27 Aralık 2012 Perşembe

"Sabah el hayr" demekle olsa!


Babamın rahatsızlığı nedeniyle bir süre hastanede kaldık. İki gece de sabahlama sırası bana düştü. Adıyaman’da Çadır Kent olduğundan, hastaların çoğu da Suriyeli mültecilerdi. Hatta espri olsun diye Suriye Devlet Hastanesi diye takılırdım.

Odamızda da Suriyeli bir çift kalıyordu. Kocası diyaliz hastası, hanımı ise refakatçiydi. Tek anlaştığımız ise sabah uyandığında hanımın “Sabah el hayr” demesiydi.

Ortak dilimizdi belki de bu kelime…

Refakat ettiğimin babam olduğunu anlatabildim, eşinin hastalığının böbreklerinden kaynaklandığını öğrenebildim, hemşire çağırmasında yardımcı olabildim ama anlaştığımız sabah uyandığında “Hayırlı Sabahlar”ı kendi diliyle söylemesiydi…

Ama hayır oluyor muydu bilmiyorum…

***

Bugün Türkiye’deki tüm camilerde Suriyeliler için yardım toplanacak. 200’e yakın sivil toplu kuruluşlarının başlattığı “Kış geldi... Suriye için bir ekmek, bir battaniye” kampanyası da dün başladı.

Kış geldi…

Bizler soğuktan korunmak için evde sıcak yuvamıza sığınacağız.

Dışarıda ise paltolarımız, gocuklarımız, kazaklarımız ve daha birçok giyeceğe sıkı sıkı bürünerek üşümemeye, hasta olmamaya çalışacağız.

Çocuklarımız hasta olmasın diye bazen biz giyinmeyip, onlara giydireceğiz.

Gribe yakalanmasınlar diye bol C vitaminli meyveleri poşet poşet alacağız.

Ayağına terlik giyinmesini, soğuk havada sokağa çıkmamasını öğütleyeceğiz.

Hasılı biz kendimiz ve ailemiz için her şeyi düşünerek korumaya/korunmaya çalışacağız.

Oysa bunu yapamayacaklar da var…

“Komşusu açken, tok yatan bizden değildir” diyen bir peygamberin ümmeti olarak övünürüz ama buna kaç kişi dikkat eder bilemem.

Peki komşusu üşürken, sıcacık ortamlarda kalanlar için de böylesine derin anlamı olan bir başka söz yok mu, yoksa da bu söz üşümeyi de kapsıyor mu?

Elbette ki kapsıyor.

Buradaki “aç” lafını “eksiklik” olarak algılamak da mümkün.

İhtiyaçları düşünerek, var olanı vermek, yok olandan esirgememek gerekir.

Farklı illerde toplam 13 çadır kent var.

Bunların 5’i Hatay’da, 2’si Şanlıurfa’da, 3’ü Gaziantep’te, birer adet de Kahramanmaraş, Osmaniye ve Adıyaman’da bulunuyor.

Bu Çadır Kentlerde toplam 147 bin 107 mülteci yaşıyor/yaşamaya çalışıyor.

***

Doğrusu bazı vatandaşların bu sahiplenmeye karşı çıktığını da biliyorum.

Kendi insanına sahip çıkmayan bir ülkede, Suriyelilere sahip çıkılmasını, kucak açılmasını, karınlarının doyurulup, tedavilerinin yapılmasını kabul edemeyen bir kesim de var ve bunun insani bir yaklaşım olduğunu söylemek çok zor.

Zira, aynı felaketin başınıza geldiğinizi düşündüğünüzde, nasıl bir ilgi bekleyeceğiniz açıktır ve her insan, aynı ilgiye layıktır.

***

Suriye’de iç kargaşa başladığından bu yana iki kutuplu bir düşünce yapısına bürünen insanlarımızın olduğunu gördük, belki doğalı da buydu.

Kimi kan döken Suriye yönetimini haklı bulurken, kimi muhaliflerin direnişinin bir özgürlük mücadelesi olduğunu söylemeye başladı.

Kimi Suriye’deki Kürtler nedeniyle tümden karşı çıktı, kimi Kürtler olduğu için sıkı sıkıya sarıldı. Kimi inanç yönünden ya taraf oldu ya karşı çıktı.

Ama orada bir insanlık dramı yaşandığı da bir gerçekti.

Biz bu tartışmaları yaparken, uzaktan izleyip, hakkı teslim etmeye çalışırken, canını dişine takarak özgürlüğe doğru adım atan insanlar da vardı.

Biz tartışırken minicik bebeler ölüyordu; topla, tüfekle, açlıkla, soğukla…

Biz koltuğumuza kurularak ahkâm keserken, ekmek kuyruğuna giren Suriyeliler katlediliyordu.

Biz hükmümüzü verirken kadınlar, çocuklar, gençler ve yaşlılar birer birer hayatını kaybediyordu.

Ve biz sıcak yuvamızda, elimizde kumandayla kanal kanal dolaşırken, yanı başımızda soğuktan tir tir titreyen insanlar vardı.

“İnsan” vardı, Suriyeli olup olmamasından önce “insan” vardı…

Ve bugün “insan” olmasından başka bütün diğer özelliklerini bir kenara iterek, destek olma zamanı.

Kimin haklı olup olmadığından önce el uzattığınızda kurtarılacak insanların olmasına dikkat çekme zamanı.

Kış geldi, dışarıda kalan kuşlara yem bırakılmasını öğütleyecek kadar yüreğinde insan sevgisi olan bizlerin, hemen yanı başımızda olana kayıtsız kalmamız beklenmemeli.

Bugün yürekler Suriye için atsın.

Birileri için atacak yüreğin olması, sizin için atacak yüreklerin olmasını kolaylaştırır.

Bizim için hiçbir anlam ifade etmeyen rakamların, mülteciler için çok anlamı olacağını unutmamak gerekir…

Kuru kuruya ‘Sabah el hayr’ demekle olmuyor, hayırlı bir gün için hayır işlemekle oluyor…

Ve o gün, bugündür…

Twitimden seçmeler
Her zaman bir işi, bir davayı, bir görevi omuzlayanlarla nemalananlar farklı olmuş ve bunun sırrı hiç bir zaman anlaşılamamıştır.
www.twitter.com/naifkarabatak

26 Aralık 2012 Çarşamba

Büyük iş yapan küçücük adamlar!


Bu ülkede her zaman birileri, birilerini dinledi, takip etti, peşi sıra gitti, gölgesi oldu, korkusu oldu, eceli oldu. Ne dinleyen eksildi, ne dinlenen insanlar, ne kurumlar, ne kuruluşlar…

Ergenekon öncesinde ortaya çıkmamış dinleme skandalları vardı, Ergenekon’dan sonra ortaya çıkan dinleme skandalları.

Gün geçmiyor ki, “beni dinlediler” diyen birisi çıkmasın.

Siyasi partiler dinleniyor, kamu kurumlarını dinleyenler çıkıyor, genel başkanların odasında böcek çıkıyor, birilerinin evi gözetleniyor, bürosu inceleniyor.

Teknoloji geliştikçe gözetlemenin de türü çeşitleniyor.

Dinliyorlar da ne oluyor?

Okuduğunu anlamayanların, dinlediğini anlaması mümkün olamaz.

Zaten okuyup bilgi dağarcığını yükseltmek için dinleyen yok, dinleyip, kuracağı tuzağı ayarlamak veya vereceği korkunun dozunu tutturmak için dinliyorlar.

Kulaklarına henüz durmadı ama beni dinleyen varsa peşin peşin “kulağınıza dursun” deyip, “dinledikleriyle” kalmalarını öğütleyebilirim.

***

Dinlemek aslında bir hastalıktır.

Psikolojisi iyi olmayanlar, bir başkasının ne yapığını, neler konuştuğunu, kimlerle yatıp kalktığını çok merak ederler.

Röntgenci diye de tabir edebileceğimiz bu tür hastalıklı insanlar, ne yazık ki, devlet içinde de çokça var.

Onların hastalığı ise sapıklığın farklı türü; “gücü elinde bulundurma” adına bir sapık ruh hali içindeler.

Bu dinlemeyi devlet yapsa, terör örgütleri de yapsa, birileri bir köşeye koysa değişmez.

Dünya var olduğundan bu yana “hasmı”nı dinlemeyi, atacağı adım için olmazsa olmaz kabul edenler hiç eksik olmadı.

Bazen bunlar ortaya döküldü, skandallar patladı, hükümetler devrildi, istifalar görüldü, aileler parçalandı, neler oldu neler…

Dinleme veya gözetlemede amaç neyse hasıl olması için de her şey yapıldı.

Amaç, “gözümüz üzerinde” diye korku salmaksa bunu bir şekilde duyurmak da gerekirdi.

Bunun en iyi yolu da “hizmetindeki” gazetede/televizyonda duyurmaktı.

Ergenekon Terör Örgütü, bu ülkede çok pis işler yaptı, çok insanın kanına girdi, büründüğü farklı kılıklarla insanları öldürdü, toplumu kaosa sürükledi ve yapılacak büyük işler için malzeme çıkaracak taşeronları kumanda etti.

Son dinleme olayı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın çalışma ofisinden çıktı…

Bir ülkenin başbakanını gözetleyecek cürette bir örgütle karşı karşıyayız.

Bugüne kadar yaptıkları darbeler, hazırladıkları darbe planları, kurdukları terör örgütleriyle ve taşeron olarak kullandığı örgütlerle “büyük bir örgüt” olduğunu ispat eden Ergenekon, halen kanlı canlı bir şekilde faaliyetlerine devam ediyor.

Ya Silivri’dekiler kukla ya asıl kuklalar işbaşında…

Ama bir ülkede başbakan dinlenebiliyorsa vay bizim halimize…

***

O zaman biz de işi alaya alırız…

Sevdiğim bir fıkra var konuyla alakalı…

KGB karargâhının telefonu çalmış.

-Alo, komşum Salamon bir devlet düşmanıdır. Odunluğunda kaçak elmas saklıyor.

Ajanlar teşekkür edip telefonu kapatırlar ve ertesi gün KGB ajanları, Salamon’un evini basarak, odunluğa dalarlar. Ajanlar, tüm odunları kırıp, içlerine bakar ama bir tek elmas bile bulamazlar.

Akşamüzeri bu defa Salamon’un telefonu çalar.

-Alo, ben Moşe, KGB geldi mi?

-Geldi.

-Kışlık odunları kırdı mı?

-Kırdı.

-O zaman telefon etme sırası sende. Sebze tarlamın ekim için çapalanması gerek.

***

Elbette bu, baskı ve korkunun hâkim olduğu bir döneme mizahi bir yaklaşım.

Ama biz gerçeğini yaşıyoruz.

80 yılı aşkın bir zamandır ülkeyi baskı ve zulümle yöneteceğini sananlar hiç eksik olmadı.

Bazen bu, açık açık söylendi, bazen gizli örgütler bu işi üstlendi, bazen kendileri bir şey yapamayınca terör örgütü bile kurmaktan çekinmediler.

Kimisi devlet adına yaptı, kimi devleti kendinin sandı.

Kimi ülkenin asıl evladının kendisi olduğunu sandı, kimi ülkeye ihanet için işbaşı yaptı.

Her seferinde de hiçbir suçu olmayan koca bir millet sindirilmeye çalışıldı, başarıldı da…

Bu ülkede başbakanı dinleyecek kadar büyük bir terör örgütü olsanız ne olur olmazsanız ne olur, alt tarafı iğrenç işler yapan küçücük adamlarsınız.

Twitimden seçmeler
Hastanelerin Kamu Hastaneleri şeklinde dönüşmesinden sonra kişisel gözlemim, en az yüzde 80 geriye gidiş var, yazık.
www.twitter.com/naifkarabatak

Bir CHP’den, bir AK Parti’den güzellik!


Yüreğinde insan sevgisi olmayanların siyaset yapması mümkün değildir. Siyasilerin eleştirilecek çok yönünü bulabilirsiniz ama bir hizmet kolu olan siyasette esas olan insan sevgisinin çokça bulunmasıdır. Bu sevgi olmayınca insanların daha iyi yaşaması, daha güzel bir ülkede hayat sürmesi için kılını kıpırdatması da düşünülemez.

Ama bu duyguya sahip olmayan, yüreğinde bir kıpırtı dahi olsa yer etmeyen siyasetçiler de elbet var.

Bunlardan ikisini tanımaya başlıyoruz bu günlerde…

Birisi CHP’den, birisi AK Parti’den…

İkisi de genç üstelik.

Birisi Malatya’da, birisi Tekirdağ’da…

Siyaseti neden yaptıklarını bilmeyecek kadar cahil olan, sadece cahil olmakla kalmayıp, saygısızlığıyla şaşırtan, kadınlara karşı tavırlarıyla şok eden iki genç…

“Allah bir bacağını almış, hala küfürden uyanmazsın, nedir bu inatçılık” sözlerinin sahibi AK Parti Malatya Gençlik Kolları üyesi ve ismi lazım olmayan birisi…

Partisinin kadınlara ve engellilere “pozitif ayrımcılık” için yasa çıkarma çabasının farkında bile olmayan bir isim, partide, gençlik kollarında görev yapabiliyor.

Her hangi bir nedenle meydana gelen engelin, ayıplanacak, yerilecek bir “kusur” olmadığının bilincinde olmayacak kadar insanlıktan nasibini almamış.

Üstelik bir kadına karşı sözleri çok amiyane ve çok kaba…

Daha da ilginci, bu sözleri sarf ettiği CHP Milletvekili Şafak Pavey’in “bacağı olmamasına” karşın aldığı eğitimler, başardığı muhteşem işlerden sadece birisini yapacak kabiliyette olmayan bir gencin bu düşüncede olması ne kötü.

***

İkincisi CHP’den…

O da gençlik kollarından.

Ama bu üye değil, Gençlik Kolları İlçe Başkanı ve bunun da adı lazım değil…

“Yarın saat 12.00’de Tekirdağ Tuğlalı Park’ta karakter fukaralarının eylemi varmış.. Kamuda başörtüsü özgürlüğünü istiyorlarmış.. NANKÖRKÖPEK!”

Bu da siyaseti neden ve kim için yaptığını bilmeyecek kadar hem cahil, hem de insanlıktan uzak birisi.

Siyaset yaparken, toplumun tüm kesimleri için “çare” üretirsiniz/üretmeniz gerekir.

Başörtülülerin derdine çare olmama üzerine bir siyaset olmayacağı gibi, sadece başörtülülerin sorununa çare olacak bir siyasi anlayış da aynı şekilde yanlıştır.

İnsanlar, fikirleriyle, sahip oldukları değerleriyle, inançlarıyla, kültürleriyle, ırklarıyla veya dilleriyle farklı bir güzelliği yansıtırlar.

Ve işte o zaman insanın robot olmadığının farkına varırız. Tek tip insan modeli, ancak seri üretim yapan fabrikadan çıkan robotlarla mümkün olabilir.

Siyaset yapanlar ise toplumun her kesimine “daha iyi yaşama” taahhüdünde bulunurlar. Bunun içinde “herkes sağlam olacak” diye bir kural olmayacağına göre, “herkes aynı giyinecek” veya “aynı düşünecek” diye bir kural da olmaz.

Hani bir çatı altında benzer görüşü taşıyanlar bulunsa da, işbaşına gelen siyasi iktidar “oy veren”e değil, herkese hizmet eder ve esas olan oy vermeyene daha çok hizmet etmesidir.

İnsanlar arasında ayrım yapan en azından iyi bir siyasetçi olmaz, kötü siyasetçi olabilir.

Ancak, bir insana cinsiyetiyle bakarak değerlendirmede bulunuyorsanız,

Bir insanın giyimi sizin için “önem” arz ediyorsa,

Dış görünüş, içten öne geçiyorsa,

Ve siz insanları dillerine göre değerlendiriyorsanız sizden siyasetçi olmayacağı gibi “adam” da olması mümkün değildir.

***

Şimdi gelelim bu iki partinin güzelliğine.

CHP Milletvekili Şafak Pavey’e yapılan terbiyesizlik, anında cezasını gördü ve o üye partiden ihraç edildi.

Dün de, CHP aynı duyarlılığı göstererek, CHP Gençlik Kolları İlçe Başkanını görevden aldı.

İşte siyaset böyle yapılmalı.

Sizden olanın hatasını kabullenerek siyaset yapılmaz.

Hataya sahiplenmek, konuştukça batmaktan daha kötü bir şeydir.

Söylediğiniz söz, yaptığınız eylem hatalıysa farkına vardığınız ilk anda özür dileyip, hatadan dönmekten daha güzel bir şey olabilir mi, erdemdir bu üstelik…

Hele hele siyasi partilerde bir üyenizin, insan sevgisinden bihaber ve terbiyesizce sözlerine “bizdendir sahip çıkalım” mantığıyla yaklaştığınız anda, sizin partinizin ana fikri, o kötü sözün üzerine kurulmuş kabul edilir.

Aslında biz her şey olduğumuzu söyleyebiliyoruz ama hiçbir şey olmadığımızın farkına geç varıyoruz. Söylediğiniz yüreğinizde yer etmiyorsa, sadece laf söylemiş olursunuz ve gerçek duygularınız böylesine olaylarda kendini gösterir.

Sonra istediğiniz kadar demokrat olduğunuzu söyleyin, karşınızdaki insanın fikrine saygı göstermeyi bilmiyor ve sizin gibi düşüneceği konusunda ısrar etmekle kalmayıp, baskı da yapmaya kalkıyorsanız, sizden kötü bir demokrat bile çıkmaz…

Sadece çok kötü bir insan profiline sahip olmuş olursunuz…

Twitimden seçmeler
En kötüsü, senin darbe yiyerek geçtiğin yere yeni insanların darbe yemeye gitmesidir. Uyaramıyorsun da, “yanlış anlaşılıyor” ne kötü!
www.twitter.com/naifkarabatak

23 Aralık 2012 Pazar

Allah devletimize zeval vermesin!


Amerika filmlerinde “Tanrı Amerika’yı korusun” duasıyla, ülkemizde sıkça duyduğumuz “Allah devletimize zeval vermesin” arasında çok ilginç fark var. Aslında her ikisinde de “yaratıcı”nın korumasına emanet edilme var. Fark, birisinde ülkeyi yaratıcının koruması için dua edilirken, bir diğerinde aslında bir yapılanma olan “devlet”i koruma için dualar edilir.

İşte asıl fark da burada; Amerikalı, ülkesinin korunması için dua ederken, bizde ülke için değil, devlet için dua edilir.

Ve bu duayı edenlerin samimiyetinden kuşku duymamak mümkün değil. Zira edilen dua, içten gelerek yapılan bir dua değil, korkuya endekslenen bir duadır.

Ülkesi için kanıyla canıyla mücadele eden bir nesil, devletin zorba yüzüyle tanışmakta gecikmemişti. Devrim Kanunları diye ortaya konanlar, kabul edilmesi mümkün olmayan ve verilen mücadeleleri yok saymakla kalmayıp, cezalandıran uygulamalardı.

Kafasına geçireceği şapkayla “medeni” olacağına inanılan bir zihniyet, bunu “moda” diye değil, “dayatmayla” yapmaya kalkışmış ve sırf bir şapka parçası yüzünden yüzlerce insanın kellesi alınmıştı.

Öylesine bir katliam söz konusuydu ki, Anadolu’nun dört bir yanına “seyyar” olarak kurulan İstiklal Mahkemeleri, asıp asıp gidiyordu. Asarken sorgulamıyor, astıktan sonra gerekçe üretiyordu.

Halk sinmeye başlamıştı, amaçlanan olmuştu.

Gizlice konuşmadan bile ürken bir halk vardı artık, böyle bir halkı idare etmekten kolayı da yoktu.

Oysa Kurtuluş Mücadelesi veren halk, ülke ve millet sevgisiyle doluydu. Yurdu işgal eden düşmanlara karşı kanıyla canıyla savaşıp, en sevdiklerini cephede bırakanlar, “yaşanabilir bir ülke”ye kavuşma hayali kuruyor, bunu da baskıyla değil, elde ettikleri özgürlükle sahip olacakları bir vatan toprağı için yapıyorlardı.

1930 yılına gelindiğinde İzmir’in Menemen ilçesinde genç bir subay, kalabalık bir grup tarafından katlediliyordu. Genç subayı katledecek hiçbir mantıklı gerekçe yoktu. Katledenlerse ayyaş takımından, esrarkeş insanlardı. Birilerinin sahneye oyun koyduğu ve oyuncuların da “sağlıklı düşünemeyen” berduşlar arasından seçildiği anlaşılıyordu.

Genç subay feci şekilde can verirken, olayla alakası olmayan bir kitle bedelini ödemeye başlıyordu. İrticayı canının istediğinde hortlatacağına daha o zaman başlamışlardı.

Bir anda ülkenin dört bir yanında yeni bir korku salınmaya başlamış, İzmir’de olan olaydan dolayı, İstanbul’da tutuklamalar, İzmir’de idamlar başlamıştı.

Genelkurmay ve Emniyet arşivlerindeki raporlar Kubilay’ı katledenlerin esrarkeş olduğunu ortaya koymasına rağmen hadise, ‘irticaî kalkışma’ şeklinde sunulmuş, olayı Nakşilerin yönlendirdiği iddia edilerek inançlı insanlar zan altına alınmakla kalmamış, teker teker idam edilmişti. Bunlardan birisi de İstanbul’da ikamet eden, 84 yaşına merdiven dayamış ama 90 yaşında gösterecek kadar da çökmüş olan Esad Erbilî Hazretleriydi.

Hiçbir suçu olmayan ve konuyla uzaktan yakından alakası olmayan Esad Erbilî, apar topar Menemen’e getirilmiş ve orada “düzmece” mahkemede idamla yargılanmıştı. Ancak yaşından dolayı karar müebbette çevrilmişti. Ne ki, 4 Mart 1931 yılında tutuklu olduğu zindanda hayatını kaybetmişti.

Bununla kalmamış elbet, mezarı gizlenmiş, mezar taşı çok görülmüş ve tahmini olarak gömülü olduğu yere gelip dua edenlere zulmedilmişti. Öyle birkaç yıl değil, 2000 yılına kadar Esad Erbilî Hazretlerinin tahminen gömülü olduğu Safa Camine gelip dua edenler fişlenmişti.

Cami yapılırken, “toplu mezar”ı andıracak kemik parçaları çıkmış, katliamın bilançosunun korkunçluğu ortaya dökülmüştü.

Daha sonraları “korku” salma farklı şekillerde sürdü ama hiç eksilmedi. Tek Parti zulmünün sürdüğü yıllarda iki kişi bir araya gelerek sohbet etmekten korkar olmuştu. Düşünürken bile “acaba bizi takip eden var mı?” diye gölgesinden korkan bir millet ortaya çıkmıştı.

Ezanın Türkçeleşmesi, Kur’an-ı Kerim’in yasaklanması, insanların nasıl ibadet edeceğinin bile emir komuta zinciri içinde gerçekleşmesi dönemi başlamıştı. Ekmeğin karneyle verilmesi, halkın kıtlıktan inim inim inletilirken, camilere doldurulan buğdayların denize dökülmesi de cabasıydı.

Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte kalkan yasaklar, 1960 darbesiyle birlikte katlanarak sürmüştü.

1971 muhtırası, 12 Eylül darbesi ve öncesindeki Sıkıyönetimin sıkı uygulamalarıyla hep katmerleşerek süren zulüm, 28 Şubat’ın antidemokratik yönetiminde baskılarla devam etmişti.

Ve sürekli “götürülürüz” korkusuyla yaşayan bir millet, camide hutbelerde, vaazlarda, namaz sonrası yapılan dualarda bile hem Atatürk ve silah arkadaşlarına “usulen” dualar etmiş, hem de “Allah devletimize zeval vermesin” diyerek “bizi almayın, götürmeyin, kim vurduya gitmeyelim” korkusuyla dilden dökülen, yürekte yer etmeyen dualarda bulunmuşlardı, bulunmaya devam eden yaşlılar halen var.

Bütün bu zulümler sonucunda, Amerika’daki insan “Tanrı Amerika’yı korusun” diye yürekten dua ederken, ülkemizdeki insanlar “bizi götürmesinler” korkusuyla “Allah devletimize zeval vermesin” diye zevalden başka bir şey bulmadıkları devletlerine dua ettiler.

Devlet, millete hizmet etmek üzere oluşturulan bir yapı olduğuysa hep göz ardı edilmiş, Ergenekon gibi terör örgütleri, devletin bütün kurumlarına sızarak, “kendi iktidarları” için halka zulmetmişlerdir.

Bu zulüm, adı değişse de, metodu değişse de hep var oldu, olmaya da devam ediyor.
Çünkü bizim genimize yerleşmiş şey, “halk dediğin, güdülecek yığınlar topluluğu” olmuştur ve en iyi güdülme şekli de salınan korku oranının yüksek tutulmasındandır…

Twitimden seçmeler
22 Aralık 2012 saat 23.38 Dursun Çavuş (Kızdırmayın Vıllıdırım) kitabıma son noktayı koyduğum tarih ve saat. Çok şükür Allah'ıma...
www.twitter.com/naifkarabatak