6 Aralık 2012 Perşembe

Şiddet milletvekilini dinlemez


Annem ilk gelinlik anılarını anlatırdı fırsat buldukça. Gelin kaynana çekişmesini ve kaynanasının “iyi halde” olduğu zaman anlattığı hikâyeleri bize anlatırdı.

Çocuk aklımla “sürüp giden bir zulme” akıl erdiremezdim.

Babaannem kaynanasından çok zulüm görmüş, çok çile çekmişti.

Yaşadıklarından ders alıp, kendi gelinine aynısını yaşatmaması gerekirdi ama ne mümkün…

İnsanlar nasıl bir muameleye tabii tutuluyorsa aynı şekilde bunun sürdürüleceğini sanmaya başlıyor.

Askerlikteki “üst devre-alt devre” çekişmesinin esasında da bu var.

Oysa size yapılmasını istemediğinizi, bir başkasına yapmamak gerekiyor.

Sadece gelin-kaynana veya askerlikteki devre çekişmesi değil, herhangi bir işyerindeki “çömez” muamelesi görenlerin çektikleri de benzer.

Bir süre sonra “kıdemli” olan, yeni gelene “çömez” muamelesi yapmaktan çekinmez.

Kendisine yapılan her şeyi, bir başkasına yapmak gerektiğine inanır.

Kendisine yapıldığında ettiği küfür ve bedduaların kendisine geleceğini ise hiç hesaplamaz.

Ve aslında şiddetin temelinde bu “öğrenilmişlik” var diye düşünüyorum.

Şiddet görenin şiddet uyguladığı bir ülkenin insanları olmak çok garip aslında…

***

Toplumumuzda şiddet, daha çok kadına yapılıyor bilinse de, aslında toplumun tüm kesiminde şiddet var ve rakamsal oranı korkunç boyutta.

Olağan ağız kavgası sonrası başlayan şiddetli çatışmalarda da bunu görebiliyoruz.

Bir park kavgasının aşiret çatışmasına nasıl olup dönüştüğüne akıl sır ermiyor.

Hele dolmuşçuların sıra kavgasının nasıl bir meydan muharebesine dönüştüğüne inanın inanası gelmiyor.

Ve elbette şiddet gören kadınlar…

Şiddet, fiziksel olabileceği gibi psikolojik de olabiliyor.

İlginç olansa şiddet gören kadın olunca onun makamı, statüsü, serveti, eğitimi, kültürü, toplumdaki saygınlığı, sevilirliği, takdir edilirliği işe yaramıyor.

Şiddet gören, hiç tahsili olmayan bir ev hanımı da olsa, üniversite bitirip evinin kadını da olsa, iş hayatında başarıyı da yakalamış bulunsa, hatta siyasete girip, milletvekili seçilerek, ülkenin geleceğinde söz sahibi olanlar arasında da yer alsa değişmiyor…

Tıpkı AK Parti Ağrı Milletvekili Fatma Salman gibi…

***

Statü bir oranda etki edebiliyor, belki azalma oluyor ama anlayış değişmiyor.

Dayağın yerini psikolojik baskı alabiliyor, kötü söz söyleniyor, hakaret ediliyor, küçük düşürülüyor ve onuru incitiliyor.

Böylece kadının kendine olan güveni azaldığı gibi hayattan aldığı zevk de tamamen bitme konumuna geliyor.

Şiddet uygulayan erkeğin durumu da farklı değil.

Daha çok doğuda şiddet uygulandığı söylenir, doğu insanının “kaba” ve “sert” olduğundan bahisle, kadına karşı fiziksel şiddet uygulandığı çokça anlatılır.

Oysa şiddetin bölgesi yok.

Eğitimi de yok, kültürü de…

Batıda o kadar eğitim alan insanların nasıl olur da vahşi hayvanları kıskandıracak boyutta şiddet yüklü olduklarına şaşarız.

Hem sadece şiddet kaba kuvvet olmadığına göre, şiddet göreni silikleştirme çabalarının bütünüdür de diyebiliriz.

AK Parti Ağrı Milletvekili Fatma Salman’ın “şiddet gördüğü” iddia edilen eşinden boşanmasından sonra “koruma” talep etmesi ve bunun uygun görülmesi, “şiddet görmüyorum” dese de, yaşananlar onu yalanlıyor.

Ve o zaman çok daha iyi anlaşılıyor ki, şiddet gördüğü halde sesi çıkmayan kadınların sayısının korkunçluğu…

Milletin vekili olduğu halde, kendi eşinden şiddet gören bir kadın bile “görmüyorum” diyerek, bir çekincesini ortaya koyuyorsa, varın siz gariban Anadolu kadınının durumunu düşünün…

Şiddetin her türlüsü kötüdür ve her türlüsü zulümdür, hak ihlalidir, gasptır. Şiddeti yapanların “kuvvetli” olduğu için yaptığına da ben inanmıyorum. Daha çok, şiddet uygulayanların “düşük iradeli” veya “psikolojik yönden arızalı” insanlar olması, onların zayıflığını gösteriyor. Kaba kuvvete başvurarak, sesini gür çıkararak haklı duruma geçmeye, üstünlük sağlamaya çalışmaktan öte bir şey değil. Eğer şiddet uyguluyorsa zayıf karakterli oluşundandır, kuvvetli oluşundan değil.

Özellikle kadına yönelik şiddet olmak üzere, toplumdaki şiddet sarmalından kurtulmanın sihirli bir formülü var mı bilmem ama “sevgi” eksikliğinin her şeyin başı olduğunu biliyorum.

Twitimden seçmeler
Soğuk kış günlerinde ailece sobanın başına üşüşüp, birlikte ısınmanın tadını özledim. Bizi ısıtan soba değildi biliyorum...
www.twitter.com/naifkarabatak

5 Aralık 2012 Çarşamba

Dokunulursa neler olur?


Yazının başında milletvekili dokunulmazlıklarından taraf olduğumu belirterek başlamak istiyorum. Bunu peşin söyleyip, biraz söyleyeceklerimin bunun gölgesinde kalmasını istemiyorum.

Önemli bir iyileştirme gündeme geldiğinde, başkanlık tartışmaları gibi önemli konuların lafı edilmeye başlandığında evvela “ülkemiz buna hazır değil” diye karşı çıkılır.

Çünkü onlara göre bize has geçerli kurallarımız var.

Biz farklı bir ülkeyiz, farklı kültür ve farklı inançları barındırıyoruz falan filan…

Oysa bütün bunlar, başkanlık sistemi uygulanan her yerde var ve hiç de sorun olmuyor. Çünkü asıl amaç, başkanlık sistemine karşı çıkacak doneler bulmadaki kafa karışıklığından geliyor.

Tıpkı dokunulmazlıkta olduğu gibi…

Mecliste 550 milletvekili var.

Bunlar halk adına siyaset yapıyor.

Ne kadar yapıyor, ne kadar temsiliyete sahip olanlar var, bunlar ayrı bir konu.

Ama vekiller, halk adına yasama hizmetlerini yürütmekle görevli “milletin temsilcisi” unvanına sahipler.

“Ben oy vermedim, benim temsilcim değil” deme hakkımız olamaz, biz vermedikse, diğeri verdi, bizim oy verdiğimizeyse başkası oy vermedi.

Kamu kurumlarını bilirsiniz…

Bürokrasiden de haberdarsınız…

Şahsınıza bir suç isnat edilse kendinizi anlatana kadar birkaç gününüz kodeste geçebilir.

Sıradan vatandaş için bu uygulama zulümdür ama milletvekili için çok daha kötüdür.

Dokunulmazlık olmadığı zaman, “beğenmediği” vekili kodese konuk edecek çok “görevine bağlı” memur olacağına kuşku duymuyorum.

Özellikle de “sevimsiz” vekiller bundan daha çok faydalanacak diye düşünüyorum.

Bu işin bir yönü, yani “henüz hazır değiliz” diyenlere kapak olsun istiyorum.

Ama diyelim dokunulmazlık kalktı…

Mecliste bekleyen dosyalar ne olacak?

550 vekilin bulunduğu mecliste, 869 dokunulmazlığın kaldırılmasını bekleyen suç isnadına ait dosyalar var.

Neredeyse iki katına erişecek.

Vekil başına iki suç isnadı.

Dokunulmazlık olduğu halde…

Dokunulmazlığın kaldırılmasını en çok isteyen CHP’nin 85 suç dosyası var. Bunlardan birisi de henüz güncelliğini koruyan “cinsel taciz” iddiası.

Dokunulmuyorken bu tür iddialar varsa, dokunulmaya başladığında ne olacak?

Diyelim küçük bir şehirde vekillik yapan bir siyasiyle husumeti olan başka bir siyasi veya gıcık kapan bir vatandaş var.

Vekil henüz kente ayak bastığında şikâyetçi olur, “iftira” atarsa ne olacak?

Olanlar olacak elbet…

Ne vekil vekilliğini yapabilecek, ne de vatandaş “Egemenlik Kayıtsız ve Şartsız Milletindir” sözünden hareketle iradesini meclise yansıtabilecek.

Bu olmayacak/olamayacak.

Hani bu ülke buna hazır değil de ondan.

Peki bu suçlar ne derseniz, ihaleye fesat karıştıran da var, kaçakçılık yapan da, hakaret eden de, hatta cinsel tacizde bulunan da.

En çoğuysa “terör örgütünü övmek” suçlaması ki, daha çok BDP’lilerle ilgili olan fezlekeler…

Bu dosyaların toplamı 869, suç sayısıysa 67. Partilere göre dağılımıysa şöyle; 661’i BDP, 85’i CHP, 63’ü AK Parti, 21’i MHP, 38’i bağımsız ve 1’i KADEP milletvekiline ait.

Dokunulmazlık kalktığı andan itibaren daha önce yaşanan “çirkin” görüntüler olacak ve birçok milletvekili yaka paça Emniyete götürülecek. Kimisi aklanacak, kimisi suçlu bulunacak ve bir anda meclis boşalacak.

Oysa bu ülkede vekillerden daha önce dokunulması gerekenler var.

İnanın vekillere dokunmayı sıraya koysak, sanırım en sona koymak gerekecek.

Çünkü vekil, yasama faaliyeti yapar. Yani icranın başında değildir, ihale yapmaz, ihaleye fesat karıştıracak çok konusu olmaz, rüşvet almaz, devletin arazilerini peşkeş çekemez, emri altındakilere zulmedemez…

Bu ülkede dokunulmazlık olmadığı halde “dokunulmayan”, yanına dahi yaklaşılamayan kurumlar var.

Amaç üzüm yemek olmalı, bekçiyi dövme niyetindeyseniz, dövülecek çok var…

Şöyle “yüksek” bürokratlara bakın, yeter…

Twitimden seçmeler
Bazıları “bize dokunun” diye esip gürlüyor, yahu bunlar gıdık da mı almıyor :)))
www.twitter.com/naifkarabatak

4 Aralık 2012 Salı

Kıyamet kopacak, Şirince kurtulacak


Tarih kokan mimari yapısı, taş döşeli sokakları, bahçeli evleri, üzüm bağları, eşsiz doğal güzellikleri, fotoğraf karesine sığdırılmayacak manzarasıyla kendi küçük, ünü büyük bir köydür Şirince.

İzmir Selçuk’a 8 kilometre mesafede olan Şirince, “kurtarılmayı bekleyen” insanların uğrak yeri haline geldi.

Eski şaşalı günlerine geri dönen köy, şimdi turizmden pay kapmanın keyfini sürüyor.

Eski adı Kırkınca olan köy, 19. yüzyılda incir üretimiyle ünlüymüş. Bin 800 haneli bir Rum kasabası olan Kırkınca, 1923 yılında gerçekleşen nüfus mübadelesinde kasabanın sakini Rumlar göç etmiş, nüfus azalmış.

Şimdiye dek köyün geçim kaynağı, bağcılık, şarap üretimi ve zeytinciliğe dayalıydı ama artık turizmde başka illeri kıskandıran bir cazibesi, bir albenisi var.

Turizmciler, Şirince’yi tarif ederken, “Kendinize biraz zaman ayırmak istiyorsanız eğer, yanınıza bir fotoğraf makinesi, küçük bir sırt çantası hazırlayın ve Şirince Köyü'ne doğru yola çıkın” derler…

Ama şimdi o sırt çantasına başka şeyler yükleyenler var; yaşama umudu veya kıyametten kaçış senaryosu…

***

Aslında felaket senaryolarıyla dolu Amerikan filmlerini çok izledik.

İnsanın yüreğini koparacak, ödünü patlatacak felaketleri nereden bulur, nasıl beyaz perdeye aktarırlar bilmem ama bu da bir sanat kuşkusuz.

Ama inanç farklı…

Bir şeye inanıyorsanız, o inanca göre de beklentiniz olur.

Mayalar da bir şeye inanıyor.

Daha doğru bir anlatımla Mayalar çok şeye inanıyor ama herkes diğer şeyleri görmemeye, “kıyamet” inanışlarını ise gündeme taşımaya çabalıyor.

Maya takvimine göre yolun sonu göründü.

21 Aralık’tan sonra ne biz olacağız, ne dünya ama Şirince olacak.

Şunun şurasında iki haftalık bir ömrümüz kaldı.

Koca dünya da ihtiyarladı, az kahrımızı çekmedi…

Savaşlar, acılar, nefretler, depremler, fırtınalar, seller.. derken, yaşanan sevgiler bile onu ayakta tutmaya yetmedi ve yetmeyecek de.

Ama o sevgi, bizi buradan alıp, başka diyarlara götürecek…

Maya takvimine inanarak, dünyanın sonunun geldiğine kanaat getirenler içinse bir çıkış yolu var.

Bu yol Şirince’den geçmiyor, orada noktalanıyor…

Bu fikir, kendi içinde çelişse de, böyle bir inanışları var.

Kıyamet koptuğunda Şirince’nin etkilenmeyeceği iddiası, sadece Şirince’de yaşayan esnaflara yarayan bir gerçek.

Bir turizm sezonu gibi “bu yıl olmazsa gelecek yıl” deyip, nafakalarını temin ediyorlar.

Kıyametle ilgili kehanetler, tahminler veya varsayımlar çok.

Her farklı inanışta, kıyametin ne zaman kopacağına dair bulgular var ve çoğu da zaman geçtiği halde kıyametin koptuğu da yok.

Ama elbette bir gün kopacak ve o gün “kehanetlerin işaretine” göre değil, Yaradan’ın kararına göre olacak.

Bu karar öncesi “kıyamet alametleri” diye bizim inancımızda da bazı belirtiler var. Kimi “büyük” alametler, kimi “küçük” alametler. Küçüklerin çoğunu tükettik, büyükleri görecek miyiz belli değil.

Ancak belli olan her doğanın bir gün öleceğidir, ha bugün, ha yarın ne fark eder?

Önemli olan misafir olarak bulunduğumuz bu süreçte nasıl bir konuk olduğumuzdur…

Bize göre henüz kıyamet senaryosu çizmek için erken ama her insanın kıyameti, kendi ölümdür.

Maya takvimine inanarak 21 Aralık’ta yolun sonu olduğunu inananlar arasında bizim dine mensup olanların da bulunması ilgi çekiyor.

Herkesin bir inancı var, saygı duymayı bilmek gerek ama bu, kendi inancını bir tarafa atarak olmamalı.

Şirincelileri anlıyorum.

Güzel bir pasta bu…

Kıyametin koptuğu anda bir köyün ayakta kalacak olması tam Amerikanvari filmlerin senaryosuna benziyor ama Mayalılar öyle demiyor.

Kıyameti anlatan “2012” filminde bunu çok güzel kurgulamışlardı.
Müthiş görsel efektleriyle, “ayakta kalacak tek mekâna” ulaşması gereken çiftin nefes kesen yolculuğu vardı.

Ve müthiş bir kıyamet görüntüleri, dağların, taşların yerinden oynaması, binaların un ufak hale gelmesi, denizlerin her bir yanı örtmesi…

O film, Mayaların inanışları üzerine kurgulanmış, çok iyi bir şekilde beyaz perdeye aktarılmıştı.

Şimdiyse o filmin gerçeğe dönüştüğüne inanılan tarihe yaklaşıyoruz.

Elbette böyle bir tarih yok.

İyisi mi biz kendi kıyametimize odaklanalım.

Nasılsa “küçük kıyamet” dediğimiz bu kıyametten kaçış yok, ne Şirince, ne başka yer…

Twitimden seçmeler
Biliyorum ki, yaşadığım acılar olmasaydı, ben olmazdım. Tabii ki siz de...
www.twitter.com/naifkarabatak

3 Aralık 2012 Pazartesi

Adıyaman kadar başına taş düşse!


Spor yapmayı sevip, spor programlarından haz etmeyen birisi olduğumdan Beyaz TV’de yayınlanan tartışma programı hakkında da en ufak bir bilgim yoktu. Ta ki, dün akşamüzerine kadar…

Tavsiye üzerine Beyaz TV’nin ilgili linkinden tartışma programını izledim ve şok oldum.

Bazı insanları anlamakta zorlanırız…

Yahu tartışma konunuz neyse onun üzerinden esip gürleyin, araya serpiştireceğiniz örnekler, elle tutulur olsun.

Hiç kimse size demesin, “biz ne diyoruz, o ne diyor?” diye…

Ya da, “ben diyorum Çanakkale Boğazı…”

Tartışma programlarında ipin ucu kaçabilir, dilin freni tutmayabilir ama konuyla alakasız örneklerle inciteceğiniz kitleleri hesap etmeniz gerekir.

Mevzu Trabzonspor Kulüp Başkanı Sadri Şener’in densizliği…

Sadece o değil elbet bir de kulübün yöneticisi Hasan Yener’in (Adıyaman ağzıyla) yavanlığı…

Sanki şike yapan Adıyamanlılarmış, sanki Trabzonspor’a ceza veren Adıyamanlılarmış gibi, örneklemesi, Adıyaman’dan oldu.

Trabzonspor aleyhine karar veren kararı eleştirirken, “Sanki Adıyaman Hukuk Fakültesi’nden mezun” diye küçümsüyor.

Küçümseyene bak, Adıyaman’da Hukuk Fakültesi bile yok!

Bilgisizlik, cehalet, önyargı, bir halkı küçümseyecek kadar kendisini bir şey sananların düştüğü acı tablodur.

Sonra kulübün yöneticisi kendisini Kaf Dağında görüyor olmalı ki, “Sanki biz Adıyamanspor Teknik Direktörüyüz” diyor…

Buradaki Adıyaman’ı kaldırın, Kahramanmaraş’ı koyun, Samsun’u yerleştirin, hatta Trabzon’u, Mersin’i, Antalya’yı, İzmir’i…

Hiç fark etmez…

Konuyla hiç alakası olmayan, uzaktan yakından ilgisi bulunmayan bir kenti, haklılığını ispat etmek için küçümsemenin ne anlamı var?

Trabzonspor, Anadolu’nun bir takımı ve sırf bu nedenle Anadolu’da “sevgiyle” karşılanan bir spor kulübü var.

Şener ve Yener’in densizliğiyle bu da gidecek.

***

Hani bir hikaye var bilir misiniz?

Odunculukla geçinen bir adam, her gün kestiği odunları şehre getirip satar, nafakasını temin edermiş.

Tabii bu adam, Sadri Şener veya Hasan Yener kadar “bilgili” değilmiş elbet, ne okul, ne tahsil, ne eğitim, ne de spordan anlamazmış…

Yine kestiği odunları şehre götürmeye hazırlanırken yorgun argın bir adamla karşılaşmış.

Adamcağızın adım atacak takati kalmamış.

Selam kelamdan sonra ne iş yaptığını sormuş. Adam, odunları kestiğini, yükleyip şehre götüreceğini, satıp nafakasını temin edeceğini söylemiş.

Yorgun olan yolcu ise daha fazla yürüyemeyeceğini düşünerek, eşek sırtında şehre gitmeyi planlamış.

-Bir eşek yükü odundan ne çıkacak ki, kaç para kazanacaksın?

Adam 50 lira kazanacağını söyleyince;

-Çok yorgunum, adım atacak mecalim kalmadı. Odundan kazanacağın elli lirayı sana vereyim, beni şehre götür, demiş.

Adam, düşünmüş teklif güzel ama “ya odunum ne olacak?” diye sormuş.

Adam odununa bir şey olmayacağını, 50 lirayı kazanacağını, odununu da bir dahaki gün kesme yorgunluğuna katlanmadan götürüp satacağını anlatmaya çalışmış, boş yere…

Adam , “tamam demiş, seni götürürüm ama ya odunum?”

Adam bir kez daha anlatmış, bir kez daha, bir kez daha ve her seferinde adam teklifi kabul ediyor, götürmeye razı oluyor ama “ya odunum” demekten de geri kalmıyormuş…

Tıpkı Sadri Şener ve Hasan Yener gibi…

Ercan Saatçi ve Rasim Ozan Kütahyalı’nın bir Adıyamanlı gibi “ne istiyorsunuz Adıyamanlılardan?” çıkışmasına rağmen anlamıyorlarmış.

Ne dediğini anlıyor, ne denilenin farkına varmıyormuş.

Çünkü odun kafalıymış…

Ağzından çıkanı duymayan bir kulağa sahipmiş…

Sonra ağzından çıkanı yorumlayacak bir beyne de sahip değilmiş…

Ve elbette ki, kendilerini “ulaşılmaz” bildiklerinden, kendileri dışındaki herkesi küçümseyecek yığınlar olarak görüyorlarmış…

Anlamıyormuş, çünkü ülkesini ve insanlarını tanımıyormuş.

Anlamıyormuş, çünkü Adıyaman’ın nerede olduğunu bilecek en ufak coğrafi bilgiye sahip değilmiş.

Anlamıyormuş, çünkü Adıyaman Üniversitesi’nin 2006 yılında kurulduğunu ve henüz Hukuk Fakültesi’nin oluşturulmadığının farkında değilmiş.

Yine anlamadığından, Adıyaman’daki esnafların “Hukuk Fakültesi Binası” yapmak için elbirliği ettiğinden de habersizmiş.

Yani Trabzonspor Başkanlığına yükselecek kadar büyüyen(!) Şener’in aksine, Adıyaman’da “eğitime” verilen önemi kavrayan küçük(!) esnaflar var…

İster Şener, ister Yener olun, toplumunuzu horladığınız, aşağıladığınız oranda bir değeriniz olduğunu unutmayın…

Bu söylediklerinizi rahmetli ninem duysaydı, inanın bütün kızgınlığıyla; başınıza Adıyaman kadar taş düşsün e mi? diye çıkışırdı.

Twitimden seçmeler
Eskiden ahşaptan evler yapılırdı veya kerpiçten. Şimdi odundan yapılıyor daha sağlıklı ama “odun olanlar”dan ev olmaz, boş yere heveslenmesinler.
www.twitter.com/naifkarabatak


2 Aralık 2012 Pazar

Birlikte Yürüyemiyoruz!


Bugün Dünya Engelliler Günü. Doğal olarak bugün herkes “sıcak” mesajlar verecek, onları ne kadar “önemsediklerini” anlatacaklar, neler yapılması gerektiği konusunda örnekler verecek, hayatı kolaylaştırmak için herkesin elinden geleni yapmasını isteyecekler…

İsterseniz, herkesten önce devletin yani kamu kurumlarının engellilere bakışına bir bakalım, sonra herkesin bakışının nasıl olduğunu şok edici rakamlarla inceleyelim.

Tarih boyunca “devletin kafa yapısı engelli” olduğundan olmalı ki, çok ilginç örnekler var.

Mesela, herhangi bir devlet kurumunda çalışırken kaza geçiren, devlete hizmet ederken herhangi bir uzvu iş göremez hale gelen kişileri hemen “geri plana” atacak formül ararlardı. Engellinin kamuda çalışması; odacı, santral memuru, evrak kayıt memuru ve arşiv sorumlusundan öteye gitmezdi. Bunu bulanlarsa “şanslı” kişilerdi. Çünkü devlet, kafanın içiyle değil, dışıyla uğraştığını sadece engellilerde değil, farklı düşünen, farklı giyinen herkeste kendisini göstermişti. Zaten eğitim imkânı da vermezdi ki, “iyi bir kariyer” edinecek fırsatı yakalasın.

Devletin “tek tip” insan modelinin sınırları belliydi ve bu sınırların dışında kalan herkesin sınıra yaklaştırılmasına “mevcut haliyle” izin vermiyorlardı. Devlete göre her Türk vatandaşı “sapasağlam” olmak zorundaydı ve aksini düşünmek mümkün değildi. Zaten “Bir Türk Dünyaya Bedel”di, boş yere bu laf edilmemişti.

O nedenle kamu kurumları “sağlam insanlara” göre dizayn edilmişti. Hiç kimse mesai arkadaşının nasıl işyerine gireceğini, nasıl üst katlara çıkacağını hesap etmezdi. Böyle bir sorun olduğundaysa “giriş katı” çözüm olurdu.

Elbette bütün bunlar çok değişti, çok merhale kat edildi, şimdi herkes çok daha duyarlı…

Herkes mi, gelelim “herkes”e…

***

Bir araştırmadan birkaç çarpıcı sonucu aktararak, bugün sıcak mesaj verecek “herkesin” içinde olup olmadığınızı yoklamanızı/yoklamamızı isteyeceğim.

Yöneticisi olduğum Beyazay Derneği, Genar Araştırma Şirketi’ne, ülke genelinde ‘Birlikte Yürüyoruz’ isimli bir araştırma yaptırdı.

Bu araştırmanın adı “Birlikte Yürüyoruz”du ama çıkan sonuca baktığınızda birlikte yürümeyi bir yana bırakın, göz ucuyla bakmıyorduk bile…

Belki de bizim asıl sorunumuzdu bu; Biz ne birlikte yürüyebiliyoruz, ne birlikte düşünüyor, ne birlikte olabiliyoruz. Çünkü biz, “bize benzeyenlerle” bir arada olmayı isteyen bir millettik.

Zengin fakirle olamıyordu, kültürlü, kültürsüzün yanına yaklaşmıyordu, siyasi halkıyla buluşamıyordu, halk siyasisine çok uzaktı.

Oysa “kaynaşma” aradaki farklılıkları en aza indireceği gibi, sorunları da ortaya çıkaracak, empati yapma şansını verecek, herkes bir diğerinin gözüyle de dünyaya bakma şansını yakalayacaktı ve herkes, bir diğerini olduğu gibi kabul edebilecekti.

Öyle olsaydı, ülkede yaşanan sorunların çoğu kalmazdı.

Başı açık bir genç kız, başı örtülü bir genç kızın hayattan beklentisinin nasıl olduğunu bileceği gibi, başı örtülü de, başı açık arkadaşının beklentilerini, kaygılarını, sevinçlerini, üzüntülerini anlayabilecekti.

Ve o zaman, hiç kimsenin “öcü” olmadığını, “öcü”lüğün kendi zihnimizde yarattığımız bir paranoyadan başka şey olmadığını görecekti.

Ama yapamıyoruz…

Yaklaşamıyoruz bile…

Anketten sadece birkaçını sıralayacağım…

Mesela toplumun yüzde 76.8’inin şimdiye kadar görme engelli bir arkadaşı bulunmuyormuş! Bu kadar görme engelli insanımızın yaşadığı bir ülkede, yüz kişiden 77’sinin hiç “görme engelli arkadaş” edinmemesi dikkat çekici değil mi?

Peki arkadaşınız yok, siz hiç görme engelli birisinin nasıl yaşadığını merak ediyor musunuz, yüz kişiden 92,6’sı merak etmiyormuş…

Belki de “bana ne” diyorlardır, “benim gözüm çok iyi görüyor” diye övünüyorlardır…

Peki görme engelli vatandaşların kendilerini nasıl hissettiğini de mi merak etmezsiniz, etmezmişiz. Hem de yüzde yüze yakın (97.4) bir oran nasıl hissettikleri konusunda hiçbir bilgileri yok.

Görme engellilerin günlük ihtiyaçlarını nasıl karşıladığını bilmeyebilirsiniz, peki merak etmiyor musunuz, etmiyormuşuz. Bu nasıl bir duyarsızlıktır bilmem ama toplumun yüzde 98.1’inin böyle bir merakı yokmuş.

Oysa çok meraklı bir millet olmakla övünürdük, bu nedenle de magazin programları çok izlenir, merak uyandıran diziler rağbet görürdü…

Ve bundan sonra gelenler;

Görme engellilerin nasıl iletişim kurduklarından habersiziz, görme engellilerin hayata karşı duruşlarındaki yaşam felsefeleri hakkında bilgimiz yok, görme engellilerin ulaşımda karşılaştıkları sorunlardan bihaberiz, görme engellilerin eğitimlerini nasıl devam ettirdiklerini umursamıyoruz…

Bütün bunlarda yüzde 97’den fazla, yani toplumun tamamına çok yakını…

Bilmemek, görmemek, hiç karşılaşmamak.. bütün bunlar farklı, “umursamamak” veya “merak dahi etmemek” çok ilginç değil mi?

Yoksa sıradaki dizide acı çeken bir oyuncunun haline mi ağlıyoruz, döktüğümüz gözyaşı, sanal mı?

Kaldırın başınızı da çevrenize göz atın!

İnsanların gözünün içine bakın, konuşun, tanışın, kaynaşın…

Sahi komşunuzun kim olduğundan haberiniz var mı?

Twitimden seçmeler
Bazen kazandığını sandığın anın, aslında kaybetmeye başlayacağın uzun sürecin ilk adımı olduğunu nereden bileceksin!
www.twitter.com/naifkarabatak