8 Kasım 2012 Perşembe

Kaçacak yer bulsa “kaçak” olacak!


Türkiye’de birçok şeyi anlamakta zorlandığımız gibi “kaçak” uygulamasını da anlamakta zorlanıyoruz veya “anlamakta zorlanalım” diye özel çaba harcanarak kanun ve mevzuatlar düzenleniyor.

Dün Gümrük ve Ticaret Bakanlığı, İstanbul Gümrük Muhafaza Kaçakçılık ve İstihbarat Müdürlüğü ekipleri, Sirkeci'deki Doğubank iş hanında yaptıkları aramalarda, değeri 2 milyon liranın üzerinde “kaçak” elektronik eşya ele geçirmiş.

Sanki “bilinmeyen” bir şeyi yakalamışlar gibi de bir afra tafra içerisindeler ki, asıl sorgulanması gereken de burasıdır.

Bırakın “kaçak ürün satan” pasaj veya İşhanlarını. Ben işyerimden evime yaya olarak yürüsem, her köşe başında devletin “kaçak” bildiği ürünleri temin etmekte hiç zorlanmayacağımı biliyorum.

Bir köşe başında “kaçak sigara”, bir diğerinde “kaçak tütün”, sonra “kaçak oyuncak”, “kaçak elektronik eşya” ve daha birçok “kaçak” diye adlandırılan ama alenen satılan ürünleri temin etmek zor değil.

Daha ilginci, çiftçinin kendi ürettiği tütünü “eroin” bulmuş gibi operasyon düzenleyip yakalayan polisler yok mu, insan çileden çıkıyor.

Yahu, bunun neresi kaçak?

Siz dalga mı geçiyorsunuz?

Kaçak olması için veya olmaması için ne gerekiyor, bilmeniz lazım!

Dışarıdan “gümrüksüz” gelen ürünlere “kaçak” deniliyor. Yani vergisi verilmemiş olana.

Vergisini verince birden aklanıyor.

Büyük vergilerden bahsetmiyorum, onların arkası sağlam. Biz küçük vergilerle savaşmayı bilen bir ülkeyiz. Küçük işlerle uğraşmayı sevdiğimiz gibi.

Kaçağın önünü kesmek, kırk yılda bir yapılan operasyonla önlenemeyeceğini, operasyonu yapanlar da çok iyi biliyor.

Yurdun her yerinde “kaçak ürünler” satan işyerlerini sokaktaki vatandaş biliyor, gümrükçüler bilmiyor.

Veya maliyecilerin haberi yok.

Ya da polis malumat sahibi değil.

Her şeyde böyle olduğu gibi “vatandaşın el emeği” ürünlerine de kaçak muamelesi yapılması uygulamanın ne kadar tutarsız olduğunu gösterir.

Çözümü var elbet.

Ortada sorun varsa çözümün olmaması imkânsız.

Ama buradaki sorun da, çözmeye niyetli bir iradenin olması.

Maalesef Türkiye’de sorun çözme yerine, sorun üretmeyi marifet bilenler nedeniyle sıkça polisle vatandaş karşı karşıya kalır.

Polis, elindeki mevzuata göre çiftçinin tütününe “operasyon” düzenlerken komik duruma düştüğünü bilir ama düzenler.

Çiftçi, “çalışmak da suç oldu” diye hayıflanır, kendisine terörist muamelesi yapan polislere isyan eder.
Oysa her şeyin bir çözümü var.

Gümrükten kaçak olarak geçen ürünleri yurda sokan vatandaş değil, “göz yuman” olduğu bilinir.

Bu ürünler nasıl yurda giriyor diye de bakılmaz.

Sonra buna sebep olanın “fahiş vergiler” olduğu bilinmesine rağmen, “daha az ödenen rüşvet”in devamı sağlanır.

Çiftçinin ürettiği tütünden “vergi alma” yoluna gidecek bir mevzuat hazırlamak zor gelir.

Terör baskını gibi operasyonlar düzenlemekse kolay.

89 yıldır devletle halkı karşı karşıya getiren bu kısır düşünce yapısıdır.

Baskıcı, dikta, dayatmacı ve hatalarla dolu mevzuat hazırlamak, kafaları karıştırmak, polisle vatandaşı dövüştürmek çok daha “sağlıklı” bulunuyor.

Vatandaşı suçlu olmaktan kurtarmak, vatandaşın elinde değil.

Bu ürünler öyle veya böyle bu ülkeye giriyor veya çiftçi tütününü tarlasında yetiştiriyor.

O zaman, “vergi alacak” bir sistem kurulmalı ama bu vergi, “rüşveti yaygınlaştıracak” kadar vicdansız bir oranla belirlenmemeli.

Amaç, kaçağı önleyip, devletin kasasına para girmesini sağlamaya dönükse o zaman “sürümden kazanma” yolu seçilmeli.

Hem sahi, devletin hangi vergisi adaletli ki, bu adaletli olsun?

KDV’yi bile fakirin sırtına bindiren bir verginin adaletini mi arıyoruz, boş çabaya bizimkisi ya, söylememiş olmayalım…

Bakmayın siz, vergisini verdiğimiz her ürün “yasal” ama kaçacak bir yer bulsalar, anında kaçak yapacak çok. Zira bu vergilerin kutsallığı yok, zulmü var!

Twitim’den seçmeler
‎66 aylıkların eğitimini eleştiriyoruz. Mecliste kürsü işgal edilirken yapılan hareketlere, konuşmalara, tavırlara bakınca 66'dan küçüktü!
www.twitter.com/naifkarabatak

7 Kasım 2012 Çarşamba

Nasıl da Amerikancı olduk!


Bugün değil, dün de Amerikancıydık. Amerikancı olmak, Rusya’dan yana olmaktan her zaman daha iyiydi. Amerika, bazen ehven-i şerdi, bazen “sağcı”ydı, bazen de Tommiks Teksas kitaplarından, hayatımızı sarıp sarmalayan Amerika’nın kahramanlık dolu filmlerinden esinlenerek “Milliyetçilikti” Amerikancı olmak.

1980 öncesinde “renksiz” diye suçlanan kesimdi Amerikancılar…

Milli Görüş, yüzünü Ortadoğu’ya çevirmiş, sol cenahın önemli bir bölümü Rusya’dan himmet bekler olmuştu.

Bir kesime göre Amerikancı olmak, olmazsa olmazlardandı ve çok cici bir şeydi.

Bir kesim için utanç vesilesi sayılırdı Amerikancı olmak.

Dünyanın jandarmasının boyunduruğuna girmekti, manda olmaktı, köle durumuna düşmekti, alil ve zelil bir durumdu anlayacağınız.

Onlara göre Rusya, Komünist ve Sosyalist yapısıyla tüm insanlara eşit yönetim ve ekonomi sunuyordu. Her şey devletindi, mal sahibi olmak biraz sıkıyordu ama olsun “yalancı bir cennet” sunumunda çok başarılıları vardı.

Amerika ise kapitalist bir devletti.

Hayata maddi gözle bakıyor, insanların manevi yönünü düşünmüyordu.

Dünyanın iki süper gücü vardı, birisi Komünist olunca, diğeri otomatikman sağcı durumuna düşüyordu.

O zaman sağ cenahın Amerikancı olup, Amerika rüyası görmesinden doğalı olamazdı ve öyle oldu.

İslamcı kesimle Komünist kesimin sert suçlamalarına karşın kendilerini “ortayol”da görenler, Amerika’ya daha sıcaktı.

Aslında bu görünen yüzüydü.

Çocukluğumuzda okumaya doyamadığımız, sersinin devamını beklediğimiz Tommiks, Teksas ve Zagor gibi “Memleketini ve milletini seven” kahramanların ne kadar “asil” olduklarını görüp, ruhumuza milliyetçilik tohumları serperek büyüyorduk.

Sonra tek kanallı televizyonun hayatımıza girmesiyle JR’ye kızıp, Lucy (Lusi)’e âşık olanlardandık. Cebimiz boştu ama petrol kralı gibi bir hayalle büyüyor, yaşantımızı onların tavırlarına göre belirliyorduk.

Zaten şekilci olan bir ülkede yaşıyorduk, dışımız cilalı, içimiz vayvaylıydı…

Sonra bütün bunların “ne kadar doğru” olduğunu siyahi bir başkanla tanışınca öğrendik.

Obama, Bush’un aptallıklarını yapmadığı gibi İslam ülkelerine demokrasi götürmek için askerini de salıp, kutsal değerleri çiğnetmiyor, insanlığı ayaklar altına almıyordu.

Kenyalı bir babanın Havaii’de doğan çocuğuydu Barack Obama. Üstelik adında bizim Hüseyin diye okuyacağımız bir ismi de vardı.

Müslüman bir ailenin Amerikalı çocuğuydu.

Hayat hikâyesini imrenerek okumuş/izlemiştik.

Beyaz Saray’a tırmanana kadar geçen yaşam süresi, hepimizi duygulandırmıştı. Hatta o kadar inançlı olduğuna kanaat getirmiştik ki, parmağındaki yüzükte ne yazdığını günlerce konuşur, camiye girdiğindeki huşusunu tartışıyorduk, huşuyla…

Ramazan ayındaki iftar davetleri, bayram ve kandillerdeki mesajlarıyla kendimizden geçiyor, dünyanın Müslümanların eline geçtiğini, artık Müslümanların mazlum ve mağduru oynamayacağı hülyalarına kapılıyorduk.

Önceki gece sabaha kadar Barack Obama’nın ikinci kez seçilmesi için dualar eden de vardı, hatimler indirende…

Biz nasıl böyle olduk?

İki ülkeden birisini tercih etmek zorundaydık.

Ya Amerika hülyası kuracak, ya Rusya’nın rüyasıyla uyanacaktık.

Ortadoğu’ya bakanlar içinse her zaman cevabımız vardı; Araplar bizi hep arkadan vurdu.

Ermeniler zaten düşmandı, Yahudiler lanetliydi, bize kalansa iki ülkeden birisinin yanında olmaktı.

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’ni tarumar edeli çok olmuş ama yine de Rusya’nın yanında yer alanlarımız çoktu.

Bir ara farklı sevdalara kapılıp, Türki Cumhuriyetleriyle yeni bir Ergenekon çıkışı yakalayacağını umanların başlattığı Musul Kerkük hayalleri de böyle başladı. (Ama Ergenekon’u terör örgütü olarak kucağımızda bulduk.)

Ama sonra ABD’nin seçimlerine karşı olan ilgimiz, bilinçaltımızı da ortaya çıkardı.

Aslında hepimiz Amerikancıydık.

Ne kadar suçlasak da, ne kadar karşı koysak da, ne kadar inkara yönelsek de, Amerika, bizim için halen “bir numara”ydı ve biz “sağda” yer aldığına inanarak ondan yana tavır koymayı biliyorduk.

Avrupa’yı bile bu yüzden dışlıyor, AB’ye girmeyi kendimize zül sayıyorduk.

Kısaca açık da olsa, gizli de olsa aramızda hatırı çok ama çok sayılır bir Amerikancı kitle vardı ve hepsi önceki gece sabaha doğru Barack Hüssein Obama ile bir kez daha mutlu oldu.

Ne günlere kaldık Allah’ım…

Twitimden seçmeler
“Basın özgürlüğü yok, sansür var” diye cıyak cıyak bağıran basın bilmeli ki, özgürlüğün önünde engel olan, bizzat yaygın basının kendisidir.
www.twitter.com/naifkarabatk

6 Kasım 2012 Salı

Zulmü önleyemiyorsanız adını değiştirin!


Bir zamanlar ülkenin sırtında yüktü, öğrencilerin başının belası, üniversitelerin kâbusuydu. Akademisyenler de sevmezdi, siyasiler de, öğrenciler de. Hâsılı toplumun büyük bir kesimi, YÖK’ü, ülkenin sırtında bir YÜK olarak görür, eğitime engel olduğunu söylerdi. Sağcısı da, solcusu da, orta yolcusu da aynı fikirdeydi. Belki de farklı fikirlerin tek uyuştuğu nokta, YÖK’le ilgiliydi. Hakkını yememek lazım, her devirde YÖK, kendisine yönelen tepkileri haklı çıkaracak adımlar atmaktan bir an için geri durmazdı.

Ama şimdi YÖK değişiyor…

Lağvedilmesi gereken kuruma makyaj yapılıyor.

Tabelası değişecek, evraklardaki başlıklarla oynanacak, logo yenilenecek ve zulüm aynen devam edecek.

Sadece YÖK değil elbet, bu ülkede 89 yıldır farklı kurumlar farklı zulümler yapıyor.

Her gelen hükümetse zulmü önlemeye güç yetiremeyince adını değiştirerek, zulmü önlediğini sanıyor veya bizim öyle bir algı içinde olmamıza birazcık da olsa katkı sağlıyor.

Önce İstiklal Mahkemeleriyle işe başladık.

Öyle zulümler yaptık ki, önce infaz ettik, kararı ise arkasından yetiştirdik, bazen buna bile gerek duymadık.

Darağaçlarını Anadolu’nun dört bir yanında saldık çayıra, Mevla’m kayıra…

Neredeyse tellaklar çıkardık, “asılacak adam aranıyor” diye…

Suçlamadan kolayı ne vardı; yan baktın, fes taktın, takke giydin, şalvarı indirmedin, başına örtü aldın.

Hep şekilci olduk, şapkayı devrim diye yutturmaya çalıştık.

İnsanların kıyafeti istediğimiz gibiyse, kafasının içine de bakmadık, yüreğinde taşıdıklarını da önemsemedik.

Bize şekil lazımdı, asayişse o zaman berkemaldi…

Dil ile ikrar yetiyordu, kalp ile tasdik edene ne gerek vardı.

Sonra darbeler yaptık, dört bir yana saldığımız askerlerle zulmettik.

İşkence yaptık, tecavüz ettik, sağa sola küfürler ederek ne kadar yüce bir devlet olduğumuzu, insanları tir tir titretebildiğimiz gösterdik.

Değil mi ya, zaten her sabah varlığımızı Türk varlığına emanet ederek ne kadar iyi bir vatandaş olduğumuzu kanıtlamış oluyorduk, rüşvet alarak, zulmederek, hakları gasp ederek…

Sonra 12 Eylül darbesiyle, “darbe olmadığı zamanlarda milleti zapturapt altına alacak” mahkemeler kurdurduk. Adına da “Devlet Güvenlik Mahkemesi” dedik.

Devletin güvenliğe ihtiyacı vardı, kendisini halkından koruması gerekirdi. Alimallah bu halkın ne yapacağı belli olmaz, her an için zıvanadan çıkabilirdi.

Ama yasaya da uydurduk yaptığımızı.

Mahkeme bu, boru değil ya adaletin ta kendisi.

Gerçi askeri üye sivil yargıyı bozuyordu ama o kadarlık kusuru kadı kızına bile sormuyorduk.

Sonra “demokratikleşelim” canım dedik, askeri üyeye yol verdik…

Elbette bu arada bir gece yarısı götürmeler sürdü DGM’de…

Giden gelmiyordu, yoksa orası Muş yolu muydu?

Ama DGM’leri zulümlerden arındırmış, sivilleşmiştik icabında.

Zaten bu arada “darbe” lafı hoş değildi, biz de “balans ayarı” yaparak tamirciliğin çekiciliğine kapılarak zulümlerimize devam ettik.

DGM’leri askeri üyeden arındırmış, balans ayarını tutturmuştuk ama yetmemiş, korkunç olan “Kontrgerilla” adını “Derin Devlet” diyerek “bizden” yapmıştık. JİTEM’le yasal kılıf bile bulmuştuk. Sonra bu da tutmayınca “Ergenekon”la tarihten sıcak bir mesaj vererek zulümlere devam ettik.

Bu ülkeye komünizm gerekiyorsa da biz getiriyorduk, terör örgütü gerekiyorsa da…

AK Parti iktidara gelince “zulümler önlenecek” diye attık adımlarımızı.

DGM’yi kaldırdık, zulümleri önledik.

Ama hemen yerine “Özel Yetkili Mahkeme” kurma gereği duyduk, boşluğa gerek yoktu, halkı fazla başıboş bırakmamak gerekirdi.

Ve bu arada aklımıza eski düşman geldi.

Her eylemde haykırdığımız düşman…

Solcular eylem yaptığında da YÖK’e YÜK’lenirdi, sağcılar başörtüsü zulmünü haykırdığında da…

Ama YÖK bizden olmuştu artık.

İktidar değişmiş, en azından sağ cenahın, yani bizlerin “güvenini” kazanmıştı.

Bizden olan zulüm, her zaman çok daha iyiydi.

Ama ismini değiştirmek lazımdı. YÖK denince akla YÜK geliyordu, öyleyse TYK daha iyiydi.

Müthiş bir değişiklikti bu. Açılımından da belliydi; YÖK, Yükseköğretim Kurulu demekti. TYK ise Türkiye Yükseköğretim Kurulu demek.

Gördünüz mü değişimi…

Başına Türkiye koyduk, size de iyilik yaramıyor.

Zulmü önleyemedikse en iyi bildiğimizi yaptık ve adını değiştirdik.

Yaşadınız yine tabelacılar…

Twitimden seçmeler
Bir ülkenin çalışanı ve emeklisi zor durumdaysa, o ülkenin ekonomik başarısından söz etmek asla mümkün değildir.
www.twitter.com/naifkarabatak

5 Kasım 2012 Pazartesi

Göstermelikse de gösterin!


Otuz ay, altı gün önce, dünyanın gözü önünde İsrail askerleri, Gazze’ye insani yardım götüren Gazze Özgürlük Filosu ve Mavi Marmara Gemisine saldırı düzenledi. Elinde silahı olmayan, amaçları sadece yardıma muhtaç insanlara el uzatmak olan yürekli insanlar hedef alındı. Aralarında İHH gönüllüleri de vardı, gazeteciler de, orada neler olduğunu görmek için gidenler de…

Ateş açılan yer, İsrail’in karasularının dışındaydı ve tasarruf hakkı yoktu.

Üstelik “diplomatik” yol denenmemiş, uyarılmamış, aylar önce gelecekleri bilindiği halde yetkililer “ne yapacakları” konusunda bir karara varamamışlar veya aldıkları karar, o iğrenç karardı.

Olayda, farklı ülkelerden 9 yardım gönüllüsü şehit edilmiş, 60 aktivist ise yaralanmıştı. Hem yaralılar, hem olayda yara almadan kurtulanlar bir süre esir edilmişti.

Bir anda dünyada tepkiye yol açan bu alçakça saldırıya rağmen, İsrailli yetkililer geri adım atmadı, özür dileme yolunu seçmedi, hatasını kabullenmedi.

Daha sonra iğrenç şekilde tazminat taleplerini gayri resmi olarak takdim etmeye çalıştı, ağızlarının paylarını aldılar.

O günden bu güne, İsrail, yapılan saldırının bir suç olduğuna yönelik “net” bir ifade takınmadığı gibi, küstah tavrını sürdürmeyi marifet bildi.

Bugün ise İsrail yargılanacak.

Mavi Marmara gemisine düzenlenen saldırıyla ilgili dönemin İsrail Genelkurmay Başkanı Rau Aluf Gabiel Ashknazi, Deniz Kuvvetleri Komutanı Eliezer Alfred Marom, İstihbarat Başkanı Amos Yadlin ve Hava Kuvvetleri Komutanı Avishay Levi’nin yargılanacağı davanın ilk duruşması bugün başlıyor.

Belki bu dünyada bir ilk...

Belki göstermelik…

Belki sonuca çok gitmeyecek, yargılanıp, suçlu bulunsalar bile, cezalarını çekecekleri yere teslim edilmeyecek, cezalarsa ödenmeyecek.

Ama dünyanın gözü önünde suçları tokat gibi yüzlerine vurulacak.

Aldıkları cezalar gıyaplarında tebliği edilecek.

İsrail, Amerika’nın şımarık çocuğu olduğu günleri de aşarak, bölgenin başına bela olan bir ülke durumuna geldi.

Filistinlileri, Filistin toprağında rahat bırakmadı, onlara zindan hayatı yaşatıyor, adeta açık bir cezaevine dönüşen topraklarda ne yeterince üretime izin veriyor, ne dışarıdan gelecek yardıma.

Kendi yağında kavrulmasına da müsaade edilmeyen Filistinlilere, bir lokma, bir hırkayı bile çok görüp, “dilediğinde öldürme” hakkı olduğuna inanıyor. O kadar iğrenç bir hale dönüşmüş ki, İsrailliler tarafından bile bu tutumları tepki görüyor.

Başa bela olmak, övünülecek bir şeymiş gibi davranıyor.

Kendilerini dokunulmaz, kutsanmış, özel sanıyorlar.

Hak yemeyi, zulmetmeyi, öldürmeyi haz ettikleri görüntüsü veriyorlar.

Eli kanlı İsrailli yöneticiler yüzünden, İsrail’de yaşayan vicdan sahipleri de rencide ediliyor, rencide oluyorlar.

Ve bugün Mavi Marmara gemisine saldırı düzenleyen veya emri verenler yargılanacak.

Türkiye’de ve birçok ülkede merakla takip edilecek davadan ne çıkar bilinmez, çıkacak olan karar ne oranda uygulanır, o da bilinmez.

Ama bilinen, bu davaya gözünü dikmiş, adaletin yerini bulmasını isteyen milyarlarca insanın olduğudur.

Çünkü had bilmez bir ülkeye, belki de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “one minute” çıkışından sonra ilk kez had bildirilecek.

30 ay, 6 gün sonra yaptıklarının katliam olduğu, masum insanların canına kıyıldığı, insani amaçla yola çıkanlara, insanlık dışı muamelenin reva görüldüğü belirlenecek.

Belki, Filistin’de insanların nasıl bir durumda olduğu bir kez daha gözler önüne serilecek.

Hepsi bu…

Sonrası şimdilik muamma…

Bu davaya ve karara İsrailli yöneticilerin sıcak bakmadığı ama ürktüğü de bir gerçek.

Bir başka deyişle önemsemiyor gözükseler dahi, bu dava onları terletecek bir davadır.

Davanın kendisinden çok, bırakacağı etkiyle dünya kamuoyu önünde bir kez daha lanetlenmeleri, bir kez daha gözden düşmeleri ve küçüldükçe küçülmeleridir.

İsrail’in korkusu bu, adalet isteyenlerin beklentisi ise davanın sonucu…

Her ikisi de yerli yerince olmayabilir.

İnfazı mümkün olmayan bir karar, yüzleri kızarmayacak bir suçlama çıkabilir.

Bir başka deyişle de göstermelik bir dava, göstermelik bir kararla nihayetlenebilir.

Ama gösterecek bir şeylerin olması, haklılığının ispatlanması, suçun sabit görülmesi, cezanın belirlenmesi de yetecektir.

Gazze’de yaşanan insanlık dışı tutuma kayıtsız kalmayan, yüreğinde insan sevgisi olan o insanlar, yattıkları yerde belki daha rahat olacaklar.

Yaralı olan, İsrail’de esir tutulan diğer yardım gönüllüleri ise haklılıklarını dosta düşmana duyurmuş olacak.

Bunlar az şeyler değil; göstermelikse de bu dava gösterilmeli!

Twitimden seçmeler
Bir ülkenin çalışanı ve emeklisi zor durumdaysa, o ülkenin ekonomik başarısından söz etmek asla mümkün değildir.
www.twitter.com/naifkarabatak

4 Kasım 2012 Pazar

Ahlaksızlığa ahlaki kılıf bulunmaz!

Yeşilay Mardin Şube Başkanı Lütfü Günlüoğlu’nun kaygıları aslında yeni değil, belki böylesine bir dillendirme ilk kez yapılıyor olmalı ki, tepkiler de yüksek oldu. Günlüoğlu’na göre, üniversite Mardin’e ahlaksızlık getirmişti (Yeni üniversite kurulan her küçük ilde aynı kaygı vardır) ve buna acilen el atmak gerekiyordu. Bununla da kalmadı elbet, ahlak zabıtasının göreve başlamasını istedi.

bile kıpırdamayacaktı.

Doğrusu Lütfü Günlüoğlu’nu –sadece- cesaretinden dolayı kutluyorum. Küçük illerin tamamından kelli felli adamların aynı tepkiyi sessizce verdiğine şahitlik edenlerden birisiyim. Ama hiç birisi gelecek tepkilerden çekindiği için açıkça konuşamıyordu.

Ama Günlüoğlu’nun yanıldığı yerler ve ahlaki tarif edişinde sorunlar var.

Bir defa ahlaktan ne anladığı pek anlaşılmıyor.

Aynı okulda okuyan kız ve erkeklerin arkadaş olup, el ele, kol kola gezmelerini üniversitenin Mardin’e ahlaksızlık getirdiği şeklinde yansıtmak ve bunun devamında olabilecekleri varsayarak, “sokaklarda sevişirler de” diye kâhinlik yapmak, bir baba olan Günlüoğlu’na yakışmamış. Çünkü üniversitelerde çocukları olan milyonlarca aile var ve hepsini “ahlaksızlıkla” suçlamak en azından iftira etmektir.

Gelelim ahlaktan ne anladığımıza…

Sayın Günlüoğlu, “Yeşilay’ın aynen alkol gibi, uyuşturucu gibi, diğer bağımlılıklar gibi böyle ahlaksızlarla mücadele etme görevi vardır.” diyerek, sözlerine açıklık getiriyor ve burada yakalanıyor.

Birincisi sigarayı unutuyor, sonra televizyonlarda sigarayı buzlama için verdikleri mücadeleyi, alkol için verememelerini anlatamıyor. (Bu aslında başka bir yazı konusu, geçiyorum.)

Sayın Günlüoğlu’na göre, Yeşilay “ahlaksızlıkla” mücadele görevi var. Ama hangi ahlaksızlıkla?

Bilindiği gibi ahlak, bir toplum içinde kişilerin uymak zorunda oldukları davranış biçimi olarak tarif ediliyor. Buna konuşma, giyim, kuşam, tavır ve davranışı ekleyerek uzatabilirsiniz. Ancak, “töre” veya “gelenek” veya “anane” belki de “yerleşik kural” toplum içindeki davranışları belirleyen yazılı olmayan kurallar olarak bilinir.

Buna inanç ve kültürü de eklerseniz, yöreye göre bu anlayışın değişiklik göstereceğini anlayabilirsiniz. Söz gelimi sahil kentlerde bir kadının mayoyla gezmesi yadırganmaz ama aynı kadın başka illerde mayolu gezilmeyeceğini bildiği için böyle bir kıyafetle sokağa çıkmayı da düşünmez.

Yani aslında insanlar, nerede ne yapacağını iyi kötü bilir. İstisnalar varsa da, genel olarak bu böyledir.

Yeşilay’ın mücadele edeceği ahlaksızlık alanına giren, el ele tutuşmak, göz göze gelmek midir, hem bunu kim belirlemiştir, hangi çağda kaleme almıştır, güncellemesi düşünülmüş müdür gibi yüzlerce soruyu sormadan önce şuna cevap isteme hakkım olduğuna inanıyorum; “Bu tutumu ahlaksızlık olarak görüyorsanız, sizin ahlaki anlayışınız nasıl oluştu. Ahlaksızlık, sadece bunla mı sınırlıdır ve tek ahlaksızlık olarak bunu mu görüyorsunuz?”

Biraz daha açarsak, mesela yalan söylemek, bir ahlaki davranış mıdır?

Rüşvet almak, ihaleye fesat karıştırmak, emanete hıyanet etmek, aldığı görevi kötüye kullanmak, devletin ve milletin malını yemek…

Tefecilik yapmak, milletin kanını emmek…

Darbe yapmak veya teşebbüste bulunmak…

Taciz etmek, tecavüzde bulunmak, kadına ve çocuklara ya da insanlığa şiddet uygulamak…

Vergi kaçırmak, evrakta tahrifat yapmak, deveyi amuduyla yutmak, doymayıp, üstüne de sürüyle malı götürmek…

Ve her türlü ama her türlü hak gaspıdır ahlaksızlık.

Mesela Sayın Günlüoğlu’na pek de uzak olmayan Bilge köyünde yapılan iğrenç katliam, “ahlaksızlık” olarak algılanmaz mı?

Ahlak, iyi huylu olmaktır aslında…

Komşusunun kendisinden emin olduğu kişidir ahlaklı olan.

Kimsenin malında ve namusunda gözü olmayandır.

Ahlaklı kimse, çevresine verdiği güvenle belli olur.

Konuşmasıyla, duruşuyla, alışverişiyle, yolculuğuyla, aldığı görevlerle ölçülebilir.

Ahlak, sadece iç temizliği değil, iç güzelliğinin dışa yansımasıyla da kendisini gösterir.

Peki Yeşilay, bugüne kadar “rüşvet almak, milletin malını yemek ahlaksızlıktır” diye bir açıklama yaptı mı?

Yaptığını ben duymadım.

O zaman küçük yerlerin büyük korkusu olan ve aslında insanları zapturapt altına almaktan öte bir amaç taşımadığına inandığım bu açıklama neyin nesi?

Ahlak zabıtası istemek kolaydır ama zabıtanın ahlakını belirleme hakkına kim sahip olacak?

Herkesin ahlakının ölçüsü sokakta yaptığı davranışla sınırlı kaldığında “temiz toplum” olduğumuza bizi inandırabilecek misiniz?

Oysa toplumun çürümesi, sokaklarda değil, kapalı kapılar ardında yapılanlardan kaynaklıdır. Bir başka deyişle de, ahlaksızlığa uydurulan ahlaki kılıflardır asıl sorunumuz.

Ve toplum olarak mücadele etmemiz gereken asıl ve yegâne ahlaksızlık, işte o ahlaksızlıktır!

Twitimden seçmeler
Yazarları susturmanın çok yolu var çok. Yerelde daha çok. En etkilisi “hiç hatırını kıramayacağın” kişileri devreye koymak. Yabana atmayın!
www.twitter.com/naifkarabatak