1 Kasım 2012 Perşembe

Bu destek, neyin desteği?


Aslında soruyu farklı sorarak da başlayabilirdim. Mesela “cezaevlerinde mahkumlar açlık grevinde ölme noktasına gelirken bu duyarsızlık niye?” diye…

Sonra da devam ederdim, “peki açlık grevindeki mahkumlara destek, neyin desteği?” diye…

Sanırım ikisine de net cevap almak imkansız gibi bir şey…

Önce duyarsız kalanlardan başlayalım…

***

50 günden fazladır aç olan mahkumlar, sizin görüşünüzü taşımaya bilirler, belki düşmanınız da olabilir, belki yaşadığınız acının kaynağında olan isimlerden açlık grevinde olan vardır…

Belki içinizde biriken bir öfkeyi dışa vurmaya çabalıyorsunuz veya içinize atmakla meşgulsünüz…

Sessiz kalarak, sürecin de sessizce akıp gitmesi gerektiğini düşünüyorsunuz.

Her ölen, belki sizi mutlu etmeye yetmeyecek ama “birisi eksilecek” gözüyle bakacaksınız.

Sosyal medyada kin kusanlardansanız, “bırakın ölsünler” diye tepki bile gösterebilirsiniz.

Ne amaçla susuyorsanız susun, unutmayın ki, atalarımız savaşta öldürmek için atak yaptığı düşmanının bile “aç olmasına” dayanamazdı.

Siz tokken aç olanlar, sebebi ne olursa olsun vicdanları kanatmıyorsa sorgulanacak vicdanlarınızın olduğuna kuşku duymuyorum.

Talepleri konuşmuyorum bile…

Önemli olan her gün ölecek insanların olmasıdır.

Kimlikleri, kişilikleri, siyasi görüşleri, inançları, dünyaya bakışları, hepsi ama hepsi karınları doyduktan sonra dikkate alınacak konulardır.

Ama önce onlar doymalı…

“Eylemler son bulmalı” diye bir çıkış yapmalı.

Sorunu çözme konumunda olanların sağa sola kaymadan, topu taca atmadan, açlıklara kılıf bulmadan, lüks sofralarda tıkınanları dert etmeden çözüm üretmesi gerekiyor.

Ve bunu sessiz yığınlar yapacak.

Susanlar konuşmadıkça, açlar ölmeye devam edecek.

***

İkincisi ise destek verenlere…

Destek verenler de ikiye ayrılıyor.

İlki, lüks sofralarda ahkam keserek, basına yansıyan kuzu kebabını midesine indirerek, açlık grevine destek olanlardır.

Kimi bir günlük “destek açlığını” barda nihayetlendirerek, gün boyu aç kalmanın öcünü alıyor.

Tok insanlar açların sorununu tartışıyor ve sorun aslında burada başlıyor.

Diğer destek verenlerse tamamen “insani” yönden olaya yaklaştıklarını düşünüyorum ama bu destek neyin nesi, o açıklanmalı…

BDP ve BDP’ye yakın siyasi görüşü benimseyen STK’lar, açlık grevinde en kritik noktaya gelinmeye başladığında açıklamalarını ve eylemlerini arttırmaya başladılar.

Yurdun dört bir yanında yapılan eylemlerde, ölümü durdurmak için ölümüne bir çaba var.

Ve hepsinde de “Açlık grevine destek” verdiklerini açıklamaktan geri kalmıyorlar.

Türkçemizde mi bir sıkıntı var, yoksa ifade tarzı mı böyle, belki de gerçekten böyle…

Çünkü “Açlık grevine destek” demek, “açlık grevi sürsün, sakın engellemeyin” demektir.

“Talepleri karşılansın” demek farklı, “açlık grevine destek” farklıdır.

Eğer siz açlık grevine desteği tok karnına verenlerdenseniz, sizin desteğinizde bir sorun olduğu açıktır.

Burada kelimelerle oynamak gibi bir derdim yok, niyetin doğru yansıtılıp yansıtılmamasına bakıyorum.

Siz, gerçekten “ölümler dursun mum istiyorsunuz, ölümler sürerken amaç hasıl olsun mu” istiyorsunuz?

İkisi çok farklı, dikkat edin!

“İnsanlar ölmesin” diyorsanız, olaya farklı yaklaşırsınız.

“Talepler karşılansın” diyorsanız, ölümleri önemsemezsiniz.

Siz hangisini istiyorsunuz?

“Bir kişi bile ölmesin” diyecek kadar insancıl düşünmeye başlarsanız veya bu niyetinizi yansıtırsanız, sorunu her iki tarafta da çözme konumunda olanların bir anda grevi bitireceğini ve insanların ölmeyeceğini göreceksiniz.

Açlık grevini bitirmek için hükümete yüklenildiği oranda, BDP veya PKK’ya da yüklenemiyorsanız, o zaman desteğinizi bir kez daha sorgulamanızın zamanı geldi demektir.

Asıl ve yegane amaç, o insanların ölmemesi olmalı, gerisi daha sonraya bırakılmalı…

İşte asıl çaba burada olmalı, inanın “sonrası” diyeceğiniz zaman dilimi yok denecek kadar azdır ve bu sizin ölümleri bitirmedeki gerçek niyetinizi de ortaya koyacaktır.

Twitimden seçmeler
İmza atmayı bilmeyenler, başkasının imzasıyla öğünür. Öğünecek bir ürünü olmayanlarsa toprağın altındaki atalarıyla gururlanır!
www.twitter.com/naifkarabatak

31 Ekim 2012 Çarşamba

Tankın üstüne çıkmak…


İlk kez bu yıl 28 Şubat’ı farklı yönlerle ele almaya başladık. Türkiye Büyük Millet Meclisi Darbeleri Araştırma Komisyonu, 28 Şubat’ın mağdurlarını ve o dönemin tanıklarını dinlemeye başlayınca yaşanan çirkinlikler gün yüzüne çıktı. Hafızalarda tozlanan, üzeri örtülen birçok perde arkası görüşmeler, tehditler, gözdağı vermeler ve kirli ilişkilerle girişilen ayak oyunlarını da öğrendik.

Ve bir şeyi daha…

Tankın üzerine çıkan olsaydı, ne olacağı üzerine geliştirilen tezler…

19 Ağustos 1991’de, Rusya’da Boris Nikolayeviç Yeltsin’in tankın üzerine çıkarak bir darbeyi engellemesine atıf yapanlar, merhum Necmettin Erbakan’ın tankın üzerine çıkmamasının 28 Şubat’ın hayata geçmesine sebep olduğunu söylüyor.

Bunu dillendiren ise o dönemin en büyük medya patronu Aydın Doğan…

Peki bu doğru bir değerlendirme mi?

Merhum Necmettin Erbakan veya Tansu Çiller ya da herhangi bir bakan, Sincan’da yürüyen tankın üzerine çıksaydı, 28 Şubat’ın çirkinlikleri son mu bulacaktı?

Elbette bulmayacaktı. Çünkü ne çıkacak tank olacak, ne de çıkılan tankın üzerinde durulabilecekti. Tankın üzerine çıkmayı, darbeyi önleme adına büyük bir hamle olarak görenlerin unuttuğu veya unutmamızı istediği şeyleri hatırlatmak gerekiyor.

Yeltsin’le Erbakan’ı kıyaslarken, Rusya ile Türkiye’yi de kıyaslamak gerekiyor.

Bir darbeyi önlemek asla tek başına mümkün olmamıştır/olamayacaktır da. Bunun için halkla birlikte başta basın yayın organlarının desteği, aydınların çıkışı, akademisyenlerin karşı durması da gerekiyor.

Yeltsin, Rusya Parlamento binasına kavuştuğunda zaten askerin darbe yapacak hali kalmamıştı. Çünkü karşısında özgürlüğünün kısıtlanmasını istemeyen bir halk vardı. Aydınlar darbe istemiyordu. Siyasiler, parlamentolarına yapılan hain saldırıyı püskürtmeye hazırdı. Basın, askerin borusunu öttürmüyor, demokrasi yanlılarının sesi oluyordu. Tanklar, parlamentoyu işgal için yürütülüyor. Kalabalık, tankı durdurmak için canını siper ediyordu ve orada Yeltsin vardı.

Oysa bizde tanklar darbe için hiç yürümemişti.

Hiçbir asker çıkıp, “biz darbe yapıyoruz” dememişti. Hiçbir yer işgal edilmemiş, hiçbir yer toplama kampına dönüştürülmemişti. Ortada bir darbe yok, “ayar” verme var. Hükümet edenlere haddini bildirme, kırmızıçizgisini hatırlatma, yerine döndürme, boyun eğdirme, sindirme vardı. Baskı vardı, hükümeti bırakmaları için. Çünkü askerin iradesi sandığa yansımamıştı. Yine sol iktidar olamamıştı, hep aynı gerekçelerle de olmuyordu.

Ama devletin asıl sahibi olduğunu sanan ordu, kendi iradeleri sandığa yansımadığı her zaman başvurduğu yönteme yeniden dönmeye başladı. Önce şartları olgunlaştıracak bildik oyunu sahneye koydular. Aktörleri de vardı, senaryoları da hazırdı. Sahneye konan oyunu büyütecek gönüllü bir medyada hazırdı.

Ordu, hazır olan şartları hayata geçirecekti. Darbe yapacaktı ama bunu dünyaya anlatmak pek de kolay değildi, geri teptiğinde olacakları önleyecek güç gerekirdi.

O nedenle adının önüne “post” koyacak bir darbeye hazırlandılar. Doğrusu bildik darbelerle kıyasladığınızda ortada bir darbe yok, tanklarla işgal edilen bir kamu kurumu olmadığından da tankın üzerine çıkacak bir kahramana da ihtiyaç yoktu.

Elbette burada Aydın Doğan’ın tankın üzerine çıksaydı diye tarif ettiği, bedensel olarak çıkma değildi, bir karşı duruştu belki…

28 Şubat’ı geri püskürtecek böyle bir hamleyi yapmak için Yeltsin’e bakmaya da gerek yok. Eğer doğru bir değerlendirme yaparsanız, Erbakan’ın bunu yapacak ne gücü, ne ardında bir desteği, ne de bunu yansıtacak bir medyasının olmadığını görebilirdiniz.

Örneği de var.

27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Başbakan Adnan Menderes ile bakanları Fatih Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın 15 Eylül 1961’de alınan idam kararına tek bir tepki vardı; Yeni Türkiye Partisi…

Avukat Süleyman Arif Emre, Yeni Türkiye Partisi’nin bildirisini okuyordu. Emre, basının huzurunda “idamlara karşıyız” diye özetlenecek bildirisini okuyor ve tüm basın bunu görüntülüyor, not alıyor, resimliyordu. Ama aynı gece veya bir gün sonra bu bildiri hiçbir basın yayın organında yer almıyordu. Çünkü bizde asıl darbecilerle darbe olsun diye göbek atanlar hiç değişmedi. Halkın iradesini küçümseyen belli bir kesim, tarih boyunca kendisini devletin sahibi, diğerlerini de halk yığınları olarak gördü.

Sandığa yansıyan iradenin, kendi iradeleri olması gerektiğine inanıyorlardı. Bunun aksinde ise her yolun mubah olduğuna kanaat getirerek, hiç utanmadan, hiç sıkılmadan, aldığı eğitime bakmadan, özgür düşünce yapısını önemsemeden, verdikleri eğitimdeki demokrasinin değerlerini unutarak ellerine aldıkları pankartlara “Ordu Göreve” yazdırabilecek kadar çapsız, hain ve ucuz insanlar vardı.

Erbakan’ın tankın üzerine çıkması için birçok “güveneceği” kesimler vardı. Bunlardan ilki elbette halktı. Tankın üzerine çıkmak için, tanka kadar birlikte yürüyecekleri insanlara ihtiyaç duyulurdu.

Sonra aydınlara ihtiyaç vardı. Demokrasinin rafa kaldırılmasını, cumhuriyetin ayaklar altına alınmasını, halkın iradesine el konulmasını, meclisin feshedilmesini ve halka zulmedilmesini içine sindiremeyen aydın bir kesim. Elbette son olarak, “en özgürlükçü” olması gereken basının desteği gerekiyordu. Hem yapılan zulmü anlatacak, hem milletin temsilcilerine reva görülenleri kamuoyuna anlatacak, hem de tankın üzerine çıkmayı tüm dünyaya duyuracak bir basın.

Bütün bunların olmadığı yerde, tankın üzerine çıkana kahraman demez, deli derler. Deli olmadığını anlatacak bir ortamı da ne yazık ki olamayacaktır.

Tankın üzerine çıkmak, ancak halkla, aydınlarla ve basınla birlikte olur. Burada aynı soruyu Aydın Doğan’a sormak gerekiyor. Erbakan tankın üzerine çıksaydı, bunu haberleştirecek yürekli basını bir kenara bırakalım, Aydın Doğan bu kalkışmayı yayın organlarında yansıtabilir miydi?

Topu taca atmadan, sorumluluğu üstlenmek, geçmişi değerlendirirken de önce suçlamaya kendinden başlamak gerek.

Darbesever aydın ve basının olduğu bir ülkede tankın üzerine çıkacak hiçbir deli kahraman bulamazsınız. Çünkü o kahramanın varlığından haberdar olamazsınız.

Twitimden seçmeler
Solcuların sevdiğim sloganıdır; “Susma, sustukça sıra sana gelecek”, diye.
Ne yazık, söze uyup, susmuyoruz, sıranın bizden gittiği de yok!
www.twitter.com/naifkarabatak

30 Ekim 2012 Salı

Öldürenin kazandığı görülmedi!


“İnsanlar açlıktan ölür mü anne?” diye sorardı midesi karnına yapışan minik yavru, “ölür müydü?” diye merak ederdi, belki de küçük bir mezardı kendisini bekleyen. “Ölmez!” derdi annesi, öleceğini bile bile…

Babasına sorardı, “fakirlik kaç gün sürer” diye. 40 gün cevabını alırdı minik yavru. “Peki kırk gün sonra insan zengin mi olurdu, yiyecekler etrafında pervane mi dönerdi?” yok her ikisi de olmazdı, insan kırk gün sonra alışırdı, alışırdı, alışırdı…

Ta ki, “merhamet” duygusu galebe çalan bir insan evladı duyana kadar…

Yardım kuruluşları seferber olurdu, televizyonlar ajite eden yayınlar yapardı, gazeteler duyguları sömürüp, aileyi kurtarma derdine düşerdi ve bir aileyi kurtarırdık sonunda.

Ya diğerleri?

Memenin ağzına gelmesini istiyorsan ağlayacaktın…

Ağlayacaksın ki sesini duyan olsun.

Ağlayacaksın ki, taşlaşmış kalpleri yumuşatabilesin.

Fakirsen eğer, açlıkla pençeleşiyorsan, üstelik sesin de gür çıkmalı.

Reklam şirketleriyle çalışmalısın, senin durumunu en iyi yansıtacak kareleri vatandaşın gözüne sokmalılar, yüreklere hitap edecek, bilinçaltını harekete geçirecek, duyguları canlandıracak şeyler olmalı…

İyi bir müzik, güzel bir çekim, can alıcı sözler ve gelsin yardımlar…

Bu mu yani?

İnsanlığımızı bile pazarlar olduk…

Açlık çekenin kimliğine, kişiliğine, dinine, mezhebine bakmak, insanlığı sorgulayan bir yaklaşım şekli olabilir.

Cezaevlerinde –her ne sebeple olursa olsun- insanlar ölüyor…

Göz göre göre açlık sınırını zorlayan bir zaman diliminde teker teker kaybediliyor.

Açlık grevi yapıyorlar, hak almak için.

Belki de “açlık grevi yapın!” emrini uyguluyorlar, emir verenler tokken.

Ama ne olursa olsun, gözümüzün önünde bir parça ekmeği yiyemeden gidecek insanlar var.

Belki yoksul değiller, belki önlerine gelecek yiyecekler var, belki daha iyisini yiyecek güce de sahipler.

Ama ölüyorlar, hem de açlıktan.

Ne istediklerinin çok önemi yok aslında.

Zaten istedikleri de önemli değil.

Hepimizin istediklerinden farksız…

Herkes anadilini konuşmayı ister.

Bir yerde değil, her yerde…

Sevinci de anadilde olmalı, ağıtı da…

Kürtçe televizyonun devlet eliyle yayın yaptığı bir ülkede, anadilde savunma hakkının olmaması, ancak kargaları güldürecek trajikomik bir olay olmaktan öteye gitmeyecektir.

Anadilde eğitimi konuşurken, anadilde savunma hakkının olmamasını hiç kimse izah edemez.

Mahkûmların çok talebi olabilir, insanların taleplerine de ulaşamayabilirsiniz ama önemli olan “taleplere” değil, insanlara nasıl baktığınızdır.

Karşınızdakini insan olarak görüyorsanız, sizin en temel haklarınızın olması doğalsa, aynı doğallığı bir diğerinden esirgemenin insanlıkla bağdaşmayacağınızı da bilmeniz gerekir.

Ve asla insanları öldürmemeniz gerekir.

Bugüne dek insanları öldürenlerin “yüceldiğini” gören olmadığı gibi, insanların ölmesini seyredenlerin de yüceldiğini gören olmamıştır.

Zor olan yaşatmaktır.

Her şeye rağmen yaşatmak…

Biraz taviz vermek, biraz taviz almak ama yaşatmak için adım atmak.

Kritik bir noktadayız, açlık grevine son vermemekte direnenleri, hayata döndürmek ama “Hayata Dönüş Operasyonu” gibi yapmamak gerekiyor.

Amaç, yaşatmak olmalı, açlık grevini bitirmek değil.

Bitirmek çok kolay!

Basarsın cezaevini, atarsınız içeriye gaz bombalarını, ölmeden de öldürürsün, ölürken de bir daha öldürebilirsin.

Ama niyetiniz yaşatmaksa, işte o zaman merhamet duygularıyla birlikte bugüne kadar esirgenen haklar da aklınıza gelir…

Allah’ın verdiği bir hakkı, kul olarak veya devlet olarak veya kurumlar olarak almanın insafsızlığıyla yüzleşebilirsiniz.

Demokratik açılım diyordunuz ya, buyurun işte fırsat, önce insanlık açılımı yapın, demokratiğiyse ardından gelsin!

Twitimden Seçmeler
“Alacak verecek kavgası kanlı bitti” haberine alışkın olduk. Yani Türkçesi; “tefeciler yine adam öldürdü”dür. Buna dur diyen de yok!
www.twitter.com/naifkarabatak

29 Ekim 2012 Pazartesi

Benim cumhuriyetim, senin cumhuriyetini döver!


İnsanlar işine geldiğinde “dünya küçüktür” deyip, bir daha yüzüne bakacağın kişiye yanlış yapılmamasını öğütlerler. İşlerine gelmediğinde ise dünyanın kocamanlığından bahsederler. Milyarlarca insanın yaşadığı dünyada, bazen bir kişi kalabalık eder, bazen bir kişinin yokluğu, dünyanın varlığına galebe çalar.

Yazının ilk paragrafının başlıkla ilgisi yok elbet ama ilinti kurmanıza yardımcı olacağım, merak etmeyin.

Kayseri’de Turgay Aktaş’ı, koca bir dünyaya sığdıramayanlar, onun dağa çıkmasına neden olmuş. Dağda bir oyuk yaparak küstüğü insanlardan uzakta yaşamaya çalışıyor.

Hiç kimsesi, gidecek yeri olmayan Turgay Aktaş, köylünün fenalıklarından yaşama tutunmak için dağda Robinson Crusoe hayatı yaşıyor.

Tıpkı bizler gibi, kalabalık içinde yalnızları oynayan koca bir millet gibi…

***

Türkiye dün Cumhuriyet’in kuruluşunun 89’uncu yılını kutladı veya kutlayamadı.

Bir yandan devletin organizesiyle Cumhuriyet Bayramı kutlanırken, öte yandan “alternatif kutlama” adı altında yürüyüş yapıldı, çelenk töreni düzenlendi.

Ankara’da yapılan eyleme polis müdahale etti, cop çıktı, suların tazyik gücü ölçüldü ve biber gazının tadına baktırıldı.

Her iki kesimde Cumhuriyeti kutluyordu…

Ve her iki kesimde bir diğerini “Cumhuriyet Düşmanı” olmakla suçluyordu.

Adeta “Benim cumhuriyetim, senin cumhuriyetini döver” tarzında bir inatlaşma, bir cebelleşme hâkimdi.

Dünyaya bir kişiyi sığdıramayan zihniyet, bir bayramı kutlamayı bile beceremiyordu.

Her iki kesimde aynı bayramı kutlarken, bir birlerini düşman görebiliyorlar, hayatı zehir etmek için var güçleriyle çabalıyorlardı.

Bir bayramı, bir gönüle sığdıramıyor, paylaşamıyor, “bizim” diye sahipleniyorlardı.

Sahiplenmek de suçtu, sahiplenmemekte…

Cumhuriyete karşı olmak suçtu elbet…

Öyleyse Cumhuriyeti sahiplenmek de suçtu…

İki arada bir derede kaldı insanlar…

Ne karşı çıkabiliyordunuz, ne savunabiliyordunuz…

İradenizi birileri ipotek altına almıştı.

Kendiniz hür iradenizle karar veremiyordunuz.

Adresi belli iki mekândan birine gitmeniz gerekiyordu, üçüncü şık asla söz konusu bile değildi.

Nereye gideceğiniz öğretilmişti.

Nasıl kutlayacağınızı belirleyenler vardı.

Kimin yanındaysanız, onun gibi kutlama “özgürlüğünüz(!)” vardı.

Kime karşı duruyorsanız da, onun kutladığının dışında bir kutlamaya katılmanız gerekiyordu.

Özgür oluyordunuz, esir olduğunuz oranda.

Bağımlı kalıyordunuz, cumhuriyete sahip çıktıkça.

Köle oluyordunuz, sokaklara çıksanız da, statları doldursanız da…

Bir acayip kutlamaydı bizimkisi, bir acayip sahiplenme…

Ne yardan geçiliyordu, ne serden.

Ne yâri memnun edebiliyorduk, ne başımız rahata kavuşuyordu.

Çünkü herkesin cumhuriyeti farklıydı…

Kimi cumhuriyetin ilerlemek olduğunu söylüyordu, kimi 89 yıl öncesine dönmenin bir onur olduğuna inanıyordu.

Kimi cumhuriyeti tek parti zihniyetinin nimetlerinden faydalanmak olarak algılıyor, kimi cumhuriyeti demokrasiyle taçlandırmak gerektiği üzerinde duruyordu.

İki kesimin iki cumhuriyeti vardı.

İki kesim de iki farklı ve zıt anlayışa sahipti.

Oysa cumhuriyet çoktu.

Dünyada “Cumhuriyetle idare edilen” çok demokratik ülkeler de vardı, baskıcı yönetimlerde…

İran’da cumhuriyetti, Çin’de…

Libya’da da cumhuriyet vardı, Afrika’nın balta girmemiş ormanlarında da…

Sorun, cumhuriyet değildi; halkın yönetiminden ne anladığınızdı, halkın iradesine ne kadar güvendiğinizdi.

Dağdaki çoban mıydı halk, Çankaya köşküne çıkabilecek olanlar mıydı?

Memleketin gerçek sahibi miydi, yoksa memleketin sahiplerinden birer fert miydi?

Sizin bakışınız, cumhuriyetin şekillenişiydi aynı zamanda.

Demokrasiyi katıyor muydunuz içine yoksa “saf” şekilde mi arzuluyordunuz cumhuriyeti?

Dün Ankara’da biber gazı yiyenler de, statlara gidenler de veya benim gibi hiç birini tercih etmeyenler de bu soruların cevabını vermeli.

Siz, cumhuriyetten yana mısınız, yoksa kendi kafanızdaki cumhuriyeti bize dayatmaya mı çalışıyorsunuz?

Sahi, cevap verebilecek misiniz?

Twitimden seçmeler
Bir ömür boyu kendimizden kaçarak, kendimizi bulmaya çalışıyoruz.
www.twitter.com/naifkarabatak