize çekidüzen vermenizi sağlar.
Kaldı ki, cemaat, 10 yıldır AK Partiye destek veriyor.
Hatta sadece destek vermekle kalmıyor, yayın organlarıyla da önünü açıyor.
Özellikle Ergenekon gibi kritik ve çok zor bir davada cemaatin aldığı risk, gözden ırak tutulamaz.
Ama esas olan bunlar değil…
Esas olan, cemaatle partiyi “aynı” gibi gösterip, “farklı kulvarda” hizmet edenler olarak görülmemesidir.
Cemaatin hizmet alanı bellidir, “siyaseti dizayn etmeye” kalkışmamalıdır.
Partinin hizmet alanı bellidir, “cemaatleri zapturapt altına” alma çabasında olmamalıdır.
Olması gereken ve olanları sıralarsam köşemin yetmeyeceği muhakkak…
Sadece Fetullah Gülen cemaati değil, diğer cemaatler için de bu geçerlidir.
Cemaatler, dini hassasiyetleri olan “hizmet” kuruluşlarıdır.
Buralarda öğrenci yetiştirilir, Kur’an-ı Kerim öğretilir, İslami kural ve kaidelerle ilgili geniş bilgiler aktarılır ve elbette sağlıklı dini bilgi edinilmesi için gayret sarf edilir.
Ülkede olanları doğru aktarma adına da kendi tabanına yönelik yayın organları ve kitaplar neşrederler.
Hepsi “doğru” ve “mutlak” değildir elbet.
Zaten cemaat, “aynı düşünen ve aynı idealleri olan insanlar”ın birleşmesiyle meydana gelen oluşumlardır.
Hem sana göre doğruyla, bana göre doğrunun “hayatın bütün alanında” olması kabullenilemez. Hele hele söz konusu inançsa bu, çok daha farklı, çok daha hassastır.
Cemaatler, bu tür çalışmalarını “iyi niyetle” yaparken, ülkenin de “emin ellerde” olması için herkes gibi “siyasi tercihi” taşırlar ama sandıkta…
Cemaat güçlüyse sayısal olarak da hatırı sayılır bir orana sahipse o zaman birilerinin iştahı kabarır.
Zira “kayacak oy”un, siyasi dengeleri altüst edeceğini iyi bilirler.
Ergenekon, Gezi gibi girişimlerle alt edemedikleri AK Parti hükümetini, “çatırdatarak” yenmeyi amaçlayabilirler.
Kullanılmaya her zaman hazır olanlar ile “zaten karşı” olanların birleşmesiyle çakmağı çakmaya hazır hale getirilir.
Bu iki oluşumu, kavgaya tutuşturmayı ve bundan cemaati tasfiye ederek, AK Parti’yi dışlamayı hedefleyen yazarlar, bunda başarılı olur mu bilemem…
Ne yazık ki, bugüne kadar yapılan tasfiyelerin çoğuna imza atmayı becerdiler…
Ama bu oyunlar şimdi pek revaçta değil.
Belki de oyun kuranların başarısızlığı, oyuna dâhil edilmek istenenlerin ferasetiyle önlenir, kim bilir…

Tweetimden seçmeler
Parti değiştiren vekiller, orada nasıl rahat eder düşündünüz mü? Mesela eski partisinden “falanca yere gidiyorum” deyip destek ister mi? :)
www.naifkarabatak.net

11 Ağustos 2013 Pazar

Tanırım, mesai arkadaşımdır!

Darbe yapma konumunda olan veya hazırlanan darbe planlarının her hangi bir yerinde görev alan kişilerin “tanırım, iyi çocuktur” sahiplenmesini anlayışla karşılamak gerekiyor. Zira ya görevi veren bizzat kendisidir ya mesai arkadaşıdır.
Hem biz, insanların mesai arkadaşını kurtarma adına birçok kirli hesapları örtbas etmeye çalıştıklarını biliyoruz…
Bilmediğimizse darbeye karşı dik duranların “Tanırım, mesai arkadaşımdır” sahiplenmesidir.
Ergenekon Terör Örgütü yönetici ve üyelerine bir biri ardına cezalar yağdı ama bunların içinde sadece birisi çok ses getirdi; Eski Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ…
Hani yerden çıkan silahlar için “boru bunlar, boru” diyen…
Hani darbe planlarını buruşturup, “kâğıt parçası” diyen…
Hani savaş gemisine, savaş elbisesiyle çıkıp, “darbe” mesajı veren…
Hani komutanları arkasına alarak, hükümete kükreyip, “bulun bunları” diye emir yağdıran…
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbuğ’un aldığı müebbet cezaya üzülmüştü…
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın da üzüntüsü vardı, üstüne de kızgınlığı…
Hatta yargı sürecinin henüz bitmediğini söylüyor, tıpkı darbe yanlılarının “Bu işi AHİM’e götürürüz” tavırlarını destekler şekilde AHİM’e gidilebileceğini işaret ediyordu.
Başbakana göre AHİM’den çıkan karar, Başbuğ’un suçsuzluğunu gösterebilirdi…
Çünkü Başbuğ, mesai arkadaşıydı…
Bu işte bir “bit yeniği” yoksa “bir yiğit”lik olduğuna kuşku duymuyorum.
Hakkını yemeyelim, Yiğit Bulut, henüz Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı hararetli savunmaya geçmemişti ama Başbakan, İlker Başbuğ’un “Terör Örgütü Yöneticiliği” suçlamasıyla yargılanmasını içine sindirememişti.
Tutuklu olarak davanın sürmesini de hoş karşılamamıştı.
TSK’nın başı olmakla, terör örgütünün başı olmanın farklı olabileceğini bilerek bunu söylemişti.
Her genelkurmay başkanının terör örgütü yöneticisi olmadığını da üstelik iyi biliyordu.
Gerekçesi çok geçerliydi, kendince; Mesai arkadaşıydı…
Geçmişe dönüp baktığında, neler görebileceğini de biliyordu…
Mesela 27 Mayısta, 37 düşük rütbeli subay ve yüksek rütbeli subaylar da, Adnan Menderes’in mesai arkadaşıydı…
Mesela Kenan Evren de birilerinin mesai arkadaşıydı…
Başta Süleyman Demirel’in…
Sonra Bülent Ecevit’in…
Sonra Alparslan Türkeş’in…
Ve tabii ki Necmettin Erbakan’ın…
Hatta Erbakan’ın başka mesai arkadaşları da oldu; 28 Şubat’ta…
Hüseyin Kıvrıkoğlu bunlardan birisiydi…
Sincan’da tankları yürüten Çevik Bir de Erbakan’ın mesai arkadaşıydı…
Sonra 27 Nisan’da bir gece yarısı bildirisi yayınlayan da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın mesai arkadaşıydı…
Başbakanın başörtülü eşini GATA’ya almayan da, bizzat başbakanın mesai arkadaşıydı…
“Aaaa bunlar benim mesai arkadaşım. O zaman darbe yapmayalım. Zulmetmeyelim. İşkencede bulunmayalım. Asmayalım..” denmedi…
Çünkü bütün bu kanunsuzluğu yapan veya girişenlerin “mesai arkadaşı” birlikte yol yürüdükleridir, birlikte olmak zorunda oldukları değil.
Başbakanın bunu idrak edememesi, cumhurbaşkanının bunu anlayamaması mümkün değil.
Zira ülkemizin uzun bir darbe tecrübesi var ve bunun çoğunluğu da inançlı insanlara karşı yapılmasıyla meşhurdur.
Ancak, yapılan her darbe; hedeflenen kesimi değil, toplumun tüm kesimini derinden etkiler.
Ülke uçuruma doğru gider, ekonomi allak bullak olur, insanların özgürlüğü tümden elinden alınır ve hukuksuzluk, yurdun dört bir yanını kısa sürede etkisi altına alır.
Burada sadece postal yalayıcılar kazanır; o da işi bitip, bir kenara atılana kadar.
Eski Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ’un “Terör Örgütü Yöneticisi” olup olmadığını bilmemiz kesin olarak elbette mümkün değil. Ancak, mahkeme, delilleri yeterli görerek “müebbet” gibi ağır bir cezaya çarptırdı.
Sonunda aklanabilir mi bilemem…
Bildiğimse eğer o planlanan darbelerden sadece birisi gerçekleşseydi, biz şimdi bunlar yerine çok daha farklı şeyler konuşurduk.
Belki de onuncu yıl marşını ezbere ve en gür sesimizle okuma cezasına çarptırılır, aksinde prangalara vurulurduk.
Doğrusu İlker Başbuğ’u terör örgütü yöneticisi görmek, yüreğinizi acıtabilir.
Onun tahsili, kariyeri ve son kertedeki makamı, sizi insan olarak derinden etkileyebilir.
Ama bu, suçsuzluk karinesi sayılamaz.
Yoksa tersinden de bakabilirsiniz; eğer İlker Başbuğ suçluysa, cumhurbaşkanı, başbakan ve ilgili bakanlar da o kadar suçlu dersiniz…
Eğer bu düşünce saçmaysa, “mesai arkadaşımdır” diye aklamaya çalışmak da en az o kadar saçmadır.
Zira, hükümete karşı yapılan darbe girişimi, “mesai arkadaşı” hedef alınarak yapılır, asıl “mesai arkadaşları” olanlarla birlikte…
Siz, boş yere “Tanırım, mesai arkadaşımdır” deme yanlışlığına düşmeyin.
En azından bu sizin demokratlığınıza gölge düşürür.
Yandaşıyla, candaşıyla ve muhalefetiyle “Af” lafını da asla ağzınıza almayın…
Unutmayın ki, millete karşı girişilen veya girişilecek bir kalkışmanın muhatabı, milletin ta kendisidir.
Bu millet darbeciler asla unutmaz, milleti hor ve hakir görenleri unutmaz.
Bir de onları affedenleri asla unutmaz…
Demokratlık böyle bir şey, boru değil ya…

Tweetimden seçmeler
Cemaat-parti kavgası yok diyen Zaman gazetesinde, nedense her gün bir yazar bu konuyu gündemine alıyor. Partiyle cemaat karıştırılmamalı.
www.naifkarabatak.net

5 Ağustos 2013 Pazartesi

Koğuş kalk ve bak!

Aslında ülkemiz darbe veya darbe teşebbüsüne çok alışkın olan bir ülkeydi. Sadece darbe veya teşebbüsü değil, seçimle işbaşına gelmiş hükümetleri hizaya getirme adına verilen muhtıralara da alışkın bir ülkeydi. Bir başka deyişle, devlet içinde derin yapılanmanın olduğu sır değildi. Buna rağmen de 2007 yılında, bir ihbarla ortaya çıkan ve çorap söküğü gibi bir biri ardına yapılan tutuklamalarla gündeme oturan oluşumun adının Ergenekon olduğunu sonradan öğrenecektik.
Ve bunun Terör Örgütü olduğu da, dün açıklanan kararla tescil edilecekti.
Bütün bu yaşananlara rağmen, halen Ergenekon diye bir örgüt olmadığını, yerden çıkan silahların “boru” olduğunu söyleyenler hiç eksilmedi.
AK Parti hükümetini devirmeye dönük bir operasyon öncesi yakayı ele veren örgütün yargılanması, bu nedenle “siyasi” bulundu.
Oysa iktidarda CHP’de olabilirdi, MHP’de veya bir başka parti de…
Sorun, iktidarda kimin olmasından çok, kimin yetki alanının daraltıldığıyla doğrudan ilintiliydi.
Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana “bu ülkenin esas sahibi biziz” diyenler, hem halka, hem de seçilmiş hükümetlere karşı korku unsuru olmaktan geri durmadılar.
Hükümetleri seçen halktı, hizaya dizen asker veya derin ilişki ve bağlantıları olan güç odaklarıydı.
En kötüsüyse demokrasiye olan inancını her platformda dillendirenler, antidemokratik bu uygulamayı içlerine sindirebiliyorlardı.
AK Parti sindirememişti, sorun buradaydı…
Bu ülke elbette Cumhuriyetle yönetiliyor, demokrasiyle de idare ediliyordu. Lafta olduğunu söyleyen de yoktu, göstermelik seçimlerle irademizi belirlediğimizi söyleyen de…
Seçilen her hükümet, yasaların dışında uyması gerekli olduğu dikte edilen kuralların dışına çıkamıyor, yasa yapmakla yükümlü meclis bile neyi değiştirirse değiştirsin, yazılı olmayan kuralları değiştirmeye gücü yetmediği gibi, lafını etmeye de korkuyordu.
Bunu dillendiren veya direnen ya suikasta kurban gidiyor ya ne olduğunu bilmediği bir şekilde alaşağı ediliyordu. Partisi kapatılıyordu, ortam karışıyordu, nereden bittiği belli olmayan acayip insanlar türüyor, sanal korkularsa her zaman yedekte tutuluyordu. Aslında gerilen bir ortam yoktu, tehlikede olan bir ülke söz konusu değildi. En büyük tehlike gücü elinde bulunduranların gücü kaybetme korkusuydu.
2007 yılında bu korku tavan yaptı.
Bir ihbarla başlayan süreç, bir darbe hazırlığının ipuçlarını veriyordu.
Bir anda yerden fışkıran silahlar bulundu, bir anda her şeyi tastamam darbe planları ortaya döküldü.
Halkın vergileriyle maaş alan, seçilen hükümetçe görevlendirilen kamu görevlileri, devleti ele geçirme planları yapıyor, bütün bir millete hayatı zehir etme üzerine çabalıyorlardı.
Öyle gözü dönmüşler vardı ki, çoluk çocuğu havaya uçurmayı, cami bombalamayı, Yunan Jetlerini düşürmeyi ve ülkeyi bilinmedik bir savaşa sokmayı bile göze almışlardı.
Onlar için esas olan, kendi güçlerinin devamıydı, millete ne olacağı değildi.
Ergenekon Terör Örgütü üyelerine verilen cezaları çok bulanlar, darbe gerçekleşseydi, koca bir millete ne olacağını iyi tahlil etmeleri gerekiyor.
Zira darbe, sadece AK Partililere vurulmayacaktı. Balyoz, herkesin kafasına inecek, insanlar özgür bir ülkede yaşamayı sadece hayallerine bırakacaklardı, o da korkuyla…
Sanıkları masum gösterenler, “kudretli” olduklarında neler yaptığını iyi hesap etmeli, o günlere dönüp, hafızayı yoklamalılar.
Demokrasiyle yönetilen bir ülkede “Yüzde 95’le gelseniz de iktidar etmeyiz” diyenlerin, bu gücü nereden aldığı, böyle bir hakka nasıl sahip olabildikleri, 70 milyondan fazla insanın iradesini nasıl yok sayacaklarını da düşünmeleri gerekiyor.
Savaş Gemisine çıkıp, “Burada, bu toplantıyı neden yaptığımı herkes iyi bilir” diyerek, savaş üniformasıyla verdiği pozun, koca bir milleti sindirme amacı güttüğü de hesaplanmalıdır.
28 Şubat’ta ortaya çıkan oyuncuların benzerlerinin sahne alması, internette yalan haberler yayılması, gazetelerin satın alınması, bürokrasinin elde tutulması, alttan alta işlenmesi, insanların fişlenmesi, korku toplumu oluşturulması ve insanların gölgesinden korkacak hale gelmesi “hoş görülecek” bir girişim değildir.
Bugün, “PKK’yla muhabbet, paşalara muhabbet” diyenler de çok iyi biliyor ki, bu örgüt, PKK’yı da, Hizbullah’ı da “dilediğince kullanan” ve aslında doğumunu sağlayanlardı.
Yani PKK’ya karşı çıkanlar, PKK’yı doğurana karşı çıkamıyor, onu ayrı bir yere koyarak “demokrat” tafralarına bürünüyorlardı.
Oysa esas olan terör örgütü, Ergenekon’du…
Gerisi, ona hizmet eden taşeron örgütlerdi.
Ve o gidince, ülkede barış havası esti, çözümsüzlüğe direnenlerin borusu ötmemeye başladı. Sırf kendi güçleri devam etsin diye toprağa düşen Mehmetçikler olmadı…
Bütün bunları düşündüğünüzde, ülkede idam cezası olsaydı, hepsinin darağacını çoktan hak ettiğini anlayabilirdiniz.
Menderes ve arkadaşları, bu gücü kırdıkları için darağacına gittiler, bu millete ihanet ettikleri için değil…
Başından beri Ergenekon’un avukatı olan CHP’ye ve onun Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, işte savunduğunuz örgüt ve iğrenç emelleri. İşte üye olmak için can attığınız silahlı terör örgütü…
Ve Silivri’de ceza alanlara…
“Koğuş kalk!” talimatını alanlar kalkmalı, uyanmalı ve bu ülkenin, hatta bu dünyanın kendi idare ettikleri dünyadan çok uzak olduğunu artık görmeli ve anlamalılar.
Mısır’a baksınlar, darbe yapanlar, henüz koltuklarında rahat oturamadılar ve oturamayacaklar da…
Bu dünya, darbecilerin dünyası değil, özgür ve demokrat insanların dünyasıdır.

Tweetimden seçmeler
Koğuş kalk! Ülkeme demokrasi geldi, kalk ve milletin vergisiyle millete kafa tutulamayacağını öğren. Şimdi yatabilirsiniz, mışıl mışıl!
www.naifkarabatak.net

4 Ağustos 2013 Pazar

Ben korkmuyorum, sen kork!

İran’ın yeni Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, parlamentoda yemin ederken, Suriye’de eli kanlı terörist Beşşar Esed rejimine de destek vermeyi ihmal etmedi. Hatta “arkandayız” diyerek, korkmaması gerektiğini söyledi.
Suriye ile İran halkları arasındaki derin, stratejik ve tarihi bağları dünyadaki hiçbir gücün koparamayacağını söyleyen Ruhani, İran İslam Cumhuriyeti’nin, Suriye ile ilişkileri güçlendirmeyi amaçladığı ve bunu, bütün engellere göğüs gererek yapacaklarını söyledi.
İran, “İslam Cumhuriyeti” olduğunu söyleyen bir ülke…
Halkının özgürlüğünü “İslam” adına elinden alan, yine eli kanlı teröriste “İslam” adına destek veren ucube bir anlayışa sahip bir ülkedir İran…
Zalim İran Şahı Rıza Pehlevi’den ülkesini teslim alan, halkın kurduğu bir yönetim.
Zulümlerle dolu uzun bir zaman diliminden sonra, halk ayaklanmasıyla İmam Humeyni’yi Kum kentinden Tahran’a taşıyan bir ülke…
Böyle bir tarihi dönüşümü olan bir ülkenin, Suriye’yle nasıl bir benzerlik kurduklarını anlamakta zorlanıyorum.
Bu hangi tarihsel bağmış, doğrusu anlayamadım.
Kadınları öldürmek mi?
Çocukları katletmek mi?
Kendi halkının üzerine top, tank, tüfekle saldırmak mı?
Tarihi bir kenti, ibadethaneleriyle birlikte yerle bir etmek mi?
Kürtleri insan yerine koymamak mı?
Mezhepsel çatışma çıkarmak için yalan yanlış bilgileri yaymak mı?
Kendi öldürdüğü minicik bebekleri, “Allah” diyen insanların üzerine atmak mı?
İran’la Suriye arasında nasıl bir stratejik bağ var?
Hangi tarihi bağları koparmaya güç yetirilmeyecek?
Esed, neyden korkmayacak?
Bu soruları çoğaltmak mümkün ama benim zoruma giden, Müslüman olduğunu söyleyenlerin, katliama arka çıkması.
İnandığınız dinde cinayet işlemek yok.
Minicik bedenlere kuşun sıkmak yok.
Hatta bu savaş da olsa, barış da olsa kadın ve çocuklara karşı girişilecek böylesine aşağılıkça bir eylem, İslam dininde de yok, başka dinlerde de…
Şu da bir gerçek ki, insan öldüren Müslüman olamaz.
Ya o başka bir dindendir ya dinsizdir ya da çok aşağılıkça bir maskeyle iğrenç yüzünü gizlemeye çalışmaktadır.
Adının ne olması, neye inandığı, nasıl yaşadığı, neleri kutsadığı, hangi değerlere sahip çıktığının hiçbir önemi yok.
Eğer bir insan, zulmediyorsa,
İnsanları öldürüyorsa,
Kadın ve çocuklara kıymadan hedef tahtasına koyabiliyorsa bu insan, asla ama asla Müslüman olamaz.
“Müslümanım” demek veya “İslam Cumhuriyeti” adını kullanmak, birilerini Müslüman yapmak için yeterli değildir.
Amerika’nın uşağı, İsrail’in oyuncağı haline gelen Ortadoğu’nun bütün ülkelerinde yöneticilerin “Müslüman” tavırları, onların Müslüman olarak tanıtılmayacağını özgürlük isteyen halkına gösterdikleri zulümle biliyoruz.
Mısır’da, halkın seçtiği iktidarı alaşağı eden Sisi, beş vakit değil, bin vakit namaz kılsa da, onun küffarın hizmetinde birisi olduğunu değiştirecek hiçbir fıkhı bilgi bulmak mümkün değildir.
Suriye’de insanları katleden Esed’in hangi dinden olması hiç önemli değildir.
Irak’ta Saddam Hüseyin’in, Libya’da Muammer Kaddafi’nin tekbir getirip namaza durması, onların yaptığı zulmü haklı gösteremez.
Sadece bu değil elbet, bir Müslüman, yaşam şekliyle Müslüman olabilir, lafın gelişi olarak değil.
Bir Müslüman hırsızlık yapamaz, haram yiyemez, milletin hakkını gasp edemez, işkence yapamaz, zulümle adı anılamaz…
Helali haram diye gösteremez, içki içemez, faiz yiyemez…
Bütün bunları yapanları “günahkâr” olarak göstermek, bu eylemleri İslam’a mal ettirmeye neden olamaz.
Hele hele katliamı aşarcasına, aşağılıkça, korkakça, sapıkça insanların üzerine ateş açamaz…
Bunu yapanın Müslüman olup, olmaması, İslam dinine bir helal getirmez, sadece o kişinin ne kadar alçalabildiğini gösterir hepsi o…
Peki ya destek verenler?
Bütün bu iğrençliklere destek verip, “arkandayız, korkma” diyenler, en az bu cinayeti işleyenler kadar alçaktır, adidir…
İran’ın yeni Cumhurbaşkanı, Esed’in neyden korkmaması gerektiğini öğütlediğini bilmiyorum.
Öte dünyada hesabı görülürken, şefaat edecek yüzünün olacağını sanıyorsa yanılıyor.
Kanımca, Esed’i boş versin…
Katliama arka çıktığı için korkması gereken birisi varsa, tam da o kürsüde, bu iğrenç lafları söyleyendir, başkaca da bir şey bilmem gerekmiyor…

Tweetimden Seçmeler
Her karanlık gecenin bir nurlu sabahı vardır. Önemli olan sabaha değil, nura ulaşmaktır.
www.naifkarabatak.net

1 Ağustos 2013 Perşembe

Bu defa yargı “kral çıplak” diyendi! (2)

Bu yazı, dünden devam eden bir yazı olduğundan, lütfen önce dünkü yazımı okuyun, biz hikâyemize devam edelim…
Kral genç terzinin “şartım var” sözünden etkilenmiş ve devam etmesini söylemiş; “Giysiyi bitirene kadar işimize hiç kimse karışmayacak.”
Kral için zaten zor bir şey yoktu, bundan kolayı ise hiç yoktu. Öyle de olmuş. (sıkıysa olmasın..) Ama kralın canı biraz sıkılmış. Çünkü “hiç kimse”nin içinde kral da varmış. Koskoca kralı, aynı grupta değerlendirmek tam bir küstahlıktır ya neyse…
Genç terzi hemencecik işe koyulmuş. Her gün keselerce altın istemeyi de unutmamış tabi…
Aradan günler geçmiş, kral, verdiği söze karşın merakını yenemeyerek gizlice terzinin odasına dalmış. İlginç, terzi çalışıyor ama ortada görünen hiçbir şey yok. Kral kükremiş tabii. Bunu bekleyen genç terzi istifini dahi bozmamış; “Majesteleri, bu kumaşı sadece akıllı insanlar görebilir, dur göstereyim, bakın nasıl da güzel, öyle değil mi?”
İşte kralın aptalları oynamasının tam sırası; “Eee.. ee.. vet” diye kekeleyerek onaylamış.
O zamanlar twitter âlemi yokmuş ama yine de yurdun dört bir yanında kralın muhteşem elbisesi konuşulur olmuş.
Ve nihayet beklenen gün gelmiş...
Terzi elbisesini krala giydirip, karşısına geçerek bir aşağıya, bir yukarıya bakmış, bir geriye çekilmiş, bir ileriye fırlamış. Hayranlığını nasıl ifade edeceğini şaşırmış birisi gibi dönüp duruyor, kıpır kıpır oynuyormuş.
Kral tam şokta, aşağıya bakıyor, takım taklavat orada. Yukarıya bakıyor üzerine hiç bir şey yok. İnanmıyor, aynaya bakıyor yine yok. Çırılçıplak, hatta cıscıbıldak kral, uluorta öylece duruyor, anadan üryan bir şekilde…
Vardır bir hikmet, kendimi aptal diye dünya âleme gösteremem ya deyip, terziye teşekkür ederek, konuğunu karşılamaya doğru gidiyor. Sadece konuk değil, hem kral ve konuğunu merak eden ahali, hem de dillere destan olan sadece akıllıların görebileceği şekilde tasarlanan kralın elbisesini görmeye gelenler…
İlk şaşkınlık, konuk kralda yaşanmış…
Ama o da “Sadece akıllıların görebileceği” bir elbiseyle kendisini karşılayacağı haberlerini aldığı için “akıllı olduğunu” gösterme çabasındaymış, susmuş…
Hiç kimse ima yoluyla dahi krala “çıplak olduğunu” söyleme niyetinde değilmiş. Korkularının birazı kraldansa, çoğu ise kendi korkularındanmış. Yani aptal olmak, deli diye anılmak, akıllı olmadığının her yerde söylenmesi gibi…
Zaten hepsi akıllıymış, akıllarından yana sorunları yokmuş. Bir başkasının “aptal” demesi, onları incitebilirmiş. Kaymak tabakadanmış hepsi, üst seviyelerdeymiş. Saray soytarısı da varmış içlerinde, makam ve mevkii sahipleri de. Âlimleri de varmış, bilginleri de. İşçisi de, memuru da, getir götür işi yapan da. Şairi de oradaymış, yazarı da, sanatçısı da…
Hal böyle olunca “kaymak” tabakanın adab-ı muaşeret kurallarına uymasından ve susmasından daha doğalı olamazdı, öyle oldu…
Hep o çocukla karşılaşana kadar…
Allah’ım bu ne görgüsüzlüktü, bu nasıl bir yetişme biçimiydi kimse bilmiyordu…
Kalabalığın tam ortasında, bir anne, elini çekiştiren çocuğuna sahip olmak için nasıl da kaba saba hareketler yapıyor, Aman Allah’ım…
Ve çocuk, kral dinlemiyor, yüksek yüksek bürokratları umursamıyor, hatta saray soytarılarını bile önemsemiyor, bağırdıkça bağırıyor…
-Anne, kız anne, anne diyorum sana…
-Bak, aaa bak anne kral çıplak, hem de cıscıbıldak…
O ana kadar kralın çıplak olduğunu hiç ama hiç umursamayan bütün ahali, önce kralın çıplaklığını fısıldamaya, sonra yüksek sesle söylemeye başladı. Kralın yanında bulunanlar da, çocuğun sözleriyle pürdikkat krala bakıyor ama akıl perdesinin kapatacağı bir elbise göremiyorlardı.
Şimdi bu hikâyenin devamı yarına desem bana kızarsınız, o nedenle demiyor, hemen toparlıyorum. (Çabuk herkes yerine..)
***
Kralı, sizin tabularınız olarak alın. Bu bazen lider olur, bazen siyasi bir parti, bazen de makam, mevki veya güç, para, kadın, hatta bazı yerlerde aşiret, ağa, bey, paşa…
Gerçeği görmenizi engelleyen her şey, “akıllıların göreceği elbise” aldatmasından başka bir şey değildir.
Doğrusu, “Bana bir masal anlat” diyen yoktu ama bazı konuları masal dışında hiçbir şeyle anlatamayan ilginç bir ülkeydik. Zira herkesin anlattığınız konuya karşı ya hassasiyeti ya karşı çıkışı vardı ve sizi yaftalamak için hazır kıta bekliyorlardı…
Onlar hazır kıta beklerken, hiç kimsenin özgür düşüncesini ortaya koyması mümkün olamıyordu. Bu nedenle mahalle baskısı, sadece muhafazakâr veya radikal kanatta değil, toplumun kaymak tabakalarında da kendini gösterebiliyordu. Bunun en taze örneği, Gezi eylemlerinde kendini gösterdi. Neredeyse eyleme destek vermeyen herkes hain, destek veren herkes de darbeciydi…
Aslında, hiç birimiz çocuk değildik, sadece çocuk cesaretine sahip değildik hepsi o. Oysa her şey gözümüzün önünde yaşanıyordu, üstelik de ülke olarak çok ama çok tecrübeliydik…
Konumuz ise Gezi eylemleri değil, zorunlu askerlik…
Çok taze bir örnek ama çok cesur, çok kararlı, çok doğru, çok yerinde bir karar. Milyonların haykıramadığını haykıran bir karar. Profesyonel askerliğe nasıl da ihtiyaç olduğunu gösteren bir karar;
“Aptal sayılırız” diyenler, “hain biliniriz” diye düşünenler ve “şuna bak, şuna” diye küçümsemelere karşı susanlar, çok iyi biliyor ki İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi ‘sahte çürük raporu’ davasındaki gerekçeli kararı, Kral Çıplak demekten çok daha cesur bir çıkıştır. Ne demişti; “Köyünden ve kasabasından çıkarak izin dönemi dışında, ailesinden uzak kalan pek çok erbaş ve erin fiziksel tecrit edilmişliği üst düzeydedir”
Bunu hepimiz biliyoruz ama “cilalayıp” anlattıklarımız, yaşadıklarımızla tastamam tezattır…
Oysa dünyanın her tarafında, hayatının baharında, gençlerin “zorunlu” askerliği, geçmişte kalması gereken, modern zamanlarda asla bir karşılığı olmayan ilkel ve çağdışı bir uygulamadır.
İşte bas bas bağırarak ‘kral çıplak’ dedim.
Tıpkı İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi gibi…
Askerlik, bir ülke için olmazsa olmaz da değildir, kolay vazgeçilecek bir görev de değildir. Ancak bu, bir görev gibi, bedeli karşılığında yapılır. Diğeri angarya olarak bakılacak ama kutsal görev diye cilalanacak, zorunlu alıkoymadan başka bir şey olmayacaktır.
Zorla güzellik, sadece masallarda oluyor, gerçekte öyle bir şey yok.
Belki de kendi kendini kandıran ve aptal görünmekten korkanlar var, hepsi o…

Tweetimden seçmeler
Varlık Barışında ilk dönem bitmiş. Kusura bakma Sayın Maliye Bakanım, bu dönem, barışacağım bir varlığım olmadı. Bir dahakine görüşelim :))
www.naifkarabatak.net

31 Temmuz 2013 Çarşamba

Bu defa yargı “kral çıplak” diyendi! (1)

Ramazan tadında bir yazı olsun istedim. Bazen güldürsün, bazen düşündürsün ama haykıracağı kadar, “Kral Çıplak” diye haykırabilsin. Gülerken de, güldürürken de, hatta üzerken bile gerçekleri haykıran olsun istedim…
Biraz hikâye serpiştirelim, biraz masal dünyasında gezinelim, biraz oradan, biraz buradan…
Ama sonuçta bugüne dek söylemediğimizi haykıralım; Kral Çıplak diyelim…
Ancak başta bir uyarı yapmam gerek.
İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi’ni çocuk yerine koymaya niyetim yok. Bunu baştan söyleyeyim de sonra Adliye koridorlarında tur atanlardan olmayayım.
Ama ortada bir çocukluk var…
Bu, gerçeği haykıran bir çocukluk…
Hepimiz, bulunduğumuz çevreye göre “bize ne derler”, ya da “nasıl karşılarlar”, belki de “hain damgası yer miyim?” gibi kaygılarla sus pus olduğumuz bir zamanda, İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi, “Aaaa Kral Çıplak” deyiverdi…
Mahkeme ne dedi de bir masalı hatırladım, onu sona bırakalım…
Biz masalımıza geçelim…
Efendim, meşhur hikâyeyi bilirsiniz.
Dilden dile anlatılan bir masal vardır.
Merak etmeyin, bilmiyorsanız birazdan okuyacaksınız
***
Bir varmış, bir yokmuş diye başlardı bütün hikâyeler.
Develeri tellal ederdik, pirelere berber önlüğü giydirirdik.
Sonra annemizi uyutmak için beşiğinin başına geçer, tıngır, mıngır sallamaya başlardık…
Ve bir hayal aleminde başlayan, dilden dile anlatılan öyküyü merakla, sabırla, heyecanla, kahkahayla dinlerdik/anlatırdık…
Çok eski zamanlarda, bilinmeyen bir ülkede, adı bilinmeyen bir kral yaşarmış.
Kral olmakla, bütün aklın kendinde toplandığına inanmak gibi bir de ukalalığa sahipmiş.
Sadece bu değil tabii, bir de o zamanın en iyi giyineninin de kendisi olduğuna inanırmış.
Zaten bir kendisi varmış, bir de diğerleri…
Dünyanın en akıllısı oymuş.
Ondan yakışıklı, ondan güzeli yokmuş…
Akıllı o, güzel o, yakışıklı o, boy onda, pos onda, endam onda, cilve onda, çalım ondaydı…
Hani demokrasiyle yönetilen bir ülke olmadığı için, seçimle gelen bir kral da değildi. Yani burada hemen ‘Gezi’ sponsorlarının Krala darbe planlamasının âlemi yoktu…
Gel zaman, git zaman komşu ülkenin kralı müstesna kralı ziyarete gelecekmiş. Daha önce aralarında “en iyi” tartışması yaşandığından olmalı ki, kral, farklı şekilde konuğunu karşılamaya niyetlenmiş.
Bunun için hiçbir ülkede görülmesi mümkün olmayan bir elbise diktirilmesini istemiş. Çağırmışlar ülkenin en iyi terzilerini…
Hani o zaman modacı denmediği için Cemil İpekçi’nin burada alınganlık göstermesine gerek yok.
Tellaklar meydanlara inmiş, “duyduk duymadık demeyin” diye peşinen suçlanacakları için halkı uyarmak zorunda kalmışlar. Bu arada o ülkenin MİT’i de harı harıl ünlü terzileri bulup, evlerine gece yarısı operasyonları düzenliyorlarmış.
Tabii bu arada herkes maharetini sergiliyor, Kral da beğenmeyip, bir kenara atıyormuş.
İşte ne olduysa orada olmuş…
Genç bir terzi, elinde hiçbir şey yok, tir tir titriyor…
Kral bundan da bir şey beklememiş, doğrusu biraz da acımış. (Aaaa merhameti varmış diyen çıkmamış!)
Ne yaptığını sormuş tabii.
Genç, hayatının kumarını oynamaya niyetlenmiş.
Nasılsa bedeninin üzerinde duran kellesi tehlikede…
Beğenmezse kelleden olacak ama ya beğendirirse…
Kralın aklıyla dalga geçmek gibi büyük bir risk almış.
-Majesteleri, size öyle bir kumaş dokudum, öyle bir elbise dikeceğim ki, bunu sizden önce hiç kimse giyinmemiş olacak.
Kral umutlanıp umutlanmama konusunda henüz karar verememiş.
Terzi devam etmiş; “Ancak bir şartım var..”
Bak şu ukalaya…
Zaten kral ukala, bir de terzi ukala…
Belki de deli deliyi görünce değneğini saklarmış…
Öyle olmuş…

Devamı Yarına…

Tweetimden seçmeler
İnanıyorum, bir gün direklere monteli hoparlörlerden gelen bir ses duymayacağım. Bu kent de bir gün gelişecek ve kasaba olmaktan kurtulacak!
www.naifkarabatak.net

30 Temmuz 2013 Salı

Birand’ın itirafında iki ibret!

Bir kitap yayınlandı ama kitaptan çok, içeriğinde bulunan bir itiraf gündemimize girdi. Bir süre önce aramızdan ayrılan Gazeteci Yazar Mehmet Ali Birand’ın, vefatından dört gün önce yaptığı bir itiraf, bütün medya kuruluşlarında önemli yer tuttu ama aslında başka mesajlar vardı, o atlandı…
TESEV Başkanı Can Paker’in hayatının anlatıldığı Fatih Vural’ın kaleme aldığı “Geriye Bakmak Yok” kitabında, Mehmet Ali Birand’ın Paker’in evinde son yediği yemekle ilgili detaylar ve sonrasındaki görüşler yer alıyor.
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun katıldığı yemekte Birand, Davutoğlu’nu dinledikten sonra sarf ettiği “AK Parti ile ilgili ne çok şeyi yanlış biliyor muşum?” sözü, haberlerde ve yorumlarda öne çıkmasına sebep oldu.
Kimi bu sözü eleştirmek için öne çıkardı, kimi AK Parti’yi övmek için.
Ama ben olaya başka açıdan baktım.
72 yaşında aramızdan ayrılan duayen meslektaşımız, “yeni yetme” meslektaşlarımızın aksine “öğrenmeye susamış” birisiydi.
Halen öğrenecek çok şeyi vardı.
Ununu eleyip, eleğini asmamıştı.
“Çok okudum, çok gezdim, çok gördüm” diye düşünerek, “her şeyi ben bilirim” tafrasında değildi.
Ve halen “yanlış bildiği” konuyu açıkça söyleyebiliyordu.
Henüz kitabı okuma şansım olmadı ama haberlerde alıntılandığı kadarıyla kitapta o gece şöyle anlatılıyor;
Mehmet Ali Birand, o gece Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu, pür dikkat tam 3.5 saat dinlemiş; “Son defa, cumartesi günü evimde Ahmet Davutoğlu'na verdiğim yemekte bir aradaydık. Davutoğlu'nun yanına oturdu, diğer gazeteci arkadaşlarımız entelektüel yorumlar yapıp Davutoğlu'na akıl verme yarışına girerken, o tamamen bilgi edinme, haber alma, işin perde arkasını öğrenmeye çalıştı.”
***
72 yaşında, halen aktif halde mesleğini yaparken aramızdan ayrılan Mehmet Ali Birand’ın “öğrenme sevgisi”, öncelikle tüm meslektaşlarımıza ve herkese örnek olmalı diye düşünüyorum.
Ama şunla birlikte; Yanlışı gördüğünde, bunu itiraf ederek…
Bu, bizim en sevmediğimiz görüş de olsa,
Hiç tasvip etmediğimiz bir siyasi parti de olsa,
Veya karşı çıktığımız bir ideoloji de olsa, yanlıştan dönmenin erdemini gösterebilmek gerekiyor.
Kuşkusuz, sonra pişman olmaktansa önce anlamak daha iyidir.
Buna rağmen de yanlıştan dönmek ve özür dilemenin bir erdem olduğu da unutulmamalı.
Yarın pişman olmamak için,
Haberimize veya yorumumuza konu olan bir olay veya konuşmayı, kendi penceremizden bakarken,
Durduğumuz yerin yanlış olabileceğini,
Baktığımız yerde sorun olduğunu,
Pencerenin diğer tarafında olmamızın neleri değiştireceğini iyi düşünmemiz gerekiyor.
Bu sadece bizim meslek için değil, televizyonlarının başında haber ve yorumları izleyip, tartışanlar için, hatta bu yazıyı ve başka yazıları okuyup olumlu olumsuz eleştiride bulunanlar için de bir geçerli bir bakış açısıdır diye düşünüyorum.
Yoksa Mehmet Ali Birand’ın AK Parti’yi yanlış algılayıp, algılamaması, taraf olup, olmaması çok da önemli değil.
Bir siyasi partiyi “yanlış” tanıdığını itiraf edebiliyor olmasıdır önemli olan.
Bunu yeni yetme bir gazeteci veya yazar söylemiyor.
Hayatını bu mesleğe adamış bir isim söylüyor.
Tecrübeyse tecrübe var, şöhretse şöhreti var, ünü var, parası var, makamı var…
Ama o “her şeyi ben bilirim” havasında değil.
Doğru olduğuna inandığında arkasında durabiliyor, yanlış olduğunu gördüğündeyse hemen düzeltebiliyor, inat edip, ısrarcı olmuyor.
***
Gezi olayları, bu açıdan bizlere farklı bakış açıları kazandırdı.
Kimin nasıl şartlandığını da öğrendik, aradan cımbızla hataları seçebileni de…
Sadece Gezi olayları değil, tüm toplumsal veya münferit olaylarda bile bazen iktidar suçlu olur, bazen eylemci, bazen polistir ortamı gerek, bazen provokatör…
Bazen masum eylemi kışkırtan vardır, bazen kışkırtılmayı gördüğünde kafasına dank eden…
Bazen piyonlar sahaya sürülür, bazen kuklalar meydana çıkar…
Bütün bu karmaşa içinde, neyi nasıl algılayacağını veya yorumlayacağını bilmek, “önyargısız” olmayla mümkün olabilir.
Yoksa bir taraf eylemcileri suçlar, bir taraf devleti…
Çomağı sokanı, finanse edeni, kışkırtanı veya yanlış idare edeni, yönetmeyeni ise kimse tartışmaz…
Mehmet Ali Birand’ın itirafından kendi adıma iki ders edindim; sürekli öğrenme ve hatadan dönmedir…
Bunu açınca o kadar geniş bir alana giriyorsunuz ki, sadece ana başlığı bile yetiyor.
İçeriğini herkes kendince doldurabilmeli ama önyargısız!

Tweetimden seçmeler
Bir daha sipariş kitap yazdığımda, film senaryosu kaleme aldığımda önceden sözleşme yapıp, yarısını peşin alacağım. Bana kapak olsun!
www.naifkarabatak.net

28 Temmuz 2013 Pazar

Saray Soytarıları Tahrir’de!

Önceki gece Mısır’da asker ve sayar soytarılarının sebep olduğu olan katliam, Taksim’de planlanan katliamın, hayata geçmiş haliydi; İğrençti, korkakçaydı…
Bütün darbecilerin aynı fabrikanın ürünü olduğu, asla insanlıktan nasiplenmedikleri, vicdan ve merhamet taşımadıklarını Sisi, Mısır’da bir kez daha gösterdi.
Bir şeyi daha gösterdi; bütün darbecilerin, zalimlikleri, vicdansızlıklarının yanı sıra ödlek olduklarını…
Çünkü silah kullanmak, cesaret değildir. İnsanların, son başvuracağı bir savunma veya karşı koyuş biçimidir. Silah kullanan, eğer nefsi müdafaa yapmıyorsa, korkusundandır.
Sisi, uzun süren bir planın parçasını darbe yaparak tamamladığını sandı.
Tahrir meydanına, eline para tutuşturulan kiralık demokratlar ve baltacılarla Mursi’nin yönetemediğini ispatladığını sandı…
Yüz bine yakın insanı, ücretini ödeyerek Tahrir’e çıkartabiliyordu…
Halkın zarar görmemesi adına darbe yapıldı.
Çünkü sokaklar kötüydü, kardeşkanı akabilirdi.
Sisi, bunu önlemeye gelmişti.
Ama kan durmuyordu…
Planı tutmamış, taşlar yerine oturmamıştı.
Adeviyye meydanını dolduranlar, eline para tutuşturanlar gibi değildi.
Bunları gerçekten özgürlük talebi vardı, demokrasi istiyorlardı.
Darbeye karşı çıkıyor, askeri yönetime lanetler okuyorlardı.
Sisi’nin “tek başına” atadığı “iradeyi” tanımıyor, kendi iradelerinin yeniden göreve gelmesi gerektiğini söylüyorlardı.
Bir yıl önce elde ettikleri özgürlüğü, bir yıl sonra darbecilere kaptırmaya niyetleri yoktu.
Tahrir’de kazandıkları özgürlüğü, Tahrir’de kaybetmişlerdi. O zaman Rabiatul Adeviyye Meydanı, yeniden özgürlüğün meydanı olabilirdi.
Tahrir’deki gibi on binlerce değil, milyonlarca insan meydanı doldurdu; onursuz yaşamaktansa, onurlu olmayı seçiyorlardı.
Sisi’nin tankına, topuna, silahlarına ve gözü dönmüş katillerine karşı, ellerinde hiçbir şey olmaksınız, demokrasiye sahip çıkıyor, kendi seçtikleri iktidara görevin devrini istiyorlardı.
Bir ömür esir hayatı yaşayacaklarına, meydandan çıkıp, kalan ömürlerini özgür olarak nihayetlendirmek istiyorlardı.
Bu, Sisi ve onun gibi darbe zihniyetlilerin hesap kitap yapamadığı bir durumdu.
Onlar, para için öldürürdü ama özgürlük için ölemezlerdi.
Onlar makam için her şeylerini feda edebilirlerdi ama onurları için her şeyini feda edenleri anlayamazlardı.
Anlamadılar…
Güç yetiremediler…
Namaz kılarken vurdular, oruçluyken vurdular, sahurda uyurken vurdular…
Askerleri de vardı, kiralık katil baltacıları da...
Dünyanın gözü önünde sadece demokratik hakkını arayan, sadece demokrasi mücadelesi veren ve sadece özgürlüklerini talep edenlere ateş açıldı.
Her yere demokrasi ihraç eden Amerika bile aptallaştı veya aptal rolünü oynamayı sevmeye başlamıştı.
ABD’den yapılan her açıklama bir birinden anlamsızdı. Mısır’da olana darbe deyip, dememe konusunda ne dediği anlaşılmayacak bozuk, boğuk ve mahcup cevaplar verildi.
Tam da bu sırada Obama, Amerika’daki Müslümanlara iftar verdi. Burada yaptığı konuşmada Kur’an’dan ayet okumayı bile ihmal etmedi.
Hem zaten “Hüseyin” değil miydi?
Seçildiği günden bu yana İslam dünyasında “belki şimdi” diye onun bir öze dönüş yaşayacağı umudu yok muydu?
Öyleyse bu umut yeşermeliydi…
Obama, Zilzal süresinin 7. ayetini okudu; “Kim zerre kadar hayır işlemişse onun karşılığını görecektir”
Ama ortada hayır işleyen yoktu; zulüm vardı, kan vardı, nefret vardı, baskı vardı, zorbalık vardı ve darbe vardı…
Hepsinin altında da dolaylı veya direkt olarak Amerika’nın imzası vardı; beslemesi İsrail’le birlikte…
Türkiye’de denenen ama henüz başarılmayan, Mısır’da başarılan darbe girişimi, akan kan, dinmeyen gözyaşının müsebbibi, öyle veya böyle değil, tamamen İsrail’dir…
Gezi Parkına verilen destekle, Mısır’daki darbeye verilen destek de hep aynı kötü niyetin ürünü.
Birileri bu oyunun bilmeden piyonu olur, birileri de bilerek kuklası.
200 kişinin katledildiği, 4 binden fazla insanın yaralandığı katliamı, Tahrir’de sevinç çığlıklarıyla kutlayanlara, ancak “gönüllü saray soytarısı” denir, başka hiçbir şey değil.
Hem de en ufak vicdana sahip olamayanından…

Tweetimden seçmeler
Markar Esayan, olaylara laik-Hristiyan çevrenin durduğu yerden bakmayınca mahalle baskısı görmüş. Hep öyleydi, sadece onların durduğu yer vardı!
www.naifkarabatak.net

25 Temmuz 2013 Perşembe

Yavuz yerine Yunus Emre ne âlâ!

İstanbul boğazına yapılacak üçüncü köprünün ne getirip, ne götüreceğinden çok daha fazla ona verilecek isim tartışılmaya başlandı. Hatta sadece tartışılmadı, ayrışılmalar konuşulmaya başlandı.
Birinci köprü Boğaziçi Köprüsüydü.
İkincisi Fatih Sultan Mehmed Köprüsü oldu.
Aslında birincisinde Osmanlı Padişahlarından herhangi birisinin ismi verilmemişti ama ikincisinde, İstanbul’u fetheden bir padişahın adını vermekten daha doğalı da olamazdı.
Hiç tepki gelmedi, bu isim çok yerindeydi.
Ama üçüncü köprünün adının Yavuz Sultan Selim olacağı açıklandığı andan itibaren tepkiler gelmeye başladı ve halen dinmiyor.
Aleviler, tarihte olan bir kavgadan dolayı “Yavuz Sultan Selim” isminden açıkça alerji duyuyorlar.
Bu doğru mudur, değil midir tartışmasında, “doğru değil” çıksa bile bu durumun değişmeyeceğini, var olan inancın korunacağını ve üçüncü köprüye adının verilmesinin kendilerini inciteceğini söylüyorlar.
Kimi ısrar ediyor; Yavuz Sultan Selim olsun diye…
Kimi Hacı Bektaşi Veli adının verilmesini istiyor.
Ama en uygun isim Alevi Kanaat önderlerinden Derviş Tur’dan geldi; Yunus Emre olsun…
İlk bakışta da, son bakışta da yerinde bir isim gibi gözüküyor.
Hatta Mevlana Celaleddin Rumi deselerdi de yerinde bir isim olarak gözükecekti.
İsimlere çok takan birisi değilim ama açıkça ülkede yaşayanların önemli bir kesiminin “bize karşı yapılmış” diyeceği isim üzerinde ısrar etmenin de, inat etmenin de bir manası yok.
Tarihi değiştiremeyiz.
Tarihte olan kavgaları, tozlu rafları karıştırarak “işte öyle değil, böyle” diye ikna etmemiz de kolay değil.
Bugüne dek hiçbir tarihi yanılgıyı düzeltemediğimiz gibi, tarihi doğrularda da ısrar edemememiz, yaşandığı dönemde olan ve bugüne aktarılmasında yanlış algıdan kaynaklanıyor.
Tıpkı Ermeni soykırımını bir türlü kabullenemediğimiz gibi.
Tıpkı böyle bir soykırım olduğunu veya olmadığını söyleyemediğimiz gibi…
“Bizim atalarımız böyle bir şey yapmaz” demekle bu iş olmuyor.
Yapmadığını belgelerle ispat etmek de işe yaramıyor.
İnsanların kafasında yerleşmiş bir şablon var.
Bu şablonu kırmak, bugüne dek inandıkları her şeyin tersyüz olmasını istemek gibi bir şey…
Yavuz Sultan Selim için söylenen “Alevileri katletti” suçlaması, bütün tarihi gerçekliğiyle ortaya dökülse yine bu algının değişmeyeceğine inananlardanım.
O nedenle de bu isimde ısrar, “bizim dediğimiz doğru, o zaman isim uygun ve ısrarcıyız” demekten öte bir şey; “biz sizi dikkate almıyoruz”, algısını güçlendirecek bir meydan okumaya dönüşecektir.
Oysa Yunus Emre öyle değil…
***
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de davetli olduğu Alevi-Bektaşi derneklerinin düzenlediği iftar yemeğinde, Cumhurbaşkanından iki talepleri oldu.
Birisi Cem Evlerinin yasal statüye kavuşturulmasıydı.
Bir diğeriyse İstanbul’a yapılacak üçüncü köprü isminin Yavuz Sultan Selim olmamasıydı.
Bir de önerileri vardı; hem Alevilerin, hem de Sünnilerin “yok” diyemeyeceği bir isim; Yunus Emre…
Doğruluk ve dürüstlük sembolü…
Sadakat ve vefa timsali…
Bir lokma, bir hırkayla ömür geçiren bir derviş…
Edebiyatta başvuru kaynağı…
Şiirde bir üstat…
Harfler, kelimeler ve cümleleri ete kemiğe büründüren bir söz ustası.
Yunus Emre, Anadolu’nun yetiştirdiği ve tarihte eşine ender rastlanan çok önemli ve çok kıymetli bir şahsiyettir.
Ve üçüncü köprüye verilecek ismiyle de, barışın, kardeşliğin ve bir arada yaşamanın en güzel ezgisini hep birlikte yazmamızı sağlayacak olandır da…
Gelin bu talebe kayıtsız kalmayın ve bir kez daha Alevi-Sünni kışkırtması için el ovuşturanların bütün oyunlarını bozun, gitsin…

Tweetimden seçmeler
Ömer Tuğrul İnançer hoca! Artık kabullenin, eğer söylediğiniz sözü anlamaktan çok uzak bir zaman dilimindeysek, söylememek daha hayırlıdır.
www.naifkarabatak.net

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Şafak Sezer evliya değil ama…

Mahalle baskısının hep muhafazakâr kesimde olduğuna bizi inandırmaya çalışanların, kötü yakalandığı bir olaya hep birlikte şahitlik ediyoruz. Bu defaki, sanat camiasından.
Aslında varlığını hep bildiğimiz ama pek dillendirilmeyen bir baskı.
Bugüne dek, Şafak Sezer adı bende hiç sıcak çağrışımlar yapan bir isim olmadı.
Ne oyunculuğunu sevdim, ne ağzının bozukluğunu…
Benim için Şafak Sezer’in gezi eylemlerinden duyduğu pişmanlık veya Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a olan hayranlığını, onu sevmemi gerektirecek bir adım değil.
Zira ben onun sanatıyla ve kişiliğiyle daha çok ilgiliyim…
Doğrusu bu olay benim ilgimi hiç ama çekmezdi, çekmeyecekti de…
Ta ki, Şafak Sezer’e linç girişimi yapılana dek.
Daha önce başkalarına da denenen bu linç girişimin Şafak’ta tekrarlanması şok edici bir olay değildi, beklenen bir tepki şekliydi. Alışık olduğumuz tavırlardı.
“Sanatın kendi tekelinde olduğunu sananların nasıl bir mahalle baskısı kurduğunu öğrenmemiz açısından dikkate değer bir olay” olduğuna kuşku yok.
***
Aynı zamanda mizah yazarı olduğumdan dolayı komedi film ve dizilerine de önem veririm. Mizahı, belden aşağı yapmayanlardan olduğumdan da, bu tür mizah yapanları “kolay para kazananlar” olarak görürüm. (Ben hiç kazanamıyorum ya o ayrı!) Zira asıl mizah veya zekâ fışkıran mizah, belden aşağı olmayandır. Çünkü, belden aşağı yapılanlarda bir sanat aramanız gerekmez, gülebileceğiniz, hatta kahkaha atacağınız küfürleri saymakla bitiremezsiniz.
“Edepli” denecek mizahta ise sadece zekâ vardır, sadece güldürürken aynı zamanda düşündürme vardı.
Şafak Sezer de diğer meslektaşları gibi belden aşağı ve iğrenç esprilerle ayakta kalmayı başaran komedyenlerden sadece birisi…
Bu açıdan benim için “sanatçı” kimliği, dikkate alınacak bir seviyede değil.
Ama bazıları için çok dikkate değer olduğu kesinlikle belli…
Nasıl olsa Şafak Sezer, kendi mahallesinde, beklenen bir yaşam çizgisine sahip.
Gezi eyleminde “sanatçıyım” diye ortaya çıkanlara çok uygun.
Yapılan eylemlere katılıyor, AK Parti’ye karşı çıkıyor, hatta Gezi eylemlerinde onları yalnız bırakmadığı gibi ateşli bir taraftar olarak da aynı safta darbecilere “gel gel” ediyorlar…
Bir anda her şey tersyüz oldu tabii…
Meğer aynı zamanda Şafak Sezer, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın sıkı bir hayranıymış…
Bunu neredeyse uzanıp, elini öpmeye kadar vardırdı ama öpülen bir kare resim olmadı.
Geçerken 5 dakikalık muhabbette, sandalye çekmediğinden çömelerek başbakan ve eşiyle sohbet etti.
Bu diz çökme olarak algılandı…
Bir sanatçı diz çökmemeliydi…
Ama başbakana…
Darbecilerin önünde diz çökebilirdi…
Postal yalayabilirdi…
Ülkeyi ateşe atabilirdi…
Bütün insanların özgürlüğünü elinden alacak eylemlerle kaos oluşturabilirdi.
Sıkı bir şekilde din düşmanı da olabilirdi.
Hatta kendi yazıp, kendi çektikleri komedi filmlerine taş çıkartan gün yüzü görmemiş küfürleri iktidar için sıralayabilirdi.
Bundan tek muaf kesim, Kemalistler ve CHP’ydi…
Bir de ulusalcılar…
Onlara küfür etmedikten sonra kime ederse etsin bir sorun yoktu…
Kendileri için iyi bir aktör olan Şafak Sezer’in başbakan Erdoğan’dan özür dilediği haberi medyaya yansıyana kadar her şey iyiydi…
Çok güzel adamdı Şafak Sezer…
Sanatçıydı ve üstelik halkın sorunlarına karşı duyarlı, yeşili koruyan, geziyi destekleyendi…
Bir anda aforoz edildi.
Hem geziden dolayı özür dileyeceksin, hem başbakanın önünde diz çökeceksin, olacak şey değildi.
Sosyal medyada linç edilen Şafak Sezer, çıldırma noktasına geldi.
Ona verip veriştirdiler, bu da onlara verip veriştirdi.
Çünkü Şafak Sezer, onların istediği gibi davranmamıştı.
Mahallede kurdukları baskıdan sıyrılmıştı.
Belki de ilk kez kendi hür düşüncesini ifade etmişti.
Gezi olaylarında ve öncesinde başbakana olan gizli bir hayranlığı varmış.
Ama sanat camiasından tepki göreceğini bildiğinden içine atmış.
Orada yer edinmenin yolları böyleymiş demek ki…
Önce halka tepeden bakacaksın, halkın değerlerini alaşağı etmek için uğraşacaksın ve eğer iktidar sizin görüşünüzden değilse sıkı bir muhalefet sergileyeceksin.
Şafak Sezer bu oyunu bozdu…
Ya da mahalle baskısını deşifre eden oldu.
AK Parti cenahında ise bir anda Şafak Sezer’e sahiplenme yarışı başladı.
Daha düne kadar “sevmedikleri” Şafak, “eli öpülesi” hale büründürüldü.
Aynı yanlışı yaptıklarının farkında değiller elbet…
Şafak Sezer’in gezi eyleminden duyduğu pişmanlık, onun kişiliğini değiştirmedi, sanatını eksiltip, arttırmadı.
Sadece ama sadece sanat camiasında varlığı gizlenmeye çalışılan mahalle baskısını gün yüzüne çıkardı, hepsi o…
Bir de şunu unutmayın, Şafak Sezer, başbakanın önünde diz çökünce evliya mertebesine yükselmedi.
Sadece sanatı kendi tekellerinde görenlerin çirkin yüzünü deşifre etti.
Bu da az şey değil yani…

Tweetimden seçmeler
Şu zihniyete bakın; Cihan Aktaş'ı başörtülü olduğu için okul yemeğine kabul etmeyen mimarlar grubu TMMOB için imza istemiş. Oy da isterler!
www.naifkarabatak.net

23 Temmuz 2013 Salı

Yuh olsun hepinize, yuh olsun!

Yaklaşık 17 saat boyunca aç ve susuz kalarak oruç tutmak, görünüşte pek kolay bir ibadet şekli değil. Ancak, işin içinde “Allah rızası” olunca zorlukların kolaya çevrilmesi de zor değil.
Peki gerçekten böyle mi?
Orucun faydaları sayılırken, toplumsal yönleri de ihmal edilmez.
Bunlardan birisi, hiç kuşkusuz açların halinden anlamaktır.
Ama sadece anlamak değil, anlamlandırmaktır da…
Genellikle ikincisini dikkate almayıp, birincisiyle yetinen bir millet olduğumuz anlaşılıyor.
Oruç tutuyoruz, akşama kadar aç kalıyoruz.
Üstelik hava çok sıcak…
40 dereceyi aşan sıcaklıkta suya hasret kalıyoruz.
Adeta insanın içi bir alev haline geliyor. İftarda içtiğin su ise kor haline gelen ateşin üzerine serpilen su gibi “cos” diye ses çıkarmadığı kalıyor.
Ve böylelikle biz de açların halini anlıyoruz.
Susuzluk çeken, bir damla suya hasret kalanların neler çektiğini yaşayarak öğreniyoruz.
Ama hepsi o…
Buna bir anlam kazandırmak da gerekir.
Asıl mesele de zaten o anlamı kavramak ve uygulamaktır.
Hiç yok demiyorum elbet, gördüklerim, duyduklarım, şahit olduklarım, yaşadıklarım var.
Nedense bu azınlıkta kalıyor.
İftar sofralarımız, açlık çekenlerin hayallerini süslemekten bile çok uzak.
Beş yıldızlı iftar sofralarında konuklarımızı ağırlıyoruz. (Bu gidişle beş yıldıza yeni yıldızlar da ekleyeceğiz.)
Adeta bu sofralar güç gösterisine dönüşüyor.
Ne kadar lüks, o kadar zengin.
Ne kadar kalabalık, o kadar güçlü…
Üstelik iftara davet edenlerle katılımcılar hep aynı.
Katılımcıların neredeyse tamamı da, iftar verenin siyasi malzemesi olmaktan hiç gocunmuyor.
Bugün bir siyasinin iftarına katılanlar, yarın iftar verenler arasındandır.
Yarın iftar veren, diğer günkü iftara katılandır.
Siyasiler ve siyasete soyunanlardır.
Halen siyasi arenada boy gösteren ve bir daha seçilme kaygısı taşıyandır.
Belediye başkanıdır, parti başkanıdır, adaydır, aday adayıdır.
Yüksek yüksek bürokratlardır, bürokraside rol kapma telaşında olandır.
Sivil toplum örgütleridir bunlar; “toplumu” olmadan sivil iftarlar düzenlerler.
Çok kalabalık olmalı, sayı binlerle ifade edilmeli, “muhteşem geçti” diye herkes bir diğerine söylemeli.
Menü sayılmalı, lezzeti konuşulmalı ve iftarı verenin itibarı dilden dile dolaşmalı…
Öyle sanıyorlar…
Ama benim gözümde beş kuruşluk bir değer ifade etmiyor bu tür iftarlar.
Yoksulun sofrada olmadığı ve şatafatından girmeye bile ürktüğü sofraların kime ne faydası var?
Üstelik iftar verenlerin neredeyse tamamına yakınının dini hassasiyetleri var.
Veya bir kısmı öyle göstermek istiyor.
Hazır seçim dönemine de girildi.
Adam hem güçlü, hem zengin, hem konukları çok, hem de “dini bütün” birisi…
Bütün her tarafı dökülürken, neyi bütün doğrusu anlamlandıramıyorum.
Yaşadığım yerde yoksula bir tabak yemek vermekten acizler var.
Sahip olduğu veya elde ettiği makamı, siyasi amaç uğruna saçıp savuranlar var.
Bu iftar yemeklerinin parası kimlerden gidiyor?
İftar sonrası yapılan etkinliklerin ücretini kimler ödüyor?
Siz böyle mi dini bütün oluyorsunuz?
Hani sofranızda aç ve açıkta kalanlar?
Hani sofrada milletin kendisi?
Bütün olduğunuza inandığınız dininiz, böyle iftarları mı tavsiye ediyordu?
Bir hurmayla sahur edip, bir hurmayla iftar edenler kimlerdi?
Sofrasında yoksul olmadan ağzına bir damla su almayanlar kimlerdi?
İftar saati yoldan geçeni bekleyip, iftar ettirmeden göndermeyenler kimlerdi?
Yoksa siz yeni bir din mi icat ettiniz?
Sizin dininizde Allah için oruç tutup, zenginleri ağırlamak mı var?
Yoksa Allah için oruç tutup, siyasi gelecek için iftar edenler mi var?
Belki de size siyasi rant sağlayacak olanların gözünü boyamak var.
Yuh olsun hepinize…
Koca bir kentte, bir tek yoksul sofrası açamayacak kadar acizsiniz ama halkın parasıyla bir birinizi ağırlamaktan en ufak bir utanç bile duymuyorsunuz…
Ramazan ayını yarıladık ve bugüne dek, açların durumunu anlayıp, ona göre davranan göremedim.
Gizli saklı yapılanlar var…
Halen evinde iftar etmeyen, yoksul sofrasını donatarak birlikte iftar edenler de var.
Olabiliyorsanız, onların tırnağı olun!
Yoksa da hepinize yuh olsun!

Tweetimden seçmeler
Sadece Nihat Hatipoğlu hocaya sorulan sorular bile bu milletin dinine ne kadar yabancı olduğunu ve lüzumsuz konularla ilgilendiğine delildir.
www.naifkarabatak.net

22 Temmuz 2013 Pazartesi

Yağcılık, yalakalık ve soytarılık!

Her dönemde, yazının başlığına aldığım bu üç kavram tartışma konusu olmuştur. Sürekli birileri, bir diğerini dışlama adına “yağcı-yalaka veya soytarı” olduğunu söyler ama bunu söyleyenin de yağ yaktığı bir tarafın olması, işin ciddiyetini kaçırır. Hatta bazıları da “kendisine yağ yaktırma” telaşındadır, derdindedir.
Öyleyse nedir bu kavramlar, suçlu sadece yağ yakanlar mıdır, yaktıranlar mıdır, hem yak yaktıranlar, günü geldiğinden soytarıdan daha fazla yağ yakma becerisine sahip midir?
Doğal olarak ortada bir yağ yakma varsa bu kendisinden üstün görülenler içindir. Daha çok da bu sahip olunan/olunacak bir makam veya elde edilen/edilecek bir güce karşı yapılır.
Yağcılık veya yalakalık yapan her devirde bolca bulunacağı gibi “kendisine soytarı arayan” padişah bozmaları da hiç eksik olmaz.
İnsanlar sıkça suçlanır; daha düne kadar falancanın yanındaydın, şimdi ne oldu da buna bu kadar yağ yakıyorsun, el insaf!
İşte anlatmak istediğim asıl sorun da burada başlıyor.
Siyasiler, yöneticiler veya gücü elinde bulunduranlar, yaptıklarının doğru olduğunu söyleyecek insanları etrafında ararlar.
Akşam başını yastığa koyduğunda, “helal be, yine neler becerdim” diyebilmelidir.
Çalsa da bu değişmez, çırpsa da, hak yese de, zulmetse de…
O kendi içini rahatlatma derdindedir.
Çoğunun bedeli bile yok, gönüllü yalakalık yapanlar vardır, bir umut diye bekleyenler vardır, bir gün işine yarayacağından çok emindir.
Veya sadece “onun yanında olmak” başkalarına hava basmak için yeterlidir.
Yağ yakılmayı bekleyense yaptıkları iyi veya kötü işin onaylanmasını istiyordur hepsi o.
Eğer “aykırı” ses çıkmaya başlarsa “yok, bu konuda hata yaptın” derse yeni bir yağcı bulmanın şimdi tam sırasıdır.
Öyleyse saf değiştiren yağcılar değildir.
Dün attığım tweet gibi, yağ yakılmayı bekleyen farklı bir limana demir almak zorunda kalmıştır.
Yağ teknesi boş kalmamalı, farklı teknelerle bir süre daha bu işi götürmelidir.
Masraf çok önemli değil.
Zaten bir kısmı masrafsız yağcıdır.
Arada çıkan masraflar da nasılsa yaptığı kötü işlerden elde edilen kârla kapatılacak kadar basit, bahse konu bile edilmeyecek bir miktardır.
Öyleyse falan gitmiş, filan gelmiş çok önemli değil.
Giden yeni yağlayacak bir limanı bulmakta zorlanmayacak, gelen yeni görevine adapte olmakta bir sıkıntı çekmeyecektir.
Bu anlattıklarım elbette “kötü” olarak tarif edilecek makam ve güç sahipleri içindir.
Yoksa iyi diye bildiklerimizin yıkama ve yağlamaya asla ihtiyaç duymayacakları kesindir.
Ne yazık ki iyilerin yanında da bu tiplere çokça rastlanıyor.
Kimisi yağlı bela olmuş, kimisinin yaktığı yağı fark etmeyecek kadar basiretten yoksundur.
Liderlik, tam da burada başlar.
Etrafınızdaki insanlara iyi bakın.
Size olan sadakatleri, sizin iyi bir şeyler yaptığınızdan mıdır, yoksa iyi kötü fark etmez ne yaparsanız yapın başını emme basma tulumba gibi sallamanın dışında bir de “siz var ya siz” diye başlayıp, övgüler dizen midir?
Yanınızdakiler, hatanızı düzelten midir, yoksa sizi hata üstüne hata yapmanızı sağlayanlar mıdır?
Kendi çıkarını mı düşünmektedir, yoksa milletin refahı önce mi gelmektedir?
Bu ayrımı yapabilmek, liderliğin vasıflarından birisidir.
Peki nedir bu yağcılık, yalakalık ve soytarılık…
Sondan başlayalım…
Soytarı, kişilik sahibi olmayan, sırf sizi güldürme amacı güden, genellikle akıl sağlığı yerinde olmayan tiplerdir. Bunların zararı sadece kendilerine bilinir ama değil, siz de zarar verebilmektedir. Soytarılığı, kendisinin hiç önemsenmemesini sağlar ama bu arada yanınızda bulunması nedeniyle de sizi itibarsızlaştırır.
Yağcı ve yalakalar ise çok zor anlaşılır.
Bunların çoğu zekidir.
Ne yaptığını iyi bilir, nerede ve nasıl etkilerini kullanacağını kimse kestiremez.
Sürekli sizi onaylarlar ama…
Asla hatanızı görmez, sizden daha fazla hatanızı örtmek için akıl almaz çareler üretirler…
Ve siz, bulunduğunuz güç durumdan kurtulduğunuzu sanırken, o yükünü tutmuş olarak başka sağılacak inek ararlar…
Çünkü yağcı ve yalakaların esas amacı, sağılacak birisinin peşi sıra gözünü karartarak gitmesidir.
Sizin kim olduğunuzun önemi yok, ürün veren makamınız ve gücünüz olsun yeterlidir…
Hem yağcı ve yalakalar, umut veren yerlerde bulunur, umutsuz yerlerde değil…

Tweetimden seçmeler
“Adam, adam ama pehlivan başka adam” derdi eskiler. Ne güzel adamlık tarifi!
www.naifkarabatak.net

20 Temmuz 2013 Cumartesi

Bu gidişle daha çok zırlarsınız…

Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç, hafta sonunu Şanlıurfa ve Adıyaman’da geçirdi. Bizler de bir kez daha yatırımların nasıl isteneceğini ve yatırıma hasret illerin nasıl yatırım alabileceğini öğrendiğimiz gibi ağlamayan çocuğa bakanların bile meme vermediğini öğrendik.
Nasıl mı, bakalım nasılmış?
Gerçekten de gençlerin “Suat abisi” olacak kadar gençlik hizmetlerine önem veren Bakan Kılıç, gençliğinin verdiği enerjiyle güzel hizmetler yapıyor, umarım çok daha güzel hizmetlere imza atan “genç bakan” olarak ileride anılır.
Benim bu beklentim, hizmet bekleyen kentlerin de doğal bir beklentisi olduğunu düşünüyorum. Çünkü çalışan bakan, kentleri ayağa kaldıran bakandır aynı zamanda.
Biz gelelim iki ili ziyaretine…
Bakan Kılıç, önce Şanlıurfa’ya gitti.
Sebeb-i ziyareti her iki ilde de “açılışlar ve bir dizi temas” gibi klasik bir bahaneydi.
Bu bahane, iki ilin farklılığını da ortaya koyması adına dikkat çekiciydi.
Şanlıurfa, neredeyse her dönem bir bakanı kabinede olan bir il ama Adıyaman, bugüne dek hiç bakan çıkarmayan birkaç ilden birisiydi.
Şanlıurfa yatırıma doyan bir il, Adıyaman yatırıma hasret bir köy kent görünümünde.
Şehircilik açısından “yok” denecek kadar hiçbir yatırım yapılmamış Adıyaman, beş büyükşehir arasına sıkışıp kalan “büyük köy” görünümünde.
Sosyal yönü sıfır denecek seviyede.
Kültüre hiç ama hiç destek vermeyen bir kent...
Ne büyük bir alışveriş merkezine sahip, ne beş yıldızlı oteli var, ne kültür merkezi.
Hatta şehrin otogarı bile 50 yıllık derme çatma, kasaba otogarlarından bile kötü.
Halen ikili eğitim yapılan nadir illerden birisi.
Taşımayla eğitim seviyesini yükselteceğini, birleştirilmiş sınıflarla eğitimde zirve yapacağını sanıyor.
Zaten taşıyacak yolu da pek yok. AK Partinin onuncu yılında duble yolu uzaktan gören ama bir türlü şehirle birleşmeyen bir uzun yol!
Bakanın alanına giren konular da tam bir fecaat.
50 yıllık bir stadyumu ve yine aynı süreye sahip kapalı bir spor salonu var.
Gençlerin spor yapacağı alan da yok, atletizmin hiçbir dalının yapılacağı alan da…
Gençlik ve Spor Hizmetleri, yerel yöneticilerin kabiliyetine göre ağır aksak bir şekilde ve Sodes projeleriyle yürütülmeye çalışılıyor.
Şanlıurfa ise bütün bunları unutalı uzun zaman oldu.
Buna bakan Kılıç da şahit.
O kadar şahit ki, “iftar-teravih arası” hizmete açamayacağı kadar büyük tesislere kavuşabiliyor.
Şanlıurfa’da GAP Arena Stadının arkasında yapılan 5 bin kişilik spor salonunun açılışı vardı ev bütün hazırlıklar tamamlanmıştı. Ancak bakan bu tesisi açmadı.
Ajanslara ilk yansıması sanki bakan tesisi beğenmemiş de açmamış gibi geldi ama içeriğine bakınca, bakanın “bu tesisi başbakanın açması” gerektiği görüşünde olduğu görüldü.
Tesis çok büyüktü ve Şanlıurfa’da bulunan diğer büyük tesislere ek bir başka büyük tesisti…
***
Daha sonra Bakan Kılıç, Adıyaman’ı ziyaret etti.
Klasik ziyaret bahanesinde “açılış” vardı ama açılacak bir hizmetin olduğu da söylenemezdi.
Hazır gelmişken yeni yapılan Gençlik merkezinin kurdelesini kesti.
Ve Adıyaman’a hizmet, böylece gelmiş oldu.
Adıyaman Atatürk Stadyumu, 50 yıl önceki haliyle hizmete devam etti. Hemen yanındaki Kapalı Spor Salonu da…
İl Özel İdaresine ait arazi üzerine yapılan 2 bin 500 kişilik kapalı spor salonu ise urum oğlunun türküsüne döndüğünden açılacak bir şey yoktu, hediye edilen resmiyle yetinmek zorunda kaldı. O resim gençlere verilmeli, bakıp bakıp spor yapmalılar.
Ama bakan, Adıyaman’a çok şey yapıldığını söyledi.
Çünkü “Hükümet olarak Adıyaman'a gerek yatırımlar gerekse gençlik ve spor projeleri konusunda öncelik ve değer verdiklerini” söylüyordu.
Koskoca bakan, yalan söyleyecek değil ya…
Belki Adıyamanlılar görmüyordur, hepsi o.
Tıpkı belediye hizmetlerini görmedikleri gibi, tıpkı diğer kurumların devasa yatırımlarını görmedikleri gibi, tıpkı kültür merkezini, otogarı, parkları görmedikleri gibi…
Çünkü bakan “Türkiye genelinde yapmaya çalıştığımız bütün proje bazlı hizmetlerimizi, Adıyaman'da da aynı şekilde önemli ve öncelikli şekilde gençlerimize kazandırma çabası içerisindeyiz.” diyordu…
Demek ki bir umut vardı ve can henüz çıkmamıştı…
Hem “Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın Adıyaman'a, gerçekten samimi bir ilgisi var.”dı…
Sonra “Adıyaman, hep huzur ve sükunet merkezi gibi oldu. Bizim siyasetimizde de öyle oldu. Milletvekillerimiz hep güler yüzlü ve kendi aralarında dayanışması iyi insanlardı. Dolayısıyla ortaya bir sinerji çıktı. Adıyaman bizim gündemimize hiç problemli bir şehir olarak gelmedi. Adıyaman'da, hiç kronik problemli bir şehir görüntüsü oluşmadı. Bu çok büyük bir şanstır. Adıyamanlılar, bu şansı fırsata dönüştürmeye devam etmek lazım.”
Adıyamanlılar sevindi elbet, bakanın peşini bırakmadı. Halay bile çektiler. Hatta horon tepeceklerdi ama bilmiyorlardı.
Bakan iyi ağırlandı, izzet-i ikramda asla kusur edilmedi.
Gençler “Suat abi” diye çılgına döndü, siyasiler asla peşini bırakmadı, onu kurda kuşa yem etmeye niyetleri yoktu.
Ve bakan gitti…
Hem de Adıyamanlılara “ya sabır!” çektirip, gitti. (Sürücülerin ramazanda el freni değil, ya sabır çekmesi kampanyasına destek de)Tıpkı yıllardır çektikleri gibi…
Şanlıurfa’da “başbakan açmalı” denen devasa projeye karşı, Adıyaman’da “hiç kronik problemi bir şehir görüntüsü oluşturmaması” kaldı…
Çünkü Şanlıurfa, aldığı bütün yatırımlara karşı “ağlamayı” biliyor ve onlara meme verecek hep bir bakanları da oluyordu.
Adıyaman ise “huzur kenti” olduğundan, huzuru bozacak bir zırıltıya pabuç bırakmıyordu…
Ve memeyi de bir türlü alamıyor, içten içe zırlayıp duruyordu…
Bu gidişle daha çok zırlarsınız…

Twitimden seçmeler
Bakan Kılıç Adıyaman'da yöneticilere “Kardeşim bu kadar çalışmayın, ayıptır, günahtır, dinlenin” demiş. Başka illere kötü örnek oluyormuşuz. :)

16 Temmuz 2013 Salı

Bir taşın üzerinde öylece oturmak…

Bugün kentimi yazmak istiyorum; Adıyaman’ı. Taa çocukluğuma gidip, buraya kadar hızlı bir bakış atmayı düşünüyorum. Anlayacağınız ben bir taşın üzerine oturacağım ve oradan bugüne bakacağım.
6-7 yaşlarındaydım ve tabii sonrasında da.
Adıyaman’ın tek ama tek piknik yeri, şehir merkezine 5 kilometre uzaklıkta bulunan Ziyaret Çayının olduğu, “Beşpınar” denilen yerdi.
Aileler piknik için burayı seçerdi.
Kadınlar evlenecek çocukları için yapacakları yatağın pamuğunu, yününü burada temizlerdi.
Çocuk ve gençlerin “yüzebileceği” tek çay da burasıydı. Hani irili ufaklı sulama kanalları vardı ya, çay olarak daha çok burası kullanılırdı.
Araç sayısı fazla olmadığından pikniğe gidenler erzaklarıyla birlikte yola düşerdi.
Bazen kamyon kasası, bazen traktörün römorku daha hızlı bir servis sağlardı.
Çocukluğumda ben de ailece burayı ziyaret edenler arasındaydım.
Deniz bize uzak olduğundan, çayın minicik suyu bize deniz gibi görünürdü.
Boğulmamak için büyüklerimiz etrafımızda döner dururdu.
Biraz yüzünce resimde gördüğünüz taşın üzerine çıkar oturur, kurulanırdım.
Biraz sonra bir daha, sonra bir daha...
Bazen uzaklara dalıp gitmek için, bazen sudaki canlıları izlemek için, bazen de suyun akışına kendimi kaptırmak için çıkardım o kocaman taşın üzerine…
Suyun içinde öylece duran bir taş işte; hiçbir önemi yok, hiçbir ayrıcalığı yok, hiçbir farklı yönü yok. İlgi çekici özelliğe kendisinde barındıran bir şey de değil.
Alt tarafı da taş, üst tarafı da taş.
Suyun akışını değiştiren, çıkardığı sesle farklı bir ahenk katan, karşıya geçerken sana yol olan bir taş.
Ama o taşın çok fazla özelliğinin olduğunu dün öğrendim…
Eşim ve çocuklarım iftarı dışarıda yapmamızı istedi.
Küçük oğlumsa illa su olan bir yere gitmemizde ısrarcı oldu.
Beşpınar iyi seçimdi.
Nostalji yapardık belki.
Gittik. Yukarıda piknik yerine gitmektense, suyun başına inmeyi tercih ettik.
Spor kıyafetlerimle hemen suyun içine girdim ve o taşın üzerine oturarak ayağımı serin sulara bıraktım.
Çocukluğum aklıma geldi…
Ama o da ne?
Ben çocukken de bu taşın üzerine otururdum, tam karşıda bir taş daha vardı.
Neredeyse 42 yıl geçmiş ama o taş, orada öylece kalmıştı.
Hiç kıpırdamamışlardı, hiçbir düzenleme yapmamışlardı.
Kafası azıcık çalışanların bile boşu boşuna akan o suyun yatağına düşüneceği en az yüzlerce proje olabilirdi.
Ama o taş, bütün projelere engel olmuştu.
Bütün bunlara rağmen proje hazırlayanlarsa bunu bir türlü uygulamaya geçirememişlerdi. Çünkü ortada o taş vardı.
Taş işte, kime ne faydası olacak?
Makam olarak seçtiği çayın yatağında kurulup duracak.
Ne kimseye bir faydası olacak, ne gelip geçenin elini tutacak. Belki üstüne basıp geçeceksiniz, hepsi o.
42 yıldır orada duran taşı yerinden oynatamayan binlerce yönetici geldi geçti.
Kimi vali oldu, kimi belediye başkanı, kimi müdür, kimi mühendis.
Bazısı seçildi, bazısı atandı.
Ama hiç kimse o taşı oradan kaldıracak ne güce erişti, ne kudrete sahip oldu.
Sanki o taşın yerine kendileri geçti, sanki o taş kımıldamasın diye çabaladı durdular.
Tıpkı hiçbir şeyi yerinden oynatmadıkları gibi…
Eksiklikleri söylediğinde “muhalif” oldun, “karşı cepheye çalışan” sayıldın.
Bu kentin eksikliğini söylemek suçtu çünkü.
Yapılan eften püften işleri büyütüp “bir şeymiş gibi” sunmaksa memleket severlikti…
Bu kentin 50 yıllık otogarının olduğunu söylemek belediyeye karşı gelmekti.
Bu kentin kültür merkezinin olmaması da bütün yöneticileri karşına almaktı.
Halen ikili öğretim yapan okulların olmasını gündeme getirmek, bütün milli eğitim camiasına hakaretti.
“O kadar parayı Adliye Sarayına harcayacağınıza..” diye bir cümle kurup, alternatifleri sıralamak da bu kente yapılacak en büyük kötülük olarak algılanırdı.
En iyi yerler resmi kurumların olurdu ve oralarda o taşı yerinden kaldıracak kadar iş yapan bulunmazdı.
Huzur kenti olan Adıyaman’da, huzurun kaynağı koyun olmaktan geçerdi.
Seçerdiniz, atanırlardı ve siz “padişahım çok yaşa” derdiniz.
Aksinde o taş yerinden kımıldar ve huzur bozulurdu.
Bu kentin huzurunu bozmaya ise hiç kimsenin hakkı yoktu.
Öyleyse o taş, 42 yıldır yerinden kıpırdamadığı gibi, bir 42 yıl daha kımıldamamalıydı ve bizi yönetenlerin morali bozulmamalıydı.
Aslında o taş, tam da yöneticilerimize benziyor, onları çok güzel anlatıyordu.
Ha o taş, ha bu taş, ha diğer taş, ne fark eder ki…

Tweetimden Seçmeler
Kendi derneğinin “onurunu” koruyamayan hiç bir STK, üyelerinin, vatandaşların veya tüm mağdurların onurunu korumaya asla güç yetiremez!
www.naifkarabatak.net

15 Temmuz 2013 Pazartesi

Belden aşağı ama tam yerinde!

Prensip olarak tartışmalarda belden aşağı vurulmasını sevmem. Tartışma konunuz neyse, bütün konuşmalar ve örneklemeler o kapsamda sürüp gitmeli. Bu çok ağır da olsa, eskiye dönüp, kirli çamaşırlar ortaya dökülmemeli.
Ama bu defaki biraz farklı…
CHP Antalya Milletvekili Yıldıray Sapan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın kızıyla ilgili çirkin bir tweet attı.
Taksim’de palalı dehşet saçan esnafa gereken ceza verilmediğini veya duyarsız kalındığını belirterek, işin içine hiç alakası yokken, Sümeyye Erdoğan’ı katarak çirkinlik yaptı.
Tepkiler üzerine tweeti kaldırdı.
Sonra CHP’den özür geldi.
Diğer partilerde bu çirkinliğe tepkisiz kalmadı, milletvekilini kınadı.
Ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, Yıldıray Sapan’la ilgili eski bir davayı ortaya atı.
Çok da eski değildi aslında. Henüz 2 yıllık bir olaydı.
Ama konuyla alakası yoktu diye şık bulmadım.
Buna rağmen de “hele şu mahkeme tutanağını okuyayım” diye bir merak sardı.
Ve o mahkemeden sonra mecliste verdiği önerge veya tepkilere göz atmak yerinde olurdu.
Yoksa CHP’nin Antalya Milletvekilini kim tanıyacaktı?
Tanımamız için kendisi ortaya çıktı.
Çirkin bir paylaşım yaptı ama çok daha çirkinliklerinin olduğu ortaya döküldü.
Düşünebiliyor musunuz hamile eşini döverek, yavrusunun düşürmesine neden olmuş.
Hem de alkolik bir şekilde.
Kafası ayık değil, ne yaptığını bilecek kadar sağlıklı düşünecek bir durumu yok.
Bir sevginin ürünü yavrularının doğmasını, onu besleyip büyütmelerinin hayalini bile kurmuş olabilirler.
Evlerine neşe saçacak bir çocukları olacak.
Yıllarca onun verdiği mutlulukla sevgileri artacak.
Sonra çocuk büyüyecek, evlenecek, belki bir makam sahibi olacak, önemli yerlere gelecek.
Ama bütün bunlar, Yıldıray Sapan’ın bir anlık zevkine kurban edilecek.
Hem aynı yastığa baş koyduğu eşini öldüresiye dövecek, hem hayalini kurduğu evladının da katili olacak.
Hepsi birkaç kadeh alkol için…
Allah korusun, birisinin başına böyle bir şey gelse ömür boyu bir daha o alkolü eline alacağını düşünemem.
Ama Yıldıray Sapan, düşünmekle kalmamış, hem uygulamayı sürdürmüş, hem de mecliste en çok tepki gösterdiği alkollü içeceklerle ilgili düzenleme olmuş.
Hatta “milletvekili kariyerinde” bir dönüm noktası olacak “ilk soru önergesi” de içki üzerine…
Sadece içki olsa iyi…
Hamile eşi Sedef Sapan’ı alkollü halde, hem de aracın içinde öldüresiye dövmüştü. Bu, 5 ay ceza aldığı mahkeme tutanağına şöyle yansımıştı; “Müşteki ile sanığın karı koca olup olay günü yemek yemek üzere dışarıya çıktıkları, alkol aldıkları, eve dönerken aralarında tartışma çıktığı ve tartışma sırasında sanığın mağdureyi araç içinde darp ederek…”
Sapan’ın sicili, sadece içki ve dayakla sınırlı da değil, oldukça kabarık.
Rüşvet, haksız kazanç ve sahtecilikten mahkemeye de verilmişti.
Sapan’ın adı gizli kameralı rüşvet operasyonu ve sahteciliği de karışmıştı.
“Resmi belgede sahtecilik, resmi makamlara karşı yalan beyanda bulunma ve haksız kazanç sağlama” kapsamında suç duyurusunda bulunulmuş, emniyetçe operasyon düzenlenmiş. Bu olayda iki CHP’li partiden ihraç da edilmişti.
***
Öncelikle hiçbir olayın bir diğeriyle ilintisi yok ama bir anlayışın ortaya dökülmesi adına kimin nasıl birisi olduğunu bilmeye gerek var.
Öncelikle Taksim’de eline pala alacak kadar çıldırma noktasına gelen esnaf, bunu bir gece yarısı gördüğü rüya üzerine yapmamış. İki aya yakın bir zamandır, birilerinin piyonu olan eylemcilerin bölgeye, işyerine ve ekmeğine verdiği zarar nedeniyle yapmış. Sadece o değil, o bölgedeki esnafın tepkileri de aynı gerekçeyle artarak devam ediyor.
Ama şu bir gerçek ki, ne esnafın eline pala alma hakkı var, ne göstericilere saldırma hakları. Ama aynı zamanda göstericilerin de esnafa saldırma hakları yok, onun işyerini dağıtma, dükkânını yağmalama veya ateşe verme hakları yok. Yine esnafın ekmeğiyle oynama, müşterilerini kaçırma hakları da yok.
CHP’li vekil, eğer çok dürüstse, palalı esnafa tepki gösterdiği gibi, göstericilerin esnafa yaptıklarına da tepki gösterir. Orada masum bir eylem yok. Tamamen terörist saldırılar var ve bu bir türlü bitmedi. Çünkü vekil de destek verdiğinden dolayı bu işi iyi biliyor olmalı; belki de olayların ödenen bir bedeli vardır, kim bilir!
Palalı esnafa tepki gösteren milletvekilinin,
Taksim’in yaşanmaz hale gelmesine ses etmemesi,
Hatta darbeye çanak tutulmasına kayıtsız kalması,
Mısır’daki darbeyi, ülkemizdeki iktidara gözdağı olarak gösterilmesine sessiz kalması veya destek vermesi bir şeyi anlamamıza yardımcı oluyor.
Bazıları sırf kendi istedikleri olsun, sırf kendi keyifleri gelsin diye birkaç kadeh içip, öz çocuğunu öldürecek bir kimliğe bürünebiliyorlar.
Tıpkı gezi eylemcilerinin bir anda terör estirecek hale gelmeleri gibi…

Tweetimden seçmeler
Hiç kimse sizin sevdiğinizi sevmeye, nefret ettiğinizden köşe bucak kaçmaya mecbur değil. Buna siyaset veya ideoloji de dâhildir!
www.naifkarabatak.net

14 Temmuz 2013 Pazar

Halkı kendinizden nefret ettirmeyin!

Gezi eylemcileri, işin suyunu da çıkardı, cılkını da. Gezi Parkı’nda üç beş ağacın yer değiştirmesiyle başlayan olaylar, koca Taksim’i yaşanmaz hale getirdi. İstanbul’un en cazibeli semti ve özellikle çekim merkez olan İstiklal Caddesi yaşanmayacak yer haline getirildi. Orada hayatını kazanmak için bin bir zorluğa katlanan esnaf, çıldırma noktasında.
Bir eylemi nerede başlatacağını bilmek maharettir.
Bir eylemi nerede noktalayacağını bilmek de maharettir.
Taksim Dayanışma Platformu, nerede başlayacağını bilmediği gibi, bütün bir ülkenin nefretini çekecek kadar işin tadını tuzunu kaçırdığının da farkında değil.
Anlayın, siz halkı temsil etmekten çok uzaksınız, çünkü halkı tanımıyorsunuz.
Anlayın, siz halka huzursuzluk vererek, hak savunuculuğu yaptığınızı külahıma bile anlatamıyorsunuz!
Ama anlamazlar…
Çünkü uzaktan kumanda edilen piyonlar yığını haline gelen birkaç yüz kişi, Türkiye’yi dünya âleme rezil etmekten öte bir şey yaptıkları yok.
Gezi Parkı halka açılıyor, açtırmamak için eylem yapıyorlar.
Düzenleme iptal ediliyor, iptal edilmesin diye uğraş veriyorlar.
Gezi parkı bahane olarak kalıyor, havalimanı, Kanal İstanbul ve üçüncü köprüye karşı çıkıyorlar.
Ne istediğini de bilmiyor, neye karşı çıktıklarını da.
Mızmız çocuklar gibi ellerine her fırsat geçtiğinde, avucuna tutuşturdukları birkaç yüz lirayla adam toplayıp, ortalığı savaş alanına çeviriyorlar.
Cumartesi günü yapılan eylemde, göstericilerle esnaf arasında gergin anlar yaşandı.
Bazı esnafların ellerinde sopalarla dükkânlarının önüne çıkıp göstericilere müdahale etti, göstericiler de bu kişilere tepki göstererek karşılık verdi.
Hani hak savunuyordunuz?
Esnafın tepesini attırıp, onlarla kavgaya tutuşarak mı bunu sağlayacaksınız?
Bununla kalmadı tabii.
Sözlü tartışmalar, darp etmeye döndü.
Eylemciler esnafın sokakta duran masa ve sandalyelerini dükkânlarına doğru fırlatarak tahrip etti.
Bazı eylemcilerin ise kepengi yarıya kadar açık olan dükkândan içeri yanıcı maddeler attı.
Bir yeri yaşanmaz hale getirerek, yaşamaya çalışmak, akıl yoksunu kişilerin başvuracağı bir yöntemdir ve asla taraftar bulmaz.
Bu arada, Gezi Parkı olayları başladığında destek veren anlı şanlı medya kuruluşlarıyla sanatçı diye geçinenler nerede çok merak ediyorum.
Halkı kışkırtmak için ellerinden geleni yaptılar.
Yalan tweetlerle insanları sokağa dökmeyi başardılar.
Hayran kitlesini kullanarak “burada iyi bir şey var” dedirttiler.
Karanlık odakların sokağa çıkmasına zemin hazırladılar.
Şimdi hepsi çekildi.
Toz olup uçtular.
Tatil beldelerinde keyfediyorlar.
Bir tek Taksim Platformu denen kesim var ki, bunlarında kimi temsil ettiği, kimin sözcülüğüne soyunduğu, kimin platformu olduğu belli değil.
Sadece tepki alıyorlar.
Koca bir halkın nefretini kazanıyor, koca bir halkın öfkesini biriktiriyor, dışa vurdurmaya çabalıyorlar.
Yazık…
Bu ülkeye daha fazla zarar vermeyin.
Mısır’daki darbeyi savunacak ve ülkeye gözdağı verecek kadar iğrençleşmeyin.
Varsa demokratik bir talebiniz, bunu adam gibi isteyin.
Eylemleriniz adam gibi olsun, duruşunuz adam gibi, talebiniz de haklı bulunsun.
Ne kimseyi kumanda edin, ne kumanda edilenlerden olun.
İnsan gibi yaşamak için, insan gibi bir taleplerle ortaya çıkın.
Öyle şeyler söyleyin ki, herkes “bakın, bunlar gerçekten haklı” desin.
Allah aşkına, ortalığı savaş alnına çeviren, çevreye zarar veren, güzelim Taksim’i yaşanmaz yer haline getirenlere kim destek verecek?
Ancak karanlık güç odakları verebilir.
Vatan hainleri verebilir.
Bu eylemden siyasi rant elde etmek isteyenler ellerini ovuşturabilir.
Başka, yok!
Beni dinlemezsiniz biliyorum, çünkü dinlediğiniz hesabı kabarıklar var.
Sürekli banka hesabınızı kabartanlar var.
Ülke karışsın diye kesenin ağzını açanlar var.
Türkiye çok kötü duruma düşsün ve olabilecek bir darbeden nasiplensinler diye uğraşanlar var.
Türkiye’nin bölgede güçlü hale gelen konumunu tersine çevirmek isteyenler var.
İsrail var!
Almanya var!
Bunlar için para sorunu yok.
Tıpkı Mısır’da demokrasiye darbe yapan, kendi halkına ateş açan Sisi gibi aşağılık insanlara kesenin ağzını açan Arap ülkelerinin kuklaları olduğu gibi.
Mısır’daki darbecileri besleyenlerle, Taksim’de eylemcileri besleyenler aynı kafa yapısının ürünü!
Anladık, sizi iyi besliyorlar ve siz ancak beslendiğiniz oranda sokakları karıştırabilirsiniz.
Ama unutmayın, bu halk sizden gittikçe çok daha fazla nefret etmeye başladı. Bu nefret iğrenmeye kadar gidiyor, demedi demeyin.

Tweetimden seçmeler
Çocukluğumuzda “yağlı bela” dediğimiz arkadaşlarımız olurdu, İllallah dedirtirlerdi. Gezi eylemcileri de gittikçe işin tadını kaçırıyor.
www.naifkarabatak.net