29 Kasım 2012 Perşembe

Merhumu Nasıl Bilirdiniz?


Yaşadığı dönemde ne yaparsa yapsın, insanımızın yapısından olsa gerek, kişi öldükten sonra arkasından kötü şey konuşmayı sevmedikleri gibi, cenaze namazı kılındığında da imamın “usulen” sorduğu “merhumu nasıl bilirdiniz?” sorusuna “iyi bilirdik”, sonrasında da “hakkınızı helal ediyor musunuz?” sorusuna da “ediyoruz” diye cevap verilir.

Aslında bu cevap, ölen kişiye hakkınızı helal ettiğinize bir delildir ama bunu içten söylemeyenler de var.

Usulen soruya, usulen cevap vermek gibi bir şey olmalı…

Ama gelin tersini düşünelim…

***

Musalla taşında yatanın, insanlara zulmettiğini aklınıza getirin…

Aldığı bir görev nedeniyle insanlara çile çektirdiğini, zorbalık yaptığını, hakaret ettiğini, hakkını yediğini, belki de geleceğini kararttığını düşünün…

Sonra rüşvet yediği, ihaleye fesat karıştırdığı, milletin malını çarçur ettiğini ve daha birçok kötü şeyi yaptığı gibi deveyi hamutuyla yuttuğunu düşünün.

Minareyi çalıp, kılıfını uydursa da, yenilen bir hak nedeniyle kızgın olduğunuzu hayal edin…

Belki musalla taşında yatan yakınınızdır…

Eşinizdir, çocuğunuzdur, kardeşinizdir, babanız veya annenizdir...

Hayatta olduğu dönemde yapmadığı kötülük kalmamış, şiddetin her türlüsünü göstermiştir.

Zorbadır belki…

Yoksa da eşini aldatan bir zamparadır…

Çoluk çocuğunun nafakasını “kötü yol”a harcayandır…

Böyle bir durumda Musalla taşında mı olmayı istersiniz, cemaatin arasında mı?

***

Musalla taşında olduğunuzda herkesin hakkını helal edeceğinden emin gibisiniz.

Zira aksine pek rastlanmadı.

“Helal etmiyorum” diyen çıkmadı, çıkacak olanlar da namazını kılmaya, duasını etmeye gelmedi.

Musalla taşındaysanız aslında şanslı sayılırsınız.

Hayattayken hakkını helal etmeyenler, o acıyla helal etmiştir…

Yaşarken selam vermeyecek kadar düşmanınız olanların bile kalbi yumuşamaya başlamıştır.

Her gün alacağını isteyenler, o gün çizgi çekme büyüklüğünü göstermiştir…

Oysa cemaatin arasında olmak daha zor…

***

Ortada yenen bir hak var ve bunun affedilmesi sizin elinizde.

Musalla taşında yatan, size, ailenize, yakınlarınıza, hemşerilerinize zarar vermiştir.

İmam sorduğunda siz nasıl “iyi bilirdik” diyeceksiniz?

Yalan mı söyleyeceksiniz, o kurtulsun diye günaha girmeyi göze mi alacaksınız?

Yaşarken hakkınızı alamadığınız gibi, öldükten sonra da “fani dünya” deyip, göçeni aklayıp paklayacak mısınız?

Üstüne bir de “hakkımı helal ediyorum” diye söz vereceksiniz…

Zor bir durum…

Aslında her ikisi de zor…

Dünyanın gelip geçici olmadığına inanarak sürdürülen bir yaşam biçiminin sonunda “hesap verme-hesap sorma” konumu gerçekten çok zor.

Umarım ne Musalla taşında, ne cemaatin arasında zor durumda kalanlardan olmayız.

Umarım böylesine zor bir durumda kalmadığımız gibi, kimsenin kalmasına da fırsat vermeyiz.

Hâsılı üç günlük dünyada fırıldaklık yapmadan, insanca bir ömür sürer, varlığımızdan kimsenin zarar görmemesine dikkat ederiz.

Zor elbet!

Bazen hiç suçunuz olmadığı halde bir başkasının hatasına takılıp gidersiniz.

Ve son durak, musalla taşındaki “helalleşme”dir…

***

Bütün bunlar nerden aklına geldi diye sorarsanız, cevap vereyim…

Muğla’nın Bodrum İlçesi Yalıkavak Beldesi’nde kılınan bir cenaze namazı sırasında imamın helallik istemesi üzerine, Tahir bey hakkını helal etmediğini sesli olarak söylemiş, kendisine yaptığı haksızlıkları da birer birer ortaya dökmüş.

Ölenin ne yaptığı, kalanın hangi haksızlığa uğradığının çok önemi yok.

Önemli olan, bu olayda iki taraftan birisinin biz olabileceğimiz ihtimalidir…

Ve o ihtimaldir ki, “insanca yaşama” aşkını perçinleyen…

O aşk, hiç kaybolmasın…

***

Ve son notum, hakkımızı yiyebilecek makamlarda oturanlara…

Muğla’daki olay size bir ders olsun…

İnsanların yüzünüze karşı söylemeye çekindiği her şeyi, “helalleşmede” söyleyebilirler, hem de haykırarak…

Ve siz, hayatınız boyunca taşıdığınız yükün üstüne “kul hakkını” açıkça alarak da gidersiniz, gidebilirseniz…

Sahi bütün bunlara değer mi yaptıklarınız?

Twitimden seçmeler
Yolculuk telaşem olmayalı uzun zaman oldu, çakıldım kaldım. Havaalanında insanların telaşına bile imrendim.
www.twitter.com/naifkarabatak

28 Kasım 2012 Çarşamba

Böyle bir özgürlük anlayışına yuh olsun!


Anlamsız yasaklarla bir ömür çürüttük, bir nesli heba ettik, okuması gereken öğrencileri eve kapattık, eğitim haklarını ellerinden aldık, nasıl giyinmesi gerektiğini dikte etmekle kalmadık, elimizle çizip, boyumuzla karşısında durduk. Yetmedi polis gönderdik, copladık, kelepçe taktık, ağzını kapatıp, örtüsünü yırttık, birinci olduğunda ödülünü vermedik, başarısına sevinmesine engel olduk.

Çünkü bu ülkede insanların nasıl giyineceğini belirleyen bir kafa yapısı vardı. “Benim istediğim kadar” özgürlük verenler işbaşındaydı.

İnsanların kafasının içine değil, ürettiğine değil, başardığına değil, ortaya koyduğu güzel eserlere, insani diyaloga bakmadık.

Sevgisini, hüznünü, değer yargılarını, çekincelerini, kaygılarını önemsemedik.

Ne yapabilir, neler başarabilir, nereden mezun olur, nerelerde kariyer yapar diye bir fırsat vermedik.

Sadece şekle baktık…

Kıyafeti, tipi, duruşu “bizim belirlediğimiz kurala” uyuyorsa bütün kapıları ardına kadar açtık, aksinde ise bütün kapılar taş duvar oldu, bütün yüzler demir parmaklık oldu, bütün yürekler katılaştı, insanlıkta çıktı.

Yıllardır devam eden zulmün perde arkasını sonradan öğrendik.

Bu ülkenin sahibi olduğunu sananlar, insanları zapturapt altına almak, korku toplumu oluşturmak, itaatkâr bir nesil görmek ve inançlı insanlara kapıları kapatma amacı güdüyorlardı.

Darbeciler, sırf bu yüzden Fadime Şahin’leri bulup, birilerinin koynuna atıyor, irticayı hortlatanın bir bez parçası olduğuna karar veriyorlardı.

Oysa asıl irtica, asıl gerici, asıl yobaz, bu ülkenin çocuklarının önüne engel koyanlardı.

Okuması gereken, eğitim alması icap eden gençlere hayatı zehir etmekle kalmıyor, “otur oturduğun yerde, evinin kadını ol” gibi gerici bir yaklaşımda da bulunuyordu.

“Ya dediğim gibi olursun, ya da..” diye ölümü gösterip, sıtmaya razı etmekten çok öte, insanların inançlarından vazgeçmesini, değer yargılarını hiçe saymasını, kişisel özgürlüğüne pranga vurulmasını istiyorlardı.

Zulüm dönemi geçti ama nispeten…

Sürekli özgürlükleri gıdım gıdım vermekten zevk alan yöneticilik, AK Parti’de de kendisini gösterdi.

İlk kez “darbeci” zihniyetlerin uygun gördüğü tek tip kıyafete son verdi.

Okulları kışlaya çeviren anlayışı ellerinin tersiyle ittiler.

Özgür düşünmenin önündeki engelleri kaldırdılar.

İnsanların şekline bakarak karar vermenin yanlışlığına son verdiler.

Artık okullarda “forma” dayatması olmayacak.

Öğrenciler, bütün medeni ülkelerde olduğu gibi günlük kıyafetiyle okula gelecek, eğitimini alacak, öğreneceğini öğrenecek, daha iyi okullara gitmek için şekilciliğin öneminin olmadığını görerek, kendine güven kazanacak…

Ama başörtülüler hariç…

Şimdi siz buna özgürlük mü diyorsunuz?

Okullarda tek tip kıyafete son verdiğinizi mi sanıyorsunuz?

“Okul öncesi, ilkokul, ortaokul ve liselerde kılık ve kıyafet serbest bırakılmıştır.” ibaresinin sonrasına neden “başörtüsü” yasağını yeniden getiriyorsunuz.

Zaten yasada “başörtüsü yasak” ibaresi yer almıyor, keyfi bir yasakla yıllarımızı heba ediyorduk.

Şimdi keyfi yasağı Bakanlar Kurulu kararına bağlayıp, “yönetmenlik zulmü”nü okullara salıyorsunuz.

Elbette yönetmenliğin güzel yanları var.

Beden eğitimi derslerinde tek tip eşofman veya spor kıyafeti giyme zorunluluğu olmayacak.

Sağlık özrü bulunanlar, özürlerinin gerektirdiği şekilde giyinebilecekler…

Faaliyetlerde kullanılmak üzere veliye malî yük getirecek özel kıyafet aldırılmayacak.

Ve bundan sonrası, bugüne kadar öğrencilere yapılan zulmün belgelenmiş şeklinin devamından başkası değil.

Erkek öğrencilere olabildiğince özgürlüğü vermekten çekinmeyen AK Parti hükümeti, iş kız öğrencilere gelince “örümcek kafayı” değiştirme gereği duymuyor.

“Kız öğrenciler, imam-hatip ortaokul ve liseleri ile çok programlı liselerin imam-hatip programlarında tüm derslerde” başörtüsünü “isteğe bağlı” şekilde serbest ederken, aynı özgürlüğü “ortaokul ve liselerde” sadece seçmeli Kur’an-ı Kerim derslerinde veriyor.

Lise çağına gelmiş genç bir kız “örtünmek istiyorum ama her derste” derse buna karşı tavrınız, daha önceki zihniyetler gibi mi olacak?

Cop mu kullanacaksınız, organik biber gazı mı atacaksınız, kelepçe mi takacaksınız, hapislerde mi çürüteceksiniz, ne yapacaksınız, onu da söyleyin.

Yoksa bu zulmü sonra erdirmek için AK Parti’nin gidip, yeni bir özgürlükçü partinin iktidar olmasına kadar dişlerimizi sıkmaya devam mı edeceğiz…

Ve Anadolu’nun birçok kentinde kız çocuklarını “12 yıl eğitim” mecburiyetine aldırmadan, eve mi kapatılacak, “çocuk gelin” olması mı beklenecek?

Böylesine bir özgürlük anlayışınıza “yuh” diyorum, başka bir şey de demiyorum.

Twitimden seçmeler
Sevgilerin sahte olduğu bir dünyada biz hangi gerçeğin peşine düşüyoruz?
www.twitter.com/naifkarabatak

27 Kasım 2012 Salı

sadece bir avuç olsun


Gülşen E’ye…

bir maruzatım var dedi gardiyana
çatık kaşa, soğuk yüze çarptı sözleri
müdür beyle görüşmek istiyordu
beş dakika yeterliydi
olmaz dedi hökümet suratlı gardiyan
sen var ilet maruzatımı, yok diyen o olsun dedi
peki dedi istemeyerek
***
birisi adını anons etmeyeli yıllar olmuştu
taş duvarlar arasına gömmüştü umutlarını
ne geleni vardı, ne gideni
25 yıl 6 ay 4 gündür ömür çürütüyordu
geçmişe dair özlemlerle gelecek kuramıyordu
birer birer silinen hatıralarının peşindeydi
tuttuğunda koparacak gibiydi
hatırladığı her şeyi unutmamak için direniyordu
geçmişle geleceğe bir köprü kurabilirdi
***
yattığı günlere acıdığı yoktu
özgürlüğünün gidişini de umursamıyordu
onurunu korumak için mücadele etmiş
ve elindeki bıçak…
***
inanamadı önce, evet adı anons ediliyordu
müdür bey çağırmıştı
demek maruzatını dinleyecekti
hökümetin bile vicdanı olurdu ha!
eli ayağına dolaştı, yerinden kalkamadı bir türlü
elindeki çayın şekerini karıştırmayı kesti
sesi bir kez daha dinlemek istiyordu
evet evet bu kendi ismiydi, “gülşen” demişlerdi, gül sen deselerdi, güldürselerdi
***
odaya girdi heyecanla
müdür bey evrak imzalıyordu kımıldamayan vücuduyla
öksürdü önce, sonra dimdik durmaya çalıştı
dimdik durmalıydı zaten, eğilmemeliydi
yıllara meydan okumalıydı, çürümemeliydi
yüzünde bir tebessüm oluşturmaya zorladı kendisini
müdür daha sıcak karşılayabilirdi
başını evraklardan kaldıran müdürün sert ifadesiyle vazgeçti
“ne var?” çemkirmesiyle diyeceğini de unuttu.
“şey” dedi yutkundu, “kem” dedi yutkundu, “küm” dedi sustu
“vaktim yok be kadın, ne diyeceksen de” çemkirmesiyle kendine geldi
bir avuç istiyordu, sadece bir avuç
elini atmak, okşamak, koklamak istiyordu
nereden geldiğini unutmaya niyeti yoktu
sadece bir avuç, ne olur diye yalvardı
mevzuata aykırıydı, olmazdı, imkansızdı
“sen aklını mı kaçırdın be kadın?” diye kükredi
ne olurdu, sadece bir avuç, kapının hemen dışından
uzağa gitmeye gerek yoktu, bir emir verseydi yeterdi
gerekirse beton kaplı bahçeye çıkmamaya da razıydı
bir avuç vereydi, bir ay hücrede kalaydı
olmaz dedi, kestirip attı müdür bey
kapı çalındı o ara, ikisi de kapıya baktı
gelen jandarmaydı, üstü başı ıslak
iki gün önce kaçan mahkumu yakalamışlardı
emriniz yerine getirildi diye tekmil verdi
jandarma müdüre, müdür jandarmaya bakıyordu
gülşen ise jandarmanın ayaklarına
çamur içindeydi, topraktı işte
eliyle sıyırsa bir avuç çıkardı
birden atıldı jandarmanın ayaklarına
odadakiler şaşırdı, silaha doğruldu asker
müdür zile basmaya hazırlandı
gülşen ise çamurları sıyırmaya, avucuna doldurmaya
bir avuç toprak istiyordu, çok şey miydi bu
koklayacaktı, okşayacaktı, elinde tutup, göğsüne bastıracaktı
taş duvarlar, taş koridorlar, taştan suratlara inat
bir avuç toprak istiyordu
asker tüfeğin dipçiğiyle vurdu
gülşen boylu boyunca uzandı yere
elinde sıkı sıkıya tuttuğu bir avuç toprak kaldı
müdür şaşırdı, asker utandı
gülşen ise mutlu şekilde kendinden geçti
bir avuç toprağa kavuşmuştu ya
gerisinin ne önemi vardı

CHP Beni Korkutuyor!


İşte bu defa tamam diyorum, CHP’de bu ülkenin insanlarını tanımaya başladı, değer yargılarını beğenmese bile saygı göstermeyi öğrendi, uzak olduğu halkla buluşmaya niyetlendi, onlarla kucaklaşmak gerektiğinin farkına vardı.. ve daha bir çok şeyi söylüyor, geleceğe dair ümitler besliyorum.

Ama bir süre sonra hayal kırıklığı başlıyor, hiçbir şeyin değişmediğini, değişenin bir görüntüden ibaret olduğunu, arkasından fena şeylerin olacağına dair şüpheler beslemeye başlıyorum.

“Şom ağızlı mıyım” yoksa hayal mi görüyorum diye kendime çimdik atıyor, yüzüme hafif dokunuyorum ama yok, hayal görmüyorum, rüyada falan da değilim, şom ağızlı olmayı da hiç sevmem..

Hem korkunun ecele faydası yok, ne olacaksa şimdi olsun, beklemek kadar zor bir şey olamaz. Soğuk terler dökeceğime, ne olacaksa olsun artık…

Ve bir süre sonra “güzel” tablonun yerine, “sanat eseri” denilerek “ucube” bir tablo asılıyor. Ardından parti içi kargaşa, kaset savaşları ve daha başka şeyler…

CHP yine bildiğimiz CHP’ye dönüşüyor bir anda…

Gerçek yüzünü veya olması gerektiği gibi aslına zuhur ediyor.

Bu parti değişmez arkadaş yakınmaları da gerçeğe dönüşmüş oluyor.

Ama ümitliyim…

Bu defa her şey değişecek.

CHP değişecek, CHP’li yöneticiler değişecek.

Genel merkezle teşkilatlar arasındaki derin uçurum kapatılacak, partiyle halk arasındaki kopuklukta sağlam bir iple bağlanacak.

Korkuyorum ama bu defa ümitliyim…

Hani 2008’deki gibi olmayacak, inanıyorum.

Çünkü o tarihteki katılımcılarla bu tarihteki katılımcılar arasında fark var.

2008 yılında genel başkan olan Deniz Baykal, “manken” görünümlü çarşaflı genç kızları partiye kabul etmiş, çarşaflarına parti rozeti takmıştı.

Hepimiz sevinmiştik.

Çarşaflıları partiye doldurduğu için değil, ülkenin mozaiğinden bir parça alarak partisine kattığı için.

Zira herkes çarşaflı olacak diye bir kural da yoktu, herkes açık olacak veya başörtülü gezecek diye de…

Her kesimden, her renkten, her düşünceden, her inançtan ve her kültürden insanların doldurduğu Anadolu’nun her kentinde kendisini temsil edecek insanların partilerde görev alması gerekirdi.

Ne bir kesim daha çok, ne bir kesim daha az.

Eşit sayı kuralına da takılmadan, toplum, kendisine o partide yer olduğunu bilmeliydi.

Ama bir süre sonra aynı partinin kadınları çarşaflara bürünerek meydana çıktılar…

Ne oluyor dedik, CHP’de bir değişim mi var?

Çok geçmedi, meydanı dolduran kadınlar üzerlerine aldıkları çarşafları çıkarıp paramparça ettiler…

Hınçlarını alıyorlardı…

Bir öfke kusuyorlardı…

Çarşafı mahkûm etmekle kalmıyor, linç ediyorlardı…

Ne değişmişti bilinmez ama “Atatürkçülük” adına, “laiklik” adına, “CHP’lilik” adına çarşaftan intikam alan bir grup kadın meydanlardaydı…

Bir süre önce oy kapma kaygısıyla da olsa çarşaflı kadınlara rozet takan bu parti değil miydi?

Yoksa eski günlere mi dönüyorduk?

İstiklal Mahkemeleri darağaçlarını mı kurmuştu dört bir yana…

Yine çizmeleri giyen devlet görevlilerinin tekmelerini mi bekleyecektik?

Ezanlar mı susacaktı, Türkçeye mi çevrilecekti, Kur’an okumak yasak mı olacaktı, ibadeti bile hangi dilde yapacağımızı mı korkuyla tartışacaktık?

Neyse ki sular çabuk duruldu…

Önce ortaya bir kaset atıldı; çarşafı getiren de, parçalatanda kızağa alındı.

Misyonunu tamamlamıştı, yerine Kemal bey gelmişti.

Sıcak mesajlar verdi önce, sonra vazgeçti, sonra yeniden içimizi ısıttı, soğumadan geri aldı…

Alıştık iki ileri bir geri gitmesine öyle kabullendik onu da…

Ama o da ne?

Bu defa yeniden çarşaf çıktı ortaya…

Bir çarşaflı annemizdi katılan…

Açılımı yapan adres İzmir’di…

CHP’nin kalesi olarak gösterilen yer. (Sanki diğer taraflar düşman işgali altındaydı.)

Tablo güzeldi ama gözümün önünden film şeridi gibi geçen önceki görüntüler aklımı karıştırdı, korkmama sebep oldu.

Şimdi bunun ardından ne gelecek, merak ediyorum…

Kılıçdaroğlu mu gidecek, başkası mı gelecek, yoksa bir grup CHP’li kadın, meydanlara çıkıp giyindikleri çarşaftan intikam mı alacaklar?

Ne olur yani, bizi korkutmadan yapacağınızı yapsanız, halkınızla buluşsanız olmaz mı?

Twitimden seçmeler
İsyanlarım son haddinde, organik biber gazı yeme pahasına, çıkıp haykırasım geliyor! Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak diye üstadın mısralarını dökesim geliyor.
www.twitter.com/naifkarabatak

26 Kasım 2012 Pazartesi

Osmanlıya tokat, dizisine alkış!


Bugünlerde “muhteşem” bir tartışma var. Bir televizyon dizisi ilk kez bu kadar gürültü kopardı. Eleştirenler de izliyor, yere göğe sığdıramayanlar da. Zaten filmi yapanlar, “herkes” izlesin diye serpiştirdiği manzaralar var. Kimi atasına hakaret edildiği için beğeniyor, kimi dekolteli kadınlar nedeniyle müdavimi olmuş, kimi işret sahnelerine hayran ama içinde tarih namına elle tutulur bir şey yok.

Zaten tarihimiz de yok…

Düne kadar inkâr ettiğimiz bir tarihin, bugün sahiplenilmesi çok anlamlı gelmiyor. Tartışan kesimler de neyi savunduklarını veya neye karşı çıktıklarını bilmiyorlar veya anlatamıyorlar…

***

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Star ekranlarında yayınlanan Muhteşem Yüzyıl dizisinde Kanuni Sultan Süleyman’ın “sapık” derecedeki çapkınlığına isyan etti. Diziyi yerden yere vurdu, yapımcılarını, yönetmenlerini, diziye emek verenlerin neredeyse tamamını suçladı ve bunun için yargının harekete geçmesi gerektiğini, tarihin çarpıtıldığını, atalara hakaret edildiğini falan filan söyledi.

Muhalefet ise başbakanı eleştirip, diziyi sahiplendi…

Zaten bizde “muhalefet dediğin, iktidarın söylediğinin tersini söylemek” şeklinde algılandığından, başbakanın neye karşı çıktığı veya neyi savunduğunun hiçbir önemi olmaz/olamaz…

Elbette zeki muhalefet, karşı çıkacak bir “dal” bulur. O dal, “sansür” oldu…

Ve ben de o “dal”ı tutup, muhalefete bir mesaj vermeye çalışacağım. Bu kargaşada sesim duyulmaz biliyorum ama ben söylememiş olmayayım…

***

Önce başbakanın eleştirisine geleceğim…

Bence yersiz ve gereksiz bir tartışma başlattı. Zira bu ülkede RTÜK diye “Demokles’in kılıcı” zaten var. RTÜK’ün “tarihi şahsiyetlere hakaret” veya “küçümseme” adıyla yaptırım yapma hakkının olması gerektiğine inanıyorum.

Ama bu bir dizi…

Diziler, asılları gibi değildir.

Oysa bu diziye bakış açısı tam da asılları gibidir.

Kanuni Sultan Süleyman’ın veya diğer Osmanlı Padişahlarının “sapık” olduğu elbette koca bir iftira…

Ama zaten bu ülke, tarihini inkâr etmekle övünen bir ülke değil mi?

Hani Abdulhamid’i Kızıl Sultan olarak öğreten bu devlet değil miydi?

Hani hilafetin kötülüğü üzerine az dirsek çürütmedik.

Osmanlının çok kötü bir yönetim şekli olduğunu ders kitaplarına koyup, bütün bir milleti zehirleyenler, Cumhuriyetle birlikte “doğduğumuzu” söylemiyorlar mıydı?

Merhum Turgut Özal’ın deyimiyle “1918 yılında koca bir imparatorluğu tuz buz” etmemişler miydi?

Hem de hıyanetle…

Osmanlı devletini çökertenleri, yani vatanına ihanet edenleri biz kahraman olarak öğrenmedik mi?

Saçma sapan bir tarih dersiyle büyütülen nesilde, padişahların hayatının fantezilerine konu olacak bir nesil peydahlanmasından daha doğal bir şey olamaz.

Aslında Muhteşem Yüzyıl, bütün bu öğretilerin tersine kurgulanan bir dizi.

Orada “cinsel obje” dışında eleştirilecek çok fazla malzeme bulunacağını sanmıyorum.

Yer, zaman ve konu hatalarını, diziye bağlamak mümkündür.

Ama seyrettirmek için saraydaki her kadını, “birazdan birisiyle olacak” kadar “hayat kadını” durumuna düşürmek de haksızlığın ötesinde, kendi kendini inkârdan öte bir şey değildir.

Bir ülkenin ataları “bir kişi” de buluşturulamaz.

600 yıllık Osmanlıyı yok sayıp, Cumhuriyetle birlikte doğduğunu sananlar, neslini inkâr edenlerdir.

Kaldı ki, Cumhuriyete giden yolda, Kurtuluş Savaşı Mücadelesini başlatan da, bizzat padişahın kendisiydi.

Mustafa Kemal Atatürk’ü görevlendiren, kuruşu kuruşuna kadar bütün alacağını peşin peşin verendir Sultan Vahdettin.

***

Şimdi muhalefetin o “dal”ını alıp, bir başka dizi çeksek “sansür” yapmazlar mı?

Bu ülke, kanunla korunan Mustafa Kemal Atatürk’ün bir filmini bile yapamayacak durumda değil mi, gelin yapalım…

Muhteşem Yüzyıl dizisindeki işret sahnelerini Atatürk’e adapte etmenizi isteyecek kadar alçalmayacağım.

Atatürk’ün “gerçek” yaşamını diziye koyun yeter…

Başka hiçbir şey istemiyorum.

Sıkar biraz biliyorum, zaten filminin yapılmaması da o “sıkma” nedeniyle…

Anlamadım, yanlış mı söylüyorum?

O zaman buyurun yüreğinizi ortaya koyun ama Atatürk’ü ders kitaplarındaki gibi değil, “olduğu gibi, zaaflarıyla, hatalarıyla, sevaplarıyla” birlikte diziye aldırın.

O zaman sizin “özgürlük” anlayışınızı da, “sansür” anlayışınızı görürüm, o yürek var mı sahi?

Twitimden seçmeler
Bazen bilmeden birilerinin çıkarlarına alet oluruz. Tamamen iyi niyetinizle bir çalışmaya imza atarsınız ama birileri bunu ranta çevirir!!!!
www.twitter.com/naifkarabatak

25 Kasım 2012 Pazar

Kıraç, sen ne yaptın öyle?


Gündemden düşen sanatçıların, gündemde kalmak için sivri laflar etmelerine, özellikle de inançlara saldırmalarına veya halkı aşağılamalarına çok tanıklık ettik. Kıraç’ın gündeme oturan sözleriyse bütün bunlardan çok daha farklı…

Sesini ve yorumunu beğendiğim sanatçılardan birisi olan Kıraç, 24 Kasım Öğretmenler Günü etkinliğinde Tekirdağ’da bir konser verdi. Konser öncesi gazetecilerin sorularını cevaplandırırken, (bu cevabı almak için meslektaşlarımın nasıl bir soru sorduklarını doğrusu merak ettim) Türkiye’nin bağımsız olmadığını söylemiş.

Elbette soruyu soran, bu bağımsızlığı kaybetmeyi AK Partiye yamamaya niyetli olduğu anlaşılıyor ama Kıraç, bunun on yılla ilgisi olmadığını, Atatürk’ün ölümüyle birlikte başladığını iddia ediyor veya öyle görüyor, ya da bunun için inandığı doneler çok.

Benim bağımsızlık değerlendirmesi yapmaya niyetim yoktu, asıl basının farklı yorumlamasına dikkat çekmeyi istiyordum.

Ülkemizde medya da, siyasiler de bir birine çok benziyor. Herkesin “beyaz”dan anladığı farklı olurken, “siyah” denildiğinde de herkes kendince bir anlam çıkarabiliyor. Sadece renkler açısından baktığımızda bu farklılığın “renk algılaması” veya “hayal gücü” olarak yorumlamak mümkün ama diğer konularda bu, bakış açısını da resmeder, bağımsızlığı da…

Kıraç’ın bu sözleri büyük yankı buldu. Henüz baskıya girmeyen gazetelerin internet sitelerinde dikkat çekecek puntolarla yansıtıldı.

İktidara yakın ve iktidara karşı olan basının değerlendirmesi de, Kıraç’a bakışı da farklılık gösteriyordu. İktidara yakın gazeteler bu açıklamanın “AK Parti’ye karşı” yapıldığını düşünüyor olmalı ki, “vahim bir konuşma” olarak değerlendirdiler.

İktidara karşı olanlar da bu açıklamanın “AK Parti’ye karşı” yapıldığını düşünmek istediler. Bunun için de “89 yılı yakma pahasına” Kıraç’ın sözlerini öne çıkardılar.

Bu iki algılama veya yansıtmadan da anlaşılacağı gibi bizde basın “bağımsız” değil. Bağımlı basının, ülkenin bağımsız olmadığını söyleyen bir sanatçıyı anlamaları mümkün olabilir mi?

Elbette olamaz…

Haklarını yemeyelim, bizim basın, Kıraç’ın ne demek istediğini anlayacak kabiliyete sahip ama bunu yansıtacak cesarete sahip değiller.

Yani bağımlılar…

Yani ya körü körüne yandaş, ya körü körüne muhalifler.

***

Gelelim Kıraç’ın sözlerine…

Kıraç, “Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsız bir cumhuriyet olduğunu düşünüyorduk, ama değilmiş onu gördük. Toplumumuzun her yerinde bağımsızlığımızı kaybettiğimizi görebiliriz. Atatürk öldükten sonra bu ülke bağımsızlığını kaybetmiştir” demiş.

Ajansların geçtiği haber böyle…

Kıraç, bu sözleri söylerken de bağımsız değil.

Ya da bağımlı olmakla, bağımsız olmanın ne manaya geldiğini tam kavramış değil.

Eğer öyle olsaydı “tepki göreceğinden korkarak” bağımsızlığın nihayetlenmesini Atatürk’ün ölümüne dayandırmazdı.

Zira ülkemiz hiçbir zaman bağımsız olmadı.

Bazen az bağımlıydı, bazen ipin ucunu çok kaçırmıştı ama hiçbir zaman tam bağımsız bir ülke olmadı.

Bir ülkenin bağımsız olması, onu kuranın, sonrasında idare edenlerin kim olduğuyla direkt bir ilgisi ve alakası yoktur.

Türkiye, Atatürk zamanında veya sonrasında ne kadar bağımsızsa, Osmanlı döneminde de bir o kadar bağımsızdır. Veya siz bunu bağımlı olarak alıyorsanız, Osmanlı döneminde ne kadar bağımlıysa, Cumhuriyet döneminde de o kadar bağımlıydı…

Değişen şey, zaman içerisinde atılan adımlar, yatırımlar, ekonomideki büyüme, askeri güç, siyasi irade ve halkın demokrasi sevdasıdır.

Dünyada “tam bağımsız” bir devlet modeli de zaten yoktur. Her devletin uyması gereken kuralların olması, çekincelerinin bulunması, sorup, sorgulaması bağımlı olmak değil, uluslararası kurallara uymaktır.

Bağımlı olmak, ülkenin idarecilerinin güçlü devletler karşısındaki zafiyetiyle, el pençe divan durmasıyla, “höt” denildiğinde ödünün kopmasıyla, bölgesinde ve dünyadaki saygınlığıyla ölçülür.

Bu açıdan bakınca son on yıla kadar ülkenin “hiçbir zaman bağımsız olmadığını” daha rahat anlayabiliriz ama bu AK Parti döneminde “tam bağımsız” olduğumuz anlamına da gelmez.

Çünkü içimizdeki bağımlılar, dıştaki dayatmalardan çok daha vahimdir ve asıl bağımsızlığın önündeki engel, düşmanın yapmadığını yapanların engellemesidir.

Bugüne kadar kendi milletine haklarını vermeyi “lüks” görenlerin, bağımsızlık algılarının olduğunu düşünmek, zaten hayalden öte bir şeydir.

Bu Atatürk’ün ölümünden sonra değil, öncesinde de, hatta Osmanlı zamanında da böyleydi.

Hiç bağımsız olamamış bir ülkenin, “neye, ne kadar bağımlı” olduğunu irdeleyerek, “kopma” azmi olmalı ama bu, “dünyaya kapanma” manasına gelmeyecek bir şekilde hayata geçmelidir.

Ama ondan önce “bağımlı” olan medya, siyasi partiler, STK’lar, üniversiteler ve özellikle de adalet mekanizması “bağımsız” olabilmelidir.

Bir ülkenin bağımsız olması, “bağımsız olduk” demekle olmaz, içine sindirerek ancak olur…

Bizim asıl sorunumuzsa işte bu sindirememedir…

Twitimden seçmeler
Kadına şiddet uygulayan veya “gücü yettiğini” ezmeye çabalayan, güçlü olduğundan değil, beyin ve yürek olarak güçsüzlüğünden şiddete meyleder.
www.twitter.com/naifkarabatak