18 Ekim 2012 Perşembe

Kendi haline bırakılmayacaklar…


Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün BDP’li vekillerle “gizli” görüştüğü iddiaları basına yansıyınca eleştiriler de bir biri ardına geldi. Cumhurbaşkanının gerekçesi ise çok daha insaniydi.

Memleketi Kayseri’de “Kadim Kent Kayseri Tanıtım Günleri” etkinliğine katılan Cumhurbaşkanı Gül’e, BDP’li vekillerle görüşmesi de soruldu.

Sayın Gül, bu iddialardan olağanüstü bir durum çıkarılmaması gerektiğinin özellikle altını çizerek, “Türkiye'nin en önemli konusu bu mevzulardır.” diyerek de terörün bitirilmesi için “muhatap” kaprisine kapılmadan, çözüme odaklı olarak konuyu görüşebilecek her kesimle görüşülebileceği mesajını verdi.

Belki Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın son çıkışları da aynı hassasiyetin bir ürünüydü. Başbakan da “Kan duracaksa İmralı’yla da görüşülür” diyerek, çözüme yönelik kesin adımların atılacağı sinyalini vermeye başlamıştı.

Cumhurbaşkanının ülkenin hayati meselesini görmek gerektiğini, görülmediğindeyse büyük yanlış yapılacağını, meseleye sahiplenilmesi gerektiğini ve sorunları doğru mecrasına koymak gerektiğini belirtti.

Sonra belki de kayıtsızlığa veya kaprislere yönelik mesaj da verdi; “Bu meseleler kendi haline bırakılırsa hiç ummadığınız yollara, çıkmaz sokaklara gider.”

Ve devamla herkesin bu meseleyi önemsemesi gerektiğinden bahsetti.

***

Türkiye’de güzel şeyler oluyor demeyi özleyeli çok oldu.

Ortada bir sorun varsa çözümün olmaması düşünülemez.

Her gün insanlarımız ölüyor.

Dağda ölen de, ovada ölende bu memleketin çocukları.

“Kandırılmış” diyerek kimseyi ateşin ortasında bırakamayacağınız gibi, yoksul insanlara “şehit” rütbesi vererek de ölümleri masumlaştıramazsınız.

Türkiye’de bir sorun değil, belki binlerce sorun var.

Hayati sorunlar da var.

Her gün insanlar ölüyorsa ve birileri buna dur diyecek konumdayken radikal adımlar atmıyorsa akan kandan sorumlu demektir.

Sorumlu olmak için illa eline silah almak gerekmiyor.

Silahları susturacak konumdaysanız ve kayıtsız duruyorsanız sorumsuzluğu bunun neresine koyacaksınız.

Sadece hükümet değil elbet…

BDP’ başta olmak üzere, mecliste grubu bulunan tüm partiler, kanın durması için “şartlandıkları” konumdan çıkmaları gerekiyor.

“Şehitler ölmez, vatan bölünmez!” sözü belki insanların duygularını okşayıp, kahramanlık destanı yazılacağını yansıtmaya yetebilir…

Ne akan kanı durdurabilir, ne anaların gözyaşını, ne yetim kalan çocukların hüznünü.

Eşini, sevgilisini kaybeden genç kızlara “muhatap” almıyor tavrınızı anlatmanız mümkün değildir.

“Bizi muhatap alın” diye çıkışlar da kimsenin umurunda değildir.

Kimsenin umurunda olup olmadığına bakmaksızın, hem bugünler için, hem yarınlar için adım atılmalı.

Demokratikleşme, kanı durdurmaya dönüşmeli.

Hiç kimse ırkından, kimliğinden, inancından, kıyafetinden, dilinden, cinsiyetinden dolayı dışlanmamalı, en temel haklarından mahrum bırakılmamalıdır.

Bu kan durmalı ve bu sorunu kendi haline bırakmamalıdır.

***

Dünkü yazım üzerine birkaç not…
Dün yayınlanan “Banu Güven LGBT’sine baktırmalı!” başlıklı yazım hayli ilgi gördü ve hayli olumlu-olumsuz tepki aldı. Radikal Blog, Twitter, Facebook ve e-postama düşen yorumları okuduğumda anlatamamanın sıkıntısını yaşadığımı söylemeliyim.

Belki de konunun çok hassas olması, biraz daha uygun bir dili seçmem gerektirdiğini düşündürdü ve asıl niyetimi anlatamadığımı gördüm.

Cinsel tercihi nedeniyle insanların temel hak ve hürriyetlerden mahrum bırakılması, nefret uygulanması, alaya alınması, şiddete gerekçe sayılması.. gibi anlayışları kabul etmek mümkün değil.

Yazımda önyargıdan arınarak, “cinsel tercihleri sorgulamayı kendime yakıştırmadığımdan” notunu da düşerek, “nasıl bir iyi örnek olacağını umuyorsunuz?” diye sormuştum.

Okuru suçlamak istemiyorum, demek ki ben anlatamamışım.

Şöyle diyeyim, LGBTT olarak tarif edilen farklı cinsel tercihte bulunan insanlarımız, uğradığı haksızlıkları ayıplanmadan, özgürce ifade edebilecekleri platformlar ve programlar olmalı.

“Yeterince temsil edilmiyor” sözünün “boy göstermek” olmadığını, sorunları dillendirme olduğunun farkına varılmalı ve hiç kimse “haklarından mahrum olacak” bir duruma düşmemeli. Ve bir okurumun dediği gibi “Bir insanın hangi cinsiyete âşık olduğu, hangi cinsiyetle seviştiği o insanın değerini belirleyemez. Öyle olsaydı bütün heteroseksüeller örnek insan olurlardı.”

Belki yazıma “olumsuz” bakan okurlar için bu aydınlatıcı olmuştur.

Twitimden seçmeler
TOKİ'nin yaptığı kalekollar şimdi çok daha güvenliymiş. Asıl tüm kaleler/karakollar yıkıldığında ve ihtiyaç duyulmadığında sevinebilirim.
www.twitter.com/naifkarabatak

17 Ekim 2012 Çarşamba

Banu Güven LGBT’sine baktırmalı!


Doğrusunu söylemek gerekirse Banu Güven’in kariyeri, birçok meslektaşını kıskandıracak boyutta ama yine doğrusunu söylemek gerekirse bu kariyere rağmen “kısır” düşünce yapısında olması veya hayata çok fazla ideolojik bakması da eksileri olarak görülebilir.

Banu Güven, sırasıyla Milliyet, NTV ve Radikal’de çalıştı. 2 Haziran 2011 tarihinde Vedat Türkali ile yaptığı röportaj ve Leyla Zana ile yapacağı röportajın engellenmesi sonrası 14 yıldır çalıştığı NTV’deki işinden ayrılmak zorunda kalmıştı.

Gündeme gelmesi ise LGBT sorgulaması nedeniyle…

Kısaltmaya bakınca bir güvenlik sorgulaması veya sağlık testi olduğunu sanmayın, çok daha başka bir şey geleceğim…

***

Almanya'da düzenlen kitap fuarına davet edilen haber spikeri Banu Güven, “Türkiye'de ifade özgürlüğü ve bağımsız medya yok“ demiş.

Kısmen de olsa buna katılıyorum ama…

Güven, keşke bunu “Türkiye Cumhuriyet’inin hiçbir döneminde yok” deseydi, işte o zaman çok daha samimi bulurdum ama diyememiş…

Güven, çok şeyi eleştirmiş. Mesela İstanbul Çamlıca’da yapılacak cami ve Taksim Meydanı’na yapılacak yeni düzenlemeleri topa tutmuş.

Bir başbakanın bunla uğraşmaması gerektiğini belirtmiş.

Ama devletin bütün kurum ve kuruluşlarının cansiperane “başörtüsüyle” veya “camiyle” veya “sakalla” ya da “bıyıkla” uğraşacak kadar esfel-i safilin sınırında dolaşanlardan bahsetmemiş.

İşi gücü bırakan bazı askerlerin insanları “şucu-bucu” diye fişlemesinden de bahsetmediği gibi, asıl işini bir yana bırakıp darbe planı hazırlayanları da topa tutamamış.

Türkiye’nin Arap ülkelerine model olmasına da eleştiri getirmiş.

Belki buna katılırım; “Hangi Türkiye?” diye sormak gerekir çünkü.

Cumhuriyet öncesi mi, cumhuriyet sonrası tek parti zorbalığını mı, askeri vesayet rejimini mi, darbe dönemlerinin dayatmasını mı, bürokratik oligarşinin cirit attığı zamanları mı, yoksa AK Parti dönemini mi?

Hangisini örnek alacaklar ve hangisine Banu Güven “cevaz” verir?

***

Ve asıl eleştiri konuma geleyim…

Banu Güven, Türkiye’de Kürt meselesi olduğunu ama sorunun sadece bununla sınırlı kalmadığını söylemiş…

Aslında Kürt meselesini şöyle bir geçmiş, asıl konuya girmiş.

Ve eklemiş…

“Türkiye'de LGBT'lerden bir temsilciyi televizyonlarda göremiyorum.”

Yani “lezbiyen” ve “eşcinseller”i kastediyor…

El insaf!

İnsan biraz vicdanlı olur, gerçeklere gözünü kapatmaz.

Eşcinsel ve lezbiyenlerin televizyonlarda, radyolarda, gazetelerde topluma hangi özellikleriyle örnek olacaklarına yönelik tartışmayı bir kenara bırakırsak, elini vicdanına koyan herkes, özellikle televizyonların “eşcinsellerin kontrolü altında” olduğunu çok iyi bilir.

Sunucumuz da var, mega starımızda, televizyon programcımız da…

Dizi oyuncusundan, modacısına kadar her an, her zaman karşımıza çıkan bu insanların “nasıl bir örnek” olduğunu sorgulayan geniş bir kesim varken, “televizyonlarda göremiyoruz” demek, kuşum Aydın’ı, Fatih Ürek’i çok üzer…

Başka üzülecekler de var ama cinsel tercihleri sorgulamayı kendime yakıştırmadığımdan saymak istemem ama okurlar hepsini tek tek iyi bilir.

Eleştiri elbet olmalı, bazen kantarın topuzu kaçmalı, bazen dozunu arttırmalı ama bu “var olanı yok gösterme” şeklinde olmamalı.

Türkiye’de sorunları sayarak eleştirebilirsiniz; Kürt Sorunu, insan hakları sorunu, demokratikleşmede ağır aksak ilerleyiş, adaletsiz vergi, gelir dağılımındaki uçurum.. say sayabilirsen…

Türkiye’de sorundan çok ne var.

Bunun için tahsil almanıza, yurtdışında okumanıza bile gerek yok.

Bir batıya bakın, bir doğuya, bir güneye bakın, bir kuzeye…

Bir televizyondaki magazin programlarını izleyin, bir de kuru soğanı ekmeğine katık etmek için bulamayan insanların sofrasına konuk olun…

Gözlerdeki acıyı 0okuyun, yüreklerdeki yangını söndürmeye çalışın, bakın becerebiliyor musunuz?

Bütün bunları eleştirirken ister AK Partiye mal edersin, istersen de cumhuriyet tarihi boyunca aynı haksızlıkların değişmeden sürdüğünü söyleyip, daha insaflı olabilirsin.

Ama televizyonları istila eden lezbiyen ve eşcinsellerin cirit atmasını da görmeyip, “yok” hükmünde göstermek, “herkes gitsin, sadece lezbiyen ve eşcinseller gelsin” demenin başka şeklidir.

Bence Banu Güven, iyi analiz yeteneğinden yoksun değil, aksine bilinçli olarak ve insafsızca eleştiriyi kendisine yakıştıralı çok oldu.

Paşa torunu Güven, Muhteşem Yüzyıl’la ilgili programda da nasıl bir düşünce yapısı içinde olduğunu da göstermişti.

Meral Okay’a çanak sorularla adeta Muhteşem Yüzyıl dizisinin avukatlığına soyunurken, Sultan 2. Abdülhamid’in torunu Adile Nabi Osmanoğlu Tars’a nezaketsiz sorularla saldırması, alaya alması, sözünü kesmesi, küçümsemesi unutulmadı.

Banu Güven, aksini söylüyorsa önce LGBT’sine bir baktırsın, sonra konuşalım…

Twitimden seçmeler
Bazı kentlerin neden kalkınmadığı yorumlardan anlaşılıyor. Sıkıntıyı sorguladığında “neden sorguladın” aksinde “ne biçim gazeteci” oluyoruz!
www.twitter.com/naifkarabatak

16 Ekim 2012 Salı

BDP’nin kabullenemediği


Barış ve Demokrasi Partisi, Kürt Sorunu gündeme her geldiğinde muhatap olarak iki adres gösterir. Birincisi doğrudan BDP, ikincisi ise PKK ve özellikle de onun lideri, İmralı sakini Abdullah Öcalan’dır.

Doğrusu BDP yöneticileri ve bu partiye oy verenlerinin muhatap olarak iki adresi göstermesini yadırgayamam. Hatta yadırgamaktan öte çok doğal da bulurum, belki aksi şaşırtıcı gelebilirdi.

Sonuçta hayata hangi pencereden bakıyorsanız, diğer pencereleri yok sayabilirsiniz.

(Doğrusu ise hayata bir pencereden bakabilirsiniz ama bu sizi öbür pencerelere gözünüzü kapatmanıza itmemelidir.)

Bir diğeri ise asıl niyetinizdir.

Siz Kürt sorunu çözülsün mü istiyorsunuz, yoksa muhatap alınmak niyetinde misiniz?

Kürt sorununun “yürekten” çözümünü isteyenlerin bir muhatap derdi olmaması gerekir.

Sorun çözülsün, kim çözerse çözsün diye yaklaşmak, önyargıları bir yana bırakmanın da tam adıdır.

Ama “muhatap alınma” derdindeyseniz, sorunu çözemeye odaklanmayacağınız, hayatiyetinizin devamı için uğraş vereceksiniz demektir.

Hal böyle olunca sizin asıl meseleniz, bütün meselelerin önüne geçer ve siz muhatap alınma adına, görünen asıl sorun olan Kürt sorununa da büyük darbe indirebilirsiniz.

Hem “muhatap” derken bunun hangi gerekçeyle söylendiği de ayrı bir önem taşır.

BDP’nin yön göstermesiyle, bütün Kürtlerin BDP’yi desteklediği veya PKK’ya sıcak baktıkları anlaşılır ki, bunun temeli yoktur.

Her partide Kürt siyasetçi, seçmen, sempatizan veya aşırı taraftar bulmak mümkündür.

Eğer siz BDP’ye oy vermeyen tüm Kürtleri “asimile olmuş” görüp, “öteki” veya moda tabirle “devşirme” diye tarif ediyorsanız ayrımcılık yapıyorsunuz demektir.

Kaldı ki, bütün Türklerin tek bir partisi ve liderinin olması nasıl düşünülemezse, bütün Kürtlerin de tek bir partisi ve lideri olması asla düşünülemez.

Öyle olsaydı birçok partinin adı veya misyonu, yığınları ardından sürüklemeye yeterdi.

Söz gelimi İşçi Partisinin, adındaki “işçi” kelimesi nedeniyle de olsa tek başına iktidar olacak çoğunluğu sağlaması gerekirdi.

Oysa neredeyse hiç bir işçi, kendilerini temsil edecek partinin İşçi Partisi olduğuna inanmadığından, oy oranı binde birleri bile bulamamaktadır.

Veya bir Çiftçi Partisi kurulsa, bütün çiftçiler gidip oy verse hem o partinin oy oranı hatırı sayılır bir duruma gelir, hem de diğer partilerin oy oranı, aynı istikamette tepetaklak olur.

Bu doğru mudur, değil midir ayrı bir yazı konusu olabilir ama bilinen, “ismine bakarak” bütün muhatapların o partiye gönül vermediğidir.

Hatta mesleki olanları bir yana bırakın, mezhepsel baktığınızda da bu aynı, düşünsel baktığınızda da.

Hatta Komünist Partisi bile, Türkiye’deki bütün Komünistlerin oyunu almakta çok zorlanmaktadır.

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, bir etnik kimliği veya ırkı veya mezhebi veya dini esas alarak siyaset yapanların, siyaset yaptığını söylediği tüm çevreyi kucaklayacak programlardan, mesajlardan, yaklaşımdan, dilden yoksun oldukları, kendilerini ifade edemedikleri veya gerçekten “kapsayıcı” veya “bütünleyici” olamadıklarıdır.

Hal böyle olunca BDP’de “neden bizi tercih etmiyorlar”ı araştırmak yerine, kendisini eleştirenlere hoşgörüyle bakmıyor ve kendisiyle çelişen bir dili tercih ediyor.

Oysa BDP’li yöneticiler de çok iyi biliyor ki, her Türk’ün bir partisi veya lideri olmadığı gibi, her Kürdün de bir partisi veya liderinin olması, eşyanın tabiatına aykırı olduğundan çok daha fazla aykırıdır.

Çünkü insan düşünen bir varlıktır; inançları, değerler yargıları, dünya görüşleri vardır. Aklıyla tartıp, yüreğine sorarak karar verme becerisine sahiptir ve bu onu, diğer tüm canlılardan ayırır.

Zaten herkesin aynı görüşte olması, aynı siyasi partiyi desteklemesi, aynı lider etrafında çepeçevre olması mümkün değildir.

Cumhuriyetin kurucuları arasında yer alan ve “koruma kanunu”na rağmen, “toz kondurulmayan” bir baskıcı anlayışa karşın, Atatürk’ün etrafında da aynı yığılmayı görmeniz mümkün değildir.

Ve bu aslında çok doğaldır.

Bir siyasi partiyi, ideolojiyi, lideri seven olabileceği gibi, pekâlâ sevmeyen de olacaktır.

Sevmiyor diye dışlamak, en başta sevenlerin iradesine hakarettir.

BDP’nin belki de anlamadığı bu…

Ve çözüm diye sunulan “mutabakat” veya “müzakere”de işaret edilen “muhatap” yanlışlığı da burada.

Hükümetin yanlışlığı da aynı yerde başlıyor.

Ya gösterileni muhatap kabul ederek müzakereye oturacaksınız, ya muhatap olarak herkesin üzerine konsensüsüz sağlayacağı bir yol için anlaşma zemini arayacaksınız.

Tabii derdiniz Kürt Sorununu çözmekse, terörün bitmesini sağlamaksa, anaların gözyaşını dindirmekse, gençlerin heba olup gitmesinin önüne geçmekse…

Değilse “muhatapsız” bir şekilde kan da akacaktır, acı da yaşanacaktır, gözyaşı da sel olup akacaktır.

Ve bunun suçlusu kendisini “muhatap bilenlerle” muhatap almayanlar olarak tarihe geçecektir.

Twitimden seçmeler
Bir hayalim var, kurulacak bütün hayalleri tüketecek kadar geniş! Bir özlemim var, bütün özlemleri kucaklayan ve bir aşk, yaşanan ve yaşanmayanlardan daha derin!
www.twitter.com/naifkarabatak



14 Ekim 2012 Pazar

Bir hayat sunabilsek!


Diyarbakır Emniyet Müdürü Recep Güven’in basına yansıyan sözleri, bir anda Türkiye Gündemini belirledi. Doğrusu alışılmadık sözlerdi, bir devlet yetkilisinden duymaya alışkın olmadığımız sitemlerdi. Peki, Emniyet Müdürünün sözleri doğru algılandı mı, bir bakalım.

Aslında Diyarbakır Emniyet Müdürü Recep Güven’in sözleri ilk defa duyulmuyor, ilk defa bu kadar açık dillendirilmiyordu. Ama sorun, o sözlerin nasıl yansıtıldığıydı.

Basın, Sayın Güven’in tek bir cümlesini öne çıkardı; Dağda ölen teröriste ağlayamıyorsanız insan değilsiniz!

Ağır bir laf olduğu kesindi. Birilerini çok fena inciteceği, evlat acısı çekenleri derinden yaralayacağı muhakkaktı.

Oysa o sözün bir başı, bir de sonu vardı. Emniyet Müdürünü sadece o sözle değerlendirmek, içinde yer alanları göz ardı etmek, sağlıklı bir değerlendirme olmayacaktı.

Nitekim tüm siyasi partiler, sadece bu cümleyle Emniyet Müdürüne destek oldu veya karşısında durdu.

Bir söze takılmak, bir kelime veya cümleyle insanları yargılama huyumuz hiç değişmedi ve halen de değişmeden sürüp gidiyor.

Önce Emniyet Müdürü Recep Güven’in sözlerini analiz edeyim.

Sayın Güven, ilk defa Diyarbakır’da görev yapmıyor, bundan yıllar önce 1991 ile 1996 arasında da aynı yerde görev yapmıştı.

Boşaltılan köylerden haberdardı, yerinden yurdundan edilen insanların bugüne kadar ayakta kalmak için neler yaptığını da gözlemleyebilmişti.

1990’larda devlet yanlış yapmıştı, bunu mevcut hükümet de dillendiriyor, insanların mağdur edildiğini söylüyordu.

Sonrasında gelen 28 Şubat’la birlikte devlet adına yanlış yapanların cezasını tüm halk olarak ödüyorduk.

Bugün demokratik mücadelenin temelinde, darbe dönemleri ve özellikle 90’lı yıllarda yapılan hak ihlalleri vardı. Sayın Güven, o döneme atıf yaparak, “Boşaltılan her köyün aslında geleceğimize tehdit olduğunu biliyorduk. Meçhule giden insanların herhangi bir sisteme tabi olamayacağını da biliyorduk. Bugün yaşadığımız sorunun temelinde bu var.” diyordu.

Bu kısacık değerlendirme aslında o dönemde yapılan yanlışlığı anlatmaya yetmiyorsa da, kocaman bir yanlışlık olduğunu izaha yetiyordu.

Elinde neyi varsa alınan insanları metropol kentlerde kaybeden bir devlet vardı. Kimi ayakta kalmak için akla hayale gelmedik işler yapmış, kimi yanlışa düşmüş ve çoğu da bir hiç yüzünden ziyan olup gitmişti. O insanlar ne teröristti, ne yanlış yapanlardı.

Devlet, PKK’yla mücadeleyi belli noktalara kaydırma, iaşelerini azaltma adına hiç suçu olmayan ve sürekli iki arada bir derede kalan insanları yerinden yurdundan etmekle çözüm ürettiğini sanıyordu ama bunun doğru olmadığı, o insanlar sefilleri oynadığında görülecekti.

O zaman, o dönemi yargılamak ve eleştirmek sağduyulu herkes için bir haktı. Emniyet Müdürü de onu yapmıştı.

O tarihte, bunun yanlışlığına değinmiş, 2005 yılında ise “Dağda ölen teröriste ağlayamıyorsanız insan değilsiniz” demişti. Bu sözü, 2012’de değil, 7 yıl önce söylemişti. Ama hemen devamı da vardı; “Ama eline silah alıp çoluk çocuk demeden insan katleden canavarlaşmış bir teröristi de enterne edemiyorsanız devlet değilsiniz.”

İşte Emniyet Müdürünü eleştirenler, ikinci cümleyi değerlendirme gereği duymadan, birinci cümleye takılıp kaldı. Oysa tıpkı Emniyet Müdürü gibi bu iki cümle arasında gidip gelen milyonlarca insanımız var. Aydınlarımız, düşünürlerimiz, siyasilerimiz var.

“Benim yitik evladım dağa çıkmış, keşke ulaşabilseydim, normal bir hayat sunabilseydim. Keşke terörize olmasına mani olabilseydim diye ağlarım.” diye devam eden Sayın Güven, tıpkı uyuşturucu bataklığına düşmüş ve hayatı kayıp giden birisine ağlıyor gibiydi.

Eğer uyuşturucu müptelası olan bir gence ağlamak, onun yaptıklarını desteklemek değilse, bir teröriste ağlamak da onun yaptıklarını mubah görmek değildir.

Bir genci, öncelikle kendisine, yakınlarına, memleketine faydalı bir birey olmasını istemek herkesin ortak dileğidir. Aynı gencin, kendisini uyuşturucunun zehrine bırakarak, hayatını karartmasına üzülmemek mümkün değildir.

Benzetme doğru oldu mu bilemem ama her dağa çıkan genci aynı zamanda kaybetmeye başlıyorsak, örnek üzerine yeniden kafa yormamız gerekir.

Sayın Güven, “Bu Diyarbakır'ın kaderi olmamalı gözyaşı, kan. O kadar güzel insan yetiştirmiş ki fakat şimdi canavarlar üretiyoruz niye?” diye sorarken de, teröriste ağlamadığını, terörist olan gence yandığını gösteriyor.

Ve ekliyor, “O kadar güzel insan yetiştirmiş ki fakat şimdi canavarlar üretiyoruz niye? Denetimsizlikten, insana ulaşamadığımızdan, insan odaklı hizmet veremediğimizden. Bir çocuk dağa çıkıyorsa hepimizin payı var.”

Yok mu sanıyorsunuz, elbette hepimizin payı var.

Özellikle bugüne dek görevde olan, antidemokratik yöntemlerle ülkeyi yönetmeye çalışanları suçu var. Bunda darbecilerin, Ergenekon gibi örgütlerin, Jitem gibi yapılanmaların, Balyoz’dan çare umanların suçu var.

Siz insan kazanma yerine, insanları kaybetmeye odaklanır ve bunun için faili belli olan cinayetleri işletirseniz, dağa çıkanların önünü de kesemez, şikâyet de edemezsiniz.

Terör örgütünü doğuran baskıcı yönetimlerse, işkenceden medet umanlarsa, antidemokratik yapılanmalarsa, o zaman her darbe döneminde meçhullere gönderilenlere ve onların ocağına düşen ateşe yeniden bakmak gerekiyor.

Dağa çıkan ve kendi askerine kurşun sıkacak duruma gelen her teröriste, “kaybedilen genç” olarak baktığınızda, onun annesini, babasını, eşini ve çocuklarını düşündüğünüzde daha iyi anlayabilirsiniz.

Sonuçta bu topraklarda kayıp bir nesil var; bir taraftan anlamsız bir savaşın içinde yok olanlar, diğer taraftan onun acısıyla gözyaşı dökenler.

Bu ister şehit olan asker, ister dağda ölen terörist olsun fark etmez. Eğer siz bu insanları kurtaramıyor ve çözüme odaklı adımlar atamıyorsanız, sorunu kendinizde arayacaksınız.

AK Parti hükümetinin göreve gelir gelmez, attığı en olumlu adım olan Demokratik açılımın için doldurmaya yanaşmayan herkesin yaşanan acılarda parmağı vardır.

Burada BDP’ye de bir mesaj var aslında.

Biz dağda ölen teröristi kaybettiğimiz için yanarken, BDP’nin de şehit düşen her asker veya sivil için ağlaması gerekir. Eğer o gözyaşını dökersek, yüreğimizde ki yangını çoğaltabilirsek, çözüme çok daha yakın olacağız demektir.