25 Ekim 2012 Perşembe

Darbeye giderken cumhuriyetçi olmak!


29 Ekim Cumhuriyet Bayramı, bütün Türkiye’de, dış temsilciliklerde ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde aynı gün, “resmi tören” ruhuna uygun olarak coşkusuz ama “coşkuluymuş gibi” kutlanacak. Türkiye’de resmi bayramları, resmiyetten kurtaramadığımızdan 89 yıldır da aynı tekdüzelikle kutlanmaya devam ediyor, edecek de.

Son birkaç yıldır resmi bayramları halkla buluşturmak için farklı yollar denendi, bir kısmı tuttu, bir kısmı “yine devlet eliyle” olduğundan yerleşmedi. Ancak, yerleşmeyecek diye de bir beklenti olmamalı. Özellikle gençlere dönük yarışmalar, farklı etkinlikler, bayramların ruhuna uygun olarak kutlanmasını sağlamaya dönük adımlar olduğuna inanıyorum.

İlk kez bu yıl farklı bir ses ama değişmez kutlama talebiyle çıktı. 27 STK Cumhuriyet Bayramını “yürüyüşle” kutlayacaklarını söylediler. Ee bu zaten yapılan bir şeydi ve hiç de yeni, hiç de farklı, hiç de sivil bir adım değildi.

Ama sonuçta bir adımdı elbet.

27 Sivil Toplum Kuruluşunun “Biz cumhuriyet Bayramını kutlayacağız” demesi dikkat çekici hem de sevindirici.

Peki kazın ayağı öyle mi?

Bilindiği gibi Cumhuriyet, halkın kendi kendini idare etmesini sağlayan, en güzel rejimlerden birisidir.

Ama tek başına hiçbir şeydir.

Çünkü dünyada birçok antidemokratik yönetim, “cumhuriyet” kisvesiyle insanlara zulüm yapmakta, haklarını yemekte ve baskıyla yönetmektedir.

Öyleyse tek başına cumhuriyeti savunmak, “cumhuriyetçi” veya “halkçı” olmak için yeterli olmadığı gibi, insanların temel hak ve özgürlüklerini savunmak anlamına da gelmez.

Bunun için “demokrasi” gibi bir başka kavramı da cumhuriyete monte etmek gerekiyor.

Bir başka deyişle “Milletin, egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullandığı yönetim biçimi” olarak bilinen Cumhuriyete, “Halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi, el erki, demokratlık” diye tarif edebileceğimiz demokrasiyi de dahil etmektir.

Birisini alır, diğerini yok sayarsanız, aslında ikisini de istemediğiniz, baskıcı bir yönetimi istediğiniz anlaşılır.

Buraya kadar uzun uzun izah etmemin sebebi var.

Türkiye’de 89 yıl boyunca birçok darbe ve teşebbüsleri oldu. Hepsi “cumhuriyeti koruma ve kollama” adına cumhuriyetin de, demokrasinin de ırzına geçti. Baskıcı bir yönetim düzeni tesis etti, insanlara zulmetti, işkencelerle terör örgütlerinin doğacağı ortam oluşturuldu ve yıllarca devletin bütün ödeneği, terörle mücadeleye, bütün gençleri de boş yere heba olup çıktı.

Ve o darbeleri destekleyen siviller de oldu. Genellikle de her darbenin veya darbecilerin arkasında Atatürkçü Düşünce Derneğini de görebilirdiniz, Cumhuriyet Halk Partisini de.

Çok daha başkalarını da görebilirdiniz ama bu ikisinin değişmez özelliği, bizzat içinde yer alacak kadar, avukatı olup, çılgınca savunacak kadar pozisyon almalarındandır.

Şimdi o avukatlar, “Cumhuriyet Yürüyüşü yapmak istiyoruz” diye 27 STK’yla birlikte Ankara Valiliği’ne müracaat ediyor. Hem de kutlanan Cumhuriyet Bayramı etkinliğine katılmayarak, alternatif üreterek.

Elbette alternatif kutlamaya kimsenin bir şey deme hakkı yok. Sonuçta bu ülkede demokrasi var ama bir muhalefet partisi, “izin vermezseniz” diye başlayarak tehdit savurma hakkına sahip olamaz. Çünkü, bu tehdidi savuranlar, valiliğin hangi gerekçelerle izin vermediğini hepimizden çok daha iyi bilecek bilgi ve birikime de sahipler. Bir başka deyişle izin verilmeyecek şekilde izin isteyecek bir durumdalar. Çünkü amaç, asla üzüm yemek değil.

CHP’nin veya Atatürkçü Düşünce Derneği’nin bizim anladığımız şekilde bir Cumhuriyet’ten yana olduklarını gösterecek en küçük bir uygulamaları yok. Aksine, demokrasiyi yok sayan, baskıcı bir cumhuriyeti özleyen ve bunu hayatında pek çok kereler uygulamış örnekleri var. Tek parti zihniyeti de böyledir, açık oy gizli tasnif masalları da…

Eskiye gitmeye gerek yok, darbeyle yargılanan bir terör örgütüne sonuna kadar arka çıkmakla kalmayıp, avukatlığını yapacak kadar gözünü karartmış olan bir zihniyetin, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramını önemseyeceğini düşünmek, akıl tutulmasıyla eşdeğerdir.

Bu yazıdan, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamalarının yürüyüşlerle veya başka etkinliklerle kutlanmasına karşı olduğum anlamı çıkarılmamalı. Aksine ben, bayramların çok daha halka yayılmasını resmi ve soğuk yüzünün değişmesini isteyenlerdenim.

Ama darbeye giderken cumhuriyetçi olmak, komedi filmi izlemekten farksızdır.

23 Ekim 2012 Salı

Keşke bu ümidi büyükler de verse!


Nasrettin Hoca’nın fıkralarını çok severim. Bunlardan birisi de “Damdan Düşmesi”yle ilgili olanı. Hani Hoca damdan düştüğünde hekim arayışına giren ev ahalisine, “bana damdan düşen birisini getirin” diye seslenmesidir ki, can havliyle bile verdiği mesaj dikkate değerdir.

Yaşadığı yeri, ailesini, arkadaşlarını bırakarak büyükşehirlere okumaya giden gençlerin heba olup gittiğine çok tanıklık ettik. Eskiyle kıyaslandığında şimdi gençler daha uyanık, çevreye daha kolay uyum sağlıyor ve kafa dengi arkadaşlarını da çarçabuk buluyor. Ancak buna rağmen, maddi sıkıntı çekeni, burs bulamayanı, evden yeterince destek göremeyeni, derslerine kafa yormakta zorlananı ve tutacak dal arayanının haddi hesabı yok.

Elimde bir mektup var, Ankara’dan kaleme alınmış. Şu an kamuda çalışan bir bürokratımızın gönderdiği mektubu yazan kardeşimiz, daha önce damdan çok düşmüş veya damdan düşenlerle çok sohbet etmiş olmalı ki, şimdilik sadece kendi memleketlisinin derdine derman olmaya çabalıyor.

TBMM’de 18 yaşını “seçilme yaşı” olarak düşünen bir çalışma varken, henüz 18 yaşına gelenin neler yapabileceğini, nelerle ilgilenip, neleri izleyeceğine karar veren bir devlet mantığı var ve bunu da +18 işaretiyle belirlerler. O güne dek “sen kendi çorabını bile giyinemezsin” diye bakılan genç, birden bire “büyük” olur çıkar. Bir günde büyüyeni de “milletvekili” yaparak, halkın temsilcisi durumuna getirmeyi düşlerler.

Bu çalışmaya “çocuklar da vekil olacak” diye karşı çıkanlar da var, “bizim de temsilcimiz olacak” diye sevinen de. Gençlere önemli bir fırsat sağlayan bu çaba hayırla bitecek bir çalışma gibi gözükse de, kazın ayağı pek de öyle değil.

Önce siyasetin önünde kalkmamak üzere oturan, “babasının partisi” sanan “hiçbir iş yapmayan” siyasetçiler var.

Sonra ise asıl meseleye gelebiliriz. Aslında temel sorun gençlerin milletvekili olup olmamasından çok daha önce “dikkate almama” var.

Üniversite öğrencilerinin en büyük derdi, “bizi kimse hesaba almıyor” yakınmasıdır. Siyasiler de, bürokratlar da, gençlerden gelen taleplere pek sıcak bakmıyor, sorunları önemsemiyor veya önemsediğini hissettirecek bir yaklaşım tarzları yok.

Ve asıl sorun da o yaklaşım tarzını yakalayamamış olmalarıdır diye düşünüyorum.

Hal böyle olunca “örgütlenme” en kolayı gibi gözüküyor ama örgütlendikten sonra “yaftalanmadan” ayakta durmak çok zor.

Oysa gençlerin tek amacı, seslerini duyurmak, sorunlarına çare bulmak ve kendisi gibi diğer arkadaşlarının en az sıkıntıyla, en başarılı şekilde okullarını bitirmelerini sağlamak.

Mektubu yazan bürokratımız da bu amaçla birkaç arkadaşıyla birlikte Genç Girişimciler diye ortaya çıkmışlar. Ankara’nın çeşitli üniversitelerinde, farklı fakültelerinde okuyan iki yüze yakın öğrenciye ulaşılmış ve derneğe üye yapılmış.

Doğu ve Güneydoğu insanının çekingenliğini bildiğinden, sesiz kalmayı seçtiklerinden veya içe kapanık kaldıklarından kendini aşamadıklarının farkında olmalı ki, bunu kırmak için farklı aktiviteler düşünmüşler. Kendisi gibi düşünen birkaç gençle birlikte bir yürütme kurulu kurup, proje üretmeye başlamışlar.

Her hafta alanında uzman politikacı, sosyal araştırmacı, gazeteci, psikolog, sosyolog, öğrenci temsilcisi, vakıf veya dernek yöneticisi gibi kişilerin öğrencilerin derslerine katkısını sağlamışlar.

Kendi ürettikleri projeler dışında, öğrencilerin ferdi veya toplu proje üretmeleri konusunda motive etmişler.

Kentleri için neler yapılabileceği üzerine kafa yormaya başlamışlar.

Bunlar kısa vadeli işler olarak aktif şekilde yürütüyorlar. Uzun vadede, farklı şehirlerdeki hemşerilerine ulaşmayı, birlikte projeler yapıp, bunları hayata geçirmeyi planlıyorlar.

Belki de en can alıcısı “maddi zorluğu bulunan” ve partime çalışması gereken öğrencilere iş bulmak için uğraş vermeleri.

Ve uzakta olmalarına rağmen, memleketlerindeki zor durumda bulunan minik öğrencilerin okullarına kırtasiye, kitap, giyim gibi yardımlar ulaştırmak.

Bütün bunlar insanı heyecanlandırıyor.

Bu yazıyı okuyanlarsa benden daha çok heyecanlanacaklar ama o kadar da iyi niyetli olmasınlar…

Öncelikle hiçbir “çıkar kaygısı” olmadan çaba harcayan bu gençlere destek yok. Sesini duyan, “hele otur, anlat bakalım” diyen doğru dürüst ne siyasetçi, ne bürokrat, ne de sivil toplum kuruluşu var.

Tümden duyarsızlık yok elbet ama yeterli değil.

***

Gençlere naçizane tavsiyem olsun…

Öncelikle hedefinizi “hemşeriyle” sınırlı tutmayın.

Memleket milliyetçiliği, ırkçılığa pek dönüşmese de, önemli olan “güzel işleri birlikte yapmaksa” nereli olduğuna, hangi fikirde bulunduğuna bakmadan, “bir amaç uğruna” birlikteliği planlasınlar.

“Kimse bize destek olmuyor” diye hayıflanmaktansa, bırakın onlar “gençler bizi önemsemiyor” diye hayıflansın.

Öyle bir birlikteliğiniz olsun ki, siyasiler, STK’lar ve bürokratlar size gelmek için can atsın.

Bunun için projeleriniz konuşsun, niyetinizi anlatacak çalışmalarınız olsun ve en önemlisi iletişimi iyi kullanarak, kamuoyu oluşturma çabanız bulunsun.

Sonrası mı, dedim ya “niye bizi davet etmiyorlar” diyenlere rastlayacağınızdan eminim.

Zor ya, yine de bir umuttur işte; bakarsınız bu yazı bile buna bir vesile olur, kim bilir…

Twitimden seçmeler
Çalmak bir zafiyettir, tedavisi gerekir. Çaldığını hak bilmekse namussuzluktur ve tedavisi yoktur.
www.twitter.com/naifkarabatak

21 Ekim 2012 Pazar

Kaldıysa eğer, alın onurlarını!


Türkiye Büyük Millet Meclisi Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu, en yakın “darbe” olarak bilinen 12 Eylül ve 28 Şubat’ın taraflarını dinlemeyi sürdürüyor. İlginç yüzleşmeler, ilk kez duyulan şok edici bilgiler, darbeye destek olanların kimlikleri ve daha birçok bilgi kamuoyunu şoke etmeye yetiyor. Elbette açıklanan kısımları böyle, açıklanmayan bölümlerininse insanın kanını donduracak boyutta olduğuna kuşku duymuyorum.

Çünkü, öncelikle darbe yapanların akıl sağlığının yerine olmadığını hep iddia ederim. Bu bildiğimiz bir delilik değildir, farklı bir hastalıktır, tedavisi gerekendir. Öte yandan her darbeci, aynı zamanda vatan haini, milletin de bizatihi düşmanıdır.

Ülkeye en büyük kötülüğü yapan, devlete ve millete en büyük zulmü yapan bu insanlar ve onların değirmenine su taşıyan sivil darbecilerdir.

Bu komisyon sayesinde darbecilerin sivil ayağını, basındaki uşaklarını gördük. Bunlardan birisinin Uğur Dündar olması da sürpriz değildi.

Ve işkenceciler…

Darbeleri ayakta tutan, halka saldığı korkudur.

Ancak, salınan korkular, onların ilelebet ayakta durmasına yetmeyecektir.

Tıpkı 12 Eylül ve 28 Şubatçılara yetmediği gibi.

Bin yıl sürecek denen saçmalıkların ilk sivil iradede alaşağı edildiği gibi.

Darbecilerin iğrenç yüzü, işkencecilerin yaptıklarıyla belli olur.

Ülkeyi kötü yönetmiş, ekonomiyi idare edememiş, demokrasiyi rayına oturtamamış, ithalat ve ihracat arasındaki uçurum, gelir gider arasındaki korkunç fark, gayrisafi milli hasılanın dağılımındaki ölçülemez adaletsizlik.. bütün bunlar askeri yönetimlerin bildik başarısızlıklarıdır ve hiçbir asker, idarede başarılı olamaz.

Ama işkence kabiliyetleri onların aynı zamanda ne kadar onurlu olup olmadıklarını gösterir.

Ne kadar şerefsiz olabildiklerini, ne kadar alçalabildiklerini, ne kadar iğrençleşerek ağızlarındaki salyalarla sağa sola kuduz köpekler gibi saldırdıklarıyla ölçülür.

Tarih boyunca ve dünyanın her yerinde “halka karşı darbe yapanların” onur veya onursuzluğu, yaptıkları zulümlerin dozuyla direkt ilgilidir.

Önceki gün ilginç bir yüzleşme vardı.

Gördüğü işkenceleri bir şekilde çektiği Beynelmilel filmiyle beyazperdeye de yansıtan Sırrı Süreyya Önder, aynı zamanda Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonunda görevli.

İşte önceki günkü yüzleşmede 32 yıldır “kayıp” diye saklanan ama GATA’da izine rastlanan Mamak Cezaevi eski Müdürü Emekli Albay Recai Tetik dinlendi.

Dinleyenler arasında iki önemli isim de vardı. Birisi BDP Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, diğeri ise MHP Milletvekili Atilla Kaya’ydı.

Her ikisine de bizzat işkence yapan adamdı Recai Tetik…

Önder, tanığa, ifadeye bile gerek olmadığını bizzat kendilerine işkence yapan olduğunu söylüyordu.

Nasıl bir duygudur böyle bir yüzleşme doğrusu insan merak ediyor.

Hak etmediği halde, (işkencenin hak edeni olmaz ya) aşağılıkça işkenceleri uygulayan adamla karşı karşıya gelmek…

Hangi yaşta olursa olsun, hastalığı ne kadar ilerlerse ilerlesin, insanlıktan nasiplenmeyen, onur ve şerefini kaybeden zalimle yüzleşmek nasıl bir duygu?

İşte tam karşında, boğazını sıksan canı çıkacak ama “adam” öldürdü diye de suçlayacaklar.

Sanki adamlık bu kadar ucuz…

Üstelik de 32 yıldır devletten “yüksek maaş” alan bir işkenceci…

Devletin verdiği onurları omuzunda taşımış yıllarca…

Tıpkı Kenan Evren’in “cumhurbaşkanı” unvanına sahip olması gibi...

Veya birisinin Genel Kurmay Başkanı, diğerinin kuvvet komutanı veya bol yıldızlı görevleri gibi.

O her yıldız, meslekte birer onurdur.

Ama o onuru hak etmeden, gasp ederek taşıyanlardır da…

Başta Türkiye Cumhuriyeti’nin 7’inci Cumhurbaşkanı gibi bir unvanı taşıyan Kenan Evren olmak üzere, tüm darbecilerden payeleri ellerinden alınmalıdır.

Onları yargılamak, bu yaşta cezaevine tıkmak, 28 Şubat’ı yapanları yargılayıp, hapis etmek, darbecilerin yaptıklarının cezası değildir.

Onlara verilecek en büyük ceza; hak etmedikleri payelerin gerisin geri alınmasıdır.

“Kaldıysa eğer alın onurlarını” diyeceğim ama o konuda tereddüdüm olduğundan, üzerlerinde kalan, devletin verdiği onurdur ve o mutlaka alınmalıdır.

Varsın Türkiye’nin “7’inci Cumhurbaşkanlığı” boş kalsın…

İnanın, tarihte onursuz muamelelerle anılacak bir yer, bomboş kalsın, çok daha iyi…

Twitimden seçmeler
Çok konuşanların, çok şey yaptığını sanmayın, “başaramadıklarını” anlatıyor olmasınlar. :)
www.twitter.com/naifkarabatak