15 Kasım 2012 Perşembe

Teröristin devleti olmaz!


Terörist dediğimizde, eline silah alıp, dağa çıkan, ülkenin güvenlik güçlerine, sivil halka ateş açan, onlara hayatı zehir eden eski dağ eşkıyaları aklımıza gelir. Ya da kentleri bombalayan, köyleri yakan kundakçılar.

Aslında terör, yaptığı eylemlerden çok taşıdığı fikirle önem taşır.

Eğer terörist bir ruh yapınız varsa, bilinçaltında ne kadar saklarsanız saklayın, gün gelir, asıl kimliğinizi deşifre edecek bir ortam bulabilirsiniz.

Genellikle kanı ve sütü bozuk olan bu tiplerin, bulunduğu makam veya yere göre değerlendirmek de yanlış.

Gerçek kimliğini ortaya koymadığı sürece “insan” sanıp, yanılabilirsiniz ama “damarına” basıldığında ne kadar alçalabildiğini, ne kadar iğrençleşebildiğini ve ne kadar zalim olduğunu hayretle seyredersiniz.

Bir anda gözü dönmüş bir ölüm makinasına dönüşebilir.

Karşısında çıkanın kimliğine, kişiliğine, yaşına, cinsiyetine bakmadan öldürmeye başlar.

Kan kokusu almıştır bir kere, deli danalar gibi önüne çıkan her şeyi yakıp yıkacak kadar kontrolsüz bir güç haline dönüşür.

Hele bir de “sırtını sıvazlayan” ağa babaları varsa, kandan beslenen ülke veya örgütler de hazırsa, akan bir kaynak da varsa, işte siz o zaman görün teröristi.

Terörist her şey olabilir; zalim olur, merhametsiz olur, kanla beslenir, kinle büyür…

Ama asla demokrat olamaz, insan olamaz ve hiçbir zaman “devlet” olacak bir yapı oluşturamaz.

Teröristler, bugün dağda özgürlük nutukları atarken, yanılıp “yahu ne kadar da özgürlükçü konuşuyorlar” diye düşünmek belki mümkün olabilir ama bunun bir simülasyon olduğunu başa bela olduğunda anlayabiliriz.

***

İsrail, tam tarif etmeye çalıştığım teröriste en kötü, en çirkin ve en adi örnektir.

Kundaktaki bebeği öldürürken sızlamayan bir yüreği olduğunu görürsünüz.

İşgal ettiği topraklarda insanlara acı çektirmekten zevk alır.

Katil bir devlet olduğu halde, hakkı gasp edilen gibi davranırken kızaracak bir yüzü bile olmaz.

Bugün Gazzelilere saldırır, lazım olan kanı içine çeker, kendini güzel hissetmeye başlar.

Yarın bir başkasına saldırır, diğer gün bir başkasına.

Ve bir gün kendi insanını öldürmekten zevk alacak yapıya bürünür.

Emecek kan lazım onlara, emdiğinin kim olduğu pek önem taşımaz.

İşgal ettiği topraklarda insanların inanıcını önemsemez, değer yargılarını hiçe sayar ve bir hırsız olarak ev sahibini bastırmakla kalmaz, dünyanın gözünün içine baka baka arsızca, küstahça ve bir terörist gibi insanları öldürmeye başlar.

Her yere bomba atar, tanklarını masum insanlara doğru hareket ettirir, namlunun ucunun kime yöneldiğini umursamaz ve en aşağılık bir mahlûk gibi saldırır, kuduz köpekler gibi salyalarını akıtarak Gazze’ye girer…

***

Kanı bozuk olan, sütünden emin olunmayan insanların yönettiği bir ülkede yaşamak, İsrailli vatandaşlar için de pek kolay değil.

Bütün İsraillileri katil gibi gösteren, kanı bozuk olan yöneticilerdir.

Ve böyle bir ülkede yaşamak, hayatın en kötüsüdür.

Gazze yine acı çekiyor.

Feryat ediyor.

Suriye’de devam eden ölümlere sessiz kalan dünya, yıllardır devam eden bu ölümlere de sessiz kalmaya devam ediyor.

Mavi Marmara gemisinde insanlığı vuran İsrail, şimdi merhameti de öldürerek, çocuklara saldırıyor.

Genç, kadın, yaşlı demeden önüne geleni yok etmek, muhtaç olduğu masum kanıyla beslenmek için var gücüyle yapabildiği bütün iğrençliği dünyanın gözü önünde yapıyor.

Böyle bir dünyada, terörist yöneticilere “dur” diyecek yapılanmalar var.

Birleşmiş Milletler, Nato ve daha birçok kadın veya çocuklara yönelecek saldırılara tepki gösterecek kuruluşlar var.

Hepsinin kulakları sağır, dilleri lal, gözleri kör olmuş.

Yürekleri taş kesmiş, hisleri yok olup gitmiş.

Yüreği yananlarınsa sadece elleri semaya kalkıyor, dualar ediliyor Gazze’de ve dünyanın dört bir yanında zulme maruz kalanlar için…

Ve hepsi de biliyor ki, yüreğinde insanlıktan eser kalmayan, merhamet bulunmayanların “idarecilik” yapamayacağıdır.

Bunun en kötü, en iğrenç, en adi örneği de İsrailli yöneticiler olduğunu bilerek “kahrolmaları” için beddualar ediliyor.

Dün, bugün ve böyle giderse yarın da…

Twitimden seçmeler
Bardağın dolu tarafından bakmayı severim, insanı rahatlatır. Serde gazetecilik olsa da bu böyle. Ama bu bardak boş, dolu yanı hangi tarafta?
www.twitter.com/naifkarabatak

14 Kasım 2012 Çarşamba

Heykel, heykel! Sen ne güzelsin öyle!


Biz daha “böyle sanatın içine” tükürmeden çok uzun yıllar ama çok uzun yıllar önce başladı heykel merakı. Vakti zamanında heykel yapmayı aşk ve meşkle karıştıranlar, yazı yazıp, duygularını dille ifade etmekten acizlerdi. Henüz ağızdan çıkan anlamsız sesler kelimelere dönüşmemiş, karşındaki insanı olumlu veya olumsuz etkileme gücünü elde etmemişti. Ne yüreklere hitap eden cümleler kuruluyor, ne insanların kafasının tasını attıracak aykırı kelimeler çarpılıp, cümle yapılıyordu.

En iyi anladıkları gördüğü nesneleri şekle dönüştürmekti. Önce mağaranın duvarına yaptıkları eğri büğrü resimleri kimseye sanat diye yutturma derdinde değillerdi. Amaçları, duygularını ifade etmek, belki gelecek nesillere ipucu kabilinden bir şeyler bırakmaktı.

Sonra okuyup heykeltıraş olamadılar ama heykel yapmayı öğrendiler. Bazen tahtadan, bazen çamurdan, bazen taştan, bazen kayadan, bazen de mermerden…

Sonra bu heykeller çok hoşlarına gitti.

O tarihlerde sanattan anlayan da yoktu, sanatın içine tüküren de…

Dolayısıyla hayranlıkları, kendi eserlerindeydi.

Çok güzel bir şey ortaya koymuş, emek harcamış, bir işe yaradığını göstermişti.

O vakitler hiçbir şey yok olabilir ama “uyanık” her zaman vardı.

Kendi ürettiği eserden para kazanmanın, hem de sonsuz para kazanmanın yolu, bu heykelleri puta dönüştürmekti.

Böylece insanların içinde olan “bir şeye inanma” duygusunu harekete geçirip, kendi eliyle yaptığı heykele mana yüklemesi gerekiyordu.

Yaptılar da…

Tarihte en büyük put olarak gösterilen ve İslam’la birlikte yerle bir edilen Lat ve Uzza, büyük bir kitleye hitap ediyordu. Moda deyimle de müthiş bir taraftar kitlesi vardı.

O ve onun alt kategorisindeki tanrılar(!), insanların havasını değiştirmiyor, suyunu tatlandırmıyor, cebini doldurmuyor, ekmeğine katık sağlamıyor, oğluna kız, kızına oğlan bulmuyor, çocuk sahibi olamayan kadınları güldürmüyor, umutsuzlara ümit olmuyordu ama bütün bunların hepsinin olduğuna inandıran “uyanıklar” vardı.

Onun için kurbanlar kesiliyordu, paralar akıtılıyordu, mallar, mülkler bağışlanıyordu, birleri de bundan geçiniyordu.

Sonradan sanat oldu bu heykeller.

Önceleri hepsi birer puttu ve hepsine tapacak kadar cahiller vardı.

Halen var…

Halen tapmasa da, heykelden medet umanlar var.

Heykeli bir sevgi nişanesi olarak görenler var.

Dokunulmaz bilen, dokunduğunda ülkenin temel nizamlarının bir başka kurala uydurma gayretinde olduğuna yürekten inanan ahmaklar var.

Yahu alt tarafı heykel…

Heykel, kimi resmederse resmetsin, kimi ifade ediyorsa etsin, kime benziyorsa benzesin, taştan, topraktan, kayadan, mermerden bir eser işte.

Sanatsal değeri varsa, içine tükürmeden başköşeye koyup, süs olarak kullanmak mümkün ama ona farklı anlamlar yüklemenin de bir adabı olmalı.

Heykel, tıpkı resim gibi bir şeyler anlatmalı ama bu anlatım, onu tanrılaştırmamalı, tapılacak bir şey gibi görülmemeli, yüce bir değer yüklenmemeli, karşısında el pençe divan durulmamalı.

Bir kitap, bir şiir, bir makale, bir hikâye, bir roman gibidir heykel, resim, müzik…

Cahiliye döneminde hamurdan yapılan küçücük putlar vardı.

Önce kendi eliyle hamuru yoğurur, sonra ona güzelce bir şekil verir, ince işçilikten sonra da ortaya güzel bir şey çıkardı.

Ve hemen ona taparlardı.

Karınları acıkana kadar…

İşte o zaman tanrılarını yiyen adamlara dönüşürlerdi birden bire…

Önemli değildi onlar için, bir süre sonra yeni tanrı yapmaktan kolay ne vardı. Ellerindeki bir şeydi.

Tanrıyı bulamayanların, tanrısı çoktu, hem de pek çok. Her çeşidinden vardı. Karşılaştıkları her soruna çare olacak bir tanrı üretiyorlardı. Yapıyorlardı, satıyorlardı, yapıyorlardı insanların duygularını sömürüyorlardı.

Sonra heykel, sanata dönüştü.

Ama eski cahiliye hastalığı gizliden gizliye sürdü gitti.

Dünyanın birçok yerinde “heykel hastalığı” vardır.

Ülkelerinin önderlerinin heykelini dikerler, karşısına geçip selam dururlar. Hatta çelenk koyar, saygı duruşunda bulunurlar. Asla kıpırdamazlar, Alimallah saygısızlık sayılır.

Bu ülke heykelden ve heykel kafalılardan çok çekti.

Şimdi BDP buna özenmiş.

Aslında ne olduğunuzu anlatamıyorsanız, anlatacak bir şeyiniz de kalmamışsa, en iyi yol, “lider” bildiğinizin heykelini dikmektir…

Milyonlarca yıldır değişmeyen zihniyetin, halen “yeni ve özel ya da özgün” diye sunulması ne garip!

Hadi, yapın Abdullah Öcalan’ın heykelini. Karşısına geçin, esas duruşta durun. Önce çelenk sunun, allı, yeşilli, morlu olsun ama.

Sonra “Heykel, heykel! Sen ne güzelsin öyle!” deyin, inanırsınız da…

Twitimden seçmeler
Derdinizin çok olduğunu düşünüyorsanız, düşünecek halde olduğunuz için şükretmelisiniz!
www.twitter.com/naifkarabatak

13 Kasım 2012 Salı

Ne dilersen o olurmuş!


Büyükşehir Yasa Tasarısı sadece TBMM’de büyük gürültü koparamadı. Tasarı meclisten gürültüyle geçti ama asıl gürültü Anadolu’nun tüm sathındaydı. Meclisteki çekişmenin, tasarının içeriğiyle ve siyasi nedenlerle olması doğaldı ama Anadolu’daki farklıydı. Meclis dışındaki bu gürültü iki çeşitti, kimi sevinçten, kimi hüzünden. Ama çok ilginç olansa Adıyaman’ınkiydi.

Türkiye’de 81 il var. Bunların 16’sı büyükşehirdi, hatta metropol olanlar vardı. Bir kısmı ise büyükşehir olmaya aday. TBMM’de kabul edilen yasayla da 13 yeni büyükşehir daha eklenerek, bu sayı 29’a çıktı. Böylece 52 şehir “Küçükşehir” statüsünü korumuş oldu ama kısa zamanda bu sayının biraz daha azalıp, büyükşehirlerin sayısının artacağı da kesin gibi.

Yerleşim yerlerinin idari yapılarını belirleyen yasalar, birçok kıstası da göz önüne almış. Buna göre bir mezranın köy olması, köyün kasabaya dönüşmesi, kasabanın ilçe haline gelmesi, ilçenin il olması ve nihayet illerin de büyükşehir statüsüne kavuşturulması nüfus dâhil birçok kritere bağlı. Önemli olansa, farklı statüye kavuştuktan sonraki kazanımlarıdır. Vatandaşların temel olarak bu kazanımlar nedeniyle “büyümeyi” istedikleri de açıktır. Ancak bu büyüme, vatandaşın tercihiyle değil, kurumların, kuruluşların, sivil toplum örgütlerinin ve yatırımcıların çabalarıyla olmaktadır.

İstediği kadar bir yörenin halkı büyümeyi hesaplasın, büyümesinin imkânı yok gibi.

Önemli olan saydığım ‘sorumlular’ın veya yöreyi ‘büyütme’ konumunda olanların çabalarıdır, ortaya koyacakları iradedir, atacakları adımdır.

Belki bu söylediklerimden, yerleşim yerlerinin kategori atlamasının tek geçer akçesinin siyasi irade olmadığını, aslında direkt olarak siyasi iradenin tek başına bir şey yapamayacağını anlayabiliriz.

Elbette tersi de oldu.

Mahalleler oy oranına göre bölündüğü zamanları da gördük, ilçelerin oylara göre dağılımını da.

Hatta oy gelmeyen illere yatırım gitmediği zamanlara da tanıklık ettik. “Ver oyunu, al hizmeti” diyenlere oy verenler de hizmeti göremedi.

Sadece o dönem değil, bir önceki dönem merhum Adnan Menderes’e “silme oy veren” iller, bir sonraki dönem cezalandırıldı.

Bu illerden birisi de Adıyaman…

Büyükşehir olma gibi bir derdi olmayan Adıyaman’ın, “arada kalma” gibi bir derdi nüksetti.

Zaten Adıyaman’ın 99 yarası vardı, bir yarada açmanın âlemi yoktu. Adıyamanlılar, en çok tuttukları şarkıda da bunu sürekli dillendirirlerdi; “Düz tara yar, düz tara, yar zülüfün düz tara, 99 yarem var, sen açtırdın 100 yara...” demenin ne âlemi vardı?

Bu nedenle de Adıyaman’ın “büyükşehir olma” derdi hiç olmadı, sadece şehir olma gibi bir dertleri vardı ve onu da bir türlü olamıyorlardı.

Adıyaman’ın komşusu ve eski vilayeti Malatya, uzun süredir büyükşehir olma hayali kuruyordu. Bunun için nüfusunu 750 bine çıkarma için çeşitli çabaları oldu. Bunlardan birisi sınırına yakın Çelikhan ilçesini dâhil etmekti, tepki gördü, vazgeçildi.

Sonra başbakanın da tavsiyesiyle “nüfus artışına” gitmek için “çocuk sahibi olma” önerileri geldi ama Malatya, çok daha farklı bir metotla nüfusunu arttırdı.

Türkiye’de her şey verilerle olduğundan, verilerin altyapısını araştırmak pek mümkün değil. Mesela Malatya İnönü Üniversitesi’nde okuyan, neredeyse bütün öğrenciler, mezun olsalar dahi, Malatya’nın nüfusuna kaydetmek, çılgınca bir fikir olabilir ve nitekim bu çılgınlık, başarılı bir şekilde hayata geçirildi, bir anda Malatya’nın nüfusu 750 bini geçti, hem de 7 bin fazlasıyla…

Adıyaman’ın komşuları arasında daha önce büyükşehir olan Gaziantep ve Diyarbakır vardı. Kendisi gibi büyükşehir statüsü bulunmayan Malatya, Şanlıurfa, Kahramanmaraş ve Mardin ise “hayal” kurmakla meşguldü.

Doğrusu bu şehirlerden Kahramanmaraş ve Mardin dışında kalan Şanlıurfa ve Malatya, fiilen büyükşehir konumundaydı. Birkaç eksikliğini de tamamlayarak, TBMM Genel kuruluna kadar gelen tasarının içinde yerlerini aldılar.

Ve tasarı kabul edildi.

Adıyaman’ın 3 komşusunda sevinçle karşılanan büyükşehir statüsünün elde edilmiş olmasını, Adıyaman ise şaşkınlıkla karşıladı. Zira gözünü açtığında, beş büyükşehrin arasında kaldığını anladı.

Tevekkeli değil, Seyfi Doğanay’ın “Aralarda” türküsü en çok Adıyaman’da söylenir. Türkünün ikinci kıtası “Aralarda le te aralarda, Kalmışam ben aralarda, Verin benim sevdiğimi, Kalmayayım buralarda” dese de Adıyamanlılar, gerçekten aralarda kaldığını yeni yeni anladı.

58 yıldır il olan ve başka illerin aksine “il oluş etkinliği” düzenleyerek, “bir günümüz olsun, bizim olsun” diyen Adıyamanlılar, şimdi “büyükşehir oldukları günü kutlayan” beş şehrin ortasında kaldı.

Eee ne dilersen o olurmuş. 99 yarayı saymanın, aralarda kalmayı bu kadar çığırmanın ne âlemi var değil mi?

Twitimden seçmeler
Siyasi partilerin grup kararı almasını hepimiz eleştiririz ama nedense savunduğumuz partinin görüşlerini de grup kararı gibi savunuruz!
www.twitter.com/naifkarabatak

12 Kasım 2012 Pazartesi

Tarih sizi affetmeyecek


Yazımın başında belirteyim, hangi fikirde olursanız olun, lütfen yazımı önyargısız okuyun ve mümkünse hiçbir yazıyı önyargıyla okumayın.

Helikopter kazasında şehit olan 17 asker, farklı illerde, doğdukları yerlerde toprağa verildi. Her ilde bildik görüntüler vardı; hüzün, gözyaşı, acı, nefret, öfke, kalabalık ve duygusal anlar…

Hepsine bir hikâye yerleştirenler, şehit olanların sivil hayatını irdeledi, eşini, çocuğunu, özlemini, acısını ve sevincini yansıtan karelerle dramatik sahneler ortaya çıkardılar.

Resimdeki de böyle…

Şehit Kara Pilot Yüzbaşı Anıl Barış Çetin’in İngilizce öğretmeni 2 yıllık eşi Çiğdem Çetin, eşini uğurlarken hırkasını koklamaktan geri durmuyordu.

Manisa’nın Turgutlu ilçesinde düzenlenen cenaze törenine 20 bine yakın insan katılmıştı.

Sayı pek önemli değildi aslında. Önemli olan yaşattığı acıların bıraktığı onulmaz izlerdi.

Zira yurdun dört bir yanında şehit düşenler, benzer kalabalıklarla, benzer tablolarla uğurlanıyordu.

Dağda ölen için de “görmediğimiz” acılar bir yerlerde yaşanıyordu. Ölenin kim olduğu, neci olduğu, neler yaptığı anne, baba, eş veya çocuk için çok önemli değildi. Ölenle ölünmezdi ama her gün ölür ölür dirilirlerdi.

Her iki kesimde de büyük acılar, büyük ayrılıklar ve onulmaz yaralar açılıyordu.

Değişen ne oluyordu, sorun burada.

30 yılı aşkın bir süredir bu ülkede terör var, eline kan bulaştıranların isimleri değişse de, devletten yana veya devlet karşıtı olsalar da yaşattığı acılar değişmedi.

Farklı kimliklere büründüler kimi zaman.

Bazen derin devlet oldular, bazen Ergenekon ismini seçtiler, bazen Hizbullah, bazen PKK ve daha çokları…

Hepsinde de yaşattıkları acıydı, saldıkları korkuydu, yüreklere ektikleriyse kindi, nefretti.

Ortada sorun olduğu söyleniyordu.

Kimi Kürt sorunu var diyordu, kimi bunun terör sorunundan ibaret olduğunda ısrarlıydı.

Sorunun ne olduğu kimilerini ilgilendirebilirdi ama evine ateş düşen, yuvası yıkılan, eşini, babasını, annesini veya yavrusunu kaybeden içinse anlamı; yüreklere verdiği acıydı, gerisi hikâyeydi.

Oysa sorunu çözmek çok basitti.

Daha düne kadar Kürtçe şarkı söylediği için içeriye atılan, işkence gören insanlara o acıyı yaşatanlar, bugün dileyenin dilediği müziği dinlediğini görünce “eyvah ben ne yaptım” diye dizini dövmüyorsa insanlığı tükenmiş demektir.

Yarın da, bugün söylenenler için dövünen çıkacak.

Bir kişiyi öyle veya böyle kurtarmak için açlık grevi yapanlar var.

O insanların ölmemesi için başkalarının ölümünü hiçe sayanlar var.

Yine o insanlar “ölürse ölsün” deyip, başkasının ölümüne rıza gösterenler var.

Ve her iki taraf da biliyor ki, bugün değilse yarın bu yaşanan acılara sebep olan gerekçelerin hepsi ortadan kalkacak.

Öyle veya böyle kalkacak.

Çok acı yaşatsa da, çok insan ölse de, akan kanlar oluk oluk aksa da gündemde bile olmayacak konular.

Çünkü her şey aslına dönecek.

Her şey olması gerektiği gibi olacak.

Ve hiç kimse dünyada yaşananlara kayıtsız kalmayacak.

Bugün kendi anadilinde “anadilde eğitime sıcak bakmıyorum” diye burun kıvıranlar, kendi anadillerinde eğitimin yasak olmasını hesaplayıp, değerlendirmede bulunmuyorlarsa…

Bugün “Abdullah Öcalan’a tecrit kaldırılsın” diye insanların ölmesine sebep olanlar varsa…

Herkesin kendi dilinde savunma, konuşma, düşünme, yazma hakkının olduğuna kanaat getirmiyorsanız veya bunlar olsun diye insanların ölmesini seyrediyorsanız.

Unutmayın ki, bugün değilse bile yarın tarih sizi affetmeyecektir.

İster devletten yana olun, ister ulusalcı takılın, ister milliyetçi olun, ister ırkçı bir kimliğe bürünün, ister terör örgütünden yana durun, hepiniz çok büyük bir vebal altındasınız.

Yarın serbest olacak konular için, bugün insanları boş yere öldürüp, yürekleri boş yere dağlıyorsunuz.

“Bütün bunlar için mücadele mi gerekli” diyorsunuz.

Bırakın onu “insanca” yapalım.

Bu hakların bir insan hakkı olduğunu savunan bizler gibi insanları da “kafatasçı” safına çekip, “ölümden haz alan” vampirler sınıfına sokmadan halledin.

Mecliste açlık grevi yapan BDP’liler, kurulun sofraya, tok karnına ve sağlıklı düşünerek karar verin.

Hayat öyle de güzel böyle de…

Bütün istediklerinizi bugün alamayabilirsiniz ama bu yarın alınmayacak manasına gelmez.

İstenenleri vermeyen iktidar ve muhalefet mensupları da bilmeli ki, bugün “omuz silktiğiniz” bütün haklar, “insanların ana sütü gibi bir hak” olduğunu yarın anlayacaksınız ama ölenlerin vebali, sizlerin suratına çarpılacaktır.

Twitimden seçmeler
Sahte isimle sağa sola sataşanlar, birisini suçlarken, bilinçaltını harekete geçirdiklerinin farkındalar mı? O dediğiniz siz olmalısınız!
www.twitter.com/naifkarabatak

11 Kasım 2012 Pazar

Başkanlık olsun, bizden olsun!


Bir şeyi tartışmaya başlıyorsak, peşi sıra “bize uymaz” tavırlarının da geleceğini hesaplamamız gerekir. Çünkü bu tür çıkışlar çok tanıdık ama nedense altında başka şeyler yatıyor. Çok değil biraz kaşıyıp, azıcık deştiğinizde “tam bize göre” olduğunu görürüz. Hem de yasal değil, yasadışı uygulamalarla, kanunun üstünde görülen teamüllerle, yazılı olmayan binlerce kuralla.

Bize uyması için, bizden olması gerekir. Bizden olmayan her şeyi kullanırken, bizden olanları aramak ne kadar doğrudur bilemiyorum.

Cumhuriyet kurulduğunda, o güne dek devleti yönetenlerin vazgeçilmez bildiği, halkın ise uymak zorunda olduğu bütün yasalar, kurallar ve kaideler bir gece yarısı lağvedilerek “bize uygun” yeni bir manzumelerle süslenerek yürürlüğe sokuldu.

Devletin yönetimi Cumhuriyet olarak belirlendi ve halkın kendi kendini yöneteceği söylendi. Önce “sıkıysa verme” diye tek partili yönetime gidildi. Buna rağmen de gizli oy, açık tasnif yapılarak iş sağlama alındı. Sonra “siz seçmeyi bilmiyorsunuz, bize uymazsa değiştiririz” diye kırmızıçizgiler çizdi, sarı ışıklar kondu ama asla yeşil ışığı yakmadılar.

O tarihte yapılan yasalar hep bir yerlerden alınmaydı. İthal yasa yapmıştık, bize uysun diye de epey uğraşmıştık. Çünkü biz farklıydık.

7 kıtada at koşturan bir ecdadın torunları olarak kural ve kaidelerini yöneticiye göre değiştiren bir alışkanlık edinmiştik.

Bunun için de çağdaş ülkelerin yasaları örnek alınmıştı; birisinden medeni kanun, diğerinden ceza hukuku. Olmadı, bir başkasından da ek yapıldı. 40 yamalı bohça gibi yasalar yapıldı bu ülkede ve halen yaşadığımız sorun, uyum sorunudur.

Cumhuriyetin ilan edilmesiyle birlikte literatürümüze “ithal kanunlar” girdi. Hepsinde de “bize uygun” olduğu söylendi. İsviçre’nin medeni kanunu üzerimize cuk oturmuştu, öyle söylüyorlardı ama medeniyetimiz de, anlayışımız da, yaşayışımız da farklıydı.

Değer yargıları bir olmayan ülkelerin, koruyacakları alanlar veya çekinceleri de bir olmayacaktı ama biz, bize uysun diye “Cumhuriyetin bekçisi” bir ordu yetiştirdik.

Cumhuriyet vardı ama demokrasi yoktu.

Cumhuriyet cici bir yönetim şekliydi ama istendiğinde askıya alınarak naftalinle korumaya çalışmalıydık hain güvelerden.

***

Şimdi başkanlık sistemini tartışıyoruz.

Aslında tartışamıyoruz bile.

Dünyada başkanlık sistemiyle yönetilen 42 ülkenin olması, bunun bize uyacağı anlamını taşımaz. Kiminin yarı, kiminin tam başkanlık sistemiyle yönetilmesi de bize örnek olamayacaktır.

Çünkü biz, başkayız.

Yıllar yıllar boyunca demokrasisi olmayan cumhuriyetle övünmemiz istendi.

Türk olmak, başlı başına yeterliydi. Türk olmasanız da, “Bir Türk’ün dünya bedel” olduğuna inanıyor ama başımızın çaresine bakacak irademiz bile olmuyordu.

Aslında başımızın çaresine bakabilirdik, başkanlık sistemi de bize pek yabancı değildi. Hem 7 kıtada at koşturmuş atalarımızın “seçme ve seçilme” hakkı da yoktu. Demek ki genlerimizde “tek başına” yönetim vardı ama bunu cumhuriyete uydurmak gerekirdi. Onun için de hem cumhuriyeti ilan ederdik, hem tek partiyle idare edilirdik, hem “Milli Şef”in her dediği kanun olurdu.

Hukuku önce biz çiğner, sonra mağdur olduğumuzda aynı hukuktan adalet beklerdik.

Tüm kurumlarımız, kuruluşlarımız “tek adam” yönetimiydi. Yönetim kurulları laf olsun torba dolsun diye oluşturulmuş, denetim kurullarının haddine miydi denetleme yapmak.

En ufak bir dernekte dahi başkan olan, ilanihaye başkan olmanın bütün altyapılarını hazırlamıştı. Gerekirse kongreye gider, gerekirse de kongreyi bir şekilde iptal etmenin kibar yolunu bulurdu.

Şimdi feryat figan edenler çıkıyor, başkanlık sistemi bize göre değil diye…

Niye bize göre değilmiş?

Bir tek örnekle bunu açıklayabilir misiniz?

Siyasi partilerden başlasak bile olur.

Demokrasinin girmediği, seçmenin talebinin önemsenmediği, delegelerin süs olarak yazıldığı bir sistemin neresi “tek adamlığa” uygun değil.

Genel başkanın ağzından çıkan her sözün “kutsanmış” sayıldığı bir ülke, nasıl oluyor da başkanlık sistemin uygun olmuyor?

İnsanların siyasi geleceği, liderin iki dudağının arsındaysa ve bir çırpıda vezir, bir çırpıda rezil edebiliyorsa, siz hangi demokrasiden söz ediyorsunuz ki, başkanlık sistemine karşısınız?

Yoksa tek derdiniz eyalet mi?

Özerk kurumlar oluşturup, ülkenin başına bela etmek cumhuriyete helal getirmiyor da, özerk bölgeler mi getiriyor?

Çelişkiler saymakla bitmez. Başkanlık sistemi bize uymaz diyenlerin asıl niyeti; “Ben olmazsam olmaz!” demektir.

Yoksa aynı şekilde “Anadilde eğitime karşıyız” diye anadilinde haykıranların tezadını kim açıklayabilir ki?

Twitimden seçmeler
Dünyada diktatörlere âşık insanların sayısının çok olması, diktatörlerin iyi olmasından değil, sevenlerin zekâ seviyesi ve özgürlük anlayışlarındandır.
www.twitter.com/naifkarabatak