13 Aralık 2012 Perşembe

Bana tersse, sana da ters olmalı!


İnsanlar kendi inandıklarının doğru ve makbul olduğuna inanırken, kendisinin kabullenmediği her konuya da temkinli yaklaşmakla kalmıyor, bütün gücüyle mücadele edeceği bir anlayışa kavuşuyor.

Son günlerde eskiden beri süregelen alışkanlıklarımıza yenileri eklenmeye başlandı. Hem de mecliste. Birincisi CHP’li Aylin Nazlıkara’nın bir süre önce Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın sezaryenle ilgili açıklamasına verdiği cevaptaki “vajina bekçiliği”ni bırakmasını istemişti.

Bütçe görüşmelerindeyse bunu yeniden dillendiren Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç oldu.

Arınç, “vajina” lafından dolayı utandığını, bu kelimeyi Aylin Nazlıkara’ya yakıştıramadığını söyledi.

Tartışmalar bunla sınırlı değil elbet, uzun bir geçmişi olan tartışma, bir kez daha meclis gündemine geldi ve Cemevlerinin ibadethane olup olmadığı üzerine laflar edildi.

Rüşen Çakır, “İslamcıların temel hak ve özgürlüklerle imtihanı” başlıklı yazısında Mazlumder’in son zamanlardaki yükselen çıkışını övdüğü yazısında Mazlumder Genel Başkanı Ahmet Faruk Ünsal’ı önce övüyor, sonra parantez açarak, yaptığı tüm övgüyü yerle bir ettiğine inandıracak cümleyi yapıştırıyor; (tabii onun eşcinselliği bir tür hastalık olarak tanımlamış olduğunu unutmamız mümkün değil)

***

Bütün bunlar aslında karşımızdaki kişinin, bizim gibi olma zorunluluğuna inandığımızdan kaynaklanıyor.

Biz nasıl inanıyorsak, herkes öyle inanmalıdır.

Bizim doğrumuz, dünyadaki en doğru yaklaşımdır ve bunun aksini konuşanlar yanlış içindedir, külliyet hatalıdır falan filan…

Baştan alırsak…

“Vajina”, kadın cinsel organını “ayıp” görmeden telaffuz etmeye dönük bir kelime olduğuna inanıyorum. Uluorta konuşulur mu, konuşulmaz mı tartışması kişiye göre, kültüre göre, anlayışa göre değişiklik gösterir. Bana göre “ayıp” olanın herkese göre ayıp olmasını beklemek, çok fazla iyimserliği barındıran değil, “herkes benim gibi düşünmeli” demeden öte değildir.

İnsanlar kendi yetişme tarzıyla konuşur ve milletvekili “ayıp” diyerek bazı şeyleri örtbas etmeye kalkarsa bu ülkede hiçbir şeyi doğru tartışamayız. Oysa Aylin Nazlıkara’nın açıklamalarında “yanlış” çok vardı ve onların içinde kadın cinsel organını söylemesi en sona kalırdı. Zira, sezaryenle doğumun, kadının cinsel organından önce, sağlıklı doğum veya kadınları sezaryene zorlayarak elde edilen bir rant söz konusuydu. O tartışmalar, bunun sağlıklı yapılmasına da engel oldu. Bir kesim “başbakan söylüyorsa külliyen doğrudur” anlayışıyla savunmaya geçti, bir kısmı “başbakan söylüyorsa zinhar karşı çıkılmalı” düşüncesiyle muhalif kaldı.

Ve Türkiye’de korkunç boyutlara varan sezaryenle doğumun ne getirip, ne götürdüğü sağlıklı olarak anlaşılamadı.

***

Yine bütçe görüşmelerinde Cemevlerinin de ibadethane olduğunu ve desteklenmesi üzerine yapılan konuşmalara karşı çıkıldı. Çünkü bir diğer kesim, cemevinin ibadethane olmadığı üzerine “tez” yazmıştı.

Oysa camiye gidenlere göre cami, bir ibadethanedir. Kiliseye gidene göre kilise veya havra veya daha başka ibadet mekânları. Siz bir diğerinin ibadethane tercihine milyonlarca kez “değildir” deseniz de onun inancında en ufak bir sapma olacağını mı sanıyorsunuz?

Kuşkusuz Aleviler yüzlerce yıldır cemevlerinde ibadet ediyor, toplanıyor, cem yapıyor, semah için dönüyorlar ve kendilerini böylece “iyi” görüyorlar. Bunun kime ne zararı var, doğrusu insan anlamakta zorlanıyor. İnsanlar, nasıl inanıyorsa öyle yaşamalı.

Bu, başörtüsünde de böyle değil mi?

Birisi başörtüsünden ürperiyorken, bir diğeri başörtüsünün İslam’ın sembolü olduğuna inanıyor. Her iki kesim de “benim inancım doğrudur” diye düşünerek, karşısındakinin inancına saygılı olma konumunda olduğunun farkına varmıyor. Başörtüsü takmayanın, başörtüyü takmayla ilgili bir sorununun olmaması, başörtüsü takanların da takmayanlarla ilgili olumsuz bir değerlendirilmesinin olmaması gerekir.

İnanan takar, inanmayan takmaz, hepsi bu kadar…

Ve son tartışma konusu eşcinselliğin hastalık olup olmamasıyla ilgili.

“Bütün eşcinseller hastadır” denildiğinde toplumdaki bütün eşcinseller “bommm” diye uçup buharlaşmayacağına göre bu konuda ısrarcı olunmasını bir türlü anlamıyorum.

Eşcinsel olmamak, bütün eşcinselleri toplumun dışına atma hakkını vermez.

Eşcinsel olmak da, diğer bütün insanları suçlama hakkını vermez.

***

Aslında mesele çok basit, zora sokan bizleriz.

Ben, camiye gidiyorum ama cami yerine başka ibadethane seçenlere saygı duymam gerektiğini biliyorum. Zira ben saygı göstermezsem, saygı görmeyeceğimin de farkındayım.

Bir olayı tartışırken insanın bir organı olan her hangi birisinin adını “küfür” şeklinden uzaklaşarak tıbbi adıyla söylemeyi “utanılacak” bir durum gibi yansıtmak, en başta Kadın Doğum uzmanlarıyla Bevliye veya cinsel danışmanların işini zorlaştıracağına şüphe yok.

Ve son olarak insanların cinsel tercihleri sadece kendilerini ilgilendirir. Eşcinsel olmayıp, minicik yavrulara tecavüz edenlerin “sağlamlığı(!)” kadar sağlam olmak da var…

Twitimden seçmeler
Size yapılan haksızlığa susmaya başladıysanız, başkasının uğradığı haksızlığa karşı çıkacak gücünüz de kalmamış demektir.
www.twitter.com/naifkarabatak

12 Aralık 2012 Çarşamba

Adıyaman ve Kilis fişleniyor mu?


Tunceli’nin Hozat ilçesindeki fişleme olayı henüz tazeliğini korurken Adıyaman ve Kilis’te benzer bir çalışma yapılması çok ilginç geldi. Elbette sorduğumuzda “fişleme yok, kayıt tutma var” diyecekler ama ben anlatacağım, kayıt tutma mıdır, fişleme midir siz karar verin.

Adıyaman’da polis karakolları, muhasebeciler vasıtasıyla tüm esnaftan “doldurması zorunlu” formda yer alan bilgilerin kayıt altına alınmasını istiyor. (Doldurmayanlar için bin 900 lira gibi bir ceza da uygulanacağı söyleniyor.)

İstenen bilgiler arasında işyerinin adı, işverenin adı, çalışanların
tek tek adı, soyadı, TC numarası, baba adı, doğum yeri gibi tüm kimlik bilgilerinin yanında Nüfus ve Vatandaşlık Müdürlüğü’nden alınan ikametgah adresinin yer aldığı belge de teslim ediliyor.

Muhasebeye “zorunlu” dendiği için, muhasebeci de esnafa “zorunlu” demek zorunda kalıyor ve bu formlar, “süresi içinde” karakollara ulaştırılmak zorunda olduğu belirtilerek bilgiler toparlanıyor.

Hali üzere esnafta bir tedirginlik yaşanıyor; “ne oluyoruz?” diye…

Aslında uygulama çok eskilere dayanıyor.

Antidemokratik dönemlerde çıkan bir yasa maddesi, uzun bir süre askıya alındıktan sonra yeniden güncellenmiş, sebebiyse bilinmiyor. (Bu arada kim güncellemiş, o da belli değil.)

1973 yılında çıkarılmış 1774 sayılı kimlik bildirimi kanunu var.

Bu kanunla herhangi bir kente gidip konakladığınızda, sizin adınıza oteller, bu bildirimi emniyete veya jandarmaya yapıyor.

Ancak, bu kanunun bir de işyerinde çalışanları kapsayan uygulaması varmış ki, en azından demokratik dönemlerde uygulandığı görülmedi.

Daha çok darbe dönemlerinde halkı zapturapt altına alma hevesinde olanlar, uçan kuştan, kaçan tavuktan haberdar olmayı bir kazanım biliyorlardı.

Eski günler, eskide kaldı diye biliyorduk, meğer kalmamış.

Kanunu güncellemişler, kimin aklına geldiyse birkaç ili de pilot il olarak belirlemişler.

Bunlardan birisi Adıyaman, birisi Kilis ve birkaç il daha…

Şimdi diyeceksiniz “ne var bunda?”

Neler olacağını anlatacağım…

Esnaflar, işyeri açarken zaten bir sürü bürokratik işlemlerden geçmek zorunda.

Muhatap olduğu belli başlı kurum ve kuruluşlar var.

Bunlardan ilki Vergi Daireleridir.

İkincisi Belediyeler…

Üçüncüsüyse SGK İl ve İlçe Müdürlükleridir. Bu da elbette SSK’lı işçi için ve işverenin Bağkur kaydı için…

Dördüncü ve son sorumluluğuysa Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği veya Ticaret ve Sanayi Odalarıdır…

Bunun dışında esnafların sorumlu olduğu veya “mükellef” kabul edildiği yer, kurum ve kuruluş yoktur.

Ama karakollar var diyor.

Bunu neye dayanarak var dediğini veya bugüne kadar bu uygulamayı yapmayıp, bugün mü akıllarına geldiği konusunda bir şeyler söylemiyorlar.

***

Peki, bu uygulama fişleme midir?

Elbette ki tam anlamıyla fişlemedir.

Karakollar, kamudan alabilecekleri bilgiyi, dolaylı almaktansa direkt almayı yeğliyorlar. Böylece bir korku da salınıyor. (Hem ne diye alsınlar?)

O işyerinde kim çalışıyor, ne zaman girdi, ne zaman çıktı?

Daha ileri giderek bir gün işyerini basıp, “sen kimsin, kimliğini göster, burada ne arıyorsun?” gibi sorulara muhatap olunursa da şaşmam.

Türkiye’nin hiçbir ilinde uygulanmayan bu kayıt tutmanın neden bazı illerde uygulandığının açıklanması gerekiyor.

Hem neden zaten iş yükü ağır olan karakolları bir de fişleme yüküyle ezdiriliyor.

İnsanların özgürce çalışmasını, işyeri açma hakkını sekteye uğratacak bu uygulamanın topluma ve devlete ne gibi katkısı olacak?

Yoksa Türkiye gerçekten polis devletine doğru gidiyor da, biz yeni yeni mi bu uygulamaları görmeye başlıyoruz?

Her ne olursa olsun, hangi yasa maddesine dayandırırlarsa dayandırsınlar, uygulama antidemokratiktir, polisin görev alanında değildir ve kişililerin özgürlüğünün önündeki en büyük engeldir.

Bugüne kadar uygulanmayan kanunu yeni baştan uygulamaya başlayacaklarsa o zaman tüm devrim yasalarını uygulamaya başlasınlar, hepimiz kafamızda fötr şapkayla dolaşalım, olacak iş mi?

Şimdi bütün bu kayıt tutma işine “fişleme değildir” diyen olur mu bilmiyorum ama bildiğim, bugüne kadarki fişleme olaylarına baktığımızda da bunun bal gibi fişleme olduğudur.

Adıyaman fişleniyor, Kilis fişleniyor, diğer illerse sırada…

Twitimden seçmeler
Tıpkı hayat gibisin, oldukça sıradan ve bir o kadar da acımasız...
www.twitter.com/naifkarabatak

11 Aralık 2012 Salı

Vatandaşın ekonomisi ve Antalya’nın fırtınası


Merkez Bankası Başkanı Erdem Basçı, ekonomiyi Antalya’nın fırtınasından sonraki güneşli havaya benzeterek vatandaşın umudunu kaşımış. Daha doğru deyimle de “ekonomi çevrelerine” iyimser mesaj vermiş.

Ekonomiyi elinde tutanların ekonomisinin iyi olması, asıl fırtınanın estiği adresin şaşırılmasına neden oluyor.

10 yıllık AK Parti döneminin hemen öncesinde devleti ve milletiyle iflas etmiş bir tablo varken, aradan geçen 10 yılda devletin ekonomisinin düzelip, milletin ekonomisinde yaprağın kımıldamamasının izahı, Antalya’nın yağmur ve fırtınasına benzetilir mi bilemiyorum.

Benzetilse bile o güneş, neden “zengin” dışındakilere doğmuyor?

***

Merkez Bankası Başkanı Erdem Basçı’ya göre ülkemizin ekonomisini şu anda fırtınalı bir dönemdeymiş gibi görülse de, güneşli ve güzel bir havaya dönüşmesine az kalmışmış…

Bunu söylemesinin sebebi var elbet, durup dururken Antalya, fırtına ve güneşli havadan bahsedecek değil.

Bilindiği gibi birkaç gündür Antalya, fırtına, yağmur ve onun bıraktıklarıyla zor günler geçiriyordu ama Merkez Bankası Başkanı Erdem Basçı’nın konuşmasını yaptığı zaman hava günlük güneşlikti.

Oysa hava her ne kadar güneşli ve güzel olsa da, fırtınanın ve selin zararları vatandaşı perişan etmişti.

Güzel yüzünü gösteren güneş, onların cebinden gidenleri geri getirmeyi başaramadı, sadece atıkları temizleyecek zaman verdi.

Ekonomi de böyledir aslında…

Ülke ekonomisiyle vatandaşın ekonomisini fırtına şiddeti farklıdır.

Sonrasında çıkacak güneşin güzelliği de…

İkisini bir birine karıştırdığınız zaman Erdem Basçı gibi “gerçekten uzak” bir iyi niyet gösterisine bulunabilirsiniz.

Elbette iyi niyet güzeldir, insanlara sıcak mesajlar vermek, umut dolu yarınlar vadetmek, yeni hayaller kurulmasına katkı sağlamak ve bir süre hayalin peşinde koşularak dertleri bir kenara itmek güzeldir.

Ya sonra?

Asgari ücretin açlık sınırının yarısından daha az olduğu bir ülkede sizin dağıtacağınız bütün umutların balondan sözler olacağının da farkında mısınız?

Ülkenin ekonomisi ülkeyi ilgilendirir, hükümetleri memnun eder veya üzer…

Elbette ülkenin ekonomisi iyi olursa yatırım da iyi olur, belki bu maaşlara da yansır, sosyal desteklere de veya ürün ödemelerine de…

Ancak bunun böyle olduğunu pek görmedik.

Tarihinin en kötü ekonomisini geçiren dönemlerin sonunu gördüğümüzde, yani güneşli hava hâkim olduğunda da vatandaşın içinin ısınmaması bundandır.

Ekonomideki bu benzetme, “zenginler kulübüne” bir mesajdır, anlıyoruz…

Peki bu ülkede çalışanlara, emeklilere, dar gelirlilere, esnafa yönelik mesaj veren olmayacak mı?

Her zaman yağmur ve fırtınalı bir ekonomisi olan, toplumun büyük bir kesimine güneşin doğmasını daha ne kadar beklemek gerekiyor?

Bu bekleyişte, asgari ücreti “açlık sınırına” çekildiğini görebilecek miyiz?

Memur-Sen’in açlık ve yoksulluk araştırmasına göre, Kasım ayında açlık sınırı bin 8 lira olarak belirlenmişti ve hiçbir asgari ücreti bu miktarda bir maaşı hayal dahi edemiyordu.

Sadece asgari ücretli değil elbet, bu oranı bulan emekliler de “şanslı” sınıfında olanlardı.

Peki yoksulluk?

Yine Memur-Sen’in araştırmasına göre yoksulluğun sınırı da 2 bin 913 lira…

Bu rakama göreyse neredeyse tüm çalışanlar yoksulluk sınırında.

Bu da demektir ki, yağmur ve fırtınanın tahrip ettiği çok büyük bir kitleyle karşı karşıyayız.

Şiddeti çok fazla olmuş bu fırtınanın, esmiş, gürlemiş, darmadağın ederek silip süpürmüş.

Üstüne yağmur yağmış, seller akmış, Arap kızının camdan bakmasını bile göremeden her şeyi sele kaptırmış…

Ama hiç güneş doğmamış…

Sayın Basçı bilmeli ki, vatandaşın ekonomisi ve Antalya’nın fırtınası hiçbir birine uymuyor.

Uzaktan ya da yakından bir alakası yok.
Başka bir örnek verin…

Yardımcı olayım; hani bir adamın işi ters gidince üst üste darbe yer ya…

Hani birisi sakarlık yaptığında utancından alelacele düzeltmek istedikçe yeni sakarlıklar yapar ya…

İşte vatandaşın ekonomisini buna benzetebilirsiniz.

Her alınan tedbir, iyileştirme amacından çok uzak, hedef kitleyi yakalayamayan, pastadan alınan payın kitlesinin değişmediği ilginç bir sistem.

Ve biz buna “adaletsiz gelir dağılımı” diyoruz ama bizi duyan olmuyor.

Twitimden seçmeler
Zor ya, hani bir gün zengin olursam “Ziyaretler” diye bir gazete çıkaracağım, bir kenarda dursun. Haber yapmama gerek yok, akıyor akıyor! :))
www.twitter.com/naifkarabatak

10 Aralık 2012 Pazartesi

Kaçan beyinleri kovalayan yok!


Ankara İncek’te tanıştım. Bilgisayar mühendisiydi ama ilgi alanı çok daha farklı, çok daha kapsamlıydı. Mayın imha robotları üretiyordu, şüpheli paketleri insan gücü olmadan patlatacak robotlar üretmişti. Çok daha başka şeyler de ve genellikle savunmaya dönük “işleri kolaylaştıran” ürünleri vardı ve hepsi de insan hayatının hiçe sayılmaması üzerine kuruluydu.

İşi iyiydi o zaman, şimdi paraya para demeyip başka şey dediğinden emindim.

Öyle değilmiş…

Kaçıp gitmeyi düşünüyordu.

Bürokratik engellerden gına gelmişti.

Gümrükte bekleyen malzemeleri “mevzuat” efendinin çarkına takılmıştı.

Büyük işe girip, önemli icat yapan mucitlere pekiyi gözle bakılmıyordu.

Bugüne kadar Doktor Ziya Özel’in “NO” ürününe karşı gösterilen tepkiden çok farklı değildi.

Anlayış değişmiyordu, anında linç girişimi başlıyor ve ardından soluğu yurtdışında almak zorunda kalıyordun.

Öyle olmasaydı bu ülkede elektrikli araç, suyla çalışan araç ve güneş enerjisiyle çalışan araçların seri üretimi ve pratik kullanıma geçilmesi çok daha hızlı olurdu.

Zaten dünya genelinde benzin devlerinin tekerine çomak sokmak zordu, üstüne ülkemizdeki anlayış tuz biber ekiyordu.

Ben bunları düşünürken dün Tubitak bir başka araştırma yayınladı.

Araştırmada dünyanın dev şirket ve üniversitelerinde görev yapan Türk bilim adamlarının listesi yer alıyordu.

En fazla bilim insanımız ABD’deymiş…

Bize yar olmayanlar, başkasına derman olabiliyordu.

Biz insanımızı tutamıyorduk.

Hem maaş olarak, hem önlerine konan engellerle…

Üstüne de “karalama” kampanyasıyla…

Elbette insanlarımızın yurt dışında çalışması, söz sahibi olacak konuma yükselmeleri, insanlığa faydalı çalışmalara imza atmaları güzel.

Ancak, neredeyse tamamına yakınının kaçma sebebi var.

Yani bir gidiş söz konusu değil, bir kaçış var.

Gönüllü bir hasretlik değil onlarınki belki rızasıyla hicret…

Şimdi yeni bir çalışma yapılıyor. Bu insanların beyninden faydalanılmak için oldukları yerde ülkelerine hizmet imkânı sunulacak.

Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün, “Bilim insanlarımızın hem kendi bulundukları yerlerde yapacakları hem de Türkiye’de yapacakları araştırmalardan istifade etmek istiyoruz. Biz bunları beyin göçü olarak değerlendirmiyoruz, aksine beyin gücü olarak görüyoruz.” dedi.

Geç kalınmış bir adım olsa da, zararın neresinden dönülürse kardır deyip, alkış tutabilirdim.

Ama benim Ankara İncek’te karşılaştığım bilim adamımızın dert yanması eski değil, henüz tazeliğini koruyor.

Aslında ülkemizde bir anlayış sorunu var.

Üreten insanlara bakış açısı çok farklı.

Bu ülkede “müteahhit” olmaya korkan insanlar olduğunu biliyorum.

Yatırım yapmaktan ürkenler var.

“İhaleye fesat karıştırma” gibi çok esnek, istediğin yere çekebileceğin suçlama var. Bunun için de “karmaşık” hale getirilen bir Kamu İhale Kanunu var…

İnsanları “fesat” denen şeye zorlama, aslında “yandaş” tercihi değil, “işi kolay yoldan yapma”, bir başka deyişle de inisiyatif kullanmadan öte bir şey değil.

Ama art niyetlilerin tek tutacağı dal, “ihaleye fesat karıştırma” oluyor ve bunda derdini anlatana kadar akla karayı seçmenin yanında, toplum nezdindeki itibarın da beş paralık oluyor.

Yöneticileri kolay yoldan suçlamayı alışkanlık haline getirenler yüzünden, bu ülkede insanlar yatırım yapmaya da korkuyor, üretmeye de…

Beyin göçünün esas gerekçelerinden birisi de bu anlayıştır.

Peki ülkemizi apar topar terk ederek yurtdışında itibarlı kurumlarda üst düzey görev alan veya “araştırma” alanında adından söz ettirenlerin dağılımı nasıl?

Yahoo, Boeing, Microsoft, Harvard Üniversitesi, LG Elektronik, Google, NASA, General Electric, Goodyear, Siemens, BMW, Michigan State Üniversitesi, SiliconLaboratories, Lawrence Berkeley NationalLab, Amazon.com, Yale Üniversitesi, Albert Einstein College of Medicine, Intel Corporation, Motorola, United StatesAir Force, Mitsubishi ElectricResearchLaboratories, 3M CorporateResearch ve daha niceleri…

Şimdi kaçan beyinleri kovalamaya çalışan bir bakanlık var ama kaçacak beyinler içinse değişen bir anlayış ne yazık ki yok!

Twitimden seçmeler
İster beş kuruş etsin, ister trilyonlar, eğer bir adamın fiyatı varsa, "değeri" yok demektir.
www.twitter.com/naifkarabatak

Yargı bağımsız olursa haber verin!


"Bir kişiye dokuz, dokuz kişiye bir pay. Kurt yapmaz bu taksimi, kuzulara şah olsa!” (Necip Fazıl Kısakürek)

Yargı veya daha geniş anlamıyla “adalet” kavramı gündeme geldiğinde veya ortada bir dava söz konusu olduğunda iki farklı kesim, iki farklı anlayış ortaya çıkar. “Mağdur” olduğunu söyleyenler, yargının bağımsız olmadığını iddia ederek haklılığını ispata çalışır. Suçu iktidara atar ve yargıya müdahale edildiğini iddia ederler.

Öte yandan zanlıların suç işlediğine inanan kesimse “yargıya güveniyoruz” diyerek, yargılamanın sonucunu beklemek gerektiğine dair sözler ederler ve bu da genellikle gücü elinde bulunduran iktidar olur.

Aslında her iki kesimde kendi söylediğine inanmayan kesimdir; Ne yargı güvenilecek kadar “doğru”dur, ne bağımlı olan bir yargı söz konusudur. Bizim gibidir daha çok.

Karakolda doğru söylemeyi, mahkemede şaşmayı şiar edinen bir neslin evlatları, “mahkemede doğruyu söyleyerek değil, yalan söyleyerek” aklanacağına inanırlar. Hem de öyle böyle değil, “iyi yalan söyleyen kazansın” türünden. Bunun böyle olduğuna o kadar inanan olmalı ki, avukatlığı meslek edinenlerin aynı zamanda “çok kolay yalan söyleyenler” olduğuna da inanırlar.

Ama bir tarafta da savcılar var.

Birisi müvekkilini sütten çıkmış ak kaşık yapmaya çalışırken, savcı ise “vur dedik de öldürdü” diyecek kadar zanlıyı yerden yere vurur.

Karşı tarafı suçlamazsa avukat nasıl davayı kazanabilir ki…

Hasbelkader sanık sandalyesinde oturanı linç etmek de savcıya kalır.

Böyle bir salonda sanık sandalyesinde oturanın tek güveneceği kişi, avukatından sonra hâkimdir.

Suçlayan kesimin ise tek güvendiği avukatından sonra savcıdır.

Bazen insanlar yanlış yerde durur. Sanık sandalyesindekinin yeri orası asla değildir. Suçlayanın yeri ise tam da sanık sandalyesidir, hatta ötesidir.

Burada bazen güç devreye girer, bazen sesinin yüksek olması, bazen avukatının işi bilmesidir.

Her şey bir oyundur aslında; rolünü iyi oynayan kazanır, aksinde ise mağdurken suçlu konumuna düşebilirsiniz. (İyi olacağınıza laf cambazı olun, işiniz çok daha kolaydır anlayacağınız.)

İşte böyle bir yerde aldığı hukuk eğitimine ek olarak, sahip olduğu insani değerler, davayı hakkaniyetli bir şekilde sonuçlandırabilir.

Burada hâkim ve savcıların ideolojilerden arınmış olması, sanık sandalyesinde oturanın veya onu suçlayanın konumuna, maddi durumuna, makamına, sahip olduklarına veya olamadıklarına bakmaması gerekir.

Sanığa veya onun siyasi görüşüne, inancına, kültürüne, ırkına, yaşam tarzına karşı bir husumeti de olmamalı, yakınlığı da.

Yine suçlayan kesimle “ideolojik” bağı da olmamalı. Eğer benzer bir dünya görüşüne, inancına, yaşam tarzına, kültürüne sahipse bile bunu davaya en ufak ama en ufak bir şekilde yansıtmayacak kadar geniş görüşlü olabilmelidir.

“Zor” mu dediniz, değil aslında. Bir insanın nerede olduğundan daha çok, nasıl birisi olduğu önemlidir. En çok da bu makamda oturan, verdiği bir kararla insanların hayatını karartan veya aydınlatanlarda olmalı.

***

Son yıllarda yargının bağımsız olmadığını haykıran kesim, daha çok Silivri’yi işaret ederek iddialarını ispat etmeye çabalıyorlar.

Daha önce de yargının bağımsız olmadığını iddia eden kesim, Silivri’de yatanların “suç işlediğine” inanan kesimdi.

Aslında Türkiye’de yargı, tarihinin hiçbir döneminde bağımsız olmadığı gibi adil olmayan kararlarıyla da hep gündemde oldu.

Bazen koca bir kenti/ülkeyi soyup soğana çevirenlere ses edilmedi, bazen bir dilim baklava çalana hayat zehir edildi.

Bazen kamunun gözü önünde işlenen suçlar aklandı, bazen aç karnını doyurmak için bir parça ekmek çalanlar zindanlarda çürütüldü.

Kimi zaman terör örgütünün en üst düzeyleri cirit atarken, tesadüfen bulunduğu yerde patlayan bombadan mesul olanlar tüm cezayı çekti.

Bazen bir şiir okuyanı zindana attılar, bazen iki satır yazı yazanı veya “devletin temel nizamlarını bilmem ne kuralına uydurma” gibi uyduruk cezalar buldular.

Bizde yargı, polisin tuttuğu tutanağın savcı tarafından “delil” kabul edilmesinden çok öte bir şey değildir belki de…

Burada fark, savcının tutumudur.

İyi eğitimliyse “araştırması” gerektiğini bilir. Hele bir de vicdan sahibiyse yanlış suçlamanın nelere mal olacağı hakkında fikir yürütür ve belki Allah’tan da korkar. Ama değilse orada yargı bağımlı olsa ne olur, olmasa ne olur?

***

Böyle bir ülkede milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılmasından söz etmezler mi, hayret etmemek mümkün değil. Yahu siz daha halkın adil yargılanmasını sağlayacak yasal düzenlemeleri yapmaktan acizsiniz, kendinizi nasıl koruyacaksınız?

Seçim bölgesine dağılan vekillerinizi, binlerce iftirayla içeriden toplamak için Amerika’dan avukat mı ithal edeceksiniz?

Milletvekillerine kimse dokunamamalı, dokunmaya başladığı andan itibaren, zaten tartışmalı olan yargı sisteminin cılkının çıkmaması için hiçbir “geçerli” sebep yoktur.

Siz asıl o zaman yargının bağımsız olup olmadığı yerine çok daha başka şeyler konuşmaya başlarsınız ama iş işten geçer.

Yargıyı AK Parti döneminde “bağımlı” olmakla suçlayanlar, hangi hükümet döneminde “bağımsızdı” onu da söylemeleri lazım. Çünkü öyle bir dönemi bulmak için çok eskilere gitmeleri gerekir ve o zaman İstiklal Mahkemelerine toslayıp kalırlar.

Twitimden seçmeler
Başkasının hakkını yiyerek büyüyenler, insanlık olarak küçülenlerdir..
www.twitter.com/naifkarabatak