22 Kasım 2012 Perşembe

Ceviz kabuğunu dolduran konular…


Önemsiz konuların büyütülmesi, gereksiz yere tartışılması ve zamanın çoğunu moda deyimle “fasa fiso” konularla geçiştirilmesine eski bir örnektir; ceviz kabuğunu doldurmayacak konular…

Suni gündemdir belki de, asıl uğraşılacak gündemi kaçıran ceviz kabuğuna sığacak basit konular…

Çaydan geçerken çıpırda boğulmaktır.

Etrafında olanları görmeyip, uzaklara dalmaktır.

Kendi gözündeki merteği görmeyip, başkasının neresindeki yarayla uğraşmaktır.

Ceviz kabuğu, içindeki meyvesinin aksine, boyut olarak küçük olunca, içine sığacak konular da küçük olur.

Bireysel olarak küçük konuların arasında çok boğulduğumuz bir gerçek ama devlet de öyle, siyasiler de, sivil toplum örgütleri de…

Yasa yapanlar da, yasayı uygulayanlar da derinlere girme cesaretini gösteremeyen, ayak bileğini aşmayan konularda boğulanlardır.

O nedenledir ki, tarihin karanlık sayfalarında kalan sorunlarla uğraşmaktan çekinmeyiz.

Bataklığı kurutmak zor gelince, sivrisinek avına çıkarız, elimizde sinek kovucu, o köşe senin, bu köşe benim…

Sorunu kökten çözme yerine, “bugünlük bu kadar” diye gelecek tepkileri en aza indirme yolunu seçeriz.

Dün suç olan, bugün serbest olur ama bugün suç olanın yarın serbest olacağını düşünüp, köklü değişimler, büyük reformlar yapma yerine küçük küçük adımlar atar, gıdım gıdım haklar veririz.

Ülke kan gölüne dönerken, İmralı sakininin dışarıya çıkacak olmasına büyük tepki gösteririz mesela…

O çıkmasın ama herkes ölsün tavrındayızdır…

Anaların ağlaması, bir kişiyle önlenebilir düzeydeyse ağıtı kesmeye değil, bir kişiye odaklanırız.

Herkes anadilinde konuşur, herkes anadilinde eğitim görür ama aynı hakkın bir başkasına verilmesinin mümkün olmadığı üzerinde kafa yorarız. Çözüm değil, çözümsüzlükle uğraşıp, sürekli çene çalmak hoşumuza gider…

***

Aslında ceviz kabuğunu doldurmayan konulara değil, dolduran konulara bakacaktık, nereden nereye geldik.

Doğrusu da bu zaten, biz asıl ilgilenmemiz gereken sorunlarla uğraşmayınca, birileri ceviz kabuğunu doldurmaya başlıyor, ham de uyuşturucuyla, zehirle…

Yozgat’ta düzenlenen uyuşturucu operasyonunda, bugüne kadar görülmeyen bir “gizleme” yöntemine başvurmuş, zehir tacirleri.

Biz ceviz kabuğunu doldurmayan konularla hemhal olmuşken, boş kalanı doldurmak da onlara düşmüş.

Oysa 500 adet cevizin içinde 10'ar gramlık poşetler halinde toplam 5 kilo eroinin bulunması, ceviz kabuğunu dolduranların yakalanması manasına gelmiyor.

Sadece bir ipucu veriyor; bakın bu konu, sandığınızdan da büyük diye…

Okul önlerinde farklı isimlerle, kod adıyla bu zehirler satılıyor, herkes de nereden, nasıl alacağının bilincinde.

Tuzağa düşürülen her çocuk, bir başkasını da ağın içine çekerek, zehirlenmiş beyinlerin sayısını çoğaltarak, uyuşturucu mafyasının gün geçtikçe büyümesine yol açıyorlar.

Bununla sadece gençler zehirlenmiyor, sadece ekonomileri büyümüyor, güç sahibi oluyorlar, söz sahibi oluyorlar ve bu paralarla silah alıp, bomba üretecek hale geliyorlar.

İşte ceviz kabuğunu dolduran konular bunlar…

Biz doldurmayanlarla uğraşıyoruz, birileri dolduranlarla…

Ülkenin dört bir yanını saran tefecilerin açtığı yaraların henüz kimse farkında değilmiş tavrını sürdürüyor.

Oysa bir verip, sonsuz alanlar, alamadıkları zaman eline silahı alıp, güpegündüz yol ortasında insanları taramaktan çekinmeyecek hale gelmişler.

Mafya, onurlu bir meslek gibi lanse edilerek, reklamıyla birlikte büyütülüyor, onların sponsorluğundaki diziler izlenme rekorları kırıyor.

Biz boş işlerle uğraşırken, ülkenin değil, milletin kanını emenler büyüdükçe büyüyor, sömürdükçe sömürüyorlar.

Şiddet olaylarında aynı tavır, hak taleplerinde aynı tavır, darbecilere karşı aynı tavrı, milleti sömürenlere karşı aynı tavır sürdükçe, doldurulacak çok ceviz kabuğu bulan olacak. Bugün 500 olan sayı, yarın tezgâhlarda satılacak, zaten satılıyorda…

Twitimden seçmeler
Bir kar yağsa, bir kar yağsa, lapa lapa. Dünyanın her yanını kaplasa, yaşanan bütün çirkinlikleri örtüp, tertemiz yapsa. Bugünkü duam olsun!
www.twitter.com/naifkarabatak

21 Kasım 2012 Çarşamba

Efendim ziyaretçiniz geldi!


Uzun zamandır bu günü beklemişti. Az dirsek çürütmemiş, az tahsil hayatında zorluklara katlanmamıştı. Zor günler geçirmişti ama işte emeğinin karşılığını alacak, kentine hizmet edecekti. Çok hayalleri vardı çok. İşte şimdi icra makamındaydı, ne yapacaksa yapacak, aksayan işleri düzeltecek, eksik gediği yamamayacak, yeniden yapacaktı.

Göreve atandığı için suçlayanlar oldu, bunlara alışmıştı artık. Ne kavgalar yaşanmış, kimler aday olmuş, kimler küsüp, kimler barışmıştı. Sonunda şans yüzüne gülmüştü. Bu saatten sonra şucuydu, bucuydu, şuna yakındı, buna uzaktı demenin âlemi yok. O çalışacak ve herkes görecekti. Hizmet edecekti, hizmet bu, boru değil ya…

Sabahın ilk ışıklarıyla uyandı. Heyecanlıydı. Banyoya gidip hazırlandı. Güzelce bir tıraş oldu, sinekkaydı mı diye sinek bulsa kaydıracaktı ama şimdi espri yapmanın zamanı değildi. Kokusunu da süründü, kremini de, losyonunu da…

Eşinin akşamdan hazır ettiği gıcır gıcır elbiselerini giyindi. Takımını da gömleğini de bir gün önceden hazır etmiş, önemli göreve önemli elbiseyle gitmek gerektiğini düşünmüştü. Kahvaltı edecek hali yoktu ama işyerinde poğaça yiyecek durumu da yoktu. Kahvaltı hazırdı, eşi masayı donatmıştı. Mutfağa geçip, kahvaltısını etti, eşin dualarıyla ilk gün mesaisine doğru adım attı.

Makam aracı hazırdı, şoför kapıyı açmıştı bile…

Hey gidi günler hey, nereden nereye…

Odasına geçip, kısa süreliğine etrafı kolaçan etti. Eksiği gediği vardı ama şimdi bunla uğraşacak zamanı yoktu, aksayan işler vardı, çözüme kavuşması gereken sorunlar çoktu ve memleket ondan hizmet bekliyordu.

Masasına geçti, koltuğu hafif doğrultarak oturdu. İşte şimdi “makam” dedikleri o ulaşılmaz koltuğa kavuşmuştu. Makamda mevkide gözü yoktu elbet, hizmetti onun derdi.

Çay içmeye, zamanını boşa harcamaya niyeti yoktu, tam zile basıp, bürokratlarını çağırmaya niyetleniyordu. En azından bir rapor alıp, nereden başlanması gerektiği konusunda kafa yorardı. Evet evet bu fikir iyiydi.

Elini zile doğrultu ki, kapı açıldı. Hayret bu zil, sahibini tanıyor olmalıydı.

Gelen sekreter hanımdı. Bir ziyaretçisinin olduğunu söyledi, “hayırlı olsun”a gelmişler. Kimmiş diye sorma gereği bile duymadı. Mesainin başlangıcında bu ne ziyaretiydi. Kabul etmek lazımdı, yoksa daha ilk günden havalara girdi diyeceklerdi.

Gelen kentin ileri gelenlerinden birisiydi. (Zaten o kentin geriden geleni hiç olmamıştı.) Tebessümü yüzünden eksik etmeden kapıda karşıladı, tokalaştı, buyur etti. Çay kahve ikramında bulundu. Sohbet ettiler, neler yapacağını anlattı. Gelenin bunları dinleme gibi bir derdi yoktu tabii. Onun tek derdi “bak ben de geldim” demekti.

Bir süre sonra yolcu etti. Koltuğuna yeniden kurulup, sabahki hayalini gerçekleştirmeye niyetlendi. Birazdan bürokratlarını toplayacaktı. Eli zille buluşmadan yine kapı çalındı, yine sekreter hanım kızımız çıkageldi. Ziyaretçisi vardı, bu defa gelen kanatlı hayvanları koruma derneği başkanıydı. Hani şu horoz dövüştürüp, hayvanları koruduğunu söyleyenler…

Çaresizce buyur etti, çay ve kahve faslıyla birlikte sohbette sürdü. On dakika, yirmi dakika derken iki saat sonra onu da yolcu etti, bu defa zile basmaya niyeti yoktu. Kapıyı açıp, sekreter hanım kıza seslenmeye niyetlendi ki, kapının diğer ucunda bir siyasi partinin başkanı ve yönetim kurulu üyelerinin hazır beklediğini görüp, buyur etti.

***

Artık üç ay olmuş, ziyaretlerin sonu gelmişti. Bu defa işe başlayacak, sorunları tespit edip, çözüm için var gücüyle çalışacaktı. Çok gecikmişti çok.

Sabah işe gelip, odaya gireceği sırada sekreter hanıma söyledi durumu. Bürokratlar toplansın, toplantı odasına geçsinler, ben geliyorum dedi.

İçeriye girip, henüz koltuğa oturmadan sekreter hanım kapıyı açtı, gelen ziyaretçileri vardı. Yahu üç ay sonra “hayırlı olsun” diyen kimdi şimdi. Sinirlenmemek lazımdı ama her şeyin de bir sınırı vardı. Bırakın iş yapalım diye söylendi. Gelen Kartalların Yüksekten Uçmasını Sevenler Derneğinin başkan ve yöneticileriymiş.

Onları uğurladıktan sonra direkt toplantı odasına geçiyordu ki, kentin vekilleri geldi. Beşi bir arada gelmiş, beşi birlik gibi neşe saçmışlardı.

Bürokratlar toplantı odasında bekledi durdu ama yöneticimiz bir türlü o odaya gidemedi. Ve akşama kadar süren ziyaretçi trafiği de eksilmedi…

***

6 ayın sonunda bir Perşembe günüydü. Sabah mesai başladığında sekreter hanım boş yere yöneticisini bekledi durdu. Kapıda biriken ziyaretçiler oflayıp puflamaya başlamış, yöneticimizden ise haber yoktu. Telefon edip sormak geldi sekreter hanımın içinden ama ayıp olurdu belki hastadır, belki uykuda kalmıştır, belki başka bir sorunu vardır.

Ama aramamak da olmazdı, şehrin en yetkilisi birazdan yanında olacak, “hayırlı olsun” dileklerini iletecekti. İletemediler…

Yönetici, özel ulakla gönderdiği istifa mektubunu gördüler biraz sonra…

“Bu kentin neden kalkınmadığını şimdi daha iyi anlıyorum” diye başlayan bir dilekçeydi bu sitem dolu…

“Şahsi talepleri, yasal olmayan sorunları çözme istekleri, eften püften konuların ‘hayırlı olsun’ ziyareti vesilesiyle aktarılmasını, gözdağı verilmesini, ben buyum denilmesini, işine gelirse tafralarını..” hepsini ama hepsini bir bir yazmıştı…

Sekreter hanımın işi bu mektubu ilin yöneticisine bizzat götürmekti. Çantasını hazırladı, kabanını giyindi ve ziyaretçilerin şaşkın bakışları arasında gözlerinden süzülen birkaç damla yaşla birlikte koridordan sekerek çıkıp gitti.

Twitimden seçmeler
Yandık ki ne yandık! Başbakan, zenginlere ek vergi geleceğini söylemiş. Nasılsa zengin vergi vermez, acısını bizden çıkarır. Yandık yani!
www.twitter.com/naifkarabatak

20 Kasım 2012 Salı

Zehir zıkkım olur mu, olur!


Dünyadaki savaşların tamamına yakınında “çıkar hesapları” yattığı biliniyor. Demokrasi ithal etme ne kadar hikâyeyse, vatan ve milletin Sakarya olduğu da bir laf salatasından ibarettir. Zalim yöneticileri tahtından etmek için yapılan girişimlerde bile çıkar hesapları var. Darbe de böyle, darbeye teşebbüs de…

Türkiye’de 1960 ve 1980 olarak tarihe geçen iki tamamlanmış darbede, insanlara zulmedildiği bir gerçek ama işin bir de ekonomik boyutu var ve aslında askerlerin darbe gerekçelerinin altında yatan, ekonomik gerekçelerdir.

Bunun en yeni örneği 28 Şubat post modern darbe diye adlandırılan dönemdeki ekonomik “götürmeler”dir…

Darbe zihniyetinde olanların, vatan millet çığırtkanlığı, laiklik hassasiyeti, cumhuriyeti koruma kollama lafları bir martavaldan öteye gitmez.

Sana mı kaldı be!

Bu ülke, birkaç askerin hassasiyetiyle ayakta duruyorsa, bugün yıkılsan daha iyi…

***

Bu hassasiyetleri, vatanseverlikleri, cumhuriyet aşkları, Atatürk’e olan bağlılıkları hepsi üç kuruş içindir.

Üç kuruş diye lafın gelişi söylediğime bakmayın, tam tamına 381 milyar dolardır.

Sadece bu değil elbet, kendi uhdesindekileri büyütüp, diğerlerini batırma eylemidir de.

Kısaca bakalım vatansever darbecilere…

28 Şubat’ın en karlı kurumu ye 381 milyar dolara mal oldu. En kârlı çıkan kuruluş ise OYAK Holding olmuş.

Götürdüklerine ek olarak, Oyak’ı büyütmüşler…

Hem de öyle böyle değil.

28 Şubat öncesinde sıralamaya dahi giremeyen OYAK, 2000 yılında 4,9 milyar dolarlık ciroyla Koç ve Sabancı Holding'den sonra üçüncü sıraya yükselmiş.

2001 sonunda ise Sabancı Holding'in net kârının 120 trilyon lira olduğu dönemde, OYAK'ın net kârının 594 trilyon liraya ulaşması da bir cumhuriyet sevdasıdır.

Bu dönem ülkeye 381 milyar dolara mal oldu, sadece faiz oranlarından dolayı devlet, 75milyar doların üzerinde zarar etti.

Batırdıkları bankaların ülkeye yükü, 53,3 milyar doları buldu.

Batan bankaların tepe isimlerinde ise yine “emekli askerler” vardı.

Bütün bunlar ve çok daha fazlası, darbelerin ne amaçla yapıldığının esas göstergesidir de.

Bugüne dek, darbeleri destekleyenler, ülkenin batmasına da bir şekilde destek vermiştir. Özellikle basın…

Bir kamu görevlisi olan askerlerin, hükümeti, parlamentoyu, yargıyı tehdit eder tarzdaki açıklamalarını “Bir üst düzey askeri yetkili” diye vererek, soyguna destek vermiş, suç ortaklığı yapmışlardır.

Aynı şekilde fişlenerek mağdur edilen her vatandaşın sorumluluğu da bu tür darbelere destek verenlerindir.

Darbeler sadece ekonomik yara açmaz elbet.

Sadece ekonomi olsaydı bile, bugün talan edilen paralar yerinde dursaydı, belki emeklinin aldığı maaş da değişecekti, işçinin de, memurun da…

Verilen emek karşılığını bulacak, ülkeye daha çok yatırım gelecek, kentlerin yaşam alanları çoğalacak, insanlar daha iyi şartlarda yaşayacaktı.

Sırf kendilerini kurtarma, servetlerine servet katma, geleceklerini garantiye alma adına ülkeyi soyup soğana çevirdikten sonra buldukları “hassasiyet” kılıfına inanan saflar da bu ülkede hep oldu.

Bir kısmı saflığından inandı, bir kısmı işin içinde bir piyon olarak rol aldı.

Elbet sadece ekonomi değildi.

Kendi güçlerinin devamını istiyorlardı.

Ülkede tek söz sahibi olduklarına kanaat getirmişlerdi.

Bu yüzden korku salmak, işkence yapmak, insanları mağdur etmek, inim inim inleterek istedikleri noktaya getirmek istiyorlardı, getiriyorlardı da.

Yetmeyince kurdukları terör örgütlerini devreye koyuyor, sesi kesileceği kesiyor, ortadan kaldırılacağı kaldırıyorlardı.

Bütün terör örgütleriyle dirsek temas halindeydiler ve aslında terör örgütü lideri, aynı zamanda darbenin başıydı da.

Bugün “askerler Silivri’de” diye timsah gözyaşı dökenler, aslında terör örgütünün asıl elebaşına gözyaşı döktüklerini anlamalılar.

Sadece götürdükleri rakama baksalar yeter.

Helal edecek çıkar mı bilmem ama kendi adıma helal etme konumunda değilim. Hem kim bilir, zehir zıkkım olur mu, olur!

Twitimden seçmeler
Hayatın ipi ellerinizdeyse, korkacak bir durum da yok demektir. Ama ipin ucunu kaptırdıklarınız varsa modern köle hayatı yaşadığınızı kabullenmek gerekir. Öyleyse özgürlük en çok size lazım.
www.twitter.com/naifkarabatak

19 Kasım 2012 Pazartesi

Herkes ölsün, koltuk sağlam kalsın!


Bütün dünyanın gözü İsrail’in katlettiği minik bedenlerin yürek burkan görüntülerinde. İnsanlığını kaybetmemiş herkes, Gazze’de yaşananlara kayıtlı. Orada bir insanlık dramı yaşandığını biliyor ve bunun sonlandırılması için de en azından dua ediyor.

64 yıldır hiç bitmeyen bir savaş var İsrail’le Filistin arasında.

Kimin başlattığı hep sorgulansa da, İsrail’in o topraklarda işgalci olduğunu da herkes biliyor.

İşgal ettiği topraklarda hükümranlık kurmanın adaleti olmaz.

Filistin’in savaş için tahrik ettiği iddiaları, bu nedenle havada kalıyor.

Filistinli, kaybettiği topraklardan vazgeçmeye niyetli değil.

Üstelik de sıkıştırıldığı daracık bölgede yaşama mücadelesi veriyor, ambargoya rağmen hayatta kalmaya çabalıyorlar.

Hal böyle olunca da gerilen sinirlerin her patlamasında, beraberinde acılar da patlıyor, kurşunlar sıkılıyor, bombalar düşüyor, sıkılan yumruklardaki taşlarla kendilerini müdafaa etmeye çalışıyorlar.

Elbette asıl suçlu İsrail…

Hem işgal ettiği topraklarda hak iddia etmesi, hem bu tür saldırılarla koltuğunu sağlamlaştırmaya çalışması nedeniyle.

Ama tek koltuğunu sağlama almak isteyen İsrail mi?

***

Peki Filistin’in hiç mi suçu yok?

Bu soru, bugünlerde sorulmayacak bir soru, elbet biliyorum.

Minicik bedenlere kurşun yağarken, Filistin’in suçunu sorgulamak, İsrail’in ekmeğine yağ sürmek olarak algılanabilir.

Olaya bu pencereden değil, “makam” penceresinden bakmak gerekiyor.

64 yıldır süren savaşlarda Filistin’de hep bir görünen “lider” oldu, bir de halkın yanında olan lider.

İsrail’le ilişkileri sürdüren lider, İsrail’in tanıdığı liderdi.

Filistinlilerse, İsrail’in tanıdığını değil, tanımadığını lider olarak biliyor, onun etrafında kenetleniyordu.

Halk istemese de, bütün resmi görüşmeler, İsrail’in tanıdığı liderle yapılıyor, dünya onla konuşuyor, diğerini “terörist” olarak görüyordu. Tıpkı İsrail’in gördüğü gibi.

Bir avuç Filistin, kendini temsil edecek lider seçmiyor, seçileni ise desteklemiyordu.

Hamas ve El Fetih arasındaki uyuşmazlık, görüşmelerin kilitlenmesine, birinin yaptığını birinin bozmasına neden oluyordu.

Yaser Arafat sağken de böyleydi, o öldükten sonra da bu ikilik devam etti.

Savaşın gölgesinde koltuk mücadelesi gütmek pek akıllıca değilse de örnekleri çok.

Bizim ülkemizde bile var.

Suriye’yle savaşın eşiğindeyken “Suriye’den yana tavır alan” muhalefetin olması, Filistin’de yaşanan ikilemi çözmeye yetmiyor. Bizdekini çözememişken, oradakini çözmeye kalkışmak mümkün görünmüyor.

Ama insanlar ölüyor…

Birileri güç savaşını kazanacak diye, hiç günahı olamayan minicik bedenler toprağa düşüyor, hem de delik deşik.

İsrail, her seçim döneminde, halkın oyunu almanın yolunu, Filistin’de kan dökmek olarak görüyor.

Her seferinde “bizi tahrik ettiler” diye eldeki delilleri kullanıyor.

İsrail kamuoyunda savaş karşıtları bile, “nefsi müdafaa” olduğuna ikna oluyor.

Ama unuttukları, işgalci olduklarıdır.

Bir arada yaşama, barış ve kardeşliğin söz konusu olmadığı bir toprak parçası orası.

Aralarında kan bağı da yok, kardeşlik de, akrabalık da…

Ne aynı millettenler, ne aynı dindenler, ne aynı dili konuşuyor, ne aynı değer yargıları var.

Filistinli, kendi toprağını “dalavereyle” kaptırmış olmanın acısını yaşarken, bir de her iki taraftaki iktidar mücadelesinin kurbanı oluyor.

Her ne oluyorsa oluyor, orada suçu olmayan insanlar ölüyor.

Böylesine acıların yaşandığı, ateşin düştüğü, ölümlerin kol gezdiği, yoklukların insanları kırıp geçirdiği bir zamanda Filistin’de koltuk mücadelesinde bulunan her kim olursa olsun, akan kanların sorumluluğu sırtındadır.

İsrail’den insanlık beklemediğimiz için, onların seçim yatırımının kanla olmasını anlayabiliyoruz.

Batının kendi şımarttığı İsrail’e destek vermesini de, batıda kandan beslenen Yahudilerin gücüne yoruyoruz.

Hasılı, İsrail’i destekleyenlerin kanının bozuk, sütünün bozuk ve insanlıktan nasiplenmeyenler olduğunun farkındayız.

Peki, Filistin’de, Hamas ve El Fetih’in koltuk mücadelesini nasıl açıklayacağız?

Eğer bunun bir izahı varsa ve o minicik yavruların ölmesine değiyorsa, önce bunu anlatın, sonra isterseniz o koltuğa ikiniz birden oturun, yüzünüz kızarmazsa elbet.

Yoksa da yekvücut olun, makamlardan daha önce, Filistinlilerin kılına zarar gelmemesinin esas görev olduğunu anlayın, anlatın…

Twitimden seçmeler
Biz hep inanmadığımız cümleleri kurduk, güvensizlik ortamı ondandır. Dilimizden dökülenler, kalbimizin onayından geçmeli.
www.twitter.com/naifkarabatak

18 Kasım 2012 Pazar

Bana inancını söyle, hakkını savunayım!


Son yıllarda hak savunuculuğu geçer akçe oldu. Aslında bu çok güzel bir gelişme. Dünyanın neresinde olursa olsun, diline, dinine, ırkına, rengine veya kıyafetine bakmadan mağdurun yanında olmak, mazlumu savunmak, zalime karşı çıkmak insanlığın da bir gereğidir.

Ama bizde farklı…

Son yıllarda artan hak savunucuları, ister sağdan olsun, ister solda, isterse muhafazakâr kesimden, ayrıntısız herkes “ateistlerin” hakkını aramaya başladı.

Örgüt üyesi olmakla suçlananlara özgürlük istendi.

Cinsel tercihinden dolayı horlananlara sahip çıkıldı.

Darbe yapmaya yeltenenlerin suçsuzluğu haykırıldı.

Manipüle haber yaparak, ülkeyi kaosa sürüklemek isteyenlerin gazetecilik yaptığı söylendi.

Binlerce kişinin ölümünden sorumlu olan terör örgütü üyelerinin açlık grevinin sonlandırılması için her kesim dilinin döndüğünce destek verdi.

Elbette bunlar güzel şeyler…

Bizden olmayan, bizim gibi düşünmeyen, bizim gibi giyinmeyen ve nihayetinde bizim gibi yaşamayan insanların da bizim sahip olduklarımıza sahip olması ve yargının herkese eşit durması gerekirdi.

Bütün bunlar iyiydi hoştu ama biraz içi boştu.

Samimiyet yoktu, hak savunuculuğunda bile ideoloji ön plandaydı.

Gazetecileri savunurken, muhafazakâr kesimdeki gazetecileri kimse görmedi.

Zindanda yaşayan, hiçbir suçu olmayan veya sadece düşüncesini ifade ettiği için hapis hayatı çeken, antidemokratik bir dönem olduğunu haykırdığımız 28 Şubat’ın mağdurlarını gören olmadı.

KCK veya Ergenekon operasyonlarını rahatlıkla eleştiren, “şık” olmayan durumları sorgulayan gazeteciler de, yazarlar da, aktivistler de, siyasiler de, hak savunucuları da “inancı” nedeniyle tutuklu bulunan ve saçma sapan gerekçelerle özgürlükleri elinden alınan insanları önemsemedi.

Bizler de dâhil…

Dün Yeni Akit Gazetesi’nde Hasan Karakaya, iki konuyu gündeme getirmişti.

Birisi hepimizin yakından tanıdığı Yazar ve Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’ydu, diğeriyse bir babanın feryadıydı. 76 yaşındaki Adıyaman’ın Kâhta ilçesinde evlat acısı çeken Mehmet Yetiş’in feryadıydı. Yetiş’in, bir oğlunu Hizbullah öldürmüş, bir oğlunu “Musta’zaf Derneği” üyesi olmakla içeri tıkmışlardı.

Yazar ve Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu, 28 Şubat’ın mağdurlarından ve halen çilesini çekenlerden.

28 Şubat’ı yargılayan hükümet, 28 Şubatın yargıladıklarındaki usulsüzlüklere bakıp, yeniden yargılanarak bu insanların özgürlüğüne kavuşması için tek bir adım atmadı.

Hak savunucuları, gazetecilere özgürlük isteyenlerin de sesi çıkmadı.

Fazıl Say, hiç bu konuda sayıp döktürmedi.

Levent Kırca, bir tek saçmalığını da bu iş için harcamadı.

Başörtülüleri korkutucu bulan Serra Yılmaz, aynaya bakmadan korkutucu başka konulara giremedi.

BDP’nin Mirzabeyoğlu tepkisine de tanıklık etmedik, CHP’nin çıkışına da, MHP’nin dik duruşuna da…

Ya da şu saçma sapan Musta’zaf Derneği operasyonu…

Bu derneği veya üyelerini hangi suçtan yargıladıklarını soran oldu mu?

Musta’zaf Derneğini ve üyelerini veya görüşlerini beğenmeyebilirsiniz, zaten herkesin bir diğer görüşü benimsemesi de söz konusu olamaz ama Allah aşkına, bu insanların neyle suçlandığını bilen var mı?

Namaz kılıyorlar, oruç tutuyorlar, İslam’ın diğer şartlarını yerine getiriyorlar ve haftada bir de oturup sohbet ediyorlar.

Ellerinde silah yok, dillerinde öfke yok, gözlerinde şimşekler çakmıyor ve ortaya dökülen darbe planlarına sahip değiller.

Sadece inançlarının gereğini, inandıkları gibi yapıyorlar.

Ve hiç kimse onları savunmuyor, savunamıyor…

Korkuyorlar, ürküyorlar, gelecek tepkiden tırsıyorlar.

Neden, illa birisinin mağduriyetini savunmak için “dinsiz” olmasını mı, “solcu” olmasını mı, “örgüt üyesi” çıkmasını mı bekliyorsunuz?

Bugün, sağ kesimde, muhafazakârlar arasında bile Kürtçenin bir anadili olduğunu ve herkesin kendi anadilini kullanma hakkı bulunduğunu, insanların dilinden, dininden, mezhebinden veya dünya görüşünden, hatta cinsel tercihinden dolayı yargılanmaması gerektiğini söyleyen insanların sayısı gittikçe artıyorken, öte kesimde aynı duyarlılık neden çıkmıyor?

Yoksa siz “hak” derken başka şeylerden mi söz ediyorsunuz?

Ve bizler de söz ettiğiniz başka şeyleri savunma peşinde mi koşuyoruz?

Peki AK Partililer ne yapıyor, sizin hiç vicdanınız sızlamıyor mu bu haksızlıklara?

Twitimden seçmeler
İnsanın hayallerini törpüleyen bir kentte yaşaması çok zor. Ya hayalimiz sınırları kıramıyor, ya bu kentin kalkanı çok güçlü!
www.twitter.com/naifkarabatak