3 Ocak 2013 Perşembe

Karadayı’nın çorap söküğü


Bir süredir rutin şekilde süren 28 Şubat soruşturması, eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı’nın dün gözaltına alınmasıyla yeniden dikkatleri üzerine çekti.

Ancak bu gözaltı diğerlerinden farklıydı.

28 Şubat’ın kudretli generali Çevik Bir, bütün kudreti söndükten sonra suçlamaların adresi kendisini gösterince, o da başka adresi vermişti. İşte bu adres İsmail Hakkı Karadayı’ydı.

Kim bilir, belki de darbelerin çorap söküğü gibi çözülmesi, dili çözülenler sayesinde olacak.

Aslında bütün bunlara gerek yok.

İlla da birilerinin dilinin çözülmesi gerekmiyor.

İlla da birilerinin vicdanı sızlayarak her şeyi ortaya dökmesine de gerek yok.

“Benim haberim yoktur” gibi Batı Çalışma Grubunun yaptıklarını örtmeye çalışanların boşa çaba harcayacakları nasılsa bir gerçek.

Benim haberimin olduğu BÇG’den, en tepe noktadaki isimlerin yani aslında görevlendirenlerin haberinin olmaması, “herkesi ahmak” sanmasından başka bir şey değildir.

Sadece BÇG değil elbet.

28 Şubat sürecinde yapılan antidemokratik uygulamalar kamuoyu önünde ve “gizlemeye gerek” duymadan yapılmış şeyler.

Sonrasındaki zulümler ise vatandaşın bire bir yaşadıklarıdır.

Sürgünler, işten el çektirmeler, haksız tutuklamalar, haksız gözaltılar ve insanları mağdur etmeler…

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nca yürütülen 28 Şubat soruşturması kapsamında eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı’nın gözaltına alınması elbette çok önemli.

Ve dahası da olmalı.

Sivil kanat da, medya ayağı da sorgulanmalı, hesap vermeli.

O dönemlerin bir daha yaşanmaması için, yetkisini kötüye kullanan, yasaları hiçe sayan, aslında ülkesine ve milletine ihanet içinde olanlar hem deşifre edilmeli, hem de yargıya hesap vermeliler.

Bu ülkenin kurumlarının kimsenin babasının çiftliği olmadığını birilerinin artık anlaması gerekiyor.

Yetkiyi aldıklarında “Ali kıran baş kesen” olmalarının izah edilir hiçbir yanı yok.

Devleti oluşturan mekanizmalar, vatandaşa zulmedilecek yerler değil, hizmet edilecek makamlardır.

Bazı “kudretli” generaller, kendilerinde bir cevher olduğunu sanmakla kalmıyor, devletin bütün imkânlarını, milletin vergisiyle alınanları devlete ve millete karşı kullanmaktan yüzleri de kızarmıyordu.

Aslında ihanet içinde oldukları sürede, suç işlemediklerine o kadar inanıyorlardı ki, “ülkenin esas sahibi” olduklarına olan inançları, kendilerini hastalıklı bir yapıya sokuyordu.

Belki de suyolunu böyle bulmuştu.

Belki de insanları kandırmanın, güçlerini devam ettirmeyin yolunu böyle bulmuşlardı.

Aslında bir düzen tutturmuş gidiyorlardı.

İhanet içindeyken, vatansever görünmek, her babayiğidin harcı değildir çünkü.

Bugüne kadar bunu başaran çıktı ama şimdi geriye doğru yapılan bütün çirkinlikler ortaya dökülmeye başladı.

Gizleyemiyorlar da…

Sadece o dönem yapılanlar değil, sorunun kaynağı “o dönemi oluşturma” adına yapılanlarda…

“Darbe şartları olgunlaşsın” diye bekleyen Kenan Evren’in öğütleriyle büyüyen sonraki nesil, benzerini yapmaktan geri durmadı.

28 Şubat’ta hortlayan her irtica, hiç yere öldürülen her aydın veya siyasi, olgunlaştırma cinayetinin bir ürünü olabileceği sonraları anlaşılmaya başlandı.

Oysa o cinayetler için kimler suçlanmamış, hangi görüşteki insanlar zan altında bırakılmamıştı ki…

Adeta o ölümler, özellikle Müslüman kesimi linç girişimine dönmüştü.

Bazen bir araçta bomba oldular, bazen bir oteli yaktılar, içindekilerle birlikte. Sonra kendi yaptıklarının öcünü Başbağlar’da aldılar. Gün oldu Fadime Şahin’leri piyasaya sürdüler, gün oldu birer birer aydın insanları yere düşürdüler.

Hepsinde de “İslami” kesimi zan altında bırakacak ipuçlarını da serpiştirdiler. Zira öldürülen “solcu” olunca, öldürenin “sağcı” sanılması kaçınılmazdı.

Bugün “BÇG’den haberim yok” diyenler, bütün kurumlara “teftişe” gönderilen BÇG’leri kimin yolladığını bilmediğimizi sanıyorlar.

İnsanların kanına girenler, bütün kurumları babasının çiftliği gibi kullananlar, “her şey gizli kalır” diye inanıyorlardı.

Kalmadı, kalmayacak da.

Yeter ki antidemokratik dönemlere ve oluşumlara karşı yekvücut olunsun.

Darbe ve darbecilere müsamaha göstermemek gerektiği 28 Şubat’la çok daha net anlaşılmaya başlandı.

Keşke bunu bir de CHP anlasa, keşke…

Twitimden seçmeler
Ötelemek zorunda kaldığımız hayallerdir bizi hayata bağlayan. Bugün değilse.. Elbet bir gün.
www.twitter.com/naifkarabatak

2 Ocak 2013 Çarşamba

Çözümsüzlükse komisyona havale!


Adını vermeyeyim, bir arkadaşıma sıklıkla takılırım, “Bir işin olmasını istemediğimde sana havale ediyorum” diye. Nasılsa “bu sorunu çöz” dediğimde, asla çözülmüyor. Hâlbuki kendi haline bıraksam kesinlikle çözülecek, o kadar çetrefilli değil yani.

Bazı komisyonlar da tıpkı arkadaşım gibi…

TBMM’deki komisyonlar da, il genel meclisleri de, STK’ların oluşturduğu komisyonlarda da arkadaşıma benzer karakteristik özellikler var.

Eğer bir konu, komisyonlara havale ediliyorsa, “bunu kısa yoldan çözün” diye değildir, “kısa yoldan çözülmediğini gösterin” de değildir. Daha açığı, “öyle bir çözün ki, hiç kimse bir şey anlamasın”dır.

Komisyonları oluşturanların, komisyonlardan beklentisi bundan başka bir şey değildir. Darbeleri Araştırma Komisyonu, şimdilik en iyi çalışan komisyon olarak farklılığını koruyor. Eğer bunun akıbeti de Uludere’nin akıbetine benzerse vay halimize.

Çünkü son Uludere olayında da gördük.

Asgari Ücret Tespit Komisyonunda da…

Uludere’de her kim emir vermişse vermiş veya hiç kimse emir vermemiş ama birileri 34 insanı bombalarla paramparça etmiş. Konuşmalar var, emri veren belli, emri alıp uygulayan hayatta. “Tek soruyla” çözüme ulaşacak bir konu, komisyona havale edildi ve bir şey çıkmadı.

Çıkmayacak da…

Ve biz, bu komisyondan çıkana bakarak, Uludere olayının çözüleceğini sanıyoruz. Tıpkı diğer komisyonlar gibi…

***

Hadi bunu geçtik, bunda 34 can vardı ve sorumluluğu birine veya birilerine atmak yürek isterdi.

Peki, Asgari Ücret Tespit Komisyonu, her yıl, milletle dalga geçercesine neyin tespitini yapıyor?

Oysa çok basit bir hesabı var bu işin.

Zira asgari ücretin hesaplanmasında besin harcamaları baz alınıyor. Dengeli bir beslenme için gereken harcama tutarları, piyasa fiyatıyla, yani perakende satış fiyatları kullanılarak hesaplanıyor. Bunun yanında da ev (kira), ulaşım, sağlık gibi harcamalar da dâhil edilerek, aylık “harcama” tutarı belirleniyor. Bu oran “en az tutar” olduğundan, “asgari yaşama düzeyi”ni de belirlemiş oluyor.

Bu rakamları elde etmek çok zor değil, komisyonu oluşturan üyelerin çarşı pazar dolaşmasına gerek yok. Devletin resmi rakamları da, sendikaların belirlediği rakamlar da her ay yayınlanır. Yani elde veri var, çarp, böl, topla ve çıkar…

Tabi bunun için dört işlemi bilmenin yanında, birazcık da vicdan sahibi olmak gerekiyor. İşte sorun vicdani kısımda başlıyor.

Eğer komisyon üyeleri, “eldeki verileri” baz alarak sonuca gitme çabası olsa, hiç kimsenin eleştireceği bir mesele kalmayacak. Belki yine az bir maaş tahakkuk edecek ama sonuçta “eldeki malzeme bu” diyebileceğiz.

Ama komisyon üyeleri bunu yapmıyor. Bu hesabı nasıl çıkardıkları konusunda ipucu bile vermiyorlar. Hani bu besinleri, bu kadar ucuz alacağımız yer varsa, neden bize de söylemiyorlar?

Komisyon, keyfi şekilde de belirlenmemiş. Toplumun tüm kesimini değilse de, büyük bir kesimini temsil edenler arasından seçiliyor. Hani içinde fakir fukara yok ama olsun, cebi şişkin, sırtı kalın, ensesi kuvvetli insanlarımız var. (Sırtımız sağlam anlayacağınız.)

İşte bu komisyon şöyle belirleniyor…

Hükümet ve dolayısıyla da Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, “kardeşim, ben bu ücreti belirleyemem” deyip, bir komisyon kuruyor. Komisyonda hem işçi, hem işveren temsilcilerinden üye kattığı gibi, bir de devletin adamları kurula giriyor.

5’i işçi, 5’i işveren, 5’i de devlet temsilcisi olmak üzere 15 kişiden oluşan komisyonda, işçi tarafını nedense sadece Türk-İş temsil ediyor. Hâlbuki Türk-İş’ten başka sendikalar da var.

İşveren tarafını ise TİSK temsil ediyor.

Ve beş devletin görevlendirdikleri…

Bunlar da genellikle “alanında uzman” olan akademisyenlerden oluşuyor.

İşe bakın, oluşturulduğu ilk günden bu yana işveren ve devlet temsilcilerinin oyuyla asgari ücret geçiyor ve her seferinde işçi temsilcileri “reddediyor” veya “öyle yansıtılıyor” neticede kabul görüyor…

Ve bu insanlar, eldeki verilere bakarak, dört kişilik bir ailenin (fazlası yasak hemşerim) aylık asgari giderini belirliyor. Bu yıl, 774 lira uygun görüldü. Bunun içinde ev kirası da var, ulaşım da.

Sadece ikisi değil elbet, beslenme de var, eğitim de…

Hatta o kadar ince düşünüyorlar ki, içinde tatil bile var, tatil!

Üstelik “çok sıkı” pazarlıklar sonucu bu rakam belirleniyor. Bir oturumla karar veremediklerinden aylar süren bir emek ve çaba harcıyorlar.

Ve sonunda “enflasyon”a endeksli bir karar çıkıyor. Yani eldeki verilere göre değil, enflasyona göre. O zaman bu komisyon neden toplanıyor, neden onlara “oturum parası” ödeniyor?

Çünkü, o komisyonun görevi soruna çözüm bulmak değil, açıklandığı andan itibaren alacağı tepkilerle, hükümetin hedef alınmasını önlemek.

Yani Asgari Ücret tespit Komisyonları, bugüne dek olduğu gibi bundan sonra da hükümetlerin kalkanıdır, cansiperane görev yapmaktadırlar ve bunun için hepsine “Devlet Ödünç Madalyası” vermek gerekir ama milletin övünç madalyasını rüyalarında bile göremezler!

Twitimden seçmeler
Sendikaların maaş zammı taleplerini anlayamıyorum. Nasılsa verilen zam, her şeye yapılan zamlarla geri alınacak.
www.twitter.com/naifkarabatak

1 Ocak 2013 Salı

Umut güzel ya çaba?


Atalarımız “emeksiz yemek” ya da “zahmetsiz ekmek” olmaz derken, ulaşmak istediğin hedef neyse onun için çaba harcamak gerektiğini belirtirlerdi.

Yeni bir yıla henüz zaman varken, herkesin 2013 beklentisinde “umut” değişmez bir beklentiydi.

Çok zengin olmak isteyeni de vardı,

Kötü giden sağlığının düzelmesini isteyeni de.

Kimi yalnızlığına son verecek bir sevdanın peşindeydi,

Kimi özlem duyduğu, etrafa gülücükler saçacak bir evlat.

Toplumun sorunlarıyla ilgilenenlerin barış ve kardeşlik beklentisi, huzurlu bir toplum özlemi vardı.

Daha büyük hayali olanlar da vardı elbet.

Kendisini bir masal ülkesinde sanıp, sihirli bir değnekle tüm hayatının değişeceği düşleri kurarlardı.

Kimisi bunun yolunun büyük ikramiyeyi tutturmak olduğunu bilerek, hesap edemeyeceği paraya kavuşunca cihanı fethedeceği üzerine hayaller kurardı.

Hep bir üst makamı hayal edenler de vardı elbet.

Yükselme arzusuyla dolu olanlar, makam olarak yükselmenin, bütün makamların üzerinde olduğu inancındaydı belki de…

İnsanlar genellikle kendileri için güç olanı, kolaya çevirmenin hayalini kurarlar.

Mevcut durum neyse, bir üstüdür ulaşılmak istenen hedef.

Bir mahkûm, özgürlük ister, yeni yıl tam da fırsattır onun için.

Af beklentisiyle girdiği cezaevinde, af beklentisiyle gününü doldurur ve her yeni yılda bu dileğinin gerçek olacağı hülyalarıyla dolar.

Çocuklar, okulun bitmesini ister.

Kadınlar, hayırlı evlat ve eş ister, en güzel olmayı da dilerler…

Erkekler, daha çok kazanma arzusuyla dolu olur.

Çalışanlar, zam beklentisine girer.

Patronlar, daha çok kazanmanın hayaliyle yeni yılı karşılarlar. Nasılsa “para parayı çeker” o zaman “para bende” diyerek beklentilerini en üst seviyede tutarlar.

Bilim adamı, yeni yılda yeni buluşlara imza atarak, adının tarihe altın harflerle kazınmasını dileyebilir.

Yazarlar, yeni yılda “en çok satan kitaplar” arasına girecek bir çalışmaya imza atmayı hayal edebilir.

Şairler, dillere destan şiirleri kaleme almayı diler.

Müzisyenler hit parçayla piyasayı altüst etmeyi ister.

Sinemacı, gişe rekoru kıracak filme imza atmayı dilerler.

Gazeteci, en iyi haberi yakalamayı, fotoğrafçı, en iyi kareyle adından söz ettirmeyi diler.

Doktor hastasına şifa olurken, “bir ilki” başarmayı, mimar “en iyi çizimi”, mühendis “yeni bir icadı”yla hayatı kolaylaştırmayı ve böylece adının tarihe geçmesini arzular…

***

Bütün bunları bir çırpıda yazdım, daha çok hayallerin olduğunu biliyorum ve bunlar ilk aklıma gelen, klavyenin tuşlarına dokunurken hatırladıklarım…

Kuşkusuz, insanoğlu hep başarma azmiyle doludur.

Bunun için emek verip vermemesine bakmaksızın başarmayı ister.

Birinci olmayı diler ama birinci olmak için hızını arttırmak gerektiğini de bildiği halde kılını kıpırdatmaz.

En iyi olmak için “en iyiyi” yapmak gerektiği gibi, içine katacağınız “sevgi, özveri ve fedakârlık” gibi çeşniye de ihtiyaç olduğu açıktır.

Tarihte “başaranlara” göz attığımızda, neleri feda ettiklerini görüp, duygulanmamak mümkün değil.

Elimizden düşürmediğimiz kitapların nasıl “klasik” olduğu, aslında onların yaşamlarındaki “sefalette” gizli.

Bir şey olmak için hiçbir şey olmayı seçenler gibi değildir başaranlar…

Bir şey olmak istiyorsanız, önce her şey olacaksınız.

Çalışmadan ekmek yemeye alışanlar, hep başkalarının sunduğuyla yetinmek zorundadırlar.

Bir yıl bitip, bir diğer yıl başladığında, sihirli değnek başımızın üzerinde dolaşarak kaderimizi değiştirmesi söz konusu bile değildir.

Aslında her şey kendi elimizdedir.

Sihir de bizde, başarı da bizde, adını yazdıracağın harflerin kalitesi de…

Mesele hangisine karar verip, çaba gösterdiğinizdir, hayallediğiniz değil.

Her şey bir hayalle başlasa da, sürmesi ve neticelenmesi çabayla mümkündür. Çaba yoksa, kuru hayalin karın doyurduğuna tanıklık eden olmadığı gibi, başarı getirdiğini gören de olmamıştır.

Dün, yıkılan hayalleri görünce bu satırları yazmak içimden geldi.

Henüz yılın başındayız ve ilk yıkım da hayatını “talih oyununa” bağlanmasıyla gerçekleşmişti, dakika bir, gol birdi ama etkiliydi. Sonraki 364 gün için kurulacak her yeni hayal de “piyango” gibi olanıydı.

2012’nin, 2013’ten daha farklı olmasını isteyenler, bunun için biraz kıpırdamalı…

Kendileri için de, başkaları için de…

Bu dünyayı daha güzel yapmak elimizde; kavgayla, silahla, gözyaşıyla zehir etmek elimizde olduğu gibi.

Biz hep güzelini hedefliyoruz ama nedense kolayını seçiyoruz.

Ve o kolayı da ne yazık ki, mutluluk getirmiyor, hüzünlü bir hayat sürmemize neden oluyor…

Twitimden seçmeler
“Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur" sözünün ne kadar doğru bir söz olduğunu laçka olan kurumlarda görebilirsiniz.
www.twitter.com/naifkarabatak

30 Aralık 2012 Pazar

AK Partinin şapkası yok mu?


Sorumlu konumda olanların zaman zaman şapkalarını önlerine alıp düşünmeleri gerekir. Bu düşünce molasında işe “biz yanlış yapmayız” diye başlarsanız, sonuç almanız mümkün değil, aksine “bizim yanlışımız nerede?” diye başlamak gerekiyor ve AK Partinin yapmadığı da işte bu…

AK Parti, Türkiye’de iki kişiden birisinin oyunu almış, belki bir seçim sonrasında da bunu üç aşağı, beş yukarı koruyacak gibi. (Hele ki böyle bir muhalefet anlayışı varken) Ancak her güçlü, beraberinde hatalar yapacağı gibi, en kötüsü yaptığı hataları görmeyecek konuma gelecek olmasıdır ve şu an AK Parti, “hatalarını görmeyen iktidar partisi” kisvesine bürünmüştür.

Ben söyleyeceğim, AK Partililerinse şapkayı önlerine alarak düşünmelerini isteyeceğim. Zor ya, istememiş olmama adına, 2012’nin son yazısı olarak bu yazıyı kaleme almış olacağım, hepsi bu…

***

Son ODTÜ olayı da gösteriyor ki, Türkiye’de polisin toplumsal olaylara müdahalesinin cılkı çıkmış. Ya bu işi hiç bilmiyorlar ya bile bile yapıyorlar. Doğrusu, ODTÜ’de bir grup öğrencinin aslında hak arama gibi bir derdi yoktu, ortada arayacakları bir hak veya mekân söz konusu değildi. O öğrenciler, “kargaşa” çıkarmaktan başka bir şey yapanlar da değildi. Göktürk uydusuna en ufak katkısı olanlar da değildi. Doğal olarak her devirde görüleceği üzere teknolojiye karşı, bilme ve sanata düşman, gelişmeyi sindiremeyen, İsrail’in Göktürk uydusuna bakışı oranında bakan bir grup fanatikti. Ama bu, polisin misliyle müdahalesini aklayacak bir durum da değildi.

Sadece o değil elbet, her hangi bir şeyi protesto etmek için bir araya gelen onlarla ifade edilen kalabalığa, yüzlerce polis göndermek ve ilk başvuracakları engelleme aracının gaz bombası veya tazyikli su olması, katılımcıları kışkırtmaktan ve düşman etmekten öte bir şey değildir.

İktidar, sanki sokağa çıkanlardan korkar hale geldi. Her ne olursa olsun, hak arama çabalarını “terör” diye kabulleniyor görüntüsü vermeye başladı, polislerin müdahalesiyle de bu görüntü, ete kemiğe bürünerek, şiddet olarak karşımıza çıktı.

Ergenekon’la başlayan ivmenin, adaletsizliklerle sürmesi, derin yapı davalarını da sorgulamaya sebep oldu. Türkiye’de eskiden de adalet yoktu ama şimdi adalette güven neredeyse hiç kalmadı. Mahkemeler, güçlüyü koruma, zayıfı ezme mekanizması olarak sürüp gidiyor.

Oysa Türkiye’de çok daha önemli sorunlar var.

Bir çırpıda çözülecek Kürt meselesi var; Hiç kimseyle müzakere masasına oturmadan, her insanın gasp edilen temel hak ve özgürlüklerini iade etme var. Buna anadilde eğitim de dâhildir. Ve bunun için “kimle masaya oturacağım” diye bir arayışa veya karşı duruşa gerek de yoktur.

Sonra bu ülkede “usulsüzlük” almış başını gitmiş. Farklı partilerin seçilmişlerine karşı tahammül göstermeyen iktidar partisinin, ayyuka çıkmış yolsuzluk söylentilerinde kendi seçilmişlerini koruma çabası çok sırıtmaya başladı. Soruşturma açmaya yeltenenlerinse ya tayinleri çıktı ya başka şekilde ekarte edildi.

Yine iktidara gelindiği günden bu yana emeklileri oyalayıp durdular. Aradaki uçurum kapanacaktı, emekliler insanca yaşayacaktı, çooook birikmiş paraları vardı, hesap hatasından dolayı bir hak gaspı söz konusuydu ve bu iade edilecekti. Devlete yıllarca hizmet eden ve ömrünün son demlerini geçim sıkıntısıyla dolduran insanlara umut dağıtıldı, sonu fiyasko oldu.

AK Parti döneminden önce asgari ücretin bir zulüm ücreti olduğunu söyleyen AK Partililer, kendi dönemlerinde 35 lira gibi komik zammı anlatacak kelime bile bulamadılar.

Büyük kampanyalarla, sivil toplum kuruluşlarının gönüllü çabalarıyla ve halkın “değişim” istemesi nedeniyle 12 Eylül’de yapılan referandumda kabul edilen maddelerin hayata geçirilmemesine direnilmesinin izahı bile yapılamadı. Aynı referandumda “pozitif ayrımcılık” diye bugüne kadar ihmal edilen dezavantajlı kesim, dezavantajlarıyla baş başa bırakıldı. Kadınları siyasete sokma tavsiyelerine rağmen, kendi partisinde kadınlara çelme atanların sayısını hesaplamaya bile çalışılmadı.

Kendi ülkelerindeki iç savaştan kaçarak bağrımızı açtığımız Suriyeli Mülteciler için kurulan çadır kentlerdeki yolsuzluklar ayyuka çıkmışken, “ne oluyor?” diyen çıkmadı. Mültecileri rahat ettirmek için her türlü fedakârlıkta bulunurken, onlara hizmet eden kendi insanımızı soyup soğana çevirenlere ses edilmedi. Biraz daha açarsam, birçok kamu kurumunda olduğu gibi, “hizmet alımı” personeli ya da “firma personelleri” zenci olmaya devam etti. Devletin ödediği yol parasını, bir kez daha kesenlerin yanına kâr kaldı. Yine Çadır Kentlere yapılan tüm alımların AFAD aracılığıyla “doğrudan” alınması, suiistimalleri beraberinde getirdi ve adeta peşkeş çekildi, AK Partili yöneticiler zengin edildi. Bununla da kalmadı, işçilerin sosyal haklarına göz dikildi.

182 çağrı merkezlerinde, “eğitim parası” adı altında işe koydukları insanlar sömürüldü, hem 182, hem ttnet çağrısı alarak iki taraftan cepler dolduruldu. Üstelik çalışanlardan “iki eğitim, iki ücret” tahsil edildi.

Ve AK Partililerin tek derdi “muhalif ses olmasın” şekline dönüştü. Bunun için de kimse sokağa çıkmasın, kimse kalemini aleyhimize oynatmasın istendi.

Ve bu istek, 89 yıldır bu ülkede “zorba rejimin” tam adıydı.

Başörtüsü yasağı da bu anlayışın ürünüydü, inançlara yapılan baskılar da, fikirlere vurulan pranga da…

İnsanların, insanca yaşamasının önündeki engel olan bu sakat yapı, şimdi en çok yara alan bir anlayışın eliyle sürüp gidecek gibi.

Oysa Türkiye’de derin yapıyı bozan, antidemokratik yönetimleri demokratik hale getirme çabasında olan ve önemli bir yol alan, eğitimden sağlığa birçok alanda çok ama çok güzel işler yapan iktidar partisi, kendisine yapılan “tahammülsüzlüğü” başkalarına reva görmeye başladı.

Şapkanız nerede, yoksa birer tane uzatayım. Alın önünüze düşünün ama size yapılanları zulüm olarak gördüğünüz zamanları unutmadan…

Twitimden seçmeler
Uludere'de yakınlarını kaybedenler “sadece adalet istiyoruz” diyorlar. Ne yazık ki, sadece o yok, her şeyimiz var, bir tek adaletimiz yok!!!
www.twitter.com/naifkarabatak