20 Aralık 2012 Perşembe

Umutlarımı sele kaptırdım!


Eski Türk filmlerinde terkedilişleri anlatan bir mektup olurdu ve neredeyse tüm filmlerdeki kurgu benzerdi.

Genellikle tuvalet masasının, orta sehpanın veya lavabo aynasının önüne bırakılan mektup, korkuyla, tedirginlikle, hatta dehşetle açılarak okunmaya başlardı ve ilk cümle; Sen bu mektubu okuduğunda, ben çok uzaklarda olacağım…

***

Parası olup, Şirince’ye yerleşenler dışındakilerin bu yazıyı okuma şansları olmayacak.

Sadece Şirince’de ikamet eden “mutlu ve hayatta kalabilmiş” insanlar okuyacak ve onlar bu yazıyı okuduğunda ben çok uzaklarda olacağım…

***

Şaka bir yana ama dünya kurulduğundan bu yana süregelen felaket senaryolarının çoğunluğu kıyametle ilgili ve ilk kez bu kadar gündemde kalmayı başardı.

Mayalar, sosyal paylaşım sitelerine dua etsinler.

Bu siteler sayesinde Mayaları, onlardan daha çok tanır hale geldik ama bütün bu balonlar, bu yazıyı okuduğunuz andan itibaren sönmüş olacak…

Sönmeyenler de var elbet…

Umutlarım gibi…

***

Dün yurdun dört bir yanını umutlarımızla birlikte sele kaptırdık ama halen yedekte bekletilen umutlarımız var.

Fakirin ekmeğidir umut nasılsa…

Umut bu, bin kez umutsuzlukla tanışsak da hep bir başka umutla hayata tutunuruz.

Közlense de, dağdan gelen çamurun altında kalsa da, sel olup aksa da, yağmur olup yağacağı günlerin umududur bizi hayata bağlayan.

Dün kentleri sel aldı, yöneticileri ise yele kaptırdık.

Umutlarımız sırf bu nedenle çok kırıldı.

Kentleri idare edemeyenlere teslim edilmesinin hüznü, kızgınlığı, öfkesi vardı.

Yağmurun yoğun yağmış olması, derelerin çağlaması, yolların nehir olup akması, önüne kattığı her şeyi alıp götürmesi bir bahane olmamalı.

Kenti yönetenler, mevcuda göre davranmaz.

Hep olağanüstü durumlara hazırlıklı bir yaşam alanı oluşturma çabasıyla görev yaparlar.

Nisan yağmurlarıyla birlikte depreşen aşkı için şiir karalayan insanların olduğu bir zaman diliminde kentleri yönetmek çok kolaydır.

Hatta “şiir gibi yağan kar”ın nasıl da romantik olduğuna dair dizeler bir birini kovalarken hayatından şikâyet eden görülmeyecektir.

Çünkü bu ikisi “felaket” olana kadar çok güzeldir.

***

Özellikle yerel yöneticilerin göreviyse “felaket” olmasını beklemeden kenti felaketten korumak için tedbir almaktır.

Tıpkı sağlıktaki koruyucu çalışmalar gibi…

Ama dün yurdun dört bir yanında yerel yönetimler sınıfta kaldı, daha önce kaldıkları gibi, hep kaldıkları gibi…

Meteorolojinin uyarısına rağmen hiçbir tedbir almayanlara beslenen umutlardı sele kapılıp gidenler…

Yoğun kar veya şiddetli yağmur nedeniyle okul veya işyerlerinin tatil edilmesinin bir türlü zamanını tutturamayanlara beslenen umutlardı sele kapılıp gidenler…

Minicik yavrular, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, buz gibi hava, nehir olup taşan cadde ve sokaklara doluşarak, buz gibi okula vardıktan sonra okulu tatil yapsanız ne olacak, yapmasanız ne olacak?

İdarecilik, olabilecek tüm olumsuzluklara karşı hazırlıklı olmanın yanında, aniden ortaya çıkanlara karşı da sağduyuyla hareket edip, kısa sürede çözüm üretme becerisinde sahip olmaktır.

Ama olmadı…

Dedim ya umutlarımızı sel aldı, yetkilileriyse yele kaptırdık, ne gelen var, ne giden…

İşin en kötü tarafı, kentleri sele kapılırken, yoğun kar yağışında ulaşılmaz olan yerler varken, “çok başarılıyım” tafralarının hiçbir şekilde eksilmeden sürmesidir.

Aslında sele kaptırdığımız bizim umutlarımız değildi.

“Yöneteceğiz” diyenlerin başarısızlığıydı, sözleriydi, vaatleriydi sele kaptırdıklarımız.

Tıpkı söylendiği gün yele kapıldığı gibi…

Twitimden seçmeler
Biz hep bize benzeyenleri seçiyoruz ama seçildikten sonra neye benzediklerini bir türlü bulamıyoruz. (İstisnalar var elbet…)
www.twitter.com/naifkarabatak


19 Aralık 2012 Çarşamba

Sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmemek


Özellikle “hak” kavramı gündeme geldiğinde tarihsel boyutundan farklı olarak “günübirlik” değerlendirmeler yapıyor ve asıl yanılgıyı da burada düşüyoruz. Oysa “hak” kavramının esirgenmesi veya sonuna kadar verilmesinin genlerimizle bir ilintisi var.

Eskiden yaşlılar kadınları zapturapt altına almak için iki sihirli(!) formüle sahiplerdi. Zaten söz hakkı olmayan genç kızlar veya yeni evli kadınların, hiçbir zaman dilinin çıkmamasının yolu “sopa” ve “sıpa” ikilisinden geçiyordu.

Hatta bunu atasözü haline getirmişlerdi; Sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin…

İşte o zaman kadın, yediği dayaktan dolayı bir köşeye sinerdi.

Sürekli hamile kalıp, doğurduğu çocuklara bakma durumunda olduğundan dolayı da “farklı şeyler” aklına bile getirmezlerdi.

Benzeri askerlikte de vardı.

Askerdeyken anlam veremediğim bir kazı çalışması vardı.

Erler bir yeri kazıp, toprakları çıkarıyorlardı, sonra da başka erler o toprakları çukura doldurarak kapatıyordu.

İstihkâm bölüğü de olmadığından çukur kazıp, geri doldurulması ilgimi çekmişti. Bunu samimi olduğum bir komutana sorduğumda, askerlerin başıboş bırakmaya gelmeyeceğini söylemişti.

İşte o zaman kavradım ki, insanları “farklı şeylerle” meşgul ederek, asıl ilgileneceği konuların ötelenmesini sağlıyorlardı.

Gerçek hayatta da bu böyleydi, verdiğiyle yetinecek bir çark oluşturulmuş, “devletlû” neyi emrediyorsa onun kifayet edeceğini, aksinin ise anarşi çıkaracağına inandırılmıştık.

Temel Hak ve Özgürlüklerin tümüne bakış açısında yatan ana sebep “devletlû” bakış açısıdır.

“Ne kadar oyalayacaksa, o kadar hak” verilmesi gerekiyordu.

Ağızlara bir parmak bal çalıp, uzun süre acı reçete uygulanabilirdi.

Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek de mümkündü.

Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulguru kaybetmeme adına özgürlük taleplerini bizler de “gıdım gıdım” istemeye başladık.

Ve şimdi çektiğimiz acılar, reva görülenden çok istemekten kaynaklanıyor.

Diyelim Kürt’sünüz, anadilinizde konuşmak istiyorsunuz.

Aslında en temel hakkınızdır bu ve buna sahip olmak için birilerinin iznini beklemeye gerek yoktur.

Ama beklememiz gerektiğine inandırılmışız…

Önce resmi dairelerde “Burada Türkçeden başka dille konuşmak yasaktır” diye uyarıcı levhalar asılırdı, köylü vatandaş derdini anlatamazdı.

“Başka dil”in içine İngilizce, Almanca veya Fransızca girmez, sadece Kürtçe kastedilmiş olurdu.

Bir bakıma yasak bile kendi içinde şifreli ama kapsadığı alan aleniydi.

***

Böyle bir ülkede biz temel hak ve özgürlüklerin peşine düşmüş, neden Allah’ın verdiği hakkı bir başkasının gasp etme hakkına kurban edildiğini boş yere sorgulayıp duruyoruz.

Oysa bu bizim genimizde var. İşbaşına geçen biz olsak da vereceğimiz hak, anlayışımızdan öteye gitmeyecektir.

Bugüne kadar “Türkçe ezanın aslına döndürülmesi ve yasak olan Kur’an-ı Kerim’in serbest bırakılması” dışında, hangi siyasi partinin temel hak ve özgürlükleri üzerine seçim vaatlerini duydunuz?

Hiç hatırlamıyorum, çok uzun bir süre boyunca bunları vadedeni ve vaadini yerine getiren siyasi bir partiyi ya da iktidarı görmedim.

Genellikle yoksulluk üzerine siyaset yapıldı, milliyetçilik kaşındı, terör sorgulandı, tütüne getirilen kota bile bütün haklardan öne çekildi ve her seferinde siyasilerin temcit pilavı gibi önümüze koydukları vaatleri değişmedi, biz de “bu kadarıyla” yetineceğimizin bilinciyle davrandık.

AK Partiyle birlikte temel hak ve özgürlükler konuşulmaya, verilmeye, genişletilmeye çalışılsa da, anlayış, aynı şekilde sürmeye devam etti, ediyor da…

Kürtçenin ana dil olup olamayacağını konuşuyoruz, anadiliyle konuşanların olduğunu ve bunun bir hak bilinmesi gerektiğini bilerek…

Başörtüsü de aynı…

Düne kadar başörtülüleri “vebalı” gören zihniyetle mücadele ettik.

Sonra “başarılı” olan başörtülü genç kızların ödül töreninde yapılan zulümleri görüp, “bari ödülünü verin” diyerek kanaat edebileceğimiz sınırı çizdik.

Ve bir süre sonra “henüz asaleti tasdik olmamış”, yani stajyer olarak görev yapanlara Devlet Memurları Kanununun uygulanıp, başlarının açılmasının bir zulüm olduğunu belirterek “kanaat edeceğimiz” yeni bir sınır çizdik kendi kendimize…

Ve nihayet şimdi “stajyere var da, çalışana yok” diye bir başka sınır çizmeye başladık.

Çünkü bizi idare edenler de aynen bizim gibi düşünüyordu.

Biz başa geçtiğimizde de farklısını yapmayacak olduğumuzun bilincindelerdi.

Her zaman ve her ideolojik anlayışta da, siyasi partilerde de “izin verildiği” ölçü vardı.

Bu belki de “tahammül sınırıydı” ve herkes, hak vermeye karşı cömert değildi, babalarının kesesinden çıkıyor gibi pinti davranabiliyorlardı.

İşte o nedenledir ki, biz kadınların kıyafetini belirleme hakkını ezelden beridir elimizde tutan bir milletiz.

Yetmemiş, sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmiyoruz.

Üstüne de tuz biber olsun diye organik biber gazı serpiştiriyoruz…

Twitimden seçmeler
Yağcılığın hiç bir türlüsü sevilmez ama “Sivil Toplum” olduğunu iddia eden STK'ların yağcılığı hiç ama hiç sevilmez.
www.twitter.com/naifkarabatak

18 Aralık 2012 Salı

İlelebet yaşama garantisi


Kıyamete karşı gösterilen direncin, yaşama karşı gösterilmesi halinde çok daha farklı bir dünyada yaşayacağımızı umuyorum.

Bu sözümü yabana atmayın…

Dikkatli düşünün ve çevrenizde olup bitenleri iyi gözlemleyin ve aynı dirençle sorunları çözmeye azmedenleri hesaplayın. Sorun denen bir şey kalmaz şu ihtiyar dünyada…

***

Maya takvimine göre yolun sonu göründü. Şunun şurasında 48 saatimiz bile kalmadı. Bu sürenin sonunu beklemeyip, ödü kopmadan sağ kalan olursa, kıyametin kopmadığını öğrenebilecek. Zaten koptuktan sonra bunu öğrenme şansı da bulunmayacak.

Ama “bulunacak” diyenler var…

İşte sözünü ettiğim direnç, böyle bir direnç...

Mayalar, insanlara bir ümit bırakmış.

Takvimlerinin sonu gelmiş ama “kurtuluş reçetesi” vermeyi de ihmal etmemişler.

Hepsi dünyada kalmak için…

İlelebet yaşamanın garantisi yok ama 21 Aralıktan sağ salim çıkma şansını verecek reçete sunan çok.

Kıyamet senaryosu, yeni işkollarını da beraberinde getirdi.

Çoğunluğu da “eğlence” sektörünü canlandıracak boyutta.

Damak tadına hitap edeni de var, çılgınlar gibi eğlenmeyi sağlayacak olanı da.

Kıyamet tatlısı da var, ateş kebabı da…

Sonra kıyamet partileri düzenleme imkânınız var.

Kim bilir belki altın günü gibi “Kıyamet Günü” yapan da olur.

Kura çekilir; “bu kıyamet altınlar bana, ev aldık borcumuz çok. Gelecek kıyamet de bizim Müfidelere verelim, yazık onların arabası yok!”

Kıyamet aşkları çıkar ortaya, hikâyeler yazılır, romanlara konu olur, sonra peş peşe izlenme rekorları kıran diziler yapılır, filmler çekilir…

Şakayı bir yana bırakırdım ama bırakılacak gibi değil.

Kıvrak zekâsıyla insanı hayretten hayrete düşüren, yüzlerde tebessüm oluşturan, hatta bazen kahkahaya boğan fikirler dolaşıyor.

İşin ilginci şakaya alan da, ciddi ciddi kıyametin kopacağını sananlar gibi “bir yere kadar” kıyametin kopacağına inandıkları görülüyor.

Bunun için “kendini garantiye alan” insanlar olduğu gibi, kendisiyle birlikte “Nuh’un Gemisi” gibi kurtarma aracı yapanlar da var.

Hep parası olanların bir hazırlığı söz konusu, parası olmayanların kıyameti her gün kopuyor nasılsa…

“Kefenin cebi yok” derlerdi ama bazıları ya kefene cep yaptırmaya kararlı, ya dünyada ilelebet yaşamaya…

Ne olursa olsun iyi bir gelir kaynağı olduğuna kuşku yok.

Kimisi bütün servetini harcayarak 21 metre boyunda tekne yaptırmış, kıyamet koptu, koptu. Kopmadıysa yaşayacak ama beş parasız!

Bazısı işi tamamen ticarete dökmüş, Şirince gibi turizm pastasının patlayıvermesinden söz etmiyorum. Çok daha farklı şeyler var.

Mesela tasarımcı Ron Hubbard, kıyamet sığınağı geliştirmiş.

Bir tane değil elbet.

Her gün sipariş alıyor ve yetiştirmekte zorlanıyormuş.

Yer altına döşenen büyükçe su kanalını andıran dış yapısı ve içindeki tüm ihtiyaçları düşünülmüş iç tasarımıyla kıyamete başkaldırıyor.

Veya öyle inanılmasını sağlıyor.

Bu inanışla da Hubbard malı götüren kişi oluyor.

İnananlarsa servet ödeyerek, 21 Aralıkta sağ salim kalmayı planlıyor, sonrası için ise hiç kimse ilelebet yaşama garantisi vermiyor. Belki de bu senaryo, bundan sonra dünyaya direk kalacaklar için de bir şeyler üretmeye başlarlar.

ABD’nin California eyaletinde yapımı seri üretime bağlanan kıyamet sığınağında her şey düşünülmüş; ahşap parke, plazma TV, deri koltuklar, lüks yataklar, mutfak, duş gibi her şey var.

TV’de yayını yapacak kanal ise şimdilik yok!

***

Aslında bütün bunlar “kıyamete inanmayı” sağladığı için iyi. Kıyametten kurtulacağını sandıkları içinse kendi içinde çelişkili…

Ama asıl değinmek istediğimse “yaşama aşkı”nın bu dereceye varması.

Madem bu kadar yaşamayı seviyorsunuz, hem de insanca…

Madem kıyamet koptuğunda bile dünyada kalma gibi planlarınız var, o zaman dünyayı cehenneme çevirmenin ne âlemi var?

Bırakın kıyametten sağ çıkmayı, yaşarken ölen inşalara el uzatın.

Binlerce yıldır çözülmeyen sorunlarımızı aynı aşkla, aynı hayata bağlılıkla bir çırpıda çözün gitsin.

Dünyada açlık bırakmayın mesela…

Şiddeti kökten halledin, hiç acı çeken olmasın, boş yere hayatı kararan insanlar bulunmasın.

Terör sorununa da çare olun, diktatörlerin zalimliğine de.

Hak gasp edenlere “dur” deyin, “kimin hakkını kimden alıyorsunuz” diye diklenin.

Koruyun hayvanları, doğayı, içeceklerimizi…

İğrenç şeyler katıp, yediğimiz yiyecekleri zehir etmeyi bırakın.

Dünyayı yaşanacak yer haline getirin, kıyamet sonra gelsin, ister kopsun, ister bizi es geçip, ötelere doğru yol alsın.

Zaten asıl kıyamet, kendi ölümümüzdür, gerisi ihtiyar dünyanın miadının dolmasından başka bir şey değildir.

Twitimden seçmeler
Amerika, 147 yıl önce bugün köleliği kaldırmıştı ve o günden sonra kendisine çok daha farklı köleler buldu, bulmaya da devam ediyor.
www.ttwitter.com/naifkarabatak

17 Aralık 2012 Pazartesi

Bu tahammülsüzlük niye?


İstanbul’un yoğun trafik keşmekeşinde İETT şoförlüğü yapmak kadar başka zor bir meslek var mıdır doğrusu bilemiyorum.

Günün neredeyse her saati, güzergâhında bulunan toplumun her kesiminden insanları taşımak, bazen tartışmak, bazen şakalaşmak, bazen de gerilen sinirlerle çıkan kavganın tam ortasına düşmek…

Şoförlerin soluklanacağı dakikalar ise ilk ve son duraktaki “bekleme” süresidir.

Bu sürenin ne kadar olduğunu bilemiyorum ama tahminime göre yarım saatten çok azdır.

Bu sürede şoför tuvalet ihtiyacını karşılar, içecek veya yiyecek bir şeyler atıştırır, ibadet eden birisiyse ibadetini de bu araya sıkıştırır.

“Bekleme” süresinde hiç kimsenin hakkını gasp etmediğinden de “ne yaparsa yapsın” vatandaş “niye yapıyorsun” dememiştir/demesini gerektirecek bir durum da söz konusu değil.

***

Ama söz konusu namaz olunca bazılarının rahatsızlığı nüksetmeye başladı.

Sanki ilk kez oluyormuş gibi.

Ve sanki bekleme süresinde Cumhuriyet Gazetesini okuma dışında bir şey yapması zinhar yasakmış gibi.

Gazete, gazetecilik dışında çok farklı işler yaptığını binasının önünde “patlatılan” ve Danıştay’a yapılan saldırı süresinde öğrendik.

Gazetecilik dışında bir diğer yaptığıysa insanların “dinlenme” zamanında ne yapıp, ne yapamayacağına karar vermesi olduğunu öğrendik.

28 Şubat’ta bol malzemesi vardı, kesildi.

Bir yerlerden servis edilen haberleri iyi kullanıyorlardı.

Fadime Şahin, Müslüm Gündüz, Ali Kalkancı gibi insanları da kullananlar vardı.

Gazeteye malzeme olacak insanları Kocatepe Caminin önüne konuşlandıracak “güç ve kuvvet” de bulunuyordu.

İrtica geliyordu hep onların nazarında.

Getiren de kendileriydi, götüren de…

Ortada gelen giden bir şey yoktu aslında.

“Korku sal!” diye aldıkları emri uygulayan ve adına basın denen “kuklalar” vardı.

“Hizaya gel!” deyince geliyor, bir türlü “rahat” durmuyorlardı.

Postal yalayıcılar olarak da tabir edebileceğimiz medyanın yüzkaraları, millete karşı girişilen tüm antidemokratik eylemlerin tam göbeğinde yer alıyorlardı.

***

28 Şubat’ın tüm pislikleri ortaya dökülürken, Cumhuriyet, eski alışkanlıklarını sergilemeye başladı.

Alışmış, kudurmuştan beter olurmuş diye atalarımız ne güzel söz söylemiş…

Belki de Ergenekon’un son artıklarından “emir alma” konumuna “yükselmiş”, görevini yapmaya başlamıştır.

İstanbul’daki bir özel halk otobüsü şoförü, “bekleme” zamanını, vakti geçen namazını kılarak değerlendirmiş.

Bu da Cumhuriyet’in muhabirine denk gelmiş.

Belki şoförü bile kendileri namaza durdurmuştur.

Belki şoför, gerçekten vakti geçen namazını eda etmek için acele etmektedir.

Kimsenin hakkını yediği yoktur.

Kimseyi bekletmiyor, vatandaşın tepkisini alacak bir durumu da söz konusu değildir.

Otobüsün belirlenen kalkış süresine kadar, abdestini alıp, namazını eda etmekten daha farklı bir şey yapmıyordur.

Ama Cumhuriyet rahatsız olmuş…

Ve işi ajite etmeyi de unutmamış; “İstanbul'da, Taksim-Kocamustafapaşa arasında35C hattında çalışan özel halk otobüsü şoförü, araca yolcu alırken seccadesini yere sererek namaz kıldı.”

Burası iyi elbet...

Ve eklemiş, “Şoför yolcuların şaşkın bakışları arasında namazını tamamlarken yurttaşlar ise ‘Böyle şov yapılır gibi ibadet yapılmaz. Bir yerlere yaranmak için şov yapmaktan vazgeçsinler. İETT’nin bu şoförü uyarmasını istiyoruz..”

Emriniz olur…

İETT ne diyecek şoföre?

“Namaz kılmak yasak hemşerim, zira Cumhuriyet rahatsız oluyor bir de onun yurttaşları(!) var, onlar da gıcık oluyor”

Belki de asıl mesela namaz değildir.

O zaman; “Bekleme zamanında sadece Cumhuriyet Gazetesi okuyacaksın!”

Veya “Okumuyorsan da abone olacaksın!”

Zira “kamu kurumlarını zorla abone ettikleri” günlerden bu yana köprünün altından çok sular geçti.

Gazete, gazetelikten çıkalı da çok oldu.

Onun bunun talimatlarıyla ülkeyi kaosa sürükleyecek haberler yapmayı marifet bildiler.

O şoför, en temel hakkını kullanıyor.

Ve bunu da otobüs servisteyken değil, bekleme anında yapıyor.

Burada Cumhuriyet’e düşen hiçbir şey yok.

Belki “adam gibi gazetecilik” yapmayı salık verebilirim, hepsi o kadar…

Ama en zoru da bu işte…

Twitimden seçmeler
Meclis, Merhum Adnan Menderes'e iade-i itibara hazırlanıyormuş. Geç kalındı, hem onlara itibarları verilmeli, hem diğerlerine itibarsızlıkları...
www.twitter.com/naifkarabatak

16 Aralık 2012 Pazar

Dezavantajların avantaja dönüştüğü yer


Osmanlı döneminde ilçeyken köye dönüştürülmüş, cumhuriyet döneminde (1954) bir kez daha ilçe yapılmış ama siyasi çekişmelerden nasiplenen ilçe, yeniden köy statüsüne alınmakla kalmamış, adı da alınarak bir başka ilin ilçe yapılan köyüne verilmiş…

Bu talihsiz yer, Adıyaman’ın en uzak ilçesi Gerger’e bağlı Güngörmüş veya eski adıyla Nefsi Pütürge.

Diyarbakır ve Malatya’ya çok yakın, Atatürk Barajı’nın masmavi sularıyla çevrili bir alanda, kışı sert, yazı serin geçen, yeşillikler diyarı bir köy.

Köyün ilçe iken kullanılan Hükümet Konağı halen yerli yerinde duruyor ama köyü tanıyan yok gibi.

İki yıl önce bu köyümüzü tanıtmaya çalışmış, “Tınne köyü diye bir yer” başlığıyla kaleme aldığım yazıda “I Love You” filminden de esinlenerek, devlet kayıtlarında olmayan köyde yaşayanların çektiklerini dile getirmeye çalışmıştım. Yazımı, bu köyün Tınne (yok) olmasından kurtularak, heye (var) olmasını dileyerek noktalamıştım.

Zira köyün kapısı ve penceresi olmayan bir okulu vardı, sağlık ocağı iyi durumda değildi ve kar yağmaya başladığı andan itibaren köyün 4 ay dünyayla irtibatı kesiliyordu.

Köyün varlığından haberdar olmamsa, köyde yaşamaya direnen Güngörmüş Köyü Derneği (Gün-Der) Köy Temsilcisi ve Adıyaman Kültür Yardımlaşma Derneği (Akyad) Gerger ilçe Başkanı Serdar Kızılkaya’nın sosyal medyadaki aktifliğinden dolayıydı. (Bu arada Akyad’lı gençlerin projeleri yakın zamanda çok konuşulacak gibi…)

***

Yazımın yayınlandığı günden bugüne çok şey değişti.

Devletin yapamadığı okulun kapı ve penceresini yapan hayırseverler çıktı.

Sağlık Ocağı ise yenileniyor, inşaatı bitmek üzere.

Bütün bunları yeterli görmeyen köylüler, özellikle çocukların ve gençlerin “okuma sevdası” kazanması için kütüphane kurmaya niyetlenmişler ama yer yok.

Caminin hemen bitişiğindeki boş odayı kütüphane olarak düzenlemiş, raflarını da yaptırmışlar ama sorun temin edilecek kitaba gelmiş.

İşte o zaman yeniden sosyal medyaya iş düşmüş.

Serdar Kızılkaya başlattığı kampanyayı, kısa zamanda geniş kesimlere duyurmayı başardı.

Hafta sonu bu kütüphanemizin açılışına davetliydim.

2 saatlik bir yolculuktan sonra soğuk köyün sıcak insanlarıyla buluştuk.

O kadar uzak yere İstanbul’dan kalkıp gelen ITI UNESCO Dünya Tiyatro Eğitimi Başkan Yardımcısı ve Avrupa Kültür Başkentleri Büyükelçisi Emre Erdem de vardı, Şanlıurfa’dan, Adıyaman’dan, Gerger’den ve çevre köylerden katılımcılar da.

Kütüphane açılışına eli boş gitmedim; 2006 yılında yayınlanan “Emmi Hortumu Taksana” adlı mizah kitabımın yanına bir takım da ansiklopedi ekleyerek gittim.

Okumanın sınırının, mesafesinin ve rakımının olmadığını bir kez daha orada gördüm.

Bir kitap, bir kütüphane oluşturmaya yetiyordu ama en önemlisi bir kitap, bir hayat değiştirmeye neden olabiliyor, farklı dünyalar açan penceresiyle insanları dönüştürebiliyordu.

Sosyal hayatın hiç olmadığı yerde, sosyal hayatı ayaklarına getiren insanlar vardı.

Orada okuma sevdası dışında birkaç şeye çok sevindim. Bunları da not etmeden geçemeyeceğim.

***

Birincisi köyün buz gibi havasına karşın sıcak insanlarıyla tanışmaktı, misafirperverlikleriyle ağırlanmaktı.

İkincisi ITI UNESCO Dünya Tiyatro Eğitimi Başkan Yardımcısı ve Avrupa Kültür Başkentleri Büyükelçisi Emre Erdem’le tanışmış olmaktı.

Bir insan işini ancak onun kadar sevebilirdi.

Üçüncüsü ise Gerger’in genç kaymakamının hayata bakışı, müspet tavrı ve sahip olduğu ufkuyla olumsuzluğu olumluya çeviren çabasıydı.

İlçe insanının gönlünü kısa zamanda kazanan Kaymakam Ömer Bilgin, ilçeye yaptıklarının yanında sosyal hayata canlılık katacak cep sinemasıyla da tanıştırmış.

Üstelik de “alt yazılı” filmleri oynatarak, halkın dikkatini sinemaya çekmeyi de başarmış.

Doğrusu bir yönetici için ideal bir isim. “Yeri uygun değil” demeyeceğim, en çok böylesine ufku açık, çalışkan insanlara mahrum bölgelerde ihtiyaç var.

Bir gün geçirdiğim Güngörmüş köyünde bir şeyi daha Kaymakam Ömer Bilgin’in hayata bakış açısıyla öğrenme veya bir kez daha hatırlama imkânı buldum.

Olumsuzluk saymaya kalktığımızda, “sahipsizlik” üzerine iki kelam laf etmeye başladığımızda, dünyanın her tarafında bir şekilde “şikâyetler” geleceğini de biliyoruz.

Ama önemli olan bunu avantaja çevirmektir.

Olumlu bir durumu avantaja çevirmekten kolayı olamaz; zaten avantaj, olumlu olmasındadır.

Kaymakam Bilgin, bunu birkaç örnekle açıkladı ve olumsuzluğu avantaja çevirmenin felsefesini anlattı.

(İris melanin az içerdiğinde gözler mavi olur. Bazı insanlardaki renkli dediğimiz göz, aslında bir kusurdur. Bu mavilik bir kusur olsa da göz renginin güzelliğiyle avantaja çevrilir.

Kas liflerinin gelişme bozukluğundan kaynaklanan ve bazı insanlarda bulunan gamze de aslında bir kusurdur ama o gamze, insanları güzel ve sevimli kılmakta, olumsuzluğu olumluya çevirmektedir.)

Ve bu felsefeyi, ilçeyi yönetmekte uygulamasıysa kısa zamanda gönüllerde yer etmesine neden olmuş.

Üstüne “Parasızlık mutsuzluğun kaynağıdır ama para, mutluluğun kaynağı da değildir” diyerek, varlıkta yaşamanın kolay olduğunu, zor olanın yoklukta-imkânsızlıkta ayakta kalmayı başarmak olduğunu söylüyordu.

Güngörmüş’ün de, Kaymakamın da yaptığı aslında tam da böyle bir şey.

Bu insanlar sayesindedir ki iki yıl önce “tınne” diye tarif ettiğim köy, bugün “heye” olmuş, ülkenin dört bir yanında gönderilen kitaplarla farklı ufuklar açmaya hazır…

O kitaplar köyün hayatını bugün değiştirmedi, bir renklilik kattı ama yarın değiştirmeyeceğini hiç kimse garanti edemez.

Şikâyet etmeyi bırakıp, hayatımızdaki bütün olumsuzlukları lehimize çevirme şansımız her zaman var.

Bu şansı kullanalım…

Twitimden seçmeler
Prof.Dr.Süleyman Çaldak’ın Mesnevi’yi anlatırken “O, sebzenin bile saplarıyla tartıldığını bilir” sözü hoşuma gitti. Biz ne insanlar gördük, tek öneminin, “tartı” sırasındaki ağırlığı olduğu anlaşılıyor!
www.twitter.com/naifkarabatak